Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün845
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta11373
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay109288
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16747263

IP'niz: 3.237.67.179
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12182680

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

DİYALOĞA UMUT, KIBRIS'I UNUT

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

                                                    

Avrupa Birliği'nin 17 Aralık'ta verdiği müzakere tarihinin sarhoşluğu içerisinde olanlar, söz konusu tarihin ‘olmazsa olmazını', Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nin tanınması gerektiği meselesini unutmuşa benziyorlar.

Oysa zaman geçiyor ve 3 Ekim'de müzakerelerin ya da tarama sürecinin başlamasına kesin gözüyle bakanlar, bunun temel şartı olan Kıbrıs Meselesi'ni nasıl halledebilecekleri konusunda kamuoyuna, ‘bir şekilde halledecekleri'nin dışında, bir şey söylememiş durumdalar. Meseleyi halletmek, KKTC'nin, Türkiye'nin, Kıbrıs Rum Kesimi'nin, Yunanistan'ın, Avrupa Birliği'nin ve hatta dünyanın da razı olabileceği bir şekilde bitirmek demek ve Kıbrıs konusunda en azından son 50 yıl hep bu ümitle geçmiş durumda.

 

Karşımızda bulunan meselenin basitçe şöyle: AB, 3 Ekim 2005'te Türkiye ile üyelik müzakerelerinin ya da tarama sürecinin başlayabilmesi için Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nin tanınmasını şart koşuyor. Aslında    16-17 Aralık Brüksel Zirvesinde netice alınmak istenen bu konuda, Türkiye en azından görünüşte zaman kazanmış durumda gibi.

Türkiye'yi yönetenlerin konuya bakışı, ‘o zamana kadar Kıbrıs meselesinin bir şekilde hallederiz' şeklinde. Bunun için belki de 24 Nisan 2004'te referanduma sunulan ve Kıbrıs Rum Yönetimi halkı tarafından reddedilen Annan Planı'nın tekrar gündeme gelmesine ümit bağlamış durumdalar. Söz konusu planın KKTC için büyük sıkıntılar içerdiği ve baştanbaşa tavizlerle dolu olduğu; dolayısıyla gündeme bile getirilmemesi gerektiğini bir kenara bıraksak bile, Kıbrıs Rum Yönetimi, planın adını bile duymak istemediğini defaatle tekrarlamış durumda.

 Çözüm Rumların meselesi değil

Avrupa Birliği, Rum tarafının tanınması şartını müzakere tarihi için şart koşuyor ama Kıbrıs Rum Yönetimi, Kıbrıs meselesinin hallinin tarihe bağlanmaması gerektiğini de sıklıkla vurguluyor.

Yani Türkiye, müzakerelere başlamak için Kıbrıs Rum Kesimi'ni tanımak, bunun için de Kıbrıs meselesinde her iki tarafça da kabul edilebilecek bir formül bulmak mecburiyetinde ve bunu da 3 Ekim'e kadar gerçekleştirmesi gerekiyor. Bunun için Kıbrıs Rum Yönetiminin de en azından istekli olması gerek ve ama Rumların istekli olduğuna dair en ufak bir işaret bile yok...

Peki ama Türkiye'yi yönetenler, nasıl bir ümide kapılarak 50 yıldır süren bir konuyu kısa bir sürede halledebilecekleri kanaatine vardılar?..

Bu konuda yapılan yorumlar muhtelif olmakla beraber, genelde ABD ve AB'ın oynayacağı rollere atıflar yapılıyor. Yani ABD ya da AB'ın bazı jestler yaparak Kıbrıs Rum Yönetimi üzerinde baskı kuracakları ve böylelikle Kıbrıs meselesinin hallinin mümkün olabileceği düşünülüyor.

 Kıbrıs, ABD, AB ve İsrail...

Oysa Kıbrıs meselesine bakışta ABD ve AB'ın aynı noktada buluşmalarının mümkün olmayacağı, konuyla ilgili hemen bütün uzmanların ortak görüşü. Doğu Akdeniz'deki bu devasa uçak gemisinin Avrupa Birliği'ne bırakılması ABD yönetiminin uykularını kaçırabilecek önemde bir husus. Ve dahası İsrail'in böyle bir şeye razı olabileceğini düşünmek pek mümkün değil...

Annan Planı referandumunda Türk tarafını 'evet' demeye zorlayanlar ve bunun için büyük gayret sarf edenlerin söylediği hiç bir şeyin gerçekleşmediği/gerçekleşmeyeceği ortada. KKTC'lilerin, içerdiği hayati tavizlere rağmen, kendilerine bir anlamda dayatılan büyük ümitlerle ‘evet' dedikleri Annan Planı, şimdi en iyi ihtimalle, üzerinden biraz daha taviz vererek Rumları ikna etmek için kullanılacak bir zemin teşkil edecek. KKTC'lilere: ‘siz zaten bu kadarına razı idiniz, biraz daha tavizden bir şey çıkmaz' denilecek büyük ihtimalle.

Annan Planı'ndan KKTC'yi Rumların ‘hayır'ı kurtarmıştı. 3 Ekim 2005 tarihine kadar neler olabileceğini bilmiyoruz, ama zaten AB üyesi olan Rumların mümkün olduğu kadar çok taviz alma peşinde koşacaklarını ve bu sebeple Türkiye'yi ve KKTC'yi iyice zorlayacaklarını; ufukta ülkemiz insanının razı olabileceği bir çözümün gözükmediğini söyleyebiliriz...

Kıbrıs'tan AB ve Rumların ümidi...

Biraz komplo teorisi gibi görülse de Kıbrıs konusundaki son gelişmeler Türkiye'yi köşeye sıkıştırma gayretlerinin uzantısı olarak görülebilir.

Türkiye, garantörlük anlaşmasının bir gereği olarak 1974'te adaya bir ‘Barış Harekâtı' düzenlemiş ve oradaki insanlarını adayı Yunanistan'a bağlamak hevesinde bulunan eli kanlı katillerin elinden kurtarmıştı. Barış Harekâtı sonrası gerçekleşen fiili ayrışma sebebiyle Ada'da o günden beri fiili bir huzur var ve aslında yapılması gereken bu fili duruma uygun çözümler bulmak.

Batı'nın kendilerine rağmen yapılan Kıbrıs Barış Harekâtı'nı hiç bir zaman hoş görmediğini ve uzun zamana yayılan bir şekilde bunun faturasını Türkiye'ye kesmek istediğini söyleyebiliriz. O dönemleri yaşayanlar, Kıbrıs sebebiyle milletçe maruz kaldığımız sıkıntıları unutmamışlardır ve bugün de bu mesele hemen birçok sahada başımızı ağrıtmaya devam etmektedir. 

Rumlar çocukluk mu yapmıştı?

Kıbrıs'ta çözüm adı altında sürdürülen çabalarda benzeri birçok konuda olduğu gibi söz konusu durumu doğuran sebepler göz ardı edilmekte ve bize adeta, ‘Rumlar bir çocukluk yaptı işte, bu kadar ciddiye almayın ve tekrar eski duruma, Rumlarla karışık yaşamaya razı olun' denilmektedir. Başka coğrafyalarda benzeri konulara daha değişik taleplerle yaklaşan batı diplomasisi, Kıbrıs'a, bir anlamda oradaki Müslüman Türkleri eritebileceğini umduğu bir formülle yaklaşmaktadır. Şu hakkı da teslim etmek gerekir ki KKTC'de uygulanan sosyal politikalar maalesef onlara bu ümidi verebilecek mahiyettedir.

Kıbrıs Rum Kesimi'nin mevcut uluslararası anlaşmalara rağmen AB'ne üye olarak kabulü, AB yolculuğunda karşımıza ellerinde veto yetkisi olan bir rakip olarak çıkarılışı, Türkiye'nin üyeliği için müzakerelere başlama şartı olarak ortaya bu konunun getirilişi... Bütün bunlar batıya rağmen yapılan 1974'ün rövanşının alınmak istenmesi ile izah edilebilir ancak. Çünkü ‘çözüm' olarak batının zihninin arkasında bulunan şey, Ada'nın Rumların egemenliğine geçmesi ve oradaki insanımıza azınlık statüsü tanınmasından başka bir şey değildir.

Türkiye'nin uzun süreceği söylenen müzakereler sonrası üyelik maratonu sırasında nasıl olsa pes edeceğini ya da ettirileceğini bilen batı, maraton başlamadan Kıbrıs meselesinin kendisine göre halletmenin peşinde.

 KKTC'yi tanımak!..

Evet, Kıbrıs Rum Kesimi'ni Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımamızı ve böylelikle KKTC'yi tanımaktan vazgeçmemizi istiyorlar. Gerisi kıyl u ka'l... Bu, bir zaman sonra adanın tamamen Rumların kontrolüne geçmesi, oradaki kardeşlerimizin azınlık statüsü alması, Bölgesel Güç olan ya da olmak isteyen Türkiye'nin stratejik olarak nefes borusunun kesilmesi demek...

İktidarda bulunanların cevaplaması gereken soru şu: Avrupa Birliği Tam Üyeliği'nin sadece hayali bile binlerce şehidimizin kanıyla sulanmış Kıbrıs'ın tekrar Rumların egemenliğine verilmesine değer mi?.. Bizce değil hayali, kendisi bile değmez...[1]

Asıl Tsunami Akdeniz'de!

Kıyamet savaşçısı Neo-con'lara yakın çevreler, Asya depreminin Tanrı'nın Müslümanlar, Budistler ve Hindulara yönelik gazabı olduğunu iddia ediyor. Ancak onlar asıl depremi Akdeniz çevresinde bekliyor.

Amerikan ordusunun 24.Temmuz.15 Ağustos 2002 yılında yaptığı üç haftalık "Millennium Challenge 2002" tatbikatını hatırlayan var mı? 13 bin 500 ABD askerinin katıldığı, 26 bölgede gerçekleştirilen, 250 milyon dolara malolan, biri Virginia Suffolk'ta diğeri de San Diago'da olmak üzere iki komuta merkezi tarafından idare edilen, teknolojik ortamda yapılan, hackerlardan savaş uçaklarına, gemilerinden füzelere kadar bütün askeri ve sivil birikimin kullanıldığı ve ABD ordusunu 2020'ye hazırlamayı amaçlayan bir tatbikattı. Senaryo şöyleydi: Çok stratejik bir suyolunu kontrol eden ülke hedef alınıyor. Türk basını önce bu ülkenin İran olduğunu ardından Türkiye olabileceğini yazdı. Bize göre hedef ülke ne İran ne de Türkiye idi. Senaryo Endonezya için yazılmıştı...

Depremden 2 gün sonra ABD'li bir jeoloji uzmanının hazırladığı raporda, Hint Okyanusu'nda hiçbir depremin böyle bir yıkıma neden olamayacağı, arkasında kitle imha silâhları olduğu, ABD, İsrail ve Hindistan'ın birkaç gün önce o bölgede nükleer deneme yapmış olabileceğini veya Hindistan ile İsrail'in son birkaç ay içinde Hint Okyanusu'nda yaptığı 7 nükleer denemenin felâkete yol açmış olabileceği belirtiliyor.

Devam edelim: 1992'den beri o bölgeden başlayıp Afganistan, İran, Anadolu, Suriye, Şam, Lübnan'dan Kuzey Afrika'ya uzanan ve "ateş kuşağı" adı verilen fay hattı çevresinde bulunan ülkeler nükleer denemelere karşı uyarılıyorlar. Uyarı dikkate alınmamış olacak ki aynı hat üzerinde deprem gerçekleşti. Raporlar, bu kuşak üzerinde nükleer denemelerin yapıldığını gösteriyor. ABD bu kuşağa denk gelen Avustralya çöllerinde gizli nükleer denemeler yaptı. Aynı zamanda Hindistan ve İsrail de bu hat üzerinde ortak denemeler yapıyor.

Arap/İslam ülkeleri birkaç ay önce denemelerin durdurulması için ABD'yi uyardılar. ABD ise denemeleri yapan Hindistan ve İsrail'e karşı Müslüman ülkelerle nükleer işbirliğine girmemesi konusunda Pakistan'ı uyarmayı tercih etti. ABD 1999'dan beri okyanuslar altında büyük denemeler yapıyor. Araştırmalar Hint Okyanusu'ndaki depremin benzerinin Akdeniz ve Kızıldeniz'de olması ihtimalinin çok yüksek olduğunu, Anadolu'dan Kuzey Afrika'ya uzanan bölgede büyük bir depremin beklendiğini, Asya depreminin bu büyük depremin öncüsü olduğunu belirtiyor. Türkiye, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, daha sonra Mısır, Cezayir, Fas, Libya ve Tunus'un önlem alması isteniyor. Depremin birkaç ay içinde ya da yakın zamanda gerçekleşeceği ve çok daha büyük yıkımlara neden olacağı belirtiliyor.

Kıyamet savaşçısı Neo-con'lara yakın çevreler, Asya depreminin Tanrı'nın Müslümanlar, Budistler ve Hindulara yönelik gazabı olduğunu iddia ediyor. Ancak onlar asıl depremi Akdeniz çevresinde bekliyor. Bunu da tarihin sonu olarak niteliyor. Tanrı'nın Kudüs'e karşı savaşan ulusları yok edeceğine, dini referanslar kullanarak asıl felaketin Doğu Akdeniz'de yaşanacağını, Türkiye'nin güneyinden başlayarak Gazze'ye kadar uzanan kıyı bölgesinin deprem ve tsunamilerle yok olacağını söylüyor. İncil'in Sumatra Adası'nda deprem hakkında bir işaret vermediğini belirtmekle birlikte, Endonezya ve Malezya'nın İsrail'e karşı tutumunu öne sürerek Tanrı'nın düşmanlarını benzeri görülmemiş felaketlerle cezalandırdığını ifade ediyorlar. "Millennium Challenge 2002"yi tekrar düşünelim. Tarihin sonunu getirmek isteyenler ya da bu korkuyla dünyayı ele geçirenler Akdeniz'de neler planlıyor acaba.[2]

Brüksel'deki Garip Toplantı Ve Kutsal Furkan:

Sağolsun Erdal Şafak sayesinde Brüksel'deki ilginç bir toplantıdan haberdar oluyoruz.

100 imam ve Haham iki dini yani İslam ve Yahudiliği barıştırmak(!) için Brüksel'de bir araya geliyor. Diyanet'ten Sorumlu Devlet Bakanımız Mehmet Aydın da "İki dini Barıştırma" kongresinin katılımcıları arasında.

Washington'daki Dinlerarası Diyalog Toplantıları, Urfa'daki Dinler Bahçesi, Brüksel'deki bu toplantı...

Garip, üç dini barıştırmak(!) için hemen herkes seferber olmuş görünüyor.

Ama en gayretlileri Bush'un mensubu olduğu ABD'li Evangelistler... "Gerçek Furkan"ı hatırladınız mı? Hani 21. yüzyılın kutsal kitabı(!) olarak tanıtılmıştı. Bu kitap Bush'un tarikatı Evangelistler tarafından hazırlanmış ve Ortadoğu ülkelerinde dağıtılmıştı. Neydi bu kitabın temel sloganı, Sıkı durun; "Üç dinin kitabı!"

Üç dini ortak noktada buluşturma (birleştirme) safsatasının sarıldığı kılıf ise, "İbrahimi Dinler Projesi" Yine ne kadar garip ki, "Gerçek Furkan"da en çok vurgu yapılan konu bu "İbrahimi Dinler" konusu..

Bakın ne kadar ilginç Brüksel'deki Kongre'nin amacı da , "İki din arasında, aynı kıbleye dönerek dua ettikleri dönemin kardeşliğini yeniden yaratmak!" diye açıklanıyor.

Ama diğer dinler tahrif edildiği için İslam gelmedi mi?! Bu yüzden İslam son din, Hz. Muhammed (SAV) son peygamber değil mi!?

İyi niyetle yapılan çalışmalar farkında olmadan bizi birilerinin projesine hizmet etme noktasına götürebilir. Dikkatli olmak lazım.

Düşünün Amerika Bağdat'ı değil de, Irak, Washington ‘u bombalıyor. Filistin'de değil de Vatikan'da kan gövdeyi götürüyor. İslam Coğrafyası değil de, onların coğrafyası kan ve barut kokuyor. Acaba kaç tane Hahamı veya Papazı böyle bir hoşgörü ve barış arayışına ikna edebilirsiniz!

Kardinal Rosana ve ‘Dinlerarası Diyalog'un Gerçek Yüzü:

  • ‘Cami' ifadesinin kanunlardan sökülüp yerine ‘ibadethane' ifadesinin monte edilmesi.
  • Valiliklere bir genelge gönderilerek belediyelerin bundan sonra imar planlarını ‘kilise ve havra' taleplerini de karşılayacak şekilde yapmasının istenmesi...
  • Birçok şehrimizde bir tek hıristiyanın bile yaşamadığı mahallelerde apartman altı kiliselerin mantar gibi çoğalmaya başlaması..
  • Şehir merkezlerinde onbinlerce bedava İncil dağıtımı..
  • Üniversitelerde yürütülen özel çalışmalar,
  • Mahallelerin kapatılıp, camilerin kapısına kilit vurulması hatta yıkılması...
  • Urfa'da Dinler Parkı projesi, Antalya-Belek'te Dinler Bahçesi açılışı...

Bu fotoğraf, AB sürecinde Türkiye'mizin misyonerlik çalışmalarına esir düşürülüşünün fotoğrafıdır her şeyden önce... Ama bu misyonerlik faaliyetleri arasında saymadığımız bir organizasyon var ki; uluslararası boyutu çok daha köklü ve artık kurumsallaştırılmış bir çalışma yürütüyor: DİNLERARASI DİYALOG.

Öyleyse derinliklerine inelim Dinlerarası Diyalog'un. Çünkü son yıllarda hız kazansa da, Dinlerarası Diyalog'a start verilişi daha eski yıllara dayanıyor... Eskilere gittikçe de karşımıza Vatikan ve Kardinal Diego Rosana çıkıyor... Peki, kim bu kardinal?

1966 yılında 2. Vatikan Consilü esnasında Papa 6. Paul'un talimatıyla günümüzde Dinlerarası Diyalog olarak adlandırılan bir sekretarya kurulması için talimat verilir ve Hıristiyan Olmayanlar Sekretaryası çalışmalarına başlar. İşte Kardinal Rosana da 1973 yılında bu sekretaryanın başına getirilir... Rosana ile birlikte Dinlerarası Diyalog çalışmaları kurumsal bir kimlik kazanır.

Özellikle İslam dünyasını hedef seçen Dinlerarası Diyalog, gösterilmeye çalışıldığı gibi masumiyeti olmayan bir çalışmadır. Bakın Kardinal Rosana ne diyor:

"Her din mensubu başka dinlerin de doğru olabileceği ihtimalini kabul edecek. Her din mensubu sadece ‘tanrıya ve ahirete inandığı takdirde ebedi kurtuluşa ereceğine ve cennete gireceğine inanmayı kabul edecektir..."

Yani Kardinale göre Müslümanlar açısından imanın şartı ikiye inmeli, Allaha ve ahirete iman ile yetinmeli... Anlayacağınız, Hz. Peygamber (SAV) Kelime-i Tevhidden silinmek isteniyor... Böylece İslam'ın nasıl isteniyorsa o şekilde yorumlanmasının önü açılmak amaçlanıyor...

Devam ediyor Rosana:

"Diyalogun önündeki birinci engel İslam'ın hukuki karakteridir. İkinci zorluk daha da büyüktür. Müslümanlar tarihi kritik metodunu yani bütün dini metinlerin insan ürünü olduğu ve yazıldıkları dönemin koşullarını yansıttığı iddiasını kabul etmezler. Üçüncüsü İslam kendisini Yahudilik ve Hıristiyanlığı iptal eden en son din olarak görmektedir."

İslam'ın bu üç temel esasından vazgeçmesini isteyen Vatikan, Dinlerarası Diyalog'un ancak bundan sonra mümkün olacağını düşünüyor... Kilisenin İncil'i yayma görevinde Dinlerarası Diyalogun önemine değinen CATECHISM OF THE CATHOLIC CHURCH isimli kitapta "Tanrı bütün insanların kurtuluşunu planladığı için Katolik kilisesi herkesle diyaloga girmek ve onları Hıristiyanlaştırmak zorundadır." deniyor... Kardinal Rosana da bugün ustaca saklanan gerçeği şu sözleriyle ilan ediyor:

"Diyalogtan bahsettiğimizde açıktır ki, bu faaliyeti Kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil'i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilisenin bütün faaliyetleri üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih'in sevgisini ve Mesih'in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilisenin İncil'i yayma amaçlı misyonunun bir parçasıdır."

Görüldüğü gibi yeryüzü barışı ve insanlığın huzuru için Dinlerarası Diyalog peşinde koşanları Vatikan tekzip ediyor.., Dinlerarası Diyalog, Katolik kilisesi için Hıristiyanlaştırma aracından başka bir şey ifade etmiyor. Dinlerarası Diyalog, neresinden bakarsanız bakın bir Hıristiyanlık kurumu olarak oluşturulmuştur. Bugün çeşitli ülkelerde yoğunlaştırılan bu faaliyetlerin kimi ülkelerde doğrudan Siyonist sermaye tarafından da desteklenmesi (Mesela, Belarus'ta yapılan Yahudi Kongresi'ne başkanlık yapan Alexander Maschovich'in Kazakistan'daki bu çalışmaları himayesi altına alması) oldukça anlamlıdır...[3] 

Deliyle Diyalog!

Şehrin saygın insanlarından biri tımarhaneyi ziyaret ederken demir kapıların gerisinde güzel giyimli bir hasta kendisinin deli olmadığını, kardeşlerinin mirastan mahrum etmek için bir oyunla buraya yatırdıklarını, eğer kefil olursa bırakabileceklerini çok kibar bir dille anlatır.

O saygın insan da başhekimle görüşür, kefil olabileceğini söyler ve tımarhaneden çıkarır ve kendi evine götürür.

Birlikte çok hoş vakitler geçirirler. Saygın insan bir gün o adama cennetten bahseder, cennete en kestirme yoldan gitmek için şehit olması gerektiğini anlatır.

Kendisine çok iyilik yapan bu saygın adamın cennete gitmesini çok isteyen bu hasta adam oradan bir çekiç alır ve saygın adamı öldürür.

1928'de dünyaya gelen, 14 yaşında İsrail ordusuna giren, 1953 yılında bir Filistin köyünü basan ve "Hepsini öldürün" emri veren, altmış Müslümanı öldüren, 16 Eylül 1982 yılında Beyrut'un güneyinde Sabra, Şatilla ve Burc el-Beracine kamplarında kalan Filistinli mültecilere baskın düzenleyip 991 mülteci Müslümanı öldüren, Başbakan olduğu 2001 den bu yana dört bine yakın sivil halkı öldüren, 22.03.2004 Pazartesi günü sabah namazını camide kıldıktan sonra 05.30 sıralarında Filistin'in Gazze kentinin Sabra Mahallesi'nde İsrail askeri helikopterinin attığı üç füze ile şehit edilen Hamas lideri Şeyh Ahmet Yasin'in ve yedi arkadaşının şahadetine sebep olan Ariel Şaron'un da değiştiğine inanarak barış havarîliğine soyunmak hapishaneden hastayı kurtaran adamın durumuna düşmek gibi olur.

Hatta Şaron, bizim siyasilerin yanılmamaları için misafiri Dışişleri bakanı Abdullah Gül'le Yahudi soykırım müzesini ziyaret ederken askerleri Beyti Lahye'de sekiz Filistinli çiftçiyi kırıp öldürdü.

Kur'an-ı Kerim'deki şu ayetleri okuyan bazıları "Bu günkü Yahudiler peygamber öldürmüyorlar ki, atalarının öldürmesinden bunlar niçin sorumlu olsun?" dediler.

İslam'a göre hiçbir kimse bir başkasının yaptığından sorumlu tutulamaz. Ancak dünyanın öbür ucunda işlenen bir cinayet haberini duyduğunda katili ve maktulü tanımadığı halde kendisi öldürmüş gibi zevk alan adam ile öldüren adam aynı hastalığı taşımış olurlar.

İki bin yıl öncesinde yaşayan kuduz köpekle bu gün yaşayan kuduz köpeğin kuduz mikrobu laboratuarda incelendiğinde aynı sonucu verir.

Buyurun ayetleri okuyun:

Al-i İmran 21- Allah'ın ayetlerini inkâr edenlere, haksız yere nebileri öldürenlere, insanlardan adaleti emredenleri öldürenlere acıklı azabı müjdele.

AI-i İmran 22- Dünyada da ahirette de onların amelleri boşa gitmiştir. Onların yardımcısı da yoktur.

Al-i İmran 112- Onlar her nerede olursa olsun, onlara zillet damgası vurulmuştur. Ancak Allah'ın ipine (Kur'an'a) ve insanların ipi (güveni) ne sarılanlar müstesna. Onlar Allah'tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılık damgası vuruldu. Bu, onların Allah'ın ayetlerini inkar ve nebileri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir. Ve yine bu, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri sebebiyledir.[4]

Rahşan Ecevit Zaman'a yazdı: "Ümmetin Hakkını da Korumalıyız!"

Dinler arasında en gelişmiş, en gerçekçi, en ilerici, en barışçı din İslâm dinidir. Bunun değerini bilmeliyiz. Ayrıca biz bir Müslüman ülke olduğumuza göre diğer ülkelerdeki Müslümanların da haklarını korumak, gerekirse gücümüzün yettiğince onlara ardım etmek görevimizdir.

Vatandaşlarımız çeşitli yollarla Hıristiyan yapılıyor. Türkiye'de Hıristiyan nüfusun artmasını bekleyenlerin başında Amerika geliyor. Amerika "Hıristiyan nüfus artarsa Türkiye'nin parçalanması kolay olur" diye düşünüyor. Böylece aklına koyduğu Büyük Ortadoğu Projesi'ni kolayca gerçekleştirebileceğini hayal ediyor. Oysa bölgemizde böyle büyük projeler ancak İslam'ın ve Türk'ün gücü ve inancıyla gerçekleşebilir.[5]

Yani Rahşan Ecevit, demek istiyor ki, bu AB ve ABD niye Müslüman Türk toplumunu ürkütecek yanlışlar yapıyorlar?

Biz zaten, Fetullah Gülen'le işbirliği içinde Türkiye'yi BOP' sine hazırlıyoruz!? 

CHP "Diyalogcu" Kadrolara Devredilmek İsteniyor:

Yeni ihale CHP'ye!

Washington'un 2002'de açtığı ‘Müslüman nüfusa uygun yönetim modeli ihracı' başlıklı ihaleye Afganistan'dan Karzai başta, Türkiye'den de AKP katıldı-sonucu biliyoruz. Ve yıl 2005, Washington'un efendileri sadece Türkiye'yi kapsayan CHP'ye yönelik acil ikinci bir ihale açtılar.

Evet, düğmeye basıldı, operasyon sırası CHP'de ve ihale açıldı... Oyun kurucular 3 yıl önce de bir ihale açmışlardı. Washington'un efendileri, çok zaman önceden hazırladıkları ‘Yenidünya düzeni' için artık start vermişlerdi ve bu planlarının omurgasını 1 milyarlık Müslüman nüfus oluşturuyordu, ama Washington'un efendileri 1 milyarlık Müslüman nüfusla hangi açılımla bir araya geleceklerine tam olarak emin değillerdi; laik sistem mi, hanedanlıklarla devam mı ama durum ortada iken... Yoksa light-ılımlı İslam mı? Cevabı 2002'de açtıkları İSLAM DÜNYASINA MODEL İHALESİNDE netleştirdiler; ılımlı İslam ve ikinci soru; kiminle?!.

Washington'un 2002'de açtığı ‘Müslüman nüfusa uygun yönetim modeli ihracı' başlıklı ihaleye Afganistan'dan Karzai başta, Pakistan ve de Fas adına da malum ılımlı İslam'ın temsilcileri katıldı, ihaleye Türkiye'den de AKP katıldı-sonucu biliyoruz. Ve bugün, yıl 2005, Washington'un efendileri sadece Türkiye'yi kapsayan ikinci bir ihale açtılar.

Adeta tek partili döneme benzemeye başlayan Ortadoğu'nun kilidi bugünkü Türkiye'de, AKP'nin karşısına derhal alternatif çıkartmaları gerekiyordu, alternatif de işte: Yükselen değer ‘modern milliyetçi-modern muhafazakâr' kavramını yaşatacak, sokaktaki ‘radikal milliyetçilerin' milisleşme tehlikesini önleyecek ‘ulusal parti ve de ulusalcı lider' ihalesi servise sunulmuştur efendim...

Bu yılsonuna kadar ‘AKP'nin karşısında güçlü bir muhalefet olacak ‘ulusalcı-modern muhafazakâr lider' ihalesine ilk teklifi veren de işte Bay Mustafa SARIGÜL'dür ey okur. CHP'de yaşananlara işte bu analiz çerçevesinde ‘ihale benzetmemin arka planıyla' bakın, CHP'de olanlar daha başlangıç.

İhtiyaç hâsıl oldu ve ‘yeni model ihracına' karar verildi, ‘modern milliyetçilik-ulusal parti' ihalesi açıldı, teklifler alınmaya başlandı. Kalan küçük resim, ‘Baykal onu dedi, Sarıgül bunu yaptı, muhalifler kimmiş...' ‘Ulusal parti-modern milliyetçilik' ihalesine ilk teklifi veren Bay Sarıgül'ün arkasında ise kimler var biliyor musunuz, SOL'un bu hale gelmesinin iki emektarı (!!!) Hüsamettin ÖZKAN ve de 57. Hükümet'i yıkan, DSP' yi yıkan Kemal DERVİŞ var. İkiside Fetullahcı Diyalogcular!.. Evet, Mustafa Sarıgül'ün bir elini Derviş diğer elini de halen yolsuzluk suçlamaları nedeniyle Yüce Divan'da yargılanan Hüsamettin ÖZKAN tutuyor (bu da Sarıgül'ün çok yakınında duran bir eski siyasinin bana aktardığı bilgi).

Sarıgül ihaleyi kazanır mı, bana göre hayır, kazanamaz. Daha önce de defalarca yazdığım gibi, asil görevini yapıp, kenara çekilecek, yani, Baykal'ı sarsıp, kargaşa yaratma misyonunu tamamladıktan sonra sahneye BAY DERVİŞ girecek, Sarıgül de üçüncü ya da beşinci adam olarak operasyondaki yerini alacak."[6]

Biliyor musunuz?

Amerika'da yıllardır gazetecilik yapan Savaş Süzal'ın internet sitesinde Mustafa Sarıgül'ün ABD temaslarıyla ilgili yazdıklarının CHP kulislerinde ‘yeni malzeme' olarak kullanıldığını... Süzal'ın yazısında Tayyip Erdoğan'ın belediye başkanıyken ABD'ye kimler tarafından davet edilmişse, Sarıgül'ün de aynı yolu izlediğini yazmıştır...[7]

 28 Mart 2004 seçimlerinden sonra CHP'de başlatılan hareketlilik, yapılan çeşitli yorumlar ve değerlendirmeler bende oldukça ilginç bir çağrışım yapıyor. O da Fazilet Partisi'nde 14 Mayıs 2000 kongresi öncesi gelişme ve tartışmalardır.

Burada, fikirlerin özüne inmeden bir karşılaştırma yapacağım. Çünkü fikirleri ayrı değerlendirmek gerekir. Fikir konusunda sadece şuna işaret etmek isterim. Global elitlerin, dış mihrakların karşısında durmak, inançların ve dinîn karşısında durmak değildir.

FP ve CHP, gelenek olarak ve savundukları fikirler itibarıyla birbirlerinden oldukça farklıdır. Ancak benim burada yapacağım benzetişim tamamen "tipolojik" yani metotsal açıdandır.

FP Milli Görüş'çü kadroların kurduğu bir partidir. Ancak bünyesine giren özellikle ANAP kökenli ve küresel elitlere boyun eğen unsurlar vasıtasıyla hızlı bir karışıklığa sürüklenmiştir. O zaman masum gibi gözüken karışıklıkların, biz artık şimdi, küresel elitlerin ve onların uzantısı olan lobilerin bir kumpası olduğunu biliyoruz. Şimdi bu kumpasın nasıl geliştiğini, detaya inmeden ve birçok merhaleyi atlayarak, ana hatları ile hatırlatmak istiyorum.

Özellikle Nisan 1999 seçimlerinden sonra hızla yönetim eleştirilmeye başlandı. Bu eleştiriler önce "içyapıda" başladı. Yapılan eleştirilerin birçoğu masum gözüküyordu. Güya bu eleştiriler, partinin daha ileri gitmesi için, tek başına iktidar yolunun açılabilmesi için yapılıyordu. Bunun için bir tanım da yapılmıştı; "hayırda yarış". Bu "hayırda yarış" ifadesi, tam da Milli Görüş geleneklerine uygun bir ifade tarzıydı.

Öncelikle hedef, partideki "yaşlılar" idi. Bunlar "gelenekçi" olarak tanımlandı ve dünyadaki değişimi anlamayanlar ve buna ayak uyduramayanlar olarak itham edildiler. (Tabi, şimdi değişimi anlamanın zalimlerle işbirliği yapmak olduğu anlaşılıyor!)

Bu süreç içerisinde Milli Görüş ile alakası olmayan birçok insan da "taraf" olmaya başladı! O zamana kadar Milli Görüş mücadelesine hiçbir katkısı olmamış insanlar da bir bir "kurtarıcı" / "akıldane" gibi sahneye çıkmaya başladılar. Seçilememişleri ve ileriye dönük menfaat hesapları olanları da unutmamak gerekir. Bu orkestraya farklı guruplar ve hatta sağ kesimden ve sol kesimden de "uzmanlar (!)" katılmaya başladılar.

Yine bu süreçte medya da önemli bir vazife (!) icra ediyordu ve ne kadar muhalif gibi gözüken varsa, onları ekranlara taşıyordu. Doğal olarak halk bundan etkilendi. Milli Görüş tabanı da onlardan etkilendi.

Zamanla yönetime ve birinci nesil Milli Görüş'çülere (yaşlılara!) yapılan eleştiriler, fikirlere/ideolojiye yöneldi ve 30 yıllık Milli Görüş fikirleri de eleştirilmeye başlandı. O zamanları o karışıklığın topyekun bir dış kumpas olduğunu anlayan birkaç kişi, parti içinde sert tedbir almaya kalktıysa da başarılı oldukları söylenemez.

Derken, her şeye rağmen, Genel Başkan Recai Kutan'a karşı bir "gençler" listesi çıkarıldı. Ayrılıkçılar kongreyi adeta kılpayı kaybetmişlerdi. Tabi ayrı bir liste çıkardıkları için yönetim dışı da kalmışlardı.

Kongre sonrası süreçte bu ekip "FP kapatılırsa ayrı bir parti kurarız" diye çeşitli "sinyaller" veriyorlardı. Nitekim parti kapatıldı ve ondan sonra da Milli Görüş kadroları Saadet Partisi'ni kurdular. Diğerlerine ise AKP kurduruldu.

Ani bir karar ile 3 Kasım 2002 seçimlerine gidildi. Topyekun dış/iç destek ile AKP iktidar edildi. AKP'liler Milli Görüş tabanına özetle şu üç cümleyi ifade ettiler; 1- Biz de Milli Görüş'çüyüz. 2- SP barajı geçemez, oyun boşa gitmesin. 3- Biz gelmezsek, CHP gelir ona göre!

AKP beklenildiği gibi iktidar edildi. İktidar sürecinde AKP yönetimi verdiği bütün sözleri ve savundukları bütün fikirleri terk ettiler. Ekonomiyi IMF'ye teslim ettiler, emperyalistlerle (zalimlerle) işbirliği yaparak bölgenin işgaline yardım ve yataklık ettiler. Kıbrıs'ı satıyorlar. Tabanlarını dinlemiyorlar. Teşkilatta tek adam yönetimi hakim. Kimseyle istişare yapılmıyor. Dik durulmuyor. Kısacası, mevcut ekip FP'de hangi argümanlarla yönetime karşı geldiler ise şimdi hepsini ve hatta daha da fazlasını kendileri yapıyorlar.

Kısacası, küresel elitlerin ülkemize biçtiği işbirlikçi ve ikili parti sisteminde merkez sağ AKP ile halledildi. Gerçi AKP teşkilatlarında, tabanda ve milletvekillerinde hala "dik duranlar" var ama onların da tepe yönetiminin baskıcı yöntemlerine fazla dayanmaları beklenmiyor.

Öyle görülüyor ki şimdi sıra merkez solun halledilmesine gelmiş. FP gibi CHP de aynı sürece sokuldu. Yanlız küresel elitlerin CHP ile ilgili önemli bir açmazı var. O da CHP'nin kendi kurumsal kimliğinin gücüdür. Yani muhalefete ayrı bir parti kurdurmaları çözüm değil. Hatta bu denendi ve olmadığı görüldü. Hedef, illa CHP.

Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde şu iki CHP'den birini göreceğimiz kanısındayım. Ya çeşitli eleştirilerden ders almış mevcut yapı ile varlığını sürdüren ve küresel elitlere, emperyalistlere, dış mihraklara karşı dik duran ulusalcı bir CHP, ya da, küresel elitlerin dümen suyuna girmiş, emperyalistlerin işbirlikçisi ve işi bitmiş bir CHP.

Bunun ortası yok mu diye sorabilirsiniz. Eğer benzetişim doğru ise, bunun ortası çok zor! Hep birlikte göreceğiz.[8]



[1] Milli Gazete / 07.Ocak.2005 / Ekrem Kızıltaş

[2] Yeni Şafak / 04.Ocak.2005 / İbrahim Karagül

[3] Milli Gazete / 06.Ocak.2005 / Kulis Ankara

[4] Milli Gazete / 06 Ocak 2005 / Mahmut Toptaş

[5] Zaman Gazetesi / 05.Ocak.2005

[6] Akşam / 07.Ocak.2005 / Güler Kömürcü 

[7] Akşam / 07.Ocak.2005 / Şakir Suter

[8] Milli Gazete / 08.Ocak.2005 / Mete Gündoğan


Bu yazarin diger makaleleri

AKP' NİN GÖREMEDİĞİ ve HÂLÂ KABUL ETMEDİĞİ İKİNCİ SEVR' DEKİ İSRAİL PARMAĞI
  Siyonizm, şeytani ve gayri insani bir ideoloji olup kuvveti...
Devami
MİLLİ DUYARSIZLIK VE TUTARSIZLIK
  Ufuk Efe Kardeşim şöyle bir fıkra göndermişti. Yolcuların çığlıklarına...
Devami
KIBRIS; SATRANÇ TAHTASI VE STRATEJİ HATASI
  Kıbrıs'ta dönen dolapları dış güçler ve işbirlikçiler çeviriyor. Bir kaç...
Devami
BM, ABD'NİN VE İSRAİL'İN KARA SİYASETİNİ AKLAMA TEŞKİLATIDIR!
  ABD, işgale BM'yi de katmak istiyor             ABD'nin yeni...
Devami
SAHİ SİZ, KİME HİZMET EDİYORSUNUZ?
  Milli görüş; bütün dünyaya huzur, barış, saadet, adalet getirmek...
Devami
STRATEJİK DÜŞMANIMIZ ABD; VE TRAJİKOMİK İKTİDARIMIZ AKP
Siyonist Amerika ile faşist Amerika çatışıyor! Siyonist mason ve Yahudi...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4488

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR