Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün331
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta10859
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay108774
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16746749

IP'niz: 3.237.66.86
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12182542

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

2005'TE TÜRKİYE'Yİ YIKMA STRATEJİSİ VE KUVAY-I MİLLİYENİN ŞAHSİ MANEVİSİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Serdar Turgut ve Gülay Kömürcü gibi Milli ve haysiyetli cephenin vakur ve cesur kalemleri; 2005'e girerken çok önemli ve tarihi tespitler yapmışlardı:

-2005 Türkiye Cumhuriyetinin en kritik yıllarından biri olacak

-Türkiye aktif olarak bölünmeye çalışılacak

-Tüm kırmızı çizgilerimiz tepelenmeye ve terk edilmeye uğraşılacak

-AB,planlı bir şekilde,Türkiye'de bir iç savaşı kışkırtıp kızıştıracak..

 

-Dünya güçleri GAP'taki su kaynaklarını Kürtlerin (oluşturulacak federal-yerel yönetimlerin) güdümüne geçmesini sağlayacak

-Bunların doğal sonucu, ülkede büyük siyasi çalkantılar yaşanacak

-Ordu müdahale etmek zorunda kalacak (zaten müdahale etmemesi, çok daha tehlikeli sonuçlar doğuracak)

-Bütün bunlar, Kuvay-ı Milliye ruhuna ve şuuruna sahip siyasetin yıldızını tekrar parlatacak

-Siyasette klasik ve masonik sağ-sol ayrımı yerine, Milli-gayri Milli çizgisi bilinçli ve belirleyici bir kavram olarak ortaya çıkacak

-Ve Güler hanımın dediği gibi:

"2005 yılı, (Siyonist ve Emperyalist güçlerin güdümündeki) Dünya'nın, Türkiye ile (artık) oyun oynanamadığını (ve oynamayacağını) göreceği bir yıl olacaktır."[1]

Kanaatimiz odur ki, Erbakan Hoca'nın başlattığı muhteşem mitingler, bu şanlı diriliş ve direnişin ilk adımlarıydı 

Evet cüzdanlarının hatırına vücutlarını susturan, makam ve menfaatleri için vatanlarını satan bir zihniyetin, AB cenneti hayaliyle toplumu uyuttuğu bir dönemde, Erbakan Hoca'nın başlattığı "Zalimlere lanet, mazlumlara muavenet" mitingleri, yalnız mason "mandacı"ların ve İslamcı münafıkların değil, siyonist ve emperyalist zındıkların da uykularını kaçırdı... Çünkü Saadet Mitingleri, sadece bir partinin yeniden kükreyiş projesi değil tam bir Kuvay-ı Milliye şahlanışıydı.

Bu milli ve haysiyetli haykırış; Recep Tayip Erdoğan ekibinin taşeronluğunu yaptığı BOP-BİP (Büyük İsrail Projesi) ni boşa çıkaracaktı... Geçen ay Fas'ta yapılan ve halkımızdan saklanan genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi toplantısına, Fetullahçı devlet bakanı Beşir Atalay katılmışlardı. Marazlı medya bununla ilgili tek satır yazmadı.

Şu Erbakan yeniden siyaset sahnesine çıkıp bütün oyunlarını bozmadan AB ve BİP projeleri tamamlanmalıydı.Bu telaşla Amerika'nın en üst ve siyonist Dış politika Konseyi CFR üyesi, ve Wall Street Cournal'ın editörü Yahudi asıllı Max Boot,ABD Adana konsolosluğu kanalıyla "Ortadoğu güvenlik" konferansları başlatıp,ABD'nin bölgeye hürriyet,emniyet ve medeniyet taşıyacağını anlatmaktaydı!... 

Bütün Türkiye'yi harekete geçiren "Zalimlere Lanet" mitinglerinde Irak işgali ve zulmüne dalga dalga yükselen başkaldırı, işgalci ABD'yi kuşkulandırdı. Saadet Partisi'nin Adana Mitingi'nden 4 gün önce şehre gönderilen bir CFR Üyesi, çok sınırlı sayıdaki davetliye "Ortadoğu'daki Güvenlik Konuları" konulu bir konferans verdi. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de prestijini kaybeden ABD'nin konsoloslukları, düzenledikleri etkinliklerle kamuoyunu yönlendirme girişimlerine başladı.

Saadet Partisi'nin 12 Aralık'ta Adana'da düzenlendiği mitingden 4 gün önce 8 Aralık'ta esrarengiz bir toplantı yapıldı. Toplantıyı düzenleyen ABD'nin Adana Konsolosluğu olması anlamlıydı. Konferansın konuşmacısı, konsolosluğun davetiyesindeki bilgiye göre; ABD'nin "Milli Güvenlik, Askeri Tarih ve Terörizm" konularındaki ilk 500 kişilik uzmanlardan birisi olan Max Boot adında bir üst düzey CIA ajanıydı. Konferansın konusu ise, "Ortadoğu Güvenlik Konularıydı" Konferansın yeri HiltonSa Oteli. Davetlileri ise özel sivil toplum örgütlerinin başkanları ve üst düzey emniyet yetkilileri katıldı.

Boot CFR üyesi!

ABD'nin kamuoyunda sarsılan imacını düzeltmek ve Saadet Partisi'nin kamuoyunu harekete geçiren mitinglerinin yapıldığı illerden birisinde yapılan toplantının konuşmacısı olan Max Boot, aslında Wall Street Cournal'ın Editörü, aynı zamanda ABD Dış İlişkiler Konseyi Kıdemli Üyesidir(CFR). Yahudilerin etkin olduğu CFR'nin kıdemli bir üyesinin Adana'da verdiği konferansının perde arkasındaki amacı, ABD'nin sarsılan imacını toplum önderleri vasıtasıyla ortadan kaldırmak ve işgali haklı göstermektir.

Max Boot burada yaptığı konuşmada, Evangelist tarikatına mensup Bush başkanlığındaki ABD yönetiminin tavrını açıkça ortaya koyuyor ve aynen şöyle söylüyordu: "Amerikan yönetimi, muhafazakâr enternasyonal bir yönetim şeklidir. Bu yönetim uluslararası hukuka ve güce inanmaz. ABD idealleri ve çıkarları gerektiriyor ise, uluslararası kamuoyunu beklemeden müdahale edecektir!?"

Sözde kamuoyunu ABD lehine yönlendirmek için Türkiye'ye gelen Boot, Adana'daki toplantıda hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Toplantıya katılan Adana Sanayi Odası Başkanı Ümit Özgümüş, CFR üyesi Boot'u sorularıyla sıkıştırmıştı. Özgümüş, sorduğu sorularla tepkisini ortaya koymuş ve Amerikalıyı şaşırtmıştı.

Özgümüş'ün Irak'ın kitle imha silahları bahane edilerek işgal edildiğini ve Putin'in Rusya'da çok güçlü kimyasal yaptığına ilişkin açıklamasını hatırlatarak Rusya'nın da işgal edilip edilmeyeceğini sorması üzerine Boot, "Korkmayın öyle bir niyetimiz yok. Çünkü Rusya çok güçlü, bizim gücümüz buna yetmez" diye cevap vermek zorunda kalmıştı.

Türkiye-İran-Suriye Koalisyonu

Millî Görüş Lideri ve 54. Hükümet Başbakanı Necmettin Erbakan, 1997 yılında ilk dış seyahatini İran'a yapınca, malum çevreler tarafından çok eleştirilmiş ve kıyametler kopmuştu!.. Aradan yıllar geçti, dış politika köprüsü altından çok sular aktı... 2004 yılı Temmuz ayı sonunda, 59. TC Hükümeti Başbakanı R. Tayyip Erdoğan da İran'a üç günlük ziyaret yaptı ama artık kimsenin sesi soluğu çıkmadı!.. Eski MGK Genel Sekreteri Kılıç Paşa, hem de MGK'daki görevi başında olduğu sırada, Türkiye için "İran alternatifi"nden söz ettiğinde de birileri pek ses çıkaramamıştı!..

Lübnan'da yayımlanan "El-Liva" gazetesinde, "Türkiye-İran-Suriye Koalisyonu kurulursa ne olur?" başlıklı bir yazı ve yoruma rastladık. Yazar Mihail İvad diyor ki:

"Türkiye-İran-Suriye Koalisyonu kurulursa ne olur?"

"Düşünce oldukça kışkırtıcı, bölgesel ve uluslararası çevre üzerinde büyük etkilere ve stratejiye sahip tarihî bir tasarıdır. Hatta etkileri Rusya'daki Bolşevik devrimi, İran'daki İslâm devrimi, ellili yılların ortasındaki Arap ulusal hareketi veya geçen yüzyılın başlarındaki Atatürk devrimlerinden altta kalmayacak fırtınalı devrimsel bir inkılâbı hatırlatmaktadır. Zira bu üçlü koalisyon gerçekleşir, nesnel şartlar ve özel sürükleyici güçler sağlanır, yaşamla gerçekçi uyumun temelleri üzerine formüle edilirse, bölgeye ve üç tarihî millete ‘Fars, Arap ve Türklere' geçmiş dönemlerde -Emeviler, Abbasîler, Eyyübiler ve Osmanlı dönemleri gibi- oynadıkları rolün altında kalmayacak önemli rolü tekrar veren önemli bir dönüşüm imkânı sunacaktır. Tarihin söylemlerinde ve kanunlarında herkesin bildiği bir gerçek var: Bu üç millet birleşmedikçe bölge ve onunla beraber dünya da ayağa kalkamayacaktır...

Dönüşümler yakın zamanın da şahididir ve Britanya İmparatorluğu'nun güneşi bu bölgede varlığını kaybedince söndü. Sovyet imparatorluğu Afganistan ve çöl fırtınası savaşları arasında bu bölgede yıkıldı. Yeni Amerikan imparatorluğu da bu üçgen üzerinde kontrol kurmaya çalışmakta ama oda bu bölgede batacaktır.

Bölgedeki devletler neden birleşmeli?

"Bugün yöneltilen soru, bu üç milletin ve öncü ülkeler Suriye, İran ve Türkiye'nin koalisyonuna ‘ufukların açık olduğu' yollu maceralı söze izin veren şartların olgunlaşıp olgunlaşmadığı, nasıl ve ne zaman olacağı şeklindedir. Bölgedeki gelişmeler koalisyonun bu üç millet ve devlet için hayati ve ölüm kalım meselesi olduğunu gösteriyor. Nasıl ve niçin? İşte cevapları:

1- Irak ve İslâm'la savaşanlarla mücadele etmek için: Suriye, Türkiye ve İran ilişkilerinin güçlenmesi doğrultusundaki gelişmelerin hız kazanması bu durumu açıklıyor. İran ve Suriye stratejik bir koalisyon içindeydi ve bu ortaklığa yeni Türkiye de katılmıştır.

2- Fikrî ve kültürel yapıdaki benzerlik: Suriye'de imanlı bir lâiklik ve pragmatist açılımcı bir milliyetçilik, Türkiye'de lâik İslâm, İran'da ise içtihada dönük bir İslâm bulunmakta. Gelecek, din ve siyaset arasındaki ilişkilerin geleceğidir ve Suriye, yeni Türkiye ve yenilenmiş İran modeline doğru yavaş adımlarla yaklaşmaktadır.

Bu üç milletin ülkeleri beşerî ve ekonomik güce, özelliklere, coğrafik birleşik sınırlara, kültürel,          sosyo-tarihî karışıma, ekonomik tekâmüle ve uluslararası dönüşümler sürecinde hakim konumlara sahiptir. Bu ülkeler direnişe,  dış müdahaleleri reddetme iradesine de sahiptirler ve bu özellikleri koruma noktasında savaşlara girip çıkmışlardır.

Suriye, bağımsızlığından bu yana her türlü ilhak formülünü reddetmiş ve geçen otuz yıl boyunca bunun yaşanan deneyimini ortaya koymuştur.

İran, İslâm devriminden bu yana dünyayı bölüşen ve yarım asırdır hareket alanını daraltan kutuplaşmalara meydan okuyarak ne Doğu ne Batı sloganını yükseltme cesaretini göstermiştir.

Türkiye'deki Milli cephe: Aynı yöntemi Sovyetler'in yıkılmasından sonra yeni Türkiye izlemiş, Washington ve Tel Aviv'in, ülkemiz çevresinden soyutlayarak, iradesiz şekilde İsrail'e bağımlı hâle getirecek: Siyasî, askerî, güvenlik ve ekonomik anlaşmalarla yükümlü kılınma ve yalnız bırakılma korkularını yenmiştir."

Irak'ın işgali işbirliğini güçlendiriyor mu?

"Irak olayı, bütünü, ayrıntıları, gerçeği ve geleceğiyle bu üç ülkeyi buluşturma, etkileşimli diyalog kurdurma, ardından güçlü koalisyonlar temeli üzerinde ortak çalışma noktasında sistemli bir sürece ulaştırmaya iten temel etkendir. Zira Suriye-Türkiye ilişkileri Irak olayının etkisiyle daha da gelişti ve ilişkiler bu üç ülke arasında İsrail'in Kuzey Irak'taki kontrolü, İsrail ve ABD'nin Irak'ı bölme ve federasyon tehlikesi noktasında olduğu gibi bütün ayrıntılarda gelişmeye devam ediyor...

Uluslararası platformda da bu koalisyonu zorunlu kılan birçok etkili unsur bulunmakta. Örneğin, tarihî ihtiyaçlar ve zaruretler yenidünyanın, çekişen ve dengeli kutuplar dünyasının görüntüsünü tamamlamak için gelmekte ve bu kutupların hepsinin gözü bu bölgede. İmparatorluk eğilimlerine karşı yeni bir karşı kutuplaşma oluşmadan önce bölgede bir uyanışa ihtiyaç duyulmakta ve bu ihtiyacın öncülleri ve öncelikli unsurları hâlâ bölgede mevcut. Uyanışın şartı ise bu üç ülke milletlerinin koalisyon kurmaları esası."

İsrail'e karşı güvenlik koalisyonu şartı...

Hem milli kurumların, hem de halkın bilincinde bu düşünce oluşuyor. Ve olgunlaşıyor: İsrail'e karşı birlikte hareket edilmeliydi... Suriye devlet başkanının Türkiye ziyaretinde ‘Suriye-İran-Türkiye arasında bunu başka alanlardaki koalisyonların izleyeceği güvenlik koalisyonu' kurulması istendi. Yanıt, üçlü koalisyonun kurulmasının zorunluluğunu açıkça dile getiren Beşşar Esad'ın İran ziyaretinde geldi. Arap ve İslâm sahasındaki şartların ıslahıyla ilgili Suriye'de çok şey konuşuldu, tartışıldı. İstanbul'da yapılan İKÖ toplantısından çıkan sonuçlar bu üç ülkenin ulaşmaya çalıştığı yola dair büyük bir göstergedir. Şartlar hızlı bir şekilde olgunlaşıyor. Uluslararası, bölgesel, ulusal, ekonomik ve sosyal şartlar bu eğilim ve ortak çıkarlar yönünde baskılar yapmakta, bu koalisyonun öneminin bilinci berraklaşmakta...

Beşşar Esad'ın İran ve Suriye başbakanının ise Türkiye ziyaretleri bu bağlamda algılanıp yorumlanabilir. Zira bu ziyaretler, bu üç ülkeyi birbirine bağlayacak ve aralarında uyum ve etkileşim düzeyine çıkaracak karakteristik bir geçiş bağlamında gelmekte, Irak olayında kaos hâlinin ve ya iç savaşın önünü kesmek ve İsrail'in planlarına cephe almak amacıyla karşı atak içerikli bir geçiş için kurulmakta."

Başta yazdıklarımı tekrar hatırlayalım. Millî Görüş Lideri ve 54. Hükümet Başbakanı Necmettin Erbakan, 1997 yılında ilk dış seyahatini İran'a yapınca, malum çevreler tarafından çok eleştirilmiş ve kıyametler koparılmıştı!.. Bugünlerde, 59. TC Hükümeti Başbakanı R. Tayyip Erdoğan da İran'a üç günlük ziyaret yaptı ve artık kimse oralı olmadı. Çünkü durum kontrol altındaydı ve Recep Bey kendi adamlarıydı... Eski MGK Genel Sekreteri Kılıç Paşa, hem de MGK'daki görevi başında olduğu sırada, Türkiye için "İran alternatifi"nden söz ettiğinde de birileri pek ses çıkaramamıştı!.. Sadece bazıları mırıldanmış ve hırlamıştı..!

1997'den 2004'e kadar, yedi yılda ne değişti ki, o malum birilerinin artık sesi çıkmıyor!.. Millî Görüş Lideri ve 54. Hükümet Başbakanı Necmettin Erbakan o zaman D-8 çalışmalarını başlattığında, marazlı merkezlerin nasıl tepindiğini de herkes hatırlıyor... Şimdilerde O'nun yaptıkları, daha doğrusu uzağı görerek yapmak istedikleri daha iyi anlaşılıyor. O dünya çapındaki öngörüleriyle "Bir Bilen" olarak orada dururken, Türkiye ve dünya kaoslar içinde kıvranıyor...

Türkiye ve dünyanın çilelerinin biteceği günler yakındır. D-8 ve benzeri dünyanın dertlerine derman ve deva olacak projeler elbette bir gün tam olarak uygulanacaktır. Bekliyoruz...

İran ile aramızın açılması kimlerin işine yarar?

Siyonist İsrail'in İran'a saldırıya hazırlandığı bir dönemde, Abdullah Gül'ün bu ülkeyi ziyareti tarihi bir hatadır, hatta hıyanet kokmaktadır.

Oysa 11 Eylül saldırılarının ardından bölgede oluşan tehlikeler, Türkiye ve komşularının birbirine yakınlaşmasını zorunlu kılmaktadır. Amerikan yönetiminin izlediği düşmanca politikalar, geçmişte bir takım çevrelerce oluşturulan sorunların bir kenara itilmesinin gerekliliğini ortaya çıkardı. Çünkü Siyonist çetenin planına göre, bölgede haritası değişmeyen ülke kalmayacaktır.

 Ancak Türkiye'deki bazı TV. Kanallarında ve gazetelerde, Ankara-Tahran yakınlaşmasını önlemek için ABD'nin yoğun karalama kampanyasına maruz kalan İran'a karşı kamuoyu oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Ama umuyoruz Türk halkı, Hablemitoğlu suikastında "İran zokasını" yutmadığı gibi, "Türk kamyon şoförlerinin öldürülmesiyle" alâkalı olarak ortaya konulan entrikayı da yutmayacak.

ABD, İngiltere ve İsrail'den oluşan Siyonist şer cephesi, başta Ortadoğu ve Kafkaslar olmak üzere dünyanın bir çok ülkesinde çatışma, kaos ve gerginlik çıkarıyor. Bazı ülkelerde halkı kışkırtarak sokaklara döküyor, kuklalarını yönetime getirebilmek için ihtilaller yaptırıyor, iç savaş çıkarmak için çaba gösteriyor. Bazı ülkelerin de birbirlerine yakınlaşmasını engellemek amacıyla psikolojik harekâtın her çeşidini kullanıyor.

11 Eylül saldırılarının ardından bölgede oluşan tehlikeler, Türkiye ve komşularının birbirine yakınlaşmasını zorunlu hale getirdi. Amerikan yönetiminin izlediği düşmanca politikalar, geçmişte bir takım çevrelerce oluşturulan sorunların bir kenara itilmesinin gerekliliğini ortaya çıkardı. Çünkü Siyonist çetenin planına göre, bölgede haritası değişmeyen ülke kalmayacak. Mevcut konjonktür dolayısıyla, Türkiye-Rusya yakınlaşması gerçekleşti. Putin'in tarihi ziyaretiyle birlikte Ankara'da askeri ilişkilerin güçlendirilmesi dahil çok önemli anlaşmalara imzalar atıldı. Suriye ile sorunlar büyük ölçüde giderildi. İki ülkenin yakınlaşması için gerekli olan ciddi dostluk adımları atıldı. İran'la ise, karşılıklı çıkar ve güvene dayalı bugüne kadar hiç olmadığı kadar yakınlaşma sağlandı.

Bunun üzerine Siyonist çevrelerce bölge ülkeleri arasında yeniden fitne çıkarmak için çok sistemli bir biçimde psikolojik bir savaş başlatıldı.

Örneğin geçtiğimiz günlerde, muhafazakâr olarak nitelendirilen bir TV. Kanalında yayınlanan bir dizide, konu ile hiç alâkası yokken şöyle bir diyalog yaşanıyor: Dizi oyuncularından birisi diğerini tenkit ederek " Türk şoförler, Irak'ta ekmek parası için öldürülürken, sen gazeteyi okumaya spor sayfasından başlıyorsun!" diyor. Bir diğer şahıs da " Akılları sıra, Türkiye'yi savaşın içine çekecekler..." Dizide geçen bu diyalogla, Irak'ta yaşanan olay ajite edilerek direnişçilere ve İran'a karşı kamuoyu oluşturuluyor. Direnişçiler, ekmek parası için giden kamyoncuları öldüren caniler gibi gösteriliyor. Ayrıca, direnişçileri desteklediği iddia edilen İran da bunun sorumlusu olarak suçlanıyor(!) Çok ince bir propaganda yöntemi uygulanıyor.

Yine geçtiğimiz günlerde, muhafazakâr kılıflı masonik yapılanmanın önde gelen isimlerinden Fetullah Gülen: " Türkiye'de yakın zamanda çok kan akıtılacağı, suikastların düzenleneceği" uyarılarında bulunuyor. Bilindiği gibi bugüne kadar laik kesimden herhangi bir kişiye karşı gerçekleşen suikastın ardından hemen Tahran suçlanıyor. Bu beyanatın da İran'ı karalamak için zemin hazırlama girişimi olduğu görülüyor...

Türk basınında yer alan karalama kampanyaları, Tahran'da şaşkınlıkla karşılanıyor. 360 bin tiraja sahip IRAN gazetesinde yer alan bir makale bunu çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

Mehrdad Molaei imzasıyla yayımlanan yorumunda, "Belki de Ortadoğu tarihinin hiçbir döneminde, bölge ülkelerinin menfaatleri bu kadar birbirine bağlı bulunmamıştır. Bu konu, İran-Türkiye ilişkileri açısından daha çok hissedilmektedir. Her iki ülke, özellikle de İran için güvenlik konusunda potansiyel bir tehdit sayılan Saddam rejimi, bugün artık hayatta değildir. Ancak Irak'taki güvenlik şartları, İran ve Türkiye için ortak endişeler ve menfaatlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu menfaatlerin sağlanması, sadece iki ülkenin yakın bir işbirliğinde bulunmasıyla mümkün olacaktır. İran-Türkiye ilişkileri tarihi boyunca, iki ülke arasındaki ilişkiler mevcut düzeye ulaşmamıştır. Söz konusu ilişkiler, ABD'nin Irak'a yönelik askeri müdahalesi sırasında gelişme göstermiştir. Aslında, İran ve Türkiye'nin daha yakın ilişkilerde bulunmak ihtiyacını hissetmelerinin sebeplerini Irak ile ilgili ortak endişelerinde aramak gerekir. Ancak, sanki bu ihtiyaç hissi, sadece Irak'taki gelişmelerle sınırlı kalmamaktadır. Zira Irak'taki olaylardan sonra hatta kısa bir süre önce, Türk diplomasisinin genel olarak yönünün belirlenmesi konusunda bir değişiklik yapıldı ve Türkiye, İslam ülkelerine özellikle de İran'a daha çok yakınlaştı.

Bu şartlar altında Türkiye'deki bazı gazetelerde, İran'ın, Türk vatandaşlarının Irak'ta rehin alınmasında parmağı olduğuna ilişkin birtakım iddiaların öne sürülmesi, garip ve gerçek dışı bir konu olmanın yanı sıra, kuşku duyulacak bir konudur.

Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesinden sonra, bu ülkede, işçiler için tehlikeli bir iş ortamı oluştu. Ancak daha yüksek ücret karşılığında çalışmak isteyen işçiler, kendi ülkelerinin resmi makamlarının uyarılarına rağmen, hayatlarını tehlikeye atmayı ve Irak'a gitmeyi göze aldılar. İş arayan yüzlerce Filipinli, yasa dışı yollarla Türkiye sınırlarından geçerek Irak'a gitti. Diğer ülkeler özellikle de gelişmekte olan ülkelerden de, aynı amacı taşıyan bazı işçiler ve şoförler Irak'a gittiler. Örneğin, kendi ülkelerinde aldıklarının tam üç katını (800 Dolar) Irak'ta kazanan Pakistanlı işçileri bu listeye katabiliriz.

Bu insanlar, Irak'taki El Kaide ile bağlantısı bulunan örgütler için savunmasız yemler olarak görülmektedir. Türk kamyon şoförleri de bu kuraldan müstesna değillerdir. Genel olarak Türkiye'nin güneydoğusunda bulunan daha az gelişmiş bölgelerde yaşayan bu kamyon şoförleri, çaresizlikten ve sadece zaruri ihtiyaçlarını sağlamak amacıyla, Türk taşımacılık şirketlerinin mallarını Irak'a taşımaktadırlar.

Her gün, yaklaşık iki bin Türk kamyonu Türkiye sınırlarından geçerek Irak'a gitmektedir. Türkiye ve Irak arasındaki ticaret, Türkiye'nin güneydoğu bölgesinin ekonomisi, özellikle de çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu söz konusu bölgenin mahrum halkı için iş imkanı oluşturması açısından çok önemlidir. Irak'a geçmeyi bekleyen kamyonların oluşturduğu kuyruğun uzunluğu bazen iki kilometreye ulaşmaktadır. Bu da birçok Türk kamyon şoförünün mevcut tehlikelere rağmen bu şekilde para kazanmaya çalıştıklarını göstermektedir. Ayrıca, Irak'ta bulunan diğer ülkelerin işçilerine oranla, Türk şoförlerinin sayısının yüksek olmasına rağmen, Türk rehinelerin sayısının pek de fazla olmadığını söyleyebiliriz.

Böylece, İran ve Türkiye'nin, Irak'ta bunca ortak menfaatlerinin bulunduğu bir ortamda, -ki Kürtler meselesi de iki ülke arasındaki ortak noktalardan birisi olarak görülmektedir- böyle bir tehlikeli oyunun başlatılması, hiçbir akla ve mantığa uymamaktadır.

İran ve Türkiye'nin ortak menfaatleri, özellikle de mevcut hassas şartlar altında, her iki ülke için o kadar öncelik ve önem taşımaktadır ki böyle bir girişimde bulunmayı delice bir intihar olarak değerlendirebiliriz.

Korku oluşturmak amacıyla birçok ülke vatandaşlarının rehin alındığı ve öldürüldüğü Irak'taki mevcut üzücü güvenlik ortamında, tüm akılcı işaretlere rağmen, İran'ın söz konusu olaylara karışmakla suçlanması, bazı İran karşıtı çevrelerin bulanık suda balık tutmaya çalışmasından başka bir şey değildir." Görüldüğü gibi İran kamuoyu, ABD ve onun Türkiye'deki işbirlikçileri tarafından ortaklaşa sahneye konulan senaryonun farkındadır.

Türk halkı, Hablemitoğlu suikastında "İran zokasını" yutmadığı gibi, "Türk kamyon şoförlerinin öldürülmesiyle" alâkalı olarak ortaya konulan entrikayı da yutmayacaktır.[2]

Türkiye'nin Milli Stratejisi:

-Türkiye'nin dış politikası yeni dengeler üzerinde oturmalıdır.

AB ile ABD arasında, Çin ile Hindistan ve diğer Asya ülkeleri arasında, İslâm âlemi ile Hıristiyan dünyası arasında yeni dengeler oluşmaktadır.

Türkiye oluşmakta olan bu yeni dengeleri çok iyi şekilde takip edip değerlendirip özellikle Avrupa ile Amerika arasında "taraf" olmadan ziyade "tarafsız" kalmalıdır. Geleceğin müstakbel süper güçleri Çin ve Hindistan ile de dost olmalıdır. Bu dostlukları oluşturmak, geliştirmek ve pekiştirmek için Orta Asya ülkeleri ve İslâm ülkeleri nezdindeki itimat ve itibarını artırmalıdır.

-Türkiye bu dengeleri oluşturamazsa, parçalanır.

Türkiye'nin parçalanması planları yeni değildir. 1071 Malazgirt Zaferi'nden beri bu planlar yapılmaktadır. Bu sebeple Türkiye'yi parçalama planlarının kimi 100 (yüz), kimi 1000 (bin) seneliktir. En son plan 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde gerçekleştirilen I. Yahudi Kongresi'nde hazırlanmıştır.

İki Dünya Savaşı bunun için çıkarıldı... Osmanlı İmparatorluğu bunun için yıkıldı... Son olarak önce Afganistan'a, sonra Irak'a bunun için saldırıldı...

Şimdi de İran ve Suriye'ye bunun için saldırılacaktır...

Asıl ve nihai hedef ise Türkiye olacaktır.

Dünya coğrafyasındaki müstesna stratejik konumumuz bizi ya güçlü kılacak, ya da yıkılmamıza sebep olacaktır.

Çünkü bu coğrafya zayıfların yurdu olamaz.

Anadolu ve Türkiye'de yaşıyorsanız; ya güçlü olmak veya yok olmak durumundasınız.

-Ortadoğu, yani BOP dayatmasını Rusya, Çin, İran, Arap ülkeleri ve Hindistan görmektedir. Ama AKP hala gaflettedir.

ABD'nin, daha doğrusu ABD'yi de yöneten Yahudi güdümündeki sömürü sermayesinin BOP/ Büyük Ortadoğu Projesi'nden maksadı bütün dünyayı, Türkiye'yi yıkmaya ikna etmektir.

ABD bütün dünyaya "Ya Türkiye'yi parçalarız; ya da Ortadoğu belâsını başınıza salarız diyor.

Türkiye bu durumda ne yapmalıdır?

Türkiye iyi bir strateji ile Ortadoğu'da taraf değil hakem rolü oynamalıdır.

Türkiye "Ortadoğu Birliği"ni tarafsızlık ilkesi etrafında oluşturmaya bakmalıdır.

-Fransa ve Almanya ABD'den çekindikleri için ses çıkar(a)mamaktadır!

Perde arkasında hep Türkiye pazarlığı vardır; Türkiye'yi bölüşme hesapları yapılmaktadır...

Türkiye o kadar güçlüdür ki, tüm dünya süper güçleri birleşse ve ülkemize saldırsa, Türk ordusu onların tümünü yine de hezimete uğratacaktır. Bunun dört sebebi vardır:

1- Çünkü bir yerde çok fazla asker yığamazsınız. Onun için Türk ordusu kendine denk ordu ile savaşma durumunda olacaktır. Türk ordusu dünyadaki kendine denk her orduyu yenecek heyecan ve hazırlıktadır.

2- Savunma saldırıdan daha kolaydır. Dolayısıyla denk kuvvetlerde savunan galip gelir. Türk ordusu savunma ordusu olarak organize olmuştur. Dünyada savunmadaki Türk ordusunu yenecek güç bulunmamaktadır.

3- Türkler vatanları için, kutsalları için savaşacaklar, onlar ise zorla savaştırılacaklar. Türkiye'ye karşı bir savaş başlasa, belki düşman askerlerinin bile çoğu yanımıza geçip bizimle birlikte onlara karşı savaşacaktır.

4- Türkler çekilip İstanbul'u birilerine bıraksa, onların kendi aralarında anlaşmazlık çıkar. İstiklâl Savaşı'nda olduğu gibi bize karşı birbirine düşerler. Bu da yenilmelerine sebep olacaktır.

Devletimize saldırabilirler, ama istiklâlimizi ve İslamiyetimizi elimizden alamadılar alamayacaklardır.

Milletimiz "Ya istiklâl, ya ölüm!" dedi mi, dünyada bize karşı durabilecek bir güç kalmamıştır.

-Rusya Avrasya'yı organize ediyor. Çin, Hindistan ve İran yanlarında görünüyor.

Türkiye dünyadaki bütün bu gelişmeler karşısında uydu değil lider rolü oynayacak, her iki taraf ile müzakere ve diyalog hâlinde olacaktır. Türkiye en sonunda ne tarafa ağırlık vereceğine kendisi karar verecek pozisyondadır.

Şimdilik siyasetimiz böyle olmalıdır.

-Dünya büyük krizlerin ve çatışmaların arifesinde bulunuyor.

"Faizli sistem": emeği sermayeye sömürtme sistemidir. Ancak 500 yıldır dünyayı sömürme vesilesi olan "faizli işçilik sistemi" çöküş merhalesine gelmiştir. Bundan dolayı dünyamız büyük krizlere gebedir. Çünkü

Faiz enflasyonu... Enflasyon işsizliği... İşsizlik açlığı... Açlık borçlanmayı... Borçlanma yolsuzluğu... Yolsuzluk rüşveti... Rüşvet isyanı... İsyan işkenceyi... İşkence terörü getiriyor...

Bütün bu sorunlar dünyamızı büyük krizlere doğru sürüklüyor...

"Faizsiz kredileşme sistemi"ni kurmadıkça bunları önlememiz mümkün değildir.

"Faizsiz ortaklık sistemi" insanlığın ve dünyamızın kurtuluş reçetesi olacaktır.[3]

Evet insanlık Adil Düzene ve Milli Görüşe Muhtaçtır.

Bunun ilk şartı da sevgili Necmettin Çakmak'ın dediği gibi, önce "kendimiz olmak" ve Başkalarını diliyle konuşmayı bırakmaktır.

Fikri ve fiili sömürgeden kurtulabilmek üzere, kendi iç dinamikleri ekseninde yeni bir medeniyet inşa edemeyen Türkiye nereye gidiyor?

Küreselleşme adı altında yürüttüğü politikalarla, artık işi ekonomik sömürünün ötesine taşıyarak kültürel ve zihinsel köleleştirmeyi hedefleyen Batı ne yapmak istiyor?

Bu soruları çoğaltmak elbette ki mümkün. Ancak burada üzerinde durulması gereken asıl konu, İslam dünyasının zihinsel kırılma ile karşı karşıya kalmasının temel nedenleri nelerdir ve ne yapılması gerektiğidir.

Yüzyıllardır süren istila hareketlerini ekonomik ve askeri temele dayandıran Batı, 11 Eylül'le birlikte zihinsel köleleştirmeyi de içine alacak şekilde topyekun bir sömürge harekâtına girişmiştir.

Ve hedef olarak da, bir türlü tribünlerden inip sahaya çıkamayan, inandıkları gibi yaşayamayan ve görevlerini gereğince yapamayan Müslüman aydınları, siyasetçileri seçmiştir. Öylesine hızlı bir propaganda mekanizması işletti ki; "zenginleştikçe, sinen ve pasifleşen, muhalefet etmekten ürken, ve milli cepheyi terk eden tipleri yanına çekti. İslami mücadeleyi "çoluk çocuk" işi olarak algılayan bir entel tabaka üretilmiştir.

Batılılar öylesine zihinlere zehir enjekte ettiler ki; toplum her kesimiyle bir hiçlik duygusuna kapıldı. Her şeyden ümidini kesip AB'ye kapılandı. Müslüman sustu ve pısırıklaştı. Daha da kötüsü bazı Müslümanlar- AB ve ABD örneğinde olduğu gibi- batıcılık söylemini benimseyip başka mecralara kanat açtı. Onların diliyle konuşmaya başladı. AB'nin "Medeniyet Projesi" olduğundan bahsedip kendi kalıplarının dışına çıkarak "özgürlüğü, insan haklarını" başka kapıları da aramaya başladı.

"Benim referansım İslam" dedikleri halde yandan çark ederek İslami referansları bir kenara atıp, şimdi başka referanslar gösterme gafletine düştüler. Bu tipler, kendi inançları istikametinde bir fikirleri, projeleri ve hedefleri olmadığı için, yabancı projeleri tartışmakta, başkalarının oluşturduğu gündem içinde kaybolup gitmektedirler.

Halbuki insan ancak kendi milli kazanımları ve konumları ile onurlu yaşar. Kendisiyle yüzleşmeyip yani iç muhasebesini yapmayıp, başkalarının güdümünde olmak tembel ve temelsiz kişilerin işidir.

Kendi değerleri istikametinde bir hayat inşa etmek yerine, başkalarının giydirdiği çuvalın içinde pasif, pısırık ve piyon bir halde yaşayanlar bu hovardalıklarının hesabını elbette hem Allah'a hem de topluma vereceklerdir. Türlü bahaneler ileri sürerek imkan ve kapasitelerini kullanamayanların mazeretlerinin kabul görmesi de mümkün değildir.[4] 

Küfür tek millettir!

Yakın tarihimiz incelendiği taktirde, Batılıların İslâm âlemine karşı uyguladıkları stratejilerin birbiriyle örtüştüğü görülecektir. Yani bu stratejiler, körün attığı taşlar gibi rasgele değildir. Ayrı din ve mezheplere, ayrı ırklara ve ayrı ideolojilere sahip oldukları halde İslâm'a karşı davranışları, pek az istisnasıyla birbirine paraleldir. Hatta bunlar yakın zamana kadar Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında birbirleriyle kıran kırana savaşlar yaptıkları ve korkunç badireler atlattıkları halde yine de İslâm'a karşı sinsi stratejilerinde bir değişiklik görülmemiştir.

Şimdi özet olarak bu temel strateji ve politikaları gözden geçirelim.

Irkçılık politikası: Osmanlı Devleti'nin, İslâm âleminin birliğini muhafazası için elinden her gelen tedbiri almakta kusur etmediğini gören Batılılar, önce muhtelif ırk, mezhep ve devletleri içine alan İslâm âleminin bütünlüğünü bozmak için, ırkçılık fitnesini, bir dinamit gibi kullana gelmişlerdir.

Meselâ bir ay kadar önce, AB tarafından yayınlanmış olan, Türkiye ilerleme raporunda, halkımızla birlik ve beraberlik içinde olan Alevî ve Kürt kardeşlerimizin ille de birer azınlık olarak kabul edilmesini istemişlerdir.

Bu manası nedir? Biz ne yapıp Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünü ille de parçalamak istiyoruz demektir.

I. Cihan Harbine sokulmamız: Netice olarak İslâm âleminin parçalanmasını hedef alan bir operasyondur. Bu savaş sonunda parçalanan Osmanlı arazisi, cetvelle bölünmüş ve küçük küçük devletçikler meydana getirilmiştir..

İsrail'in kurdurulması: Amerika'sıyla, Avrupa'sıyla bütün Batılı ülkelerin çabası neticesinde gerçekleştirilmiştir. İsrail, Batılıların İslâm ülkesinin bağrına sapladığı bir zehirli hançer gibi kurulduğu günden beri, hâlâ Müslüman kanı dökülmektedir.

Hindistan-Pakistan savaşları: İngilizler Hindistan'dan çekildikten sonra icabında Hindistan'la Pakistan'ı her istedikleri anda savaşa tutuşmak için iki ülke arasına kasten bir Keşmir meselesini dinamit gibi yerleştirmişlerdir.

Nitekim Pakistan'ın hızla kalkınmaya ve sanayileşmeye başladığı görülünce iki ülke arasında tekrar tekrar savaşlar çıkarmışlar, bundan sonra Pakistan bir daha eski kalkınma temposuna erişememiştir.

Afganistan'ın Rusya tarafından işgaline göz yumulması: Görüldüğü gibi, Batılılar, danışıklı dövüş metoduyla, Ortadoğu'daki İslâm ülkelerinin, belini doğrultmasını önlemek için gizli aşikâr çaba sarf etmek kararındadırlar. Meselâ Rusya, Afganistan'ı işgal ettiği zaman, ABD kesinkes ciddî bir önlem almamış, sadece Moskova olimpiyatlarına atlet göndermeyi boykot ederek, lâf olsun diye bir reaksiyon göstermekle iktifa etmiştir.

İran-Irak savaşı çıkartılması: Bu savaşı çıkarmakta müşterek gaye nedir? İslâm ülkelerini önce birbirleriyle savaştırarak her iki tarafı da maddeten ve manen çökertmektedir... Batılılara göre, İslâm'a karşı her vasıta mubah sayıldığından, aşırı solda bulunan Saddam, Rusya'nın dostu iken, ABD, Saddam'ın yüzüne gülmüş, para ve silah yardımı yaparak onu kışkırtmış ve İran-Irak savaşına itmiştir. Bu yüzden her iki taraftan yüz binlerce Müslüman genç insan, ömürlerinin baharında bir hiç yüzünden helâk olup gitmiştir.

Tabii ki gizli maksat, İslâm ülkelerinin mümkün olduğu kadar ezilmesi, kan kaybetmesi, İslâm ülkeleri arasında, kapatılması imkânsız düşmanlık uçurumlarının ortaya çıkmasıdır. Ve dahi petrol dahil bütün stratejik madde ve madenlerin kendi ellerine geçmesidir.

Birinci ve İkinci Körfez Savaşları: Petrol sahalarına dolaylı kontrol koymak yetmediği için,  bu bölgeleri doğrudan ele geçirmeye yönelik şeytanca planlanmış bir girişimdir. Önce Kuveyt ile Irak arasında ihtilâf çıkartılmış, sonra Saddam'a sen Kuvyet'e müdahale edersen biz karışmayız denmiş, daha sonra Saddam saldırınca, bu sefer "vah vah yazık oldu, Kuveyt'i kurtaralım" diyerek Birleşmiş Milletler Teşkilâtı da âlet edilerek bu savaşın fitili ateşlenmiştir.

Kuveyt'i kurtarma hareketi bittikten sonra herkesin tası tarağı toplayarak, ülkesine dönmesi gerekirken, ABD Ortadoğu'da daha fazla kalmak, ya da kalıcı olabilmek için, Saddam'ı devirmemiş, Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti oluşturmak için İsrail'le işbirliğine girişmiştir.

Maksat sadece bir Kürt devleti kurmaktan ibaret değildir. Esas hedef sıraya konularak 22 İslâm ülkesini ele geçirmektir. Büyük Ortadoğu Projesi'nin anlamı da, amacı da böyledir.

Bu işgal girişimlerinde Türkiye iki biçimde kullanılmak istenmiştir. Birinci Şekil: Baba Bush'un da teşebbüs ettiği gibi Türkiye'yi aldatarak, Irak'a kuzeyden ABD ile birlikte müdahale edilmesi, ikinci şekil ise Türkiye'nin, İslâm ülkeleriyle ilişki kuramayacak derecede meşgul edilerek etkisiz hale getirilmesidir.

Birinci Körfez Savaşı'nda Turgut Özal, bu maksatla "bir koyup üç alacağız" diye ABD'nin müttefiki olarak Türkiye'yi savaşa sürükleyecekti. Bu vahim girişimi, Necip Torumtay Paşamız, Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa edip, Özal'ı frenleyerek önlemiştir.

İkinci Körfez Savaşı'nda ise bu sefer Tayyib Bey ikna edilip, Türkiye'ye 62 bin ABD askeri konuşlandırılarak, ABD ile Türkiye'nin beraberce Irak'ın vurulması sağlanacaktı, bu girişim ise bilindiği gibi, TBMM'de 1 Mart Tezkeresiyle reddedilmiştir. Türkiye iki kere uçurumun kenarından döndürülmüştür.

Şu günlerde ise Batı emperyalizmi, Türkiye'yi, AB'ye girme girişimi ile yoğun bir şekilde meşgul edip dikkatlerini İslâm ülkelerinde cereyan etmekte olan katliamlardan başka istikametlere çekmek suretiyle Türkiye'yi oyalamak peşindedir. Kaldı ki Batılıların en önemli stratejik kurallarından birisi, baş durumunda olan Türkiye'nin gövde durumunda olan İslâm âlemiyle birleşmesini önlemektir.

Bu maksatla Türkiye 15 sene sürecek uzun ince bir tünelin içerisine çekilecektir. Tünele giriş tarihi ise 17 Aralık 2004 olarak belirlenmiştir.

Görülüyor ki, ABD ve İsrail, AB ülkelerinden kopuk gibi hareket ediyorlar. Ama yaptıkları aksiyonlar birbirlerini tamamlıyor. Sonunda zarar eden tüm Müslümanlar oluyor.

Zahiren AB; ABD'den ayrı politika izliyor diyerek kendimizi aldatmayalım. Böyle değilse ABD'nin İslâm ülkelerini bölme, parçalama planlarıyla, AB'nin son ilerleme raporunda ortaya çıkan, Sevr haritasını hayata geçirme planları niçin birbiriyle örtüşüyor? Niçin, AB Fırat-Dicle havzalarımızın, uluslar arası bir kuruluşa devredilmesini ve bu sulardan ille de İsrail'in de yararlanmasını istiyor? Başka bir ifadeyle niçin İsrail'in Arz-ı Mev'udu ele geçirme emelleriyle, AB'nin Fırat-Dicle havzalarının elimizden alınması plânları birbirini tamamlıyor? Niçin PKK'yı ABD gizliden gizliye uzun süre desteklemiştir? Niçin paraşütle ülkemiz topraklarını PKKkullansın diye ağır silâhlar indirmiştir? Niçin Eşref Bitlis Paşa PKK terörünü bitirecek plânını uygulamasın diye suikasta kurban edilmiştir? Niçin hâlâ ABD bize söz verdiği halde Kandil Dağı'ndaki PKK'cılara dokunmamaktadır?

Sonuç: Öyleyse Batılıların (Türkiye dahil), 22 İslâm ülkesine karşı uyguladıkları bölme parçalama stratejileri (arada küçük nüanslar olmakla beraber) tamamen birbiriyle örtüşmektedir.

Birinci safhada İslâm ülkeleri birbiriyle savaştırılarak, ya da başkalarıyla boğuşturularak yıpratılmıştır, aralarına nifak ve düşmanlık tohumları atılmıştır.

Şimdi ise İslâm ülkeleri teker teker ele geçirilerek işgal edilecek, her birinin başına birer Karzai veya Allavi getirilerek sömürge yapılacaktır.

Büyüklerimiz bizlere, "Küfür tek millettir" dediklerinde bazıları bunu anlamakta ve inanmakta güçlük çekerdi. Meğer bu söylenenler gerçeğin ta kendisiymiş.[5]

 Tek Çare: Milli Görüş!..

Türkiye'de bir şey çok açık şekilde karmakarışık tutulmakta ve gerçekler saklanmaya çalışılmaktadır. Bunca insanın ahmak olması söz konusu olamayacağına göre bunu özellikle karışık tutmanın bir sebebi olmalıdır. Karışık tutulan, ya da karıştırılan konu, Türkiye'nin ana problemiyle bu problemi aşmak için takip edilmesi istenen adımlardır. Yani teşhis ve tedavi uyuşmuyor. Daha da kötü olan; teşhis ve tedavi çelişiyor.     (Milli Görüşün, ülke problemlerine "hastalık"; bunların çözüm ve çaresine ise "tedavi" dediği hatırlatılacaktır.)

Sayısız yılımız teşhisin sağlıklı yapılmaması uğruna heba olup gitti. Mesela ekonomik çöküntüyü zorunlu olarak getirip bu ülkenin önüne dayayacak olan mikrobun faiz olduğu yıllarca görmezden gelindi. Ahlâkî ve dejenere edecek çöküntünün bir gün bu milleti kökten değiştirecek boyutlara ulaşacağı hep gözden ırak tutulup gizlendi. Güdümlü ve teslimiyetçi bir dış politikanın zamanla bizi bir bölünme sürecine getirip bırakacağı düşüncesi hep reddedildi.

Hastalığın teşhisi konusunda bugün Türkiye, bizim bile beklentilerimizin üzerinde bir fikir birliği içindedir. Vatan sevgisinden, millet tutkusundan zerre kadar nasiplenmiş kim varsa bugün ekonomide; ahlâkta, dış politikada, siyasette, kültürde, medeniyette; kör taklitçiliğin iflah olmaz derecede bir hastalık olduğunu kabul etmektedir.

İnsanlık tarihinin en itibarlı dönemi olan İslam medeniyetinin hakimiyet sürecinde, bin yıl şerefli ağabeylik görevini ifa etmiş bir milletin evlatlarının bu gün açlık ve sefalete, ahlaksızlığa, köleliğe mahkum edilmemesi gerektiğini söylemeyecek bir tek insan bulmak mümkün değildir. Ama hastalığın teşhisi konusunda geçmişte gösterilen liyakatsizlik, maalesef açlığı, sefaleti, ahlaksızlığı ve köleliği getirip bu milletin başına bela etmiştir.

Şu kış kıyamette Saadet Partisi mitinglerinde alanlar hıncahınç doluyor, Milli Gençlik Vakfı'nın "Kur'an Ziyafetleri"nde illerimizin en büyük salonları dolup taşıyor. Müsbet medyada televizyonculuğu tek başına omuzlayan TV5'in yeni yayın dönemi hiçbir konserin, hiçbir defilenin siyasi etkinliğin mahzar olamayacağı bir coşkuyla kutlanıyor. Peki, bunlar neyin ifadesidir?

Şüphesiz şunun:

Yukarıda zikrettiğimiz yanlış teşhisin Türkiye'mizi getirip bıraktığı uçurumun kenarında bütün bir millet ayağa kalkıp isyan ediyor; "Hayır biz buna layık değiliz" diye en gür sesiyle haykırıyor.

Şükür, Türkiye'mizdeki durulma ve uyanma sadece bununla sınırlı değil.

Bugün aklı eren herkes, tedavinin yolu hakkında da görülmemiş bir fikir birliği sergiliyor. Kapitalist sistemin, faizci düzenin bizi mahvettiğini, dini eğitimi önemsememenin bizi vatan, millet kavramlarından bile uzaklaştırıp, görülmemiş bir ahlâksızlık çukuruna itildiğini, kendi coğrafyamızın, kendi tarihimizin ağabeylik görevi dururken, şahsiyetsiz, teslimiyetçi ve taklitçi bir dış siyaset gütmenin, göz bebeğimiz gibi koruyup kolladığımız vatanımızı parçalamanın eşiğine getirdiğini artık kabul ve itiraf etmeyen kimseye kolay kolay rastlanmıyor. Tek eksiğimiz belki de utancımızdan, tedavinin adını zikretmekte hala cimri ve ürkek davranmamızdır. Bunu zikretmekten korkmayalım. Bunun adı MİLLİ GÖRÜŞ'tür.

Erbakan, eğer üniversitede hoca olsaydı muhalifleri onu bağrına basacaktı. Ya da Milli Görüş zihniyetinin dışında herhangi bir partide lider olsaydı, onu göklere çıkaracaklardı. O, bu milletin kendi özü, kendi tarihi, kendi sesi olduğu için tarihin en büyük zulümleriyle baş etmek zorunda bırakıldı.

Bugün onu siyasetin dışına sürmek isteyenler "Kusuru yoktu, biz başkalarına olan kişisel kinimiz için bunu yaptık" diyorlar. "bunların partilerini kapatmak yetmez, kökünü kurutmalıyız" diyen siyaset mensupları bugün, milli görüş siyasetinden uzaklaşma gayretlerinin Türkiye'yi Türkiye olmaktan çıkardığına dair ağıtlar yakıyorlar!...

Gelinen bu noktada "Bağda harabu'l - Basra" deyip ağlamak bize bir şey kazandırmaz.

Mademki siyasetçisi, bürokratı, askeri, aydınıyla bugün hastalığın teşhisinde Milli Görüş'ün kırk yıl önce yaptığı teşhis noktasına gelip toplandık. Adına ne dersek diyelim madem tedavi konusunda ismini zikretmesek bile tek reçetenin Milli Görüş reçetesi olduğunu tarif etmeye başladık... Öyleyse şimdi tam da yürekli olma zamanıdır. Miting alanlarını, Kur'an ziyafeti verilen salonları hıncahınç dolduran millet bize bu yürekliliği göstermenin kolaylığını sağlıyor. Şimdi ayağa kalkıp en gür sesimizle haykıralım:

Şimdi, Milli Görüş Zamanı!

Eğer bugün bu basireti, bu feraseti gösteremezsek, bizi bekleyen tehlike şu ankinden daha büyük olacaktır. Bugün bu sağduyuda birleşmezsek, yarın milleti bu topraklar üzerinde adı Müslüman ama amelleri ve zihniyetleri Siyonist Hıristiyan olan köle bir toplum haline dönüşmüş bulunacaktır.[6]

Sonuç: Tek çare MİLLİ GÖRÜŞ' tür... Yeniden özümüze ve kendimize dönüştür!..








[1] Akşam / 31.12.2004 / Güler Kömürcü

[2] Milli Gazete / 15 Aralık 2004 / Hüseyin Altınalan

[3] Milli Gazete / 15 Aralık 2004 / Reşat Nuri Erol

[4] Milli Gazete / 15 Aralık 2004

[5] Milli Gazete / 16 Aralık 2004 / Süleyman Arif Emre

[6] Milli Gazete / 05 Ocak 2005


Bu yazarin diger makaleleri

YÖNETİCİLERİMİZİ KİM YÖNETİYOR?
Evet, maalesef ülkeler programlanmış robot misali, artık uzaktan kumandalı yönetiliyor....
Devami
IS THE GOAL DEMOCRACY DECEPTION OR THE UNITY AND INDEPENDENCE OF THE COUNTRY?
Democracy is not a goal but a means. Upon the closure...
Devami
ŞAŞKINLIĞIN ŞAHİKASI
  15 Aralık 2004 Elaziz Gazetesine göre: Zalimlere Lanet Mitingi münasebetiyle, Erbakan...
Devami
WHAT WAS THE REASON FOR THE UNEXPECTED VISIT OF QUEEN?
The elderly Queen of England, who is the founder and...
Devami
Fikret Otyam'ın Ordumuza İtirazı:
NİYE KUZEY IRAK'TA Kİ SİVİLLERİ DE KATLETMİYOR, TÜM YERLEŞİM BÖLGELERİNİ YIKMIYORSUNUZ!  "Aydınlık"ın...
Devami
TÜRKİYE BİZANSLAŞIYOR!
  Yunanistan'ın resmi devlet bankası ve devletin stratejik ve siyasi bir...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3681

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR