ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3289
mod_vvisit_counterDün5105
mod_vvisit_counterBu Hafta40459
mod_vvisit_counterGeçen hafta43879
mod_vvisit_counterBu Ay154521
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17078661

IP'niz: 3.232.96.22
Bugün: 23 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12287971

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

BU REZİL GİDİŞAT YIKILMALI ADİL BİR DÜNYA KURULMALI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Danimarka'da başlayan, ardından pek çok AB ülkesinde tekrarlanan ve devlet başkanları, başbakanlar ve AB yetkilileri tarafından sahip çıkılan:

Hz. Peygamber Efendimizi, haşa anarşist gösteren karikatürler karşısında, AKP iktidarının ve Tayip Erdoğan'ın cılız ve cığız ( kaypak) tavırları milletin midesini bulandırıyor. Kendisinin ördek karikatürünü çizenlere karşı kahraman kesilen Recep Bey, Avrupalı ağabeylerinin Hz. Peygamberimize yönelik hayasız hakaretleri karşısında  "günah savmak" cinsinden yetersiz ve yüreksiz bir tutum sergiliyor.  Boş bir AB hayali ve hüsrana doğru giden bir başbakanlık hevesi için nelere katlanıyor...

 

Artık kesinlikle biliyoruz ki, Batıda Anti-İslamist bir düşünce hızla yaygınlaşıyor ve güçleniyor. Hatta NATO'nun yeni düşmanının İslam olduğu yıllardır biliniyor.

Türkiye'yi AB potasında eritme isteğinin, bizi İslam'dan ve İslam dünyasından koparmaya yönelik olduğu, daha bir anlaşılıyor.

Hz. Peygamberimizi -haşa- anarşist gösterme girişimleri İslam'ın temeline dinamit koymayı amaçlıyor.

İslâm dünyasını ayağa kaldıran, karikatürleri yayınlayan Danimarka gazetesinin yetkilileri, yaptıkları açıklamalarla sanki tüm insanlarla dalga geçiyorlar!

Mesela, "hedeflerine ulaştıklarını" söylüyorlar!

 Mesela, "ifade özgürlüğü ve otosansürün sınırlarını zorlamak istediklerini ve bunu başardıklarını" ifade ediyorlar!

Mesela, "toplumu testten geçirdiklerini" açıklıyorlar!

 Bunlar ne kadar sorumsuz ve onursuz insanlar!

"Mühimmat deposunun içine bomba attık, çünkü ne olacağını test ediyorduk" der gibi davranıyorlar. Ya da "Yakıt tankerini ateşledik, çünkü ne gibi sonuç alacağımızı merak ediyorduk" havasındalar. Jyllands-Posten gazetesinin Kültür Sanat editörü Flemming Rose sanki çok iyi bir iş yapmış gibi konuşuyor!

Halbu ki bu hıyanet ve hakaretleri organize den siyonist sapıklar da biliyor ki aslında; İspanya Yahudileri, eşi Yahudi olan İspanya kralının girişimi, yükselen ve Batıya tehlike arzeden Osmanlı'yı içten yıkmak üzere ve Roma'da tutuklu Cem Sultanı üstünüze salarız tehdidiyle, Osmanlı'ya dayatılmış ve Osmanlı'ya şantajla yollanmıştır. Tarihi hatırlayalım:

-Sabatay Sevi kimler arasından çıkmış ve hangi fesatlıkları ve kimlere karşı yapmıştır?

-Bir İttihat ve Terakki Partisi niçin % 97'si Yahudi olan Selanik'te kurulmuş ve nasıl Osmanlı'yı yıkmıştır?

-Bütün bunlar Müslümanları test etme ve Batıya teslime boyun eğdirme operasyonlarıdır. Ve psikolojik yıpratma harekatıdır.

Müslüman toplulukların tepkilerinin bazen tahribe yönelmesi ise; biraz da İslam ülkeleri yöneticilerinin bu tür hakaretlere karşı sessiz, samimiyetsiz ve seviyesiz tavırlarına karşı tarizin bir ifadesidir.

-Danıştayca sokakta başörtüsü takmayı "kötü örnek" sayan mantık, Tunus gibi İslam'ı sokaktan da silme ve toplumu dinsizleştirme felsefesinin bir meyvesi midir? Ve karikatür rezaletinden çok daha vahim bir gelişme değil midir?..

Hz. Peygamberimizi karikatürlerle anarşist gösteren zihniyetle, inancı gereği örtünen kadınlarımızın ve kızlarımızın "sokakta başörtüsüyle" dolaşmasını "kötü örnek-çirkin görüntü" olarak niteleyen zihniyet, aslında aynı kafa yapısına sahiptir.  Türk Milletini dinsizleştirme bunların ana hedefidir.

Protestanlık yoluyla Hıristiyanlığı Siyonistleştiren şeytani merkezler, şimdi ılımlı İslam safsatasıyla İslam'ı dejenere etme hevesindedir.

Örneğin İngiltere'de Protestanların (Anglikan mezhebine bağlı bulunanların)  % 26'sının ateist, hatta papazların % 36'sının eşcinsel olduğunu Batılı kaynaklar yazmaktadır.

Acaba ılımlı İslamcılar ve AKP iktidarı doğrudan, bazı parti başkanları ve yargı mensupları da dolaylı olarak, Türkiye'mizi bu tür bir ahlaksızlık ve inançsızlık bataklığına mı çekmeye çalışmaktadır?..

Putin bile seçimi kazanan Hamas liderlerini Rusya'ya çağırırken, AKP "silahları bırak" teklifinde ve tehdidinde nasıl bulunmaktadır?

Bu Hakaret ya Yahudilere yapılsaydı...

Fransız Müslüman filozof Roger Garaudy birkaç yıl önce Yahudi hahamlarının asırlar boyu Tevrat'a sokuşturdukları tahrifatları ortaya çıkaran kitabını yayınlatınca sadece kitap toplatılmakla kalmamış, yazarın kendisi de mahkemeye çıkarılmış ve hapse atılmıştı.

Şimdi Danimarka'daki hükümet, İslam'ın peygamberi Hz. Muhammed'i karalayan karikatürleri yayınlamasıyla ilgili olarak Danimarka gazetesine karşı işlem başlatmayı reddediyor. Zira hükümet gazetenin meşru ifade özgürlüğünü kullandığı görüşünde.

Yöneltilen soru şu: Acaba Danimarka hükümeti İslam dünyası hükümetlerinin bu tür konulardaki zayıflığına ve bitkinliğine dair tam bir kanaat içinde olmasaydı konuyu bu şekilde görmezlikten gelebilir miydi?'

Danimarka'nın en büyük gazetesi Jyllands-Posten, İslam'ın Peygamberi'ne yönelik açık karalama kastıyla tek bir karikatürle yetinmeyip hepsi de iğrençlik ve sefahatlik bakımından üst düzeyde tam 12 karikatür yayımladı.

Örnek bağlamında bu karikatürlerden biri Hz. Peygamber'i bomba şeklinde sarıklı şahıs şeklinde resmediyor.

Eğer gazete bir resimle yetinip Danimarka'daki İslam kuşağı çevrelerinde oluşan öfkeli tepkiler sonrası bir sonraki sayısında özür dileseydi konu medya sürçmesi olarak görülebilirdi.

O halde bu bir kampanya ve kampanyadan daha da çirkini, gazete yayın kurulunun yayını gerekçelendiren tutumu. Gazete birçok karikatüristin tepkilerden korkarak İslam Peygamberi'ni karalayan açık çizimlere katılmaktan çekindiklerine işaret ediyor ve gazete olarak pratik örnek vererek basındaki bu korku düğümünü çözmek istediklerini iddia ediyor.

Bu ilginç mantığı kabul ettiğimizi varsayarak soruyoruz: ‘Niçin Danimarka gazetesi veya Batı'daki başka gazeteler ve medya organları, Batılı korku düğümünü antisemitizm kapsamında hayata geçirmiyor? Niçin Yahudi dini ve ‘Nazi soykırımı' gibi Yahudilerin tarihiyle ilgili tartışmalı konuların eleştirisi, kutsal dokunulmazlar olarak kalıyor, hatta Avrupa ve ABD'de ceza hukukunun yaptırım uyguladığı bir suç olarak görülüyor?'

İslam'ı ve ümmetini küçük düşürme, asıl itibarıyla İslam dünyasındaki rejimlerin ve dinî kurumların izlediği tutumların sonucu. El Ezher şeyhi Muhammed Seyid Tantavi'nin Kahire'de Danimarka büyükelçisi ile bir araya gelmesi sırasında Danimarka gazetesine getirdiği ‘genel şekliyle ölüleri karalamak doğru olmaz ve Hz. Muhammed ölmüştür, kendisini savunamaz' eleştirisinin en uç sınırı bu.

Hiç şüphesiz Danimarka'daki otoriteler bu zayıflığın arkasındaki anlamın idrakinde. Zira Danimarka başbakanı protestolarını ifade etmek için görüşme talep eden başkent Kopenhag'daki 11 İslam ülkesi büyükelçisini kabul etmedi.

Buna rağmen İslam ülkeleri hükümetleri Danimarka hükümetiyle ilgili cezai önlemler almaktan kaçınmaktalar.

Uluslararası platformda Birleşmiş Milletler'e bağlı insan hakları komisyonunun İslam Peygamberi'ne yönelik gazete karalamasını ‘başkalarının inançlarına kabul edilemez saygısızlık' olarak niteleyen bir bildiri yayınlamasıyla birlikte Yahudilerin inançlarına yönelik bir karalama olması durumunda Birleşmiş Milletler'de nasıl olağanüstü hal ilan edileceğini tasavvur edebiliriz. İslam'ın dini bir inanç olarak bu şekilde hedef alınması, İslam dünyasında ‘teröre karşı savaştaki' gerçek Batılı hedeflerine dair oluşan halkçı kanaatlerin derinleşmesine katkıda bulunacaktır sadece.[1]

Diyalogçular insanları nasıl elde ediyor?

"OPUS DEI (Tanrı''nın İşleri) adlı gizli örgüt, 2 Ekim 1928''de Madrid''de kuruldu. Kurucusu sıradan bir papazdı. Adı, Jose Maria Escriva de Balaguery Albas idi. Escriva''nın amacı din adamlarını değil ama en az onlar kadar Katolikliğe sadık laik iş ve meslek sahiplerini bir araya getirerek Papa''ya Vatikan dışında destek olacak varlıklı ve iyi eğitim görmüş elit bir kadroyu oluşturmaktı. Oluşturdu da! Böylelikle Vatikan''a bağlı, fakat onun içinde yer almayan ilk laik muhafızlar örgütü kurulmuş oldu. Doktorlar, işadamları, gazeteciler, yazarlar, avukatlar, mimarlar gibi meslek adamları bir arada OPUS DEI için çalışmaya başladı. Çeşitli ülkelerdeki aynı meslek sahipleriyle ilişki kurdular. Bu ilişkileri sağlayabilmek için iki anahtar kavram seçmişlerdi. Birincisi ''Diyalog'', ikincisi de ''Hoşgörü'' idi. Kendisini uygar, barışsever ve eşitlikçi, demokrat kabul eden hiçbir aydının bunlardan sakınması mümkün değildi. OPUS DEI, bu kavramları kullanarak birçok ülkede konferanslar, seminerler ve toplantılar düzenledi. Böylece oluşturulan ''Dayanışma'' grupları, gerçekte tek amaca hizmet ediyordu. OPUS DEI''nin Vatikan içindeki yerini güçlendirmeye.

Escriva, Diktatör Franko''yu var gücüyle destekledi. Karşılığında Franko kabinesinden 10 bakanlık aldı. Böylece çok büyük bir servet edinme şansını elde etti. Bu sermayeyle yeni ve uluslar arası şirketler kurdurdu. İspanya''nın turizm gelirlerinden büyük pay almaya başladı. İnşaat sektörüne girdi, sonra da eğitime. Çeşitli ülkelerde okullar açmaya başladı. Halen OPUS DEI''nin dünyada 428 üniversite ve sayısız okulu vardır.

OPUS DEI, gittiği her ülkede ilkin mesleğinde çabuk yükselmek isteyen, hırslı, yerleşik, ahlâkî değerlere önem vermeyen şahıslarla, kendilerini çok önemseyen fakat nedense adlarını duyuramamış aydınları avladı. Özellikle basın ve TV''de bu tür insanları destekledi, mesleklerinde adlarını duyurmalarını sağladı. Sonra da bunları kullanarak ülkede her istediğini yaptırır hale geldi. Günümüzde, OPUS DEI''nin tuzağına düşmüş, ''Diyalog ve Hoşgörü''den yana birçok gazeteci ve aydın vardır. Michael Walsh''un deyimiyle bu örgüte OPUS DEI yerine OCTOBUS DEI, yani Ahtapotun İşleri denilmeliydi.

Gerçekte tam bir seküler örgüt gibi çalışan OPUS DEI, gerçekte sadece Katolikliğin egemenliğini temin etmeye çalışıyordu."

Yukarıda anlatılan OPUS DEI adlı gizli örgütün çalışma yöntemleri size tanıdık gelmedi mi? Bana çok tanıdık geldi. "Diyalog ve Hoşgörü" kavramları Türkiye''de de o kadar etkili oldu ki, durumu kavrayana kadar biz bile bir tereddüt geçirmiştik!

Konuyla ilgili geniş bilgi edinmek isteyenler, Aytunç Altındal''ın Birharf Yayınları arasında çıkan "PAPA 16.Benedikt; Avrupa Birliği ve Türkiye" kitabını okumalı. Ben bu alıntı ile kitaba dikkat çekmek istedim.

Dedik ki biz bile tereddüt geçirdik! Fakat Prof. Dr. Yümni Sezen''in, Kelam Yayınları arasında çıkan "Dinlerarası Diyalog İhaneti" başlıklı kitabında belirttiği gibi, "Bütün Müslüman ve Hıristiyanlar İsa''nın etrafında bükünleşmelidir" denilmeseydi; "Bir Hıristiyan, tevhide döner ve fakat diğer hayatı aynı olursa ona ''Müslüman İsevi'' denilir" denilmeseydi; "1.Dünya Savaşı''nda Hıristiyan taraftan ölenler de şehittir, ahirette mükafatları vardır" denilmeseydi; küreselleşme, çoğulculuk, AB ve ABD ile diyalog bütünleştirilmeseydi; bu işler için müesseseler kurulmasaydı, diyalog konusunda hassasiyet gösterilmez, gereksiz yere beşerin tabii bir tavrı gündeme getirilmez, tartışılmazdı. Diyaloga bakış tarzı da değişik olurdu.

Biz de bu tartışmalara girmezdik.

Yine Yümni Sezen''in hatırlattığı gibi, "Bu hareketin gerçek yüzü Papa''ya sunulan bir güven mektubundan ibarettir. Arka yüzü Vatikan''a bırakan bu projenin ön yüzü Müslüman''ı ehlileştirme (!) yahut etkisizleştirme, daha da Türkçesiyle iğdiş etmedir. Hıristiyana hoşgörü, Müslümana tuzak şeklinde gelişen bu diyaloğa, ''Hıristiyanlığı Müslümanlara sevdirme faaliyeti'' olarak da bakabiliriz. Bu faaliyette Hz. İsa, etrafında bütünleşmemiz istenecek kadar hep ön planda ve gündemdedir, Hz. Muhammed''in adı bile geçmemektedir."

Dinlerarası diyalogun birinci hedefi, Türkiye''yi Hıristiyanlaştırmaktır. Bu faaliyette Diyalogçular ve "Kalvinist İslamcılar" üzerinden epey mesafe almışlardır.

Ey iman edenler! Çocuklarınızı Hıristiyanlaştırıyorlar! Çocuklarınıza da, dininize de sahip çıkın![2]

Haçlı kargalar saldırıyor, Başbakan Kurtlar vadisiyle avunuyor!

İran'la ilgili gelişmeler giderek hız kazanıyor. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, herkes Türkiye'nin bu sorunla ilgili nasıl hareket edeceğini merak ediyor. Oysa bu konudaki hareketlilik çoktan başladı ve adım adım devam ilerliyor. Ne yazık ki topraklarımızda bu operasyonun ayak izleri her geçen gün belirginleşiyor.

Ülkemizle ilgili merakımızı, soruyu başka biçimlerde sorarak da giderebiliriz. Bölgemize yönelik yeni saldırı planlarında Türkiye'yi yanlarına almak isteyenler, hangi araçları kullanacaklar?

Topraklarımızda cirit atan yabancı istihbarat patronlarının ne yaptıklarını ve hangi gündemle geldiklerini merak edenler, gelişmeleri biraz daha yakından izlemeli. Mesela kısa zaman önce İstanbul'da gerçekleşen bir toplantıda, ABD ve İngiliz istihbaratından bazı isimler, İran'daki bazı rejim muhaliflerini bir araya getirdi. Bu toplantının bir diğer ayağı Londra'da yapıldı. Bu mesele her bakımdan bizi ilgilendiriyor. Bir aleyhine tezgâh hazırlanan ülke komşu İran. İki, tezgahın bir ayağı bizzat ülkemizde. Üç, üzerinde hesap yapılan muhalifler Azeri Türkleri ve İran Kürtleri.

Toplantının gündemini de özetleyelim. Azerilere, İran'daki Kürt muhalefeti ile birlikte hareket etmeleri için öneri getirilmiş. Yani İran'ın içten kuşatılmasına yönelik bir kıskaç hamlesi. Ancak görüştükleri Azerilerden bu konuda olumlu cevap alamamışlar. Haberin belki de olumlu tek yanı burası. Gerisi, birtakım zevatın iddiasına göre "gelişmeleri doğru okuyan ve Türkiye'yi badirelerden uzak tutan" hükümetimize kalmış. Umuyoruz, böyle bir "gizli" toplantıdan haberleri vardır ve olup biteni en azından takip ediyorlardır.

Bu tür arayışlar elbette yeni değil. Gerek Türkiye, gerek İran, gerekse dünyanın herhangi bölgesinde hedef olan bir ülkenin; yumuşak karınları olan sorunlar üzerinden kuşatılması şaşırtıcı olamaz.

Türkiye'nin önünde birden çok ciddi mesele var. İşte bir tanesi; bu yıl çok ciddi miktarda borç ödemesi var. Bunun hangi kaynaklarla nasıl gerçekleşeceğini değil, nasıl atlatacağımızı düşünüyoruz. Hükümet içinde Kemal Unakıtan'la Abdüllatif Şener arasında görüş ayrılığı gibi görünen yeni gelişmelerin, yaklaşan bu borç takvimiyle ilgisini kurmakta yarar var. Bu tür görüş ayrılıkları bu süreçte her geçen gün biraz daha derinleşecek. Çünkü hiç kimse bu kadar ağır bir faturanın altında imzası olsun istemiyor.

Sadece ekonomi değil elbette. Mesela şu sıralarda kulislerde sürekli olarak PKK'nın eylemlerinin Mart ayı itibarıyla tırmanacağı ve Türkiye'nin yeni arayışlara zorlanacağı konuşuluyor. Bu konudaki Amerikan yardımseverliği imdadımıza yetiştiği vakit, acaba başka sorunları görecek halimiz kalacak mı?

ABD ve elbette İsrail, bu süreçte hükümet üzerindeki baskısını daha da artıracak. Erdoğan'ın özellikle ABD ile ilişkilerde yaşanacak bir krizde siyaseten zor günler yaşayacağı muhakkak. Erken seçim tartışmaları, cumhurbaşkanlığı gündemi ile birlikte iç dengeler her geçen gün biraz daha hassas hale geliyor. Hükümet bu hesapların içinde İran, Suriye ve hâlihazırdaki Irak konusunda nasıl bir politika izleyecek, dengeleri nasıl kuracak. Üstelik, Washington'un isteklerinin giderek daha "aktif işbirliği" yönünde geliştiği de görülüyor. Ankara, hemen her gelişmede "arabulucu" rolüyle ortaya çıkıyor; ancak şu ana kadar hangi konuda böyle bir rol üstlenip altına imza attığını bilen yok.

Bu kadar karmaşık işin ortasında benim asıl merak ettiğim şu: Başbakan, niçin herkesten önce "Kurtlar Vadisi Irak" filmini izledi?

Yoksa birdenbire olayların önünde yürümeye mi karar verdi?[3]

Danıştay kararını nasıl okumak lazım?

Danıştay'ın başörtüsünü okula gidip gelirken takan öğretmen hakkında aldığı kararı nasıl okumak lazım? Hükümet yetkililerin Danıştay'ın bu kararı eleştirmesine ne demeli? Bu işin gelişi Leyla Şahin davasından beri belliyken, bu davada hükümet, başörtüsünün yasaklanması için AİHM'de savunma yapmışken ve Leyla Şahin davasının içtihadında bu işin sokakta da yasaklanmasına cevaz verecek unsurlar zaten varken, Danıştay karar alınca hükümet neden kızıyor?

Meseleyi önce bütün açıklığıyla ortaya koyalım. Leyla Şahin davasında AİHM yasağı haklı bulurken, bunu, Müslüman bir ülkede başörtüsünde ısrar edilmesinin demokrasi, insan hakları ve laiklik kavramlarının ortadan kaldırılmasını arzu eden bir ideolojinin dışa vurumu olarak benimsedi. Başörtüsü ısrarını sürdüren öğrencinin demokratik özgürlükleri kullanmasının, aslında demokrasiyi kaldırmak isteyen bir dünya görüşüne hizmet edeceğini söyleyen mantığı haklı buldu.

Ve Avrupa'da Müslüman üniversite öğrencileri arasında yasaklama olmasa bile, Türkiye gibi Müslüman ve dolayısıyla İslami köktencilik tehdidi altında yaşayan laik bir ülkede başörtülü birisinin yakın tehlike olarak algılanmasını normal gördü. Bu içtihatdan hareketle, Türkiye'deki hukuk kurumlarının başörtüsünün adım adım ve değişik gerekçelerle devlet memurları tarafından sokakta kullanılmasına yasaklar getirebileceği ortadaydı. Nitekim Aytaç Kılınç öğretmen davasıyla Danıştay ilk adımı attı.

AKP hükümetinin Danıştay'a kızması çok garip. Çünkü AİHM kararlarını bizim anayasamızın bile üstünde gören değişiklikleri siz çıkarmadınız mı? Bunu yaparken danışmanlarınız günün birinde başörtüsü, Kıbrıs ve Güneydoğu ile ilgili sorunlarda bu Mahkeme'nin olabildiğince siyasi davrandığını ve acaip kararlar verebildiğini; Mahkeme kararlarının anayasamızın dahi üstünde telakki edilmesinin bu tür sorunları birbiri ardına tetikleyeceğini söylemediler mi?

Yine aynı danışmanlar AB içerisinde İslami özgürlükler diye bir kavram olmadığını izah etmediler mi? AB'de egemen olan kafanın yüce dinimiz İslamı yanlış - haşa - ve zararlı gördüklerini hatta ilahi bir din olarak görmeme eğilimi bulunduğunu ve bunun da AB'nin Türkiye hakkında hazırladığı İlerleme Raporlarında görüldüğünü ilave etmediler mi? İlerleme Raporlarının dini özgürlüklerle ilgili kısımlarında klasik Hıristiyan azınlıkların (Rumlar, Ermeniler vs.) sorunları tadad edildiği ve misyonerlik faaliyetlerinin uygulamasında karşılaşılan güçlüklerin kaldırılması için emirler bulunduğunu; buna karşılık Müslümanların dini özgürlük sorunlarından tek kelime bahsedilmediğini anlatmadılar mı?

Bu hükümet zamanında neler gördük? Leyla Şahin davasının hangi noktalara kadar sürdürüldüğü ortada. Başbakan dini gerekçelerle bir zina tartışması başlatmak istedi; ama, AB kendisini perişan etti. Mersin'deki çiftçiye bağırıp çağıran ve hatta hakaret edebilen Başbakan karizmayı Brüksel'de ortada bıraktı. İlerleme Raporlarında tek kelime ile Müslümanların sorunları yer almadı. Ve bunların hepsinden daha önemlisi, 11 Mart 2005 günü yayımlanan Cuma hutbesinde ‘İslam Allah'ın dinidir' denilmesine AB tarafı fena halde kızdı ve hükümeti haşladı. Hükümetten çıt çıkmadı.

Türkiye'de en baskıcı laikçi rejimler ve hükümetler zamanında dinimizin itikadi taraflarına herhangi bir şey diyen olmamıştı. AKP zamanında bunu da gördük. AB yoluyla Türkiye'deki belirli oranda bir toplumu Hristiyanlaştırmak faaliyetlerini şimdilerde görüyoruz... Sonucunun iyi olmayacağı ortada. Bu arada hükümete sormak lazım: Kardeşim başörtüsü konusunda Danıştay'ı eleştirmek yerine, bu konuda bütün serbestlikleri getirecek anayasal düzenleme yapsanıza... Anavatan Genel Başkanı Mumcu sizin yetmeyecek sayınızı tamamlamaya kamuoyu önünde söz vermedi mi? Niye bağırıp çağırıp rol yapıyorsunuz? Yoksa siz bu konuda Amerika'daki Yahudi kuruluşlarına söz vermiş olmayasınız? AB'ye bu konunun üzerine gitmeyeceğiniz hususunda garantiler vermiş olmayasınız? Ama bilesiniz ki, bu numarayı halk yutmuyor artık.[4]

Bakın Danimarka kimleri koruyor

İfade özgürlüğü teraneleri okuyan Danimarka, çifte standartın daniskasını sergiliyor.

Danimarka'nın yasak konuları

AB üyesi ‘demokratik' Danimarka'da Yahudilik, Tibet rahibi Dalai Lama, Danimarka Kraliçesi'ni tahkir edici resim ve karikatür yayınlamak kesinlikle yasak. Nazileri övenler hakkında hemen soruşturma açılıyor. Ayrıca, cüceleri veya eşcinselleri rencide edici resim ve karikatür de yayınlanması yasak.

Bütün dünyayı ayağa kaldıran Hz. Muhammed'e yönelik hakaretleri içeren karikatürleri ilk kez yayınlayarak barut fıçısının fitili ateşleyen Danimarka'lı Jyllands-Posten Gazetesi ve bir türlü özür dilemeyen Başbakan Rasmussen'in arkasına sığındığı ifade özgürlüğü ve demokrasi savunması, aslında batının tipik çifte standartçı yaklaşımını bir kez daha ortaya koydu. Çünkü AB üyesi ‘demokratik' Danimarka'da Yahudilik, Tibet rahibi Dalai Lama, Danimarka Kraliçesi'ni tahkir edici resim ve karikatür yayınlamak kesinlikle yasak. Ayrıca, cüceleri veya eşcinselleri rencide edici resim ve karikatürlerin de yayınlanması yasak.

2 milyara yakın İslam alemini ayağa kaldıran Danimarka'daki rezalet ve hakaretleri, düşünce ve ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü çerçevesinde değerlendiren Danimarka'da, aslında bu alanda birçok yasak bulunuyor. Danimarkalı Jyllands-Posten Gazetesi Editörleri ve Danimarka Başbakanı Rasmussen'in savunmasının aksine, bu ülkede ifade ve basın özgürlüğünün sınırlarını çizen birçok yasal hatta Anayasal düzenleme yer alıyor. Getirilen düzenlemeler, din, siyaset, sosyal yaşamla ilgili eleştiri ve tepkilerin ölçüsünü belirliyor. Bütün dinleri ve peygamberlerini koruyan ve gözeten hükümlerin aksine sadece İslam dini ve Hz. Muhammed (S.A.V.) ile herhangi bir düzenleme bulunmuyor.

Türkiye'nin üye olmak için yıllardır kapısında beklediği Avrupa Birliği üyesi Danimarka'da, Hz. Muhammed ve İslam'a hakaretler içeren resim veya karikatür yayınlamak ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesine rağmen Antisemitizm konusundaki yayınlar kesinlikle yasak. Yasalara göre, Yahudiler ve Yahudilik aleyhtarı resim veya karikatür yayınlanamaz.

Yine yasaların ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirmediği bir başka yasak ise, Nazileri övme yasağı. Eğer bir kişi Nazileri öven yayın yapar veya resim yayınlarsa, hakkında hemen soruşturma açılıyor.

Danimarka'da yasağın sınırları o kadar kesin çizilmiş ki, örneğin soykırım da rakamları yanlış söylemek de suç. Soykırımda 6 milyon yerine 5.5 milyon kişi öldürüldü diyen hakkında hemen takibat başlatılıyor.

Irkçılığı çağrıştırıcı, teşvik edici veya nefret uyandırıcı resim veya karikatür yayınlamak da başka bir yasak. Danimarka'da Müslümanları ve peygamberlerini korumayan yasalar, eşcinselleri yasalarla koruyor. Bu ülkede, eşcinselleri tahkir edici veya dışlayıcı mahiyette karikatür veya resim yayımlamak da suç kabul ediliyor. Özürlüleri ve cüce olarak nitelendirilen boyu belli ölçüde kısa olan vatandaşları aşağılayıcı ve rencide edici yayınlar da yasak.

Demokratik olarak nitelendirilen Danimarka'nın en tepesinde bulunan ‘Kraliçe'yi tahkir edici ve rencide edici, her türlü yayın yasak. Tibetli Budist Rahip Dalai Lama hakkında da aşağılayıcı ve rencide edici yayın yapılması yasalarla yasaklanıyor.

Öte yandan karikatürleri siparişle çizdiren Jyllands-Posten Gazetesi'nin, 2003 yılında Hz. İsa'yı tasvir eden karikatürlerin Hıristiyanları rencide edeceği gerekçesiyle yayınlamadığı belirlendi. Danimarka Başbakanı Rasmussen ve Jyllands-Posten Gazetesi'nin sığındığı ifade özgürlüğünün aslında Peygamberlerine hakaret edip saldırdıkları 2 milyarı aşkın Müslümanlara karşı çifte standartçı yaklaşımı ortaya koyuyor. Dünya nüfusunun üçte birisinin büyük değer verdiği Hz. Muhammed'e yapılan bu hakaret ve saldırılar, hangi demokrasi, hangi medeniyet, hangi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilecek sorusunu bir kez daha gündeme getiriyor! 

           



[1] Katar'da yayımlanan El Vatan gazetesi, 25 Ocak 2006

[2] Yeniçağ Ğazetesi / 21.01.2006 / Arslan Bulut

[3] Milli Gazete / 02.02.2006  / Nasuhi Güngör

[4] Milli Gazete / 14.02.2006 / Hasan Ünal

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

YARGININ YAMULMASI VE HAKİMEVİ SKANDALI
  Türk hukuk sisteminin üç büyük sakatlığı vardır:   1-   Milli...
Devami
TÜRKİYE'Yİ PARÇALAMA PROJESİ Mİ? "KÜRT MESELESİ" Mİ?
Biz Milli Görüşçüler 35 sene önce: "Bu Ecevit ve Demirel,...
Devami
SON KALEMİZ TSK’YA SALDIRI
  Temmuz 2011 tarihinde Milli Çözüm Dergimizde yayınladığımız bu yazı; sanki...
Devami
PARANIN DİNİ-İMANI VE İSRAİL’İN MAYINLI ARAZİ PLANI
Faiz parası haramdır. Pezevenklik ve fuhuş parası yüz kızartıcıdır. Rüşvet, soygun,...
Devami
DEMİREL’İN HATIRASI, DİLİPAK’IN İFTİRASI
  Adı: Sami Süleyman Gündoğdu Demirel…. idi. Sami: Osmanlıca ve Türkçede Arapça...
Devami
KIBRIS MESELEMİZ VE MİLLİ MESULİYETİMİZ
  Sn. Rauf Denktaş’ın vefatıyla ilgili duygusal ve hamasi nutuklar atıladursun,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4457

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR