Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün7232
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta38597
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay28720
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16803075

IP'niz: 18.234.255.5
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200490

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

LEŞ KARGASI AMERİKA YARDIM BAHANESİYLE İŞGAL EDİYOR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

ABD Ordusu Açe'de!..

Amerika, deprem ve tsunami felaketinin vurduğu Endonezya‘nın Sumatra Adası ve
Açe'ye 15 binin üzerinde asker yığdığı bildiriliyor. Felaket bölgesine 350 milyon dolar yardım sözü veren Amerikan yönetimi bölgede büyük bir askeri güç bulunduruyor. ABD‘nin felaket bölgesindeki askeri gücü: 1 uçak gemisi, 1 helikopter gemisi, 2 destroyer, 6 gemi ve 5 savaş gemisi. USS Bonhomme Richard ve 6 eşlik gemisi, 15 bin asker ile birlikte, 6 adet C-130 tipi uçak, 5 adet KC-135 tipi uçak, 9 adet P3 keşif uçağı, 90 helikopter, 1000 yatak kapasiteli askeri hastane gemisi. Bunlar tam bir işgal görüntüsü veriyor.

 

Fırsatçı Amerika!..

Malezya ve Endonezya, ABD ordusunun bölgede üstlenmesine bugüne kadar izin vermedi. Uzmanlar, Tsunami felaketinden sonra çok zor durumda kalan bölge ülkelerinin, yardım için gelen ABD ordusuna hayır demesinin çok zor olduğuna dikkat çekiyorlar. Uzmanlar, Stratejik önemi bulunan Malaka Boğazı'nı kontrol etmek isteyen ABD'nin bölgede kalıcı olacağının altını çiziyorlar.

Güneydoğu Asya'da yaşanan büyük deprem ve tsunami felaketini fırsat bilen ABD yönetimi yerleşmek için bölgeye asker yığıyor. Neo-Con'lar olarak bilinen George Bush ve ekibinin ABD'de yönetimi devralmasıyla başlayan fakat başarıya ulaşmayan Güneydoğu Asya Operasyonu deprem felaketinin ardından hayata geçiriliyor.

Güneydoğu Asya'ya yardım operasyonu adı altında bölgeye asker sevk eden ABD yönetiminin yıllardır düşündüğü fakat bir türlü hayata geçiremediği bölgeye yerleşme planını bu şekilde uygulamaya soktuğu iddia ediliyor.

6 hafta olarak planlanan operasyon kapsamında, 6 bin asker taşıyan USS Abraham Lincoln uçak gemisi, Açe'nin 28 km açığına demirledi. Geminin yanaşmasının hemen ardından vakit geçirmeden harekete geçen ABD ordusu 13 bin deniz piyadesini Açe'ye indirdi.

ABD ordusunun şimdiye kadar bölgeye 40 milyon dolar civarında yardım yaptığı ve amacına ulaşmak için önümüzdeki günlerde de yardımlarını sürdüreceği belirtiliyor. Bölgede 13 bin asker ile çok sayıda uçak, helikopter ve savaş gemisi bulunan Amerikan ordusunun günde 5-6 milyon dolarlık harcama yaptığı bildirildi.

Bölge ülkeleri rahatsız

Amerikan Ordusu'nun bölgedeki hareketlerinden rahatsız olan Endonezya ve Malezya, ABD'nin tsunami felaketini bile kullanarak bölgeye askeri olarak nüfuz etmeye çalışmasından ve stratejik Malaka Boğazı‘nı kontrol etme girişimlerinden ciddi anlamda endişeleniyor. Uzmanlar, ABD'nin bölgeyi anti-terör merkezi haline getirip, bölgede kalıcı olmak için her yolu deneyeceğine işaret ediyorlar.

Malaka Boğazı'nı kontrol altında tutan Malezya ve Endonezya, ABD ordusunun bölgede üstlenmesine bugüne kadar izin vermedi. Ancak, tsunami felaketinden sonra çok zor durumda kalan bölge ülkelerinin, bölgeye yardım için gelen, ABD ordusuna hayır demesinin çok zor olduğuna dikkat çekiyorlar. Neo-Conların bölgedeki amaçlarına dikkat çeken uzmanlar, "ABD'nin Malaka Boğazı'nı kontrol etmek için bölgede kalıcı olacağını ve bundan sonra bölge ülkeler için, tehlikeli gelişmelerin yaşanabileceğinin altını çiziyorlar.

Irak Savaşı'yla birlikte uluslararası camiada ve özellikle Müslüman ülkeler arasında imajı bozulan ABD, bu saldırgan tutumunu kamufle etmek için yardıma büyük önem veriyor.

Şu an bölgede Amerikan Ordusu'nun 1 uçak gemisi, 1 helikopter gemisi, ikisi destroyer 6 gemi ve çok sayıda uçak ile 90 kadar helikopteri bulunuyor.[1]

Tsunami İşgali

ABD, yardım bahanesiyle bölgeye askeri güç yığıyor:

Dünyanın en büyük afetlerinden biri olarak kayıtlara geçen Güney Asya'daki Tsunami felaketinden sonra afet bölgesinde yaşanan ilginç gelişmeler kafaları karıştırıyor. Özellikle yardım bahanesiyle bölgenin önemli merkezlerine binlerce ABD ve Avustralya askerinin yerleştirilmesi "yardım mı işgal mi?" sorusunu gündeme taşıdı. Amerikan askerlerinin Asya suyollarının kilit noktası Malaka Boğazı, zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip Sumatra Adası ve altın madeni zengini Açe'ye yerleştirilmesi bu şüpheyi giderek arttırıyor.

İşgal gücü gibi

Asrın felaketini yaşayan bölgede 6 bin asker taşıyan Abraham Lincoln uçak gemisi altın madenleriyle ünlü Açe açıklarına demirlemiş durumda. Ayrıca 13 bin deniz piyadesinin de Açe'de olduğu belirtiliyor. ABD'nin felâketten sonra bölgeye yerleştirdiği askeri güç şöyle:

"1 Uçak gemisi, bir helikopter gemisi, 2 Destroyer, 5 savaş gemisi, 6 adet C-130 tipi uçak, 5 adet KC-135 tipi uçak, 9 adet P3 keşif uçağı, 90 helikopter, 1000 yatak kapasiteli askeri hastane gemisi, 20 bin civarında asker."

Stratejik merkezler

Deprem ve Tsunami Felaketi'nden sonra ABD askeri gücünün en yoğun yerleştiği bölgelerden biri Malaka Boğazı oldu. Asya suyolunun kilit noktası olarak bilinen ve büyük bir stratejik öneme sahip Malaka Boğazı'na yerleşmek için uzun süredir fırsat kolladığı biliniyor. Daha önce Endonezya ve Malezya'ya Malaka Boğazı'nı birlikte kontrol etme teklifi götüren ABD bu ülkelerden ret cevabı aldı. Şimdi Amerika'nın felaketten sonra bölgede kalıcı olmak istediği endişesi ağır basıyor. Yine bölgenin en önemli stratejik merkezlerinden biri de Sumatra Adası. Ada Malaka Boğazına hâkim bir bölge olması yanında zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip bulunmasıyla tanınıyor.

Bölgedeki İslami potansiyel

Felaket bölgesi aynı zamanda sahip olduğu İslami potansiyelle tanınıyor. Örneğin Endonezya dünyanın en yoğun Müslüman nüfusuna sahip ülkesi. Malezya da İslami bilincin yoğun olduğu bir bölge. Bölgede deprem ve tsunami felaketinin getirdiği kaostan sonra idari ve siyasi bir takım yeni yapılanmaların ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor. ABD ve Avustralya askeri güçlerinin bölgeye yoğunlaşmasında bu muhtemel yapısal değişikliklerin de etkili olmuş olabileceği belirtiliyor.

İlginç fotoğraflar

Bölgeden dönen bazı kaynakların getirdiği ilginç fotoğraflar iddiaları güçlendirir nitelikte. Bölgeden bugüne kadar gelen resimler genelde afetin boyutlarıyla ilgiliydi. Yabancı askeri güçlerin bölgedeki yoğunluğuna ilişkin çok fazla enstantane yansımadı medyaya. İlk kez Milli Gazete'nin yayınladığı ve özel bir kaynaktan edindiği bu resimler adeta Bağdat'taki işgal güçlerini andırıyor. Felaket bölgesindeki kamyonlar dolusu yabancı askerleri gösteren bu resimler ilk bakışta Irak'ta çekildiği izlenimi veriyor. Yardım faaliyeti için bölgeye gittiği söylenen askerlerin nedense yardım çalışmalarında çok fazla görünmemesi de dikkat çekiyor.[2]

Haberin Arkası

"Dünya petrol devlerinden Exxon Mobil, tsunami felaketi yaralarının sarılması için 5 milyon dolar bağış yapıyor." Diye yazıyor ve yalan söyleniyor.

Bu yardımı yapan "hayırsever" petrol ve gaz şirketinin, onlarca yıl boyunca, Endonezya'nın en çok "doğal kıyım"a uğrayan, tek başına ölü sayısının 100 bine ulaşması beklenen "Aceh"den (Açe), yaklaşık 40 milyar elde ettiği biliniyor. Şirketin 90'lardaki tüm dünya gelirinin yaklaşık dörtte birinin bu bölge kaynaklı olduğu söyleniyor. Kaldı ki bu vaat edilen 5 milyon dolarda verilmiyor"

Kaldı ki Açe'de, "ayrılıkçı" yahut "bağımsızlık yanlısı" diye bilinen bir hareketin Exxon Mobil'i rahatsız ettiği... Bu yüzden, Endonezya ordusuna destek verdiği... Hatta Endonezya silahlı kuvvetlerinden, 5 bin 500 kişilik bir özel güvenlik gücü oluşturup beslediği... "Yardım" gerekçesiyle, şimdi bölgede Endonezya kuvvetlerinin yanı sıra, ABD askerlerinin de hâkim olmaya giriştiği, Açe bağımsızlık hareketinin tamamen kırılması ve tüm İslam'i direnişin boğulması imkânının doğduğu yönünde bilgilerde geliyor.[3]

Küresel Sistemin Vicdanı da Yok!

Güney Asya'da yaşanan deprem felaketinin üzerinden günler geçti ama hala çok acil yardım bekleyen milyonlarca insana yeterli oranda yardım ulaştırılamadı.

Endonezya'nın başkenti Cakarta'da toplanan zirveden yardım yerine bol vaat çıktı. Geçmiş tecrübelerden biliniyor ki, bu tür vaatler hep kâğıt üzerinde kalıyor, verilen sözler kısa sürede unutuluyor. Örneğin 1998 yılında Orta Amerika'da yaşanan Mitch Kasırgası'nda verilen vaatlerin sadece üçte biri yerine getirilmiş, 2003 yılında İran'da yaşanan büyük deprem sonrasında 1 milyar dolar yardım vaadinde bulunulmuş, bu vaatlerin ise sadece 17 milyon doları bölgeye gönderilmişti.

Şimdi aynı endişe Güney Asya felaketi için de yaşanıyor. Verilen yardım sözlerinin tutulmayacağından kaygı duyuluyor. Oysa kısa sürede bölgeye önemli miktarda yardım gönderilmezse, ölü sayısının iki katına çıkacağına dikkat çekiliyor. Çok acil 1 milyar dolara ihtiyaç olduğu belirtiliyor ama uluslararası toplumdan beklenilen yankı bulunamıyor.

Peki, bu neyi gösteriyor?

Hani dünya küreselleşmişti, "küçük bir köy" haline gelmişti, iletişim ve ulaşım imkânları sayesinde dünyanın her yerinde iş yapılabiliyor, her yerine seyahat edilebiliyor, yeni ülkeler ve toplumlar tanıma imkânı bulunabiliyordu?

Neden dünyanın en büyük felaketlerinden birine uğramış milyonlarca insana yardım eli uzatmada bu kadar yavaş davranılıyor, adeta görmezden geliniyor?

Nerede o anlı şanlı uluslararası kuruluşlar, çok uluslu şirketler, dünyanın dört yanında faaliyet gösteren vakıflar, dernekler?..

Neden McDonald's açmak için Uzakdoğu ülkelerine koşan dev şirketler, hamburger sattıkları insanlar deprem felaketine uğradıklarında ellerinden tutmuyorlar? Yoksa onlara yeniden hamburger ve kola satmanın zor olacağını düşündükleri için mi?

Ya Birleşmiş Milletler Teşkilatı ve benzeri uluslararası kuruluşlar? Güney Asya'da yaşanan felaket karşısında bu kadar elleri kolları bağlı kalmalarını nasıl anlamak gerekiyor? Küresel sistemi yöneten güçlerin izni ve onayı olmadan demek ki, bu uluslararası kuruluşlar en küçük bir adım dahi atamıyorlar...

Küresel sistemin dev gibi şirketleri, dünyayı istila eden markaları, toplumları istediği gibi şekillendirdiği iletişim araçları var ama ne yazık ki vicdanı yok!

Vicdanı olsaydı, Hindistan'da felakete uğrayan 13 yaşındaki Koşi Mackenroe'nin yazdığı mektupta yer alan şu satırlara uluslararası kuruluşlar bu kadar duyarsız kalabilir miydi: "Her şey bitti, her yer sular altında kaldı... Biz burada açlıktan ölüyoruz!.. Burada durum feci, bizi kurtarmak için gemi yollayın!.."

Hindistan'da açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya olan ve kurtulmak için gemi isteyen 13 yaşındaki çocuğun sesi vicdanlarda yankı bulmadan, kimsenin söyleyecek bir sözü olmasa gerek...[4]

İşgal Hazırlığı:

İncirlik talebinin arkasında İran, Suriye ve Suudi Arabistan'a saldırı niyeti var.

ABD Türkiye'den İncirlik Üssü'nün kullanım kapasitesinin arttırılması yönündeki talebini yineledi. ABD Merkez Kuvvetler Komutanı John Abizaid Ankara'da temaslarda bulunarak, İncirlik Üssü'ndeki uçak sayısının artmasını, operasyonel kullanım için esneklik sağlanmasını istedi. Aynı temaslar çerçevesinde Abizaid'in özellikle İran'ın nükleer programı bulunduğunu ve Türkiye'nin de bunu endişeyle izlemesi gerektiğini vurgulaması ve Suriye konusunda hassasiyetlere değinmesi ABD'nin Irak'tan sonra İran'a ve Suriye'ye saldırı hazırlığı içerisinde olduğu izlenimini verdi. Ankara ise, İncirlik Üssü'nün kullanılması ile ilgili olarak var olan anlaşmalar çerçevesi dışında ABD'den yeni bir talep gelmediğini yineledi.

ABD'nin Ortadoğu'dan sorumlu Komutanı John Abizaid, Ankara temaslarında Türkiye'ye ABD'nin İncirlik talebini getirdi. Irak'ın işgalinden sonra ABD'nin bölgeye tamamen hâkim olabilmek için üs ve liman talepleri sona ermedi. Bölgeyi stratejik olarak tamamen kontrol altına alabilmek için ABD, insani yardım ve lojistik amaçlı olarak kısıtlanan İncirlik Üssü'nden operasyon gerçekleştirme peşinde. Abizaid, ABD ve Türkiye arasındaki Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nın uygulamada yetersizliğine dikkat çekerek, ABD'nin yeni taleplerini aktardı.

ABD'nin ağır talepleri

Bölgeyi stratejik olarak tamamen kontrol altına alabilmek için ABD, insani yardım ve lojistik amaçlı olarak kısıtlanan İncirlik Üssü'nden operasyon gerçekleştirme peşinde.

Ankara ABD'den yeni bir talep gelmediği konusundaki ısrarını sürdürse de, Abizaid'in İncirlik Üssü'nün operasyonel kullanımı için savaş uçaklarının uyması gereken kuralların yumuşatılması ve bu konuyla ilgili kuralların esnekleştirilmesi talebi biliniyor. Diğer yandan İncirlik Üssü'ndeki ABD uçaklarının sayısının arttırılarak, Üssün daha geniş amaç ile kullanılması, buradaki uçakların istihbarat maksatlı kullanılması da ABD'nin diğer bir talebi.

Ayrıca SEİA dâhilindeki haklarını kullanmak isteyen ABD'nin önüne TBMM onayının çıkması da rahatsızlık verici unsurlardan bir tanesi. ABD, SEİA'nın uygulanmasında TBMM onayının kaldırılmasını da istiyor.

İpuçları ortaya çıkıyor

ABD'nin bu taleplerini yinelemesi ve Türkiye'de Merkez Kuvvetler Komutanı John Abizaid kanalıyla diplomatik baskı uygulaması ABD'nin bölgeye yönelik yeni hazırlık endişesini arttırdı. Özellikle Abizaid'in İran ve Suriye'nin Irak'taki unsurlar vasıtasıyla bölgeye müdahil olması konusunda rahatsızlıklarını aktarması, ayrıca İran'ın nükleer programından Türkiye'nin de kaygılanması gerektiğini vurgulaması ‘hazırlık' konusundaki ipuçlarını vermeye yetti.

"Yeni bir talep yok"

Bütün bunlara karşılık Ankara, konuyla ilgili açıklamalarında temkinli davranıyor ve milletimiz aldatılıyor. İncirlik Üssü'nün kullanım kapasitesinin arttırılması yönündeki ABD'nin bütün bu taleplerini doğrulamayan Dışişleri Bakanlığı hatta böyle bir talebin olmadığını vurguluyor. Dışişleri, ABD'nin var olan anlaşmalar dâhilinde üssün kullanımını sürdürdüğünü belirtiyor.[5]

Endonezya Süre Verdi:

"Yabancı güçler, Açe'yi 3 ay içinde terk etsin"

 Açe bölgesinde bulunan yabancı askerlerin 3 ay içinde bölgeyi terk etmesi gerektiğini söyleyen Endonezya Başkan Yardımcısı Yusuf Kalla, "3 ay yardım için yeterli bir süre. Daha erkeni, daha iyi olur" dedi.

Endonezya, Açe bölgesinde bulunan yabancı ülkelere ait askerlerin bir an önce burayı terk etmesini istedi.

Resmi Antara ajansının haberine göre, Devlet Başkan Yardımcısı Yusuf Kalla, yaptığı açıklamada, Açe'deki yabancı askerlerin ayrılması için 3 ay süre tanıyarak, "3 ay yeter, aslında daha çabuk olursa daha iyi olur" diye konuştu.

Endonezya ordusu, 1976'dan bu yana bağımsızlık mücadelesinin yürütüldüğü Açe'deki uluslararası yardım kuruluşlarına önceki gün bazı kısıtlamalar uygulamaya başlamıştı.

Öte yandan Endonezya'da, deprem ve yol açtığı tsunami felaketinde ölenlerin sayısının 106 bin 500'e yükseldiği açıklandı. Sosyal İşler Bakanlığı, önceki gün 105 bin 522 olarak duyurduğu ölü sayısını 106 bin 500'e çıkardı.

Endonezya'nın Açe eyaletindeki Sumatra Adası'nda 26 Aralık'ta meydana gelen deprem ve yol açtığı tsunami felaketi, Asya ve Afrika'da 150 binden fazla kişinin ölümüne neden oldu.

Turizm desteği

Öte yandan İspanya Dışişleri Bakanı Miguel Angel Moratinos, ülkesinin desteğini iletmek üzere felaketin vurduğu ülkelerden Tayland'a gitti.

Tayland Başbakanı Taksin Şinavatra ile görüşen Moratinos, merkezi Madrid'de bulunan Uluslararası Turizm Örgütü'nün 31 Ocak'ta Tayland'ın Puket adasında "özel bir tsunami toplantısı" düzenleyeceğini doğruladı.

Moratinos, ülkesinin ayrıca Tayland ekonomisinde önemli bir yer tutan balıkçılık sektörüne yardım etmek üzere, bu ülkeye uzmanlar göndereceğini açıkladı.

Kerevit sektörüne darbe

Bu arada Bangkok Post gazetesinin haberine göre, Tayland Kerevit Üreticileri Birliği Başkanı Somsak Paneetassayasai, tsunaminin, dünyanın önde gelen kerevit ihracatçısı olan Tayland'ın bu sektörüne verdiği zararın 500 milyon doları bulacağını belirtti.

Taylandlı yetkili, bu sektörde çalışan en az 100 kişinin deniz baskınında öldüğünü, yüzlercesinin işsizlik tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu ve binlerce balıkçı teknesinin büyük hasar gördüğünü veya kullanılamaz hale geldiğini kaydetti.

"Müslümanları parçalayalım"

RAND'ın hazırladığı son çalışma, İslam dünyasının geleceğinde kanlı iç savaşların nasıl gündeme damga vuracağına dair ürpertici projeler hakkında geniş bilgiler sunuyor. Neo-con'ların "İslam kendi içinde çatışacak" tezinin nasıl uygulanacağının belirtildiği projede, Müslümanların, Şii-Sünni ve Arap-Arap olmayan şeklinde bölünmesi gerektiği vurgulanıyor

Mart 2003'te RAND Corporation tarafından Zalmay Halilzad'ın karısı Ceryl Benard'a hazırlattırılan ve yoğun tartışmalara neden olan "Civil Democratic Islam: Partners, Resources and Strategies" adlı çalışmadan sonra yine RAND tarafından "U.S. Strategy in the Muslim World After 9/11" adlı yeni bir çalışma hazırlandı.

Çalışma, İslam dünyasının geleceğinde kanlı iç savaşların nasıl damga vuracağına dair ürpertici projeler hakkında geniş bilgiler sunuyor. "Medeniyetler çatışması"ndan sonra Neo-con'ların en orijinal keşfi olan "medeniyet içi çatışma", daha doğrusu "İslam kendi içinde çatışacak" tezinin nasıl uygulanacağı projede apaçık ortaya koyuluyor. Doğrudan işgalleri ikinci plana iten ve Müslümanların dinini, kültürünü, alışkanlıklarını ve hayat tarzını temelden değiştirmeyi amaçlayan, "demokratikleşme" büyüsü adı altında Müslüman elitler üzerinden gerçekleştirilmesi planlanan proje, Thomas Friedman'ın sözünü ettiği, ABD'nin İslam dünyasında giriştiği "köklü devrim harekâtı"nın ana stratejisi ile örtüşüyor. Amerikan Hava Kuvvetleri tarafından RAND'a sipariş edilen ve ABD'nin İslam coğrafyasını nasıl kolonileştireceği sorununa cevap aranan çalışma, gelecekte yapılması planlananları değil, bugün Türkiye'de ve bütün Müslüman ülkelerde yürütülen çalışmaların kaynağını ortaya koyuyor.

15 Aralık 2004'te duyurulan "U.S. Strategy in the Muslim World After 9/11" başlıklı çalışma, tam 567 sayfa. "Civil Islam"ın yazarı Chcryl Benard'in yanısıra, raporun yazarları arasında RAND uzmanı Angel Rabasa, Christina Fair ve yine RAND çalışanlarından olan ve halen "U.S. Institute of Peace"in başında bulunan Siyonist öncülerden Daniel Pipes var.

Bugün ABD'nin Türkiye dahil birçok ülkede yürüttüğü çalışmalara dayanak oluşturan rapor, İslam dünyası için tam bir kaos senaryosu. Atlantik'ten Pasifik'e uzanan geniş coğrafyada kanlı iç savaşlara, etnik çatışmalara, mezhep savaşlarına, iktidar mücadelelerine yol açacak plan, ne yazık ki, Müslüman entelektüeller, akademisyenler, kanaat önderleri, İslami cemaatler ve sivil toplum örgütleri üzerine kurulmuş... İç savaş anlamına gelen strateji Müslüman dünyayı, belki de yüz yıl sürecek sorunlara sürükleyecek iki çok önemli bölünme üzerinde duruyor: Şii-Sünni ve Arap-Arap olmayan ayrışması. Maddeleri özetleyelim:

Şii-Sünni bölünmesi:

Müslümanların büyük çoğunluğunun Sünni olduğu, Şiilerin dünya Müslümanlarının yüzde 15'ini teşkil ettiği belirtildikten sonra ABD'ye Şiilerle işbirliğine gitme önerisi yapılıyor...

Arap-Arap olmayan bölünmesi:

Özellikle bir konu son derece dikkat çekici. İslam'ın dini ve siyasi anlamda ağırlık merkezi Arap olmayan ülkelere kaydırılacak... Arap dünyası dışındaki İslamizasyonun Arap karakterine dikkat çekiliyor. Ayrıca Afganistan işgali, İran devrimi, Birinci Körfez Savaşı, 11 Eylül ve Irak işgalinin Müslüman dünyasının siyasi eğilimlerini belirlediğini dikkat çekiliyor. (Türkiye bu projenin neresinde?)

Etnik topluluklar, kabileler ve klanlar:

ABD'nin hedef bölgelerdeki operasyonlarında başarılı olabilmesi için aşiretleri yönetmesini öğrenmesi gerekiyor.[6]

Irak Bölünüyor mu?

Irak zamana yayılmış bir parçalanma süreci içine sokulmuştur. Washington, Arapların Prusyası olma imkân ve kabiliyetine sahip olan tek Arap ülkesini tasfiye etmektedir. ABD, Irak'ın 1991 ‘de başlattığı parçalanma sürecini Ortadoğu sistemine 20 yıllık bir süreçte kabul ettirecek bir programı uygulamaktadır. Önce Irak'ın kuzeyinde fiili bir bölge oluşturulmuştur. Bu bölgede Kürtlere kendilerini yönetme deneyimi kazanmaları fırsatı verilmiştir. Bu süreçte İrak uluslararası sistemden soyutlanarak zayıflatılmış ve tekrar toparlanmasına izin verilmemiştir.

İkinci aşamada Irak tamamen işgal edilmiştir. Irak devleti, ordusu ve bürokrasisi dahil olmak üzere ancak 2. Dünya Savaşı'ndaki Almanya ve Japonya örnekleri ile karşılaştırılacak şekilde dağıtılmıştır. Irak'ın kendi milli menfaatlerini tanımlamasına meydan vermeyecek şekilde etnik grup çatışmalarından istifade edilerek siyasal sistem yeniden yapılandırılmaya başlanmıştır. İngilizler ve Ruslar, işgal ettikleri ülkelerde ‘böl ve yönet' politikalarını sınır ihtilafları yaratarak çizerler. ABD ise Irak'ta siyasal iktidar ve yönetimi haksız çizgiler boyunca paylaştırarak ‘böl' politikasının altyapısını kuruyor.

İçine Türkiye'nin de dâhil olduğu bölge ülkeleri Irak'ın bölünmesi sürecini engelleyecek ani ve sert bir tepki vermelerini engellemek amacı ile paralize edilmiştir. Türkiye, Süleymaniye baskınından Telafer tasfiyesine uzanan süreçte baskı altına alınarak Kuzey Irak'tan uzaklaştırılmıştır. ABD, Türkiye‘nin menfaat tanımlaması yapmasını engelleyen AB sürecinin devamını Ortadoğu düzenlemelerinde daha rahat kalmak için de arzu etmiştir. Suriye ve İran'a karşı her an savaş açma tehdidi gündem de tutulmuştur. Şimdi sıra bölgeye zaman içinde gerçekleşecek bölünmeyi empoze etmeye gelmiştir.[7]

İran Ne Yapıyor?

Irak'ta seçim yaklaştıkça İran ile ilgili haberler çoğalıyor... Ürdün Kral'ı Abdullah alabildiğince Tahran'a yükleniyor. Kral'a göre İran, Irak'ın içişlerine karışıyor ve durum böyle giderse bu ülke Şiilerin kontrolüne girecek. İşin ilginç yanı İran'ı hedef alan bu suçlamaların Amerikan yanlısı ve İsrail dostu bir Kral'dan gelmesi... İsrail, İran'daki nükleer tesisleri bombalayacağını söylüyor. Amerika ise Tahran ile flört halinde...

İran, Amerikalılar sayesinde ve bir damla kan akıtmadan durduk yerde iki önemli düşmandan kurtuldular... Afganistan'daki radikal Sünni Taliban ve yanı başındaki geleneksel düşman Arap ve Sünni Saddam... Üstelik her iki ülkede yeterince Şii nüfus var ve İran'ın buralarda tarihsel hesapları bulunmaktadır... Amerika ise ikinci dünya savaşından bu yana hep bu hesapları göz önünde bulundurmuş ve Tahran'ı kaybetmemek için özel bir çaba harcamıştır...

Şah Pehlevi 30 yıl süre ile Amerika'nın bölgedeki en sadık ve önemli müttefiki idi... Şah, İsrail'in de dostuydu... Göreceli olarak Humeyni'nin işbaşına gelmesinden zarar gören Amerika aslında pek de fazla bir şey kaybetmedi... Derinlemesine ve stratejik bakıldığında belki de kazandı... İran, Irak ile 8 yıl savaştı. Saddam'ın Kuveyt'i işgal etmesiyle de bölge ve İslam alemi darmadağın oldu. Amerikan işgali altındaki Irak'ta İranlılar çok önemli bir faktör... İranlılar hemen hemen tüm Şii gruplarla ilişki içinde ve türlü türlü destek vermektedirler. Amerikalılar ise seyirci kalmayı tercih ediyor... İşgalden hemen sonra Halkın Mücahitleri militanlarını silahsızlandıran Amerikalılar bu militanların İran'a karşı herhangi bir eylemde bulunmalarını izin vermiyor... İran'da kendi yanlısı Şii gruplara "Amerika'ya direnmeyin" diyor..

Bunu Irak ve bölge halklarının çıkarı için yapıyorsa sorun yok... Bu arada İran, Lübnan'daki Hizbullah ile ilişkilerinden dolayı pazarlık ve manevra imkânlarını arttırıyor... Tıpkı Fransa ve Almanya ile siyasal ve ekonomik ilişkilerinden yararlandığı gibi...

Irak‘taki seçimler kadar 17 Haziran'da yapılacak İran başkanlık seçimlerini çok önemsiyorum... Bu seçimler sonrasında İran'ın Irak ve bölge politikaları çok daha netleşecek... Dilerim bu netlik İran ve bölge halklarının lehine gelişir... Çünkü İran çok önemli bir ülke ve Amerika ile İsrail'in yanında olmasına asla gönlümüz razı olmaz!..[8]

Ancak Irak'taki komik ve demokratik (!) seçimlere Şiilerin çoğunlukla katılımını önleyebilecek ve ABD'nin bu işgalinin meşru gösterilmesini gölgeleyecek, ciddi bir etkinliğe sahipken, bunu kullanmaması... Ve böylece ABD'ye dolaylı bir destek sağlaması oldukça düşündürücü ve üzüntü vericidir.

Acaba İran, ABD ve İsrail'le yaranmak ve Irak'ın parçalanmasına yeşil ışık yakmak mı istemektedir?

Ve yine ABD savunma Müsteşarı ve de İsrail baş katili Ariel Şaron'un özel danışmanı Siyonist Douglas Feith'in ülkemize gelip İran'a karşı hem de ortak bir müdahale için kullanılmak üzere açıkça incirlik üssünü istemesine ve üstelik Barzani ve Talabani ağzıyla "Kerkük Irak'lıların iç meselesidir." Demesine rağmen AKP Hükümetinden büyük bir saygı görmesi, endişelerimizi derinleştirmiştir.

Ardından Bush'un yeni Dış İşleri Bakanlığına getirdiği, Falaşa Yahudisi ve eski Dış İşleri Bakanı Bayan Olbraid'in babasının yetiştirmesi olan ve daha önce; "Türkiye'yi de içine alan 22 İslam ülkesinin haritasının değiştirileceğini açıkladığı hatırlanan, Bayan Condalize Rice'nin Türkiye'ye gelip çık üst düzey yöneticilerimizle görüşüp-gizli ve özel tehdit ve talimatlar verip-gitmesi de bölgemizi de, ülkemizi de yakından ilgilendiren tehlikeli gelişmelerin yaşanacağına bir işarettir.

Bunlar yetmiyormuş gibi, Yahudi Hares gazetesine göre, İsrail Genel Kurmay Başkanı Moşe Yalom'un Türkiye'ye gelerek, 1.5 Milyar dolarlık silah anlaşması yaptığını söylemesi, nasıl bir şeytan çarkının çekildiğimizin göstergesidir.

Sudan'da Ne Oluyor?

ABD ve batı ülkelerinin desteklediği anlaşmaya göre Sudan artık iki parçalı federal bir ülke. Bu anlaşmaya göre 6 yıllık bir geçiş süreci olacak.

Geçtiğimiz Pazar günü Kenya'nın başkenti Nairobi'de önemli bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre Sudan‘daki iç savaş sona eriyor ve Hıristiyan Güney ile merkezdeki Müslümanlar ortak federal bir devlet kuruyor... Nil nehrinin geçtiği Sudan, İsrail'in siyasal ve ideolojik hesapları için çok önemli. Sudan, konumu itibariyle belki de Afrika'nın en önemli ülkesi. Komşuları: Mısır, Libya, Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Zaire, Uganda, Kenya, Etiyopya ve Kızıl deniz. Sudan, petrol zengini bir ülke ve pamuk ile hayvancılık bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biri.

İsrail, Amerika ve tüm emperyalist ülkelerin Sudan ile ilgilenmeleri ve iç işlerine karışmaları gayet doğal. Sudan son 30 yıldır hep siyasal çalkantılar yaşıyor. Amerika ise gözünü bu ülkeden ayırmıyor. Ülkenin yüzölçümü 2,5 milyon kilometrekare. Yani Türkiye yüzölçümünün üç katından fazla.

Sudan'ın nüfusu 33 milyon kadar. Bunların büyük bölümü Müslüman. Güney diye adlandırılan bölgede yaklaşık olarak 4 milyon insan yaşıyor. Bunların 1 milyonu Müslüman, bir milyondan fazlası Hıristiyan, geri kalanları da putperest. Savaş nedeniyle bölgeden kaçanların sayısı 3 milyon kadar. Güney bölgesinin yüzölçümü ise yaklaşık olarak 400 kilometrekare. Peki, barış anlaşması ne içeriyor? ABD ve batı ülkelerinin desteklediği anlaşmaya göre Sudan artık iki parçalı federal bir ülke. Bu anlaşmaya göre 6 yıllık bir geçiş süreci olacak. 6 yılsonunda güneydekiler referanduma gidecek ve Sudan'ın bir parçası olarak kalıp kalmayacaklarına karar verecekler. Bu süre içinde Hıristiyan isyancıların lideri General John Grang Sudan devlet başkan yardımcısı olacak. Güneydeki petrolün geliri ise % 50'şer olarak merkezi hükümet ile güneydeki hükümet arasında paylaşılacak.

Sudan'da olup bitenleri ben çok önemsiyorum. Çünkü bölgede birçok ülke Sudan'a benziyor yada benzetilecek. Bunun en yakın örneği Irak olacak. Seçim sonrası Irak'ın en öncelikli konusu bu olacak. Irak'taki Kürtler, Amerika, BM ve AB bu konuyu gündeme getirecek.[9]

Misyoner Kuşatması

Artık, bu iş çığırından çıktı. Misyonerler, gemi iyiden iyiye azıya aldılar. Türkiye'deki 1 kale,         4 harabe ve 2 müze bunların kontrolünde. Oluk gibi para akıtıyorlar. 197O'li yıllarda Türkiye‘de sadece 4 Protestan varken, bugün bu sayı 6 bini geçti.

Her türlü propaganda yolunu deneyecekler... Türkiye'deki Hıristiyanların sayısını arttırmaya çalışacaklar... Yakında ülkenin dört bir yanında kiliseler mantar gibi bitecek. Asıl amaçları ise belli: Türkiye'deki Hıristiyanların sayısı çoğaldıkça, batılı devletler Anadolu'daki nüfuzlarını artıracaklar. Sömürgeci devletlerin işleri daha da kolaylaşacak!

Bunların denetiminde tam 332 kilise var. 7 dergi, 7 gazete çıkarıyorlar, 7 radyodan yayın yapıyorlar.     3 yayınevi, 5 kitapevi ve bir kütüphaneye sahipler. Tam 49 adet vakıf kurdular. Sadece bu amaçla faaliyet gösteren 7 şirket bunlara ait. Misyonerler, Türkiye'de bir otel satın aldılar. Acenteleri, kafeleri, tercüme büroları, kırtasiyeleri, manastırları ve 44 adet dernekleri var. Şimdi sıkı durun... Türkiye'deki 1 kale, 4 harabe ve 2 müze bunların kontrolünde. Oluk gibi para akıtıyorlar.

Bu faaliyetleri, ağırlıklı olarak Güney Kore, ABD, İngiltere, Yeni Zelanda, Avusturya, Almanya, İsveç ve Romanya uyruklular yürütüyor. Adana, Edirne, İstanbul, Ankara, İzmir, Trabzon, Antalya, Hatay, Bursa ve Samsun‘u üs olarak seçtiler. Bütün Türkiye'deki faaliyetleri bu illerden yönlendiriyorlar. Asıl merkezler ise yurt dışında. Mesih inananları 50-55 binlik bir cemaate ulaştılar.

1970'li yıllarda Türkiye'de sadece 4 Protestan varken, bugün bu sayı 6 bini geçti. Ankara Yenişehir Sağlık Sokak'ta Türkiye Protestan Kiliseler Birliği'ni kurdular. Yehova Şahitleri, Bahailer, Protestanlar, Katolikler, Ortodokslar ve Süryaniler adına misyonerlik faaliyetinde bulunan binlerce insan, Türkiye'nin dört bir yanında cirit atıyor. Alanya'da gerçekleştirdikleri "2004 Yılı Bölge Konferansı"nda şu tespitleri yaptılar:

  • 67 milyon nüfuslu Türkiye'de Hıristiyanlık tohumları atılmıştır.
  • Adım adım hedefe doğru yaklaşılmaktadır.
  • Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerine yönelmek gerekmektedir.

Protestanlar tarafından Kapadokya'da yapılan bir başka toplantıda ise, şu kararlar alındı:

  • Türkiye'deki Protestan sayısı her yıl ikiye katlanmalıdır.
  • Her ilde bir kilise açılmalıdır.

Sloganımız, her evde bir İncil, her yerleşim biriminde bir önder ve topluluktur. Bunların asıl hedefleri, Türkiye'nin üniter yapısı... "Hıristiyanlığı yayma amacı" ve "Din değiştirme özgürlüğü" sadece birer maske! Attıkları adımlar ve aldıkları kararlar, gerçek amaçlarını açıkça ortaya koyuyor. Faaliyetlerini, Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi‘nde yoğunlaştırıyorlar. Öncelikli hedefleri ise, Kürtler, Aleviler ve "Laz" dedikleri vatandaşlarımız.

-Türkiye'deki bütün eski kiliseler camiye çevriliyor. Hıristiyanlara ibadet hakkı tanınmıyor.

Yakında hep birlikte atağa geçecekler... "İhtida" belgesi vererek Hıristiyanlaştırdıkları Türk vatandaşlarına talimat verecekler. Hep birlikte nüfus müdürlüklerine müracaat ettirecekler:

-Ben Hıristiyan'ım, nüfus cüzdanımdaki din bölümünün değiştirilmesini istiyorum.

Nevşehir, Adıyaman, Kayseri, Isparta, Niğde, Düzce, Aydın, Çankırı, Sivas, Erzurum, Afyon, Şırnak, Elazığ, Ardahan, Erzincan, Gümüşhane, Aksaray ve Burdur gibi illerimize kadar girmiş durumdalar. Bunlar, sadece bizim insanımızı Hıristiyanlaştırmıyorlar.

Binlerce vatandaşımızı bu ülkeden koparıyorlar. Türkiye'yi içten vurup, kendi insanımızı bize karşı kullanmanın alt yapısını oluşturuyorlar. Bu iş son derece tehlikeli bir yöne doğru gidiyor.[10]

Abdullah Gül'ün Yaranma Çabaları ve Siyonistlerin Planları

Sayın Gül, görünürde Ortadoğu barışına yararı olur bahanesiyle ama gerçekte özür dilemek ve yaranmak niyetiyle İsrail'i ziyaret etti. Kim bilir belki İsrail'in, Türkiye'ye karşı düşmanca davranışları değişir diye bir ümitle gitti...

Bizce bu çabalar boşunadır. Çünkü canavara yalvarmak sadece iştahını arttıracaktır. Bu şekilde endişeye kapılmamızın sebebi, Siyonist ve Evangelist ittifakının, bölgemize karşı taşıdığı emperyalist hesaplardır.

Bu ikili ittifakın, yani İsrail ve Amerika'nın şu aşamada üzerinde çalıştığı ve kısmen başardığı aksiyonlar şöyle sıralanabilir:

- Bilindiği gibi bir tertip eseri olarak birinci Körfez savaşı çıkarılmış ve Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin kurulması için düğmeye basılmıştır.

 - Körfez savaşından sonra, Saddam'ın devrilmesi ertelenerek, iş sürüncemede bırakılmış, bu vesile ile, hem ABD'nin bölgede istediği kadar kalması sağlanmış ve hem de İsrail'in Yahudi asıllı Barzani aşiretini kullanarak kaçak gecekondu yapar gibi Kuzey Irak'ta bir devlet kurmasına imkan sağlanmıştır.

- Böylece Kuzey Irak'ta kuruluşa hazırlanan bu kukla devlete Suriye'den, İran'dan ve Türkiye'den, planlanan topraklar o devlete ilhak edilecek, sonunda Basra Körfezi'nden, Hazar Denizi'nin kuzeyine kadar olan zengin petrol ve doğalgaz sahaları ABD'nin eline geçecek; İsrail ise Arz-ı Mev'ud'un önemli kısmı olan, Fırat ve Dicle havzalarına sahip olacaktır.

Şu anlattıklarım, Amerika'daki Carnegi-Endovmand isimli TingTank kuruluşunun Pentagon için düzenlediği, senaryonun bir parçasıdır.

Bu senaryo birinci körfez savaşından çok önceleri hazırlanmıştır. Ama senaryonun ana hatları, ufak tefek önemsiz değişikliklere rağmen hala ABD-İsrail ikilisinin uyguladığı ve ilerisi için uygulayacağı uzun vadeli bir strateji olma niteliğini korumaktadır.

Bu sebepten kimse kendisini aldatmasın. Türkiye'den başka önemli bütün devletler, birkaç asrın ilerisine uzanan, uzun vadeli dış politika planlamalarıyla çalışmaktadır. Bizim politikalarımız ise maalesef Pentagon ve NATO'da yapılmaktadır. İktidarlar çoğu kere günübirlik, noktasal çabalarla uğraşmaktadır. Bu kolaycılığımızı devam ettirirsek, uzun vadeli plan ve stratejilerle çalışan rakiplerimiz karşısında her zaman başarısızlığa mahkûm olmaktan kendimizi kurtarmamız imkânsızdır.

Politikacılarımız böyle davranınca, medyamız da bilerek veya bilmeyerek ayak uyduruyor. Mesela birileri kalkıp, İsrail ziyaretinde Sayın Gülün Yahudi kippası giymemiş olmasını, resmi arabasına İsrail bayrağı takmayıp Türk bayrağı takmasını ve Mescid-i Aksa Camii'ne, Müslümanların girdiği kapıdan girmesini adeta büyük bir başarı diye alkışlamaya kalkışmıştır.

Bu hareketler, Siyonist strateji kuruluşu CSIS'in Tayyib Bey'e ya da Çevik Bire üstün cesaret madalyası takması kabilinden hiçbir önemi olmayan basit olaydır.

Mühim olan, dış politikamızı bu kısa vadeli noktasal hedeflere yönetmekten kurtararak, ülkemizin ve bütün Ortadoğu ülkelerinin karşı karşıya bulunduğu büyük tehlikelerden kurtarmanın çarelerini aramak ve bunun planlamasını yapmak olmalıdır. Bush'un politik görüşlerini beğenerek Powell'ın yerine ABD'ye dışişleri bakanı yapmaya karar verdiği Condalezza Rice, bakınız ne diyor? Rice açıktan açığa, Türkiye'nin de içinde bulunduğu 22 İslam ülkesinin siyasi haritasını değiştireceğiz, bunda kararlıyız" açıklamasını yapıyor... Bu konu acaba Meclis'te, Bakanlar Kurulunda ve MGK'da niye gündeme alınıp görüşülmüyor?

lrak'ta tutuşturulan yangının alevleri neredeyse ülkemize sıçramak üzere. Bizim bu tehlike karşısında, bölge ve dünya ülkeleriyle beraber olarak ürettiğimiz mukabil planımız maalesef yoktur.

Bu işler öyle liradan sıfır atmaya benzemez. Çoluk çocuk bu işleri beceremez. Kaldı ki artık atılacak sıfır da kalmadı. Zira AKP sıfırı bile tüketti.

Kanka Tanklar!

Abdullah Gül İsrail ziyaretinde barıştan bahsederken, aynı saatlerde 8 Filistinli tarlaya cansız düşüyordu. Öldüren tanklar "kanka tanklar"dı. Yani "kan kardeşi". Türkiye'nin bir kısım tankının modernizasyonu da İsrail'e verilmişti. Ecevit ve Erdoğan hükümetlerinin bu ihaleye dair cüzdani ve vicdani duyarsızlığı karşısında, tanka kanka demenin de bir manası yok.

"Barış" bahanesiyle Siyonistlere yaranma yarışı sürdüren Abdullah Gül İsrail'de "dışişleri" yürütürken... Tam aynı esnada... İsrail tankları "içişleri"ni alıştıkları biçimde sürdürüyor... "Terörist ateş" açıldı gerekçesiyle, tanklar ateşleniyor... Altısı aynı aileden, kimisi çocuk, 8 Filistinli tarlaya cansız düşüyordu. Tanklar hala, birkaç yıldır kullandığım deyişle "kanka tanklar"dı.

"Kanka", yani "kan kardeşi"; çünkü tarlalardaki sivilleri de parçalayan, evleri yakıp yıkan bu tankların ardındaki İsrail askeri sanayine, Türkiye'nin bir kısım tankının modernizasyonu da verilmişti. İsrail tanklarını da besleyen 700 küsur milyon dolarlık "kankalık parası" ve dağıtılan komisyonlarla birlikte. Böylece tanklar hem kanka, hem banka olmuştu. Ecevit ve Erdoğan hükümetlerinin bu ihaleye dair cüzdani ve vicdani duyarsızlığı karşısında, tanka kanka demenin de bir manası yok. Sonuçta onlar cansız; problem canlılarda...

İsrail'in ateş açmasının adı, İsrail Dışişleri Bakanı'nın dün Abdullah Gül'ün de yanında, pişkince ifade ettiği gibi, "kendini savunma" Yani, toprakları işgal edilmiş, altyapısı tahrip edilmiş, ruhu enkaza çevrilmiş, adını ne koyarsanız koyun bir "temizlik"e maruz kalmış taraftan açılan ateş, "terörist"... İşgalci bir devletin ordusu ve tanklarının sivillere açtığı ateş ise "meşru savunma". Bir zamanlar "CIA analizcisi" olan, 30 yıl Ortadoğu üstüne çalışan Kathleen Richardson, dün "Counterpunch" ta, "İsrail, Filistinlilerin tüm altyapısını imha etti. Kayıtlar, dosyalar imha edildi. Tarım arazileri, su kuyuları, pazaryerleri imha edildi. Zeytin ağaçları bile" diyordu.

Dışişleri Bakanı Gül, keşke, en azından vurulmuş da YERE düşmüş Filistin kokulu bir zeytin ağacının dalını eline alabilseydi... Yanındaki İsrailli bakana yine, "Bu ziyaretten mutluluk duyuyorum" deseydi demesine de... Keşke: Filistin'li mazlumlar meyvelerinden beslendiği için mi bu zeytin ağaçlarına düşmansınız? Diye sorabilseydi... Ve Hemen, hızla "Zeytin dalı"nın hüznüne karışabilseydi. "Barış" güzel umut, sıcak kelime. "Mazlum ve mağdur"a dair tarih ve insanlık bilgisi hafızadan, vicdandan silinmedikçe.[11]

Amerika bu problemi çözemez!

ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin şu anda en önemli amacı, bölgede İsrail'in yaşatılması ve İsrail'le hiçbir bölge gücü arasında askeri bir paritenin olmaması. Buna İran da dahil. ABD, bunu "olmazsa olmaz" olarak açıklıyor.

Ama bu kadar değil! Bunun ötesi var. Aynı zamanda İsrail'in, bölgede planlanan yeni ekonomik oluşumlarda merkezi bir role sahip olması isteniyor. Finansal, teknolojik alanlarda şekillendirilecek olan Ortadoğu haritasının merkezinde herhangi bir Arap ülkesi bulunmayacak; İsrail olacak.

Şimdi şu sorulabilir; bu, şu andaki askeri mantığa aykırı değil mi?

Büyük reform dalgaları büyük şiddet dalgalarından sonra gelir. Biz şimdiye kadar hep kendini Siyonizm ile ifade eden bir İsrail'e alıştık. Ama İsrail'in içerisinde uzun zamandan beri kendini küreselleşme yanlısı olarak nitelendiren ve bu tip askeri maceralara çekinceler koyan bir topluluk var.

Bunlar, diğerlerinden biraz soyutlanmışlar demiyorum. Bu bir devlet politikasıdır, İsrail açısından. Ama İslam'ın ehlileştirilmesi ile birlikte askeri limitlerine vardırılan fakat daha sonra geri çekilen rehabilite edilmiş bir Siyonizm de gündemdedir. Bu anlamda düşük yoğunluklu çatışma çerçevesi içine alınıp kabul edilebilir düzeye getirildiği zaman Siyonist sömürgeciliğin, bölgede bir ekonomik çatının mimarisini hazırlaması gündeme gelebilir.

Bu durumda akla şu soru geliyor: Buna karşılık Siyonizm'in de bir parça ehlileşmesi gerekmiyor mu?

Tabii. Brzezinsk'in bu konuda açıklamaları var. Bunu net olarak da söyledi. "Biz artık İsrail'in, Araplarla ilişkilerimizi bozacak düzeyde askeri maceralara girmesini istemiyoruz" anlamında konuştu. Tabii, İsrail'i inanılmaz ölçüde bir saldırganlık içinde olacaktır.

Parantez açarak söylüyorum, planlanan şudur: Filistin halkı bir toz haline getirildikten sonra, yeni bir göç dalgası ile çoğu ülke dışına sürüklendikten veya Hamas ve İslami Cihad gibi direniş örgütleri eritildikten sonra işbirlikçi bir Filistin yönetimi ile masaya oturulur. Planlanan budur.

Yakın zamanda Filistin'de yapılacak başkanlık seçimlerinde de bu senaryo uygulamaya sokulmuştur.

Zaten NATO toplantısından sonra ABD'nin bu konuda çok büyük inisiyatifler geliştirdiğini gördük, göreceğiz, İsrail'e yönelik olarak da tabii. Dolayısıyla işin Siyonizm ile ilgili yanları da var. Şimdi, bu stratejik araçlar tutar mı?

Tutmaz. ABD, bölgedeki hiçbir projesini bu bölgede işletebilecek durumda değildir. Birincisi, halkların nezdinde inandırıcılığını yitirmiştir, ikincisi, "İslam'ın ehlileştirilmesi" projesinde Türkiye gibi bir ülkenin model olarak sunulması son derece gülünç olur. Çünkü Türkiye'de İslami birikim, bırakın İran, Mısır çapında olmayı Fas çapında bile değildir. Çok büyük kurumlar yoktur Türkiye'de.

Üçüncüsü, Türkiye'deki İslami bilinç, Kur'an Kursları'nda öğretilenlerden ibarettir. Büyük İslami merkezler yoktur. Türkiye'deki İslami yapılanmanın, İran'ın Orta Asya'daki İslami etkinliği ile mukayesesi kabil değildir. Bu, Türkiye'nin cephe hattına sürülmesinin kibarca, diplomatik dille ifadelendirilmiş biçimidir.

Dolayısıyla Türkiye'nin böyle bir model olma ihtimali yoktur. 0 halde burada Türkiye'ye biçilen rol nedir?

Türkiye'den istenen şudur: Taşeron olması, İsrail'in işkence ve vahşet gösterilerine karşı İslam dünyasından yükselen tepkiyi dindirmesidir. Zaten, şu anda, bu amaca binaen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Siyonist yetkililerle görüşmeler yürütüyor. Hatırlayın, Başbakan Tayyip Erdoğan, Şeyh Yasin'in katledilmesinden hemen sonra İsrail'i devlet terörü ile suçlamış ve ardından da adeta ‘özür diletilerek' AKP'nin AB ve ABD'ci takımından ‘Çelik' gibi isimleri apar topar İsrail'e göndermişti. 0 da yetmemiş, önümüzdeki aylarda daha üst düzey bir yetkiliyi Tel Aviv'e göndereceği sözünü vermiş, kendisinin de bizzat gelebileceğini deklare etmişti. Beklenen oldu. Gül, ‘kanlı' karşılamanın olduğu bir geziye çıktı. Hem de 8 Filistinli yavrumuzun şehit edildiği bir günde... Evet, görüldüğü gibi ABD, Türkiye'nin İsrail'e olan ilgisini azaltmasını istemiyor. AB uğruna Siyonist yönetimin bir tükürükle boğulmasını istemiyor. Destek kuvvet olarak gördüğü Ankara'nın dış politikada geliştirdiği stratejinin içerisine İsrail'in öncü ülke, kabul edilir ülke olarak koyulması için diretiyor/direktif veriyor. Öyle olmasaydı, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı'nın ani, plan dâhilinde olmayan Ankara ziyareti, hem de İsrail'e. yolculuğun olduğu gün olması herhalde tesadüf olmasa gerekirdi.

Bu arada, İsrail de Türkiye'nin yüzünü Batı'ya değil, Tel Aviv'e çevirmesi için çaba sarf ediyor. İsrail Askeri İstihbarat Başkanı General Aharon Zeevi-Farkaş'ın geçtiğimiz aylarda ülkenin önemli gazetelerinden birisine verdiği demeçteki sözlerine bakınız:

"Türkiye'nin, Batı'ya mı yoksa bizim yönümüze mi bakacağı stratejik açıdan çok önemli. Ümit ederim ki, Türkler AB'ye katılsa bile, bizimle özel ilişkilerini muhafaza ederler. Ancak, her durumda, çok açık ki, Türkiye Güney'den ziyade Batı'ya bakıyor. Ve biz bundan kaygı duymalıyız."

Vaziyet ortadadır. Küresel hegomanyosunu İsrail ve Türkiye eliyle sürdürmek niyetinde olan ABD, yeni bir eksen oluşturmuş ve AKP'ye de burada önemli görevler biçmiştir. Sakın ola ki, aldanmayın, Gül'ün Mescid-i Aksa'ya girerken Yahudilerin kullandığı kapıyı kullanmak istememesine, aracına İsrail bayrağı takmamasına. Bunlar göstermelik, tabana yönelik klasik manevralardır. Niye manevralardır? Çünkü aynı hükümet, Ocak ayında Doğu Akdeniz'de İsrail ve ABD ile ortak tatbikat yapmaya karar vermiştir, Konya'da Anadolu Kartalı isimli tatbikata Siyonistlerle birlikte katılmıştır.

Ama ne yapılırsa yapılsın, işbirlikçiler istedikleri kadar taktıkları sahte maskenin altından gülücükler dağıtırsa dağıtsın, artık Siyonizm'in rehabilite edilecek olmasına inanmak mümkün değildir. Neden? Şundan; bu projenin tutması için Filistin halkının direnişinin bastırılması ve yolundan saptırılması gerekiyor. Ama Filistin halkı direnecek, direnişini çok daha güçlenerek sürdürecek. Bakın, Arafat sonrası El-Fetih'in başına geçen ve ılımlı olarak bilinen Mahmut Abbas bile İsrail'i Siyonizm ırkçılığı ile suçladı.

O sebeple, ABD, Irak'ta çok daha organize hale gelen ve omurgasını ağırlıklı olarak dağıtılmış Irak ordusunun oluşturduğu müthiş bir direniş hattı ve Ramallah'tan, Gazze'den, Kudüs'ten yükselen direniş dalgası karşısında tutunacak dal bulamayacaktır. Velhasıl, Amerika bu problemi çözemez. Hele hele, siyaseten İsrail sömürgesine dönüşen böylesine bir Amerika asla ve kat'a çözemez.[12]



[1] Milli Gazete / 09.Ocak.2005

[2] Milli Gazete / 12.Ocak.2005

[3] Sabah / 07.Ocak.2005 / Umur Talu

[4] Milli Gazete / 09.Ocak.2005 / Dr. Abdullah Özkan

[5] Milli Gazete / 13.Ocak.2005

[6] Yeni Şafak / 11.Ocak.2005 /  İbrahim Karagül

[7] Milli Gazete / 11.Ocak.2005 / Ümit Özdağ (Basından)

[8] Yeni Şafak / 10.Ocak.2005 / Hüsnü Mahalli

[9] Yeni Şafak / 12.Ocak.2005 / Hüsnü Mahalli

[10] Milli Gazete / 12.Ocak.2005 / Emin Pazarcı (Basından Alıntılar)

[11] Sabah / 05.Ocak.2005 / Umur Talu

[12] Milli Gazete / 08.Ocak.2005 /  Necmettin Çakmak


Bu yazarin diger makaleleri

TÜRK VE AMERİKAN EKONOMİLERİNİN ÇÖKÜŞÜ
  Döviz ve altındaki hızlı tırmanış ve faizlerdeki artış neyi...
Devami
Avrupa Macerası:UÇURUMDAN DÜŞERKEN, UÇTUĞUNU SANANLAR!..
  Müzakere Tarihi Kopardık Diye Kimse Övünmesin Avrupa'yı Fethetmiyor, Teslim Oluyorsunuz!.. Girmek...
Devami
ARTIK UYANIN VE UTANIN!
  EY YETENEKSİZ VE MERHAMETSİZ YETKİLİLER!.. EY, BÜTÜN "TEPE"DEKİLER VE...
Devami
İSLAM HAREKETLERİN GELİŞME SEYRİ
  Başta Efendimiz, tarih boyunca tevhit mücadelesi veren bütün peygamberler...
Devami
TÜRKİYEDEKİ RANT EKONOMİSİYLE, ABD EKONOMİSİ BİRLİKTE Mİ ÇÖKÜYOR!
ABD bütün krizlerin anasını yaşayacak mı? Uzun vadeli...
Devami
AKP ÖNÜNÜ GÖREMİYOR!
  Türkiye, Temelinden Tahrip Ediliyor! Şu anda Türkiye'de aileler dağılıyor,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4705

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR