Get Adobe Flash player
Reklam

"MEDENİTETLER İTTİFAKI" PROJESİ VE "EŞDİNSELLER" TRAJEDİSİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Her bakımdan Tam Bağımsız ve Güçlü Türkiye'yi kuracak bir Devrim yaşanmadan başörtüsü sorunu çözülemeyecektir.

Başbakan, "Medeniyetler ittifakı" sevdasıyla gittiği Madrid'de bir yandan Türkiye'nin AB üyesi olması halinde medeniyetler ittifakının gerçek olacağını söylüyor, bir yandan da başörtüsü yasağını kaldırmak istediğinden dem vuruyor. Buradaki derin çelişki, Türkiye'nin Batıdan yana kullandığı tercihle, başörtüsü yasağı (ve buna bağlı olarak İslam inancı üzerine konulan bütün yasaklar) arasındaki bağı görememekte yatıyor.



Batı, Türkiye'yi ekonomik geri kalmışlığından dolayı dışlamıyor. Onlar her vesileyle kendileriyle Türkiye arasındaki esas engelin inanç olduğunu belirtiyorlar. Başta Vatikan Devlet Başkanı olmak üzere, Türkiye'nin Müslüman bir ülke olduğu için Batı ile bütünleşemeyeceğini söylemeyen Batılı yetkili hemen hemen bulunmuyor.

İspanya Başbakanı'nın "Bu çalışma Müslüman Araplarla Hıristiyan Batı'nın yakınlaşma platformudur" sözleri bile Tayyip Erdoğan'ın açıklamalarını boşlukta bırakıyor.

Batı'nın Türkiye'yi kapıda bir kazığa bağlı bekletmesinin yegâne sebebi, evet, Türkiye'nin Müslüman oluşudur. Batılılar nezdinde başörtüsü Müslümanlığın birincil derecede dışa vurumudur ve yasağın ana gerekçesi de "Madem kapımızda bizi zorluyorsunuz, öyleyse öncelikli olarak Müslüman kimliğinizden vazgeçtiğinize bizi inandırmanız gerekir" anlamından başka bir şey taşımamaktadır. Türkiye'de inançla ilgili hangi sıkıntı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitmişse işte bu tırnak içine aldığımız gerekçeyle reddedilip geri dönüyor!?

Bu gerçeği bildiğimiz için diyoruz ki, "Müslüman kimliğinden soyutlanmadıkça içimizde yerin yoktur" diyen Batı'yla bütünleşmeyi temel dış politika rotası olarak önünüzde tuttukça başörtüsü yasağını da, Müslümanların inançları üzerindeki diğer yasak ve baskıları da kaldırmanız mümkün görünmüyor.

Müslümanların başörtüsüne yükledikleri misyon, boynunda haç taşıyan rahibelerin başlarındaki örtüyle aynı değildir. Zaten aynı olsaydı AİHM, Müslüman kızların önlerine koydukları hukuk ihlali dosyaları ya da insan haklarını ihlal eden yığınla kanıt karşısında müsbet bir karar verirdi. Oysa AİHM, Türkiye'den müracaat eden mağdurlara açıkça, "Azınlık olmadığınız için sizin böyle bir hak talebinde bulunmanızı kabul etmiyoruz" diyebiliyor.

Sadece bu yaklaşım bile, bugün için gücü elinde bulunduran Batı'nın, "Vatanınızda da olsanız, ancak azınlık olmanız halinde önümüze koyduğunuz hak ihlali dosyalarıyla ilgilenebiliriz" dediğini göstermeye yetiyor.

Başbakan çok iyi bilmeli ki, başörtüsü yasağını kaldırmak demek bütün meydan okuyuşlara karşı, "Hayır! Müslümanlar kendi vatanlarında kıyamete kadar azınlığa düşmeyecekler" demektir. Bu aynı zamanda, "Türkiye bir karış toprağından vazgeçmeyecek, birlik ve beraberliğini asla bozmayacak" demektir. Ki bu yürek kendisinde bulunmuyor.

Başbakan, AB'ye girmeyi kurtuluş yolu olarak görmek yerine, tam aksine, onunla yeryüzünde en azından eşit şartlarda yaşamak için, başta başörtüsü yasağı olmak üzere Müslümanların inançları üzerindeki bütün baskıları kaldırmanın "Tam bağımsız ve güçlü Türkiye" anlamına geldiğini bilmiyor.[1]

Zeki Ceyhan'ın "Eşdinsel" benzetmesi oldukça ilginçtir

"Dinler arası diyalog" diye tutturanlar, sizi nasıl tanımlayalım? "Ortak kültürel miras" diye ahkam kesip kendi dinlerinin "Son ve kamil din" olduğunu unutmuş gibi davrananlar, sizi nasıl tarif etmemizi istersiniz?

Dinler arasındaki farklılıkları yok sayanlar size nasıl hitap edelim?

Ya da neredeyse bütün dinlere aynı mesafede durduklarını ilan edenler, size nasıl seslenelim?

Mesela, size eşdinsel mi demeliyiz?

Bakıyoruz, Hıristiyanlarda böyle bir gayretkeşlik yok gibi!

Museviler de zaten kendi dinlerinin emir ve yasaklarını eksiksiz yerine getirmenin gayret ve çabası içindeler!

O halde bazı Müslümanlara ne oluyor da böylesine bir gayretkeşliğin içine giriyorlar?

Hem en son ve en mükemmel dinin mensubu olacaksınız hem de artık geçerliliğini yitirmiş dinleri kendi dininizle eşdeğer tutan ifadelerde bulunacaksınız?

Bu ne iş?

Tamam, kolları sıvayıp farklı dinlere mensup olanlara pata küte girişelim demiyoruz! Asla böyle şeyler yapmayalım.

Tamam, farklı dinlere mensup olanların inançlarına uygun bir şekilde yaşamalarına da saygı duyalım.

Tamam, farklı dinlere mensup olanları bizim gibi inanmaları için zora da koşmayalım!

Ama onlara hoş görünmek için de bu kadar alttan almanın, bu kadar kendi dinimize mesafeli durmanın bir alemi yok ki!

Biliyoruz bütün bu ezik duruşlar, kendinden ve dininden emin olmayan tavırlar hep "Kendi medeniyetimizi yenik kabul ediş" gibi bir büyük saçmalıktan kaynaklanıyor!

Kimileri sanıyorlar ki, farklı dinlere karşı böylesine yalaka tavırlar sergileyecek olurlarsa, onların da bize bakış açıları değişecek!

Ne ham bir hayal!

Yüce Rabbimiz bize onların tavırlarının ne olacağını "Siz onların dinine girmedikçe, onlar sizden razı olmayacaktır" anlamına gelecek uyarılarla bildirmedi mi?

Her şey bu kadar açık ve seçikken, dinler arası diyalog zorlamaları olsa olsa eşdinselliğin bir ifadesidir diye düşünüyoruz!

Farklı dinlere karşı saygılı olmak başka bir şeydir, tüm dinlere aynı mesafede durmak ise çok farklı bir şeydir!

Hele son ve kamil bir dinin mensubu olduktan sonra böyle bir arayış içine girmiş olmak bize göre büyük bir talihsizliktir!

Farklı dinlere mensup olan dünya büyüklerine (!) yaranmak için harcanan efor Yüce Rabbimizin rızasını kazanmak için harcansa çok daha faydalı bir iş yapılmış olmaz mı?

Ne var ki, bu gerçeği eşdinsellere anlatmak bir türlü mümkün olmuyor!

Eşdinseller bütün dinlere yaranmak için yırtınıp duruyorlar![2]

Kendi kardeşlerinin bile gözünü oyan Haçlılara güvenenlerin sonu rezilliktir!

On ikinci yüzyılı hatırlayın, yani 1100'lü yılları. Ortadoğu cadı kazanı gibi. Müslüman devletler, devletçikler, prenslikler... Bizans, Frank/Haçlı krallığı, prenslikleri... Entrikalar ve hıyanetler sürüp gitmektedir.

İngiliz tarihçi Steven Runciman'ın "Haçlı Seferleri Tarihi"nin ikinci cildindeki (Türk Tarih Kurumu yayınları) şu satırları birlikte okuyalım: "René (de Châtillon) Patrikten para talep etti ve vermeyince de bir kızgınlık nöbeti içinde onu zindana attırdı. Papas burada zalimane bir şekilde dövüldü ve bundan sonra yaralarının üzerine bal sürülerek uzun bir yaz günü boyunca kızgın güneş altında ve zincire vurulmuş olarak içkalenin damında bütün civarın haşaratının saldırısına terkolundu. Bu muamele etkisini göstermekte gecikmedi. Bahtsız patrik böyle bir günün cehennem azabına bir daha tahammül etmektense paraları vermeyi yeğledi."[3]

O tarihte Kıbrıs, Bizans toprakları içindeydi. Adanın valisi Konstantinopl'deki imparatorun yeğeni İoannes Komnenos idi. Mükemmel bir savaşçı olan Mikhail Branas valinin yardımcılığını yapıyordu. Frank prenslerinden ve kumandanlarından René de Châtillon, Ermeni Kralı Thoros ile birlikte Kıbrıs adasına saldırdı. Karşı koyan Vali İoannes ile kumandan Branas esir düştüler. Bundan sonra olup bitenleri yine Runciman'ın kaleminden okuyalım:

"Başarıya ulaşan Franklar ile Ermeniler bundan sonra Ada'nın her yerine dağılıp gözlerine ilişen her şeyi, kiliseler ve manastırlar dâhil olmak üzere bütün dükkânları ve özel evleri soyup soğana çevirdiler ve ateşe verdiler. Bütün tarlalar da yakıldı. Hayvan sürüleri ve ahali bir araya toplanarak sahile doğru itildiler. Kadınlara tecavüz edildi, hareketten aciz olan ihtiyarlar ve çocuklar boğazlandı. Cinayet ve tecavüzler bir bakıma Hun ve Moğolların kıskançlığını uyandıracak bir mertebeye ulaştı. Bu müthiş kâbus hemen hemen üç hafta sürdü. Bundan sonra bir (Bizans) imparatorluk donanmasının yaklaştığı söylentileri çıkınca Renaud gemilere çekilme emrini verdi. Gemiler ağızlarına kadar ganimetle dolduruldu. Gemilerde yer bulamayan sürüler eski sahiplerine çok yüksek fiyatla satıldı. Her Kıbrıslı kendisi için kurtuluş akçesi ödemeye zorlandı; ancak bunu ödeyecek para gerçekten kalmamıştı. Bu sebeple vali İoannes Komnenos ve (kumandan) Branas, ileri gelen ruhanîler ve memleketin büyük çiftlik sahipleri ve tüccarı ve aileleri ile birlikte fidyeleri gönderilinceye kadar zindanda kalmak üzere Antakya'ya götürüldüler; bazı kimseler ise uzuvları kesilerek ve hakaretle İstanbul'a gönderildiler. Kıbrıs adası Fransızlarla bunların Ermeni müttefiklerinin yaptıkları tahribatın ve vermiş oldukları zararın etkisinden bir daha hiçbir zaman kurtulamadı."[4]

Yukarıdaki satırları bendeniz kaleme almadım. Bunları yazan, konunun dünya çapında bir otoritesi olan İngiliz tarihçi S. Runciman'dır...

Bakınız, bir kısım Hıristiyanlar kendi din kardeşlerine hangi zulümleri reva görmüşlerdir.

Para için yüksek rütbeli bir patriği dövmüşler, yaralarının üzerine bal sürerek kızgın güneşin altında bırakarak işkence etmişlerdir.

Kıbrıs Hıristiyanlarını öldürmüşler, kadın ve kızların ırzına geçmişler, zavallı ihtiyarları ve çocukları katletmişlerdir.

Din kardeşlerinin tarlalarını, evlerini ve dükkânlarını yakmışlardır... Kilise ve manastırları yıkıp yerle bir etmişlerdir.

Üç hafta boyunca adayı talan edip, soyup soğana çevirmişlerdir.

Din kardeşlerinin uzuvlarını kesmişlerdir.

Şimdi soruyorum.:

Kendi din kardeşlerine böyle yapan Haçlılar, Müslümanlara neler yapmaz?

Bazıları, Haçlıları müdafaa etmek için "Evet böyle üzücü hadiseler olmuştur ama bunlar tarihte kalmıştır.." diyeceklerdir.

Ya öyle mi? Birinci dünya savaşında Hıristiyanların birbirlerini nasıl boğazladıklarını herkes biliyor. İkinci Dünya savaşında da aynısını yaptıkları hala hatırlanıyor!?

1945'te Almanya teslim olduğu zaman, Amerikalılar bir buçuk milyon Alman askerini aç ve susuz bırakarak, yaralarını ve hastalıklarını tedavi etmeyerek, barınak sağlamayarak öldürdüklerini kimse inkâr edemiyor! (Kanadalı araştırıcı James Bracque "The Other Losses" isimli kitabında bu konuyu işlemiştir.)

Amerikalı Haçlıların Irak'ta yaptıklarını bütün dünya biliyor ve nice insaflı ve vicdanlı Batılı bu zulüm ve şenaatleri lanetliyor.

Camilerde inleyerek kıvranan ağır yaralıları bile nişan alıp vurmaları gözümüzden kaybolmuyor.

Bile bile sivil halkı katletmişlerdir.

Hapishanelerde korkunç işkenceler yapmış, kadınlara ve erkeklere tecavüz etmişler, Kur'an-ı Kerimleri yırtıp parçalarını helâya süpürmüşlerdir.

Guantanamo cehenneminde, insanlık tarihinde görülmemiş işkenceler hala sürmektedir.

Tekrar soruyorum:

Biz Müslümanlar böyle Haçlılara güvenebilir miyiz?

Onların ellerine fırsat geçerse Irak'ta, Afganistan'da zavallı din kardeşlerimize yaptıkları zulümleri bize de yapacaklardır. Bundan şüphe etmek ahmaklıktır.

Hepsi için söylemiyorum ama onların içinde her zaman René de Châtillon'lar olacaktır.

Yüce Kitabımız Kur'an-ı Azimüşşan bizi bu konuda uyarıyor, onları dost ve veli ittihaz edinmeyin diyor.

Birtakım Diyalogcu Müslümanlar, tarihteki ve günümüzdeki bunca zulme, şenaate, acımasızlığa rağmen onları bize sevimli göstermeye çalışıyor. Gafletin böylesi nerede görülmüştür'?

(The other losses kelimeleriyle Google'da aradım, yedi milyondan fazla veri çıktı. Onlardan birini yazıyorum; Us_war_crimes/Eisenhowers_death_camps)

Kürtlerin ve Alevîlerin azınlık statüsünü kazanmaları Türkiye'nin bölünmesi demektir

Avrupalılar ülkemizde yaşayan Kürt ve Alevî vatandaşları azınlık haline getirmek için yıllardan beri açık veya sinsi çalışmalar ve yönlendirmeler yapıyor. Türkiye'nin yapısı buna müsait midir? Kesinlikle değildir. Onlar Türkiye'yi parçalamak istiyor. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Bu işler parasız, bedava mı yapılıyor? Hayır... Milyarlarca dolar veya euro harcanıyor. Birileri de hisselerini, nasiplerini alıyor.

Bizdeki kirli Derin Devlet bazı Alevî gruplarını el altından destekliyor. Nasıl bir destek, bu? Siyasal destek, parasal destek, hukuksal destek sağlanıyor.

PKK, büyük bir sektör haline gelmiştir. Uyuşturucu, silah, akaryakıt, koyun kaçakçılığı ile büyük paralar vuruluyor. Kimler yapıyor bu işleri? Sadece PKK'lılar mı? Hayır... Ortakları, işbirlikçileri var. Birlikte kırışıyorlar.

Türkiye'de terörü bitirmenin ana şartlarından biri, terör ticaretini bitirmektir. Bu ticaret devam ettiği müddetçe PKK (veya yarın başka isimli bir teşkilat) teröre devam edecektir.

Politikacıların, medyanın, kamuoyunun bu ticaret üzerine gitmesi lazımdır. Medyamızın, PKK terörünün tozu dumanı içinde yapılan korkunç kaçakçılıklara, kazanılan efsanevî kazançlara ses çıkartmaması gariptir.

Birtakım Derin güçler, ülkemizdeki Derin Kolonyal Sistemi devam ettirebilmek için Türklerle Kürtleri, Sünnîlerle Alevîleri, Sağcılarla Solcuları, Dincilerle Laikleri birbirine düşman etmiş ve çekiştirip tepiştirmektedir. Bu şeytanî siyaset ve strateji, sonunda Türkiye'mizi parçalanmanın eşiğine getirmiştir.

Resmî ideolojiyi, sistemi/düzeni, oligarşik yapıyı ayakta tutmak için Alevîleri ve Alevîliği kullananlar devletimize, ülkemize, halkımıza büyük fenalık yaptıklarını ne zaman anlayacaklar?

Bu memlekette Türk Kürt, Sünnî Alevî, Sağcı Solcu, Dinci Laik herkes devlet taraftarı olmalıdır. Bozukluk devletin kendisinde değil, sistemde veya düzendedir. Devletle sistemi özdeşleştirenler bütün hayırlı reformlara kapıyı kapamış olduklarının farkına ne zaman varacaklar?

Kürtlerin ve Alevîlerin azınlık statüsünü kazanmaları, Türkiye bütünlüğünün sonu olur. Bütün iyileştirmeler bütünlük, üniter yapı içinde halledilmelidir.[5]

"Medeniyetler İttifakı" sinsi bir tuzaktan ibarettir

Kuşkuları, ihtiyatları, teennileri, endişeleri, hatta korkuları bir an mahfuz tutarak "medeniyetler ittifakı" tabirinin çağrıştıracağı temenni ve umuda kendimizi bırakmaya çalışalım. Aynı yaklaşım içinde anlamaya ve irdelemeye çabalayalım. Serazat bir hayal kabilinden de olsa, medeniyetlerin ittifak edebilmesini coşkulu bir ideal olarak gerçekleşebileceği hayalini kuralım. Böyle bir olayın gerçekleşebilmesi halinde, bir dereceye kadar, insanlığın adeta "yeryüzü cenneti"nin kurulması gibi ışıltılı ve mutlu bir zamanın kapısını araladığını arzulayalım. Kaldı ki, geçmiş çağlar içinde nice sanatçılar, düşünürler, bilim adamları, devlet adamları, duyarlıklarıyla, düşünceleriyle ve eylemleriyle benzer idealler ortaya koymuş ve gerçekleştirebilmek için uğraşıp durmuşlardır. Sonuç alamasalar da, insanlığın sanat, düşünce, bilim ve uygulama hafızalarında acı tatlı, belli belirsiz izler bırakabilmişlerdir. Bir hatıra, bir diğer birikimi olarak ruhlarda devinimlere yol açabilecek bir emaneti adeta devretmişlerdir. Bir anlamda imkânsızın en püf noktasında nasıl bir imkân gücünün ve imkânın engin verimkârlığının ne türden bir imkânsızlık serapına dönüşebileceği tecrübesinin yaşanmışlığını ortaya koymuşlardır.

BM (Birleşmiş Milletler) teşkilatının faal olarak desteklediği "Medeniyetler İttifakı" tasarısı (projesi) 2005 yılında İspanya Başbakanı Zapatero ile Türkiye Başbakanı Erdoğan'ın girişimleriyle, bazı ülkelerin katılımıyla çeşitli toplantıların yapılmasını gerçekleştirdi. Birtakım kuramsal görüşlerin ortaya atılmasına da zemin oluşturdu. Bu kuramsal görüşler elbette tasarının uygulanabilirliği hususunda imkân ve zorlukları ortaya koymuş olmalıdır. Son Madrid toplantısıyla birlikte kuramsaldan eyleme geçilmesi yönünde bir eğilimin ağırlıklı olarak belirginlik kazandığı ifade ediliyor.

Elbette kuramsal görüşlerin ayniyle eyleme aktarılması beklenemez ama yapılma istidadında olanların gerçekleştirilmesiyle de belirli bir mesafe katedilebildiğinin somut olarak ortaya konulması bekleniyor.

Bu çerçevede "Medeniyetler İttifakı" tabirinin kendi içinde irdelenmeye, tahlile ve tartışmaya açık önemli hususlar barındırdığı öncelikle söylenebilir. Hemen dikkat edilmesi gereken birincil konu "medeniyet" kavramının tanımında gerçekten bir uzlaşmaya varıldığı ileri sürülebilir mi? "Medeniyetler" olarak nitelenenlerden kastedilen hangileridir? Meselâ "Batı medeniyeti" anlayışını temel alan Avrupa, bırakınız Türkiye'yi, İspanya'yı bile bu kapsam içine ne türden ön şartlarla kabul edebilir?

İkinci olarak Türkiye'nin temsilci olarak kabul edilebilirliği nispeten makul görülebilirse de, İspanya'nın Batı medeniyetini temsil edebilmesini gerçekleştirebilecek ne türden verilere dayanılabilir? Söz gelimi, Fransa, Almanya, hatta Çek Cumhuriyeti bile İspanya'nın böyle bir temsilini sindirebilecek mi? Latin Amerika ülkelerinin hafızalarında ve bilinçaltında her an patlayacak mağma gibi duran İspanyol emperyalizmini hiç hatırlatmayalım. Daha geçen aylarda Venezüella Devlet Başkanı Chavez bizzat İspanya kralı ve başbakanına tarih önünde özür dilemeleri gereğinden söz etti.

Öte yandan, bugünün dünyasını Texas'ta bir kasaba olarak algılamanın üstüne çıkamamış bir Amerika varlığı böyle bir girişimi hayır duygularıyla karşılamasının eşyanın tabiatına aykırı olduğu açıktır. Ama hiç duymamış gibi bir tavır içinde olması nasıl yorumlanmalıdır? Hele, 11 Eylül'den sonra Afganistan ve Irak işgalleriyle, tam olarak Amerika'nın güdümüne girmiş BM, böyle bir girişime faal olarak destek veriyorsa, bunun makul bir açıklamasını beklemek en doğal tutumdur. AB ise ayrı bir fasıldır.

"Nerden bakılırsa bakılsın, nasıl tanımlanırsa tanımlansın "medeniyet" kavramı, düşmanlıkla, savaşla, zulüm ve sömürüyle, barbarlık ve hukuksuzluk ve kuralsızlıkla bir arada düşünülemez. Medeniyetler (şimdilik böyle varsayalım) belli bir uzlaşma zemini oluşturmaya yöneldiklerinde, öncelikle birarada bulunamayacakları olayları, durumları, ilişkileri vb. ortadan kaldırmaya çalışmazlar mı? Meselâ en basitinden Filistin halkının ırkçı İsrail tecavüz, kırım ve katliamlarından korunması için harekete geçilebilinirdi. Böylece kuramdan eyleme geçmenin somut adımı atılmış olurdu. Hem de ABD Başkanı Bush deli danalar gibi Ortadoğu'daki zorba ve sefih yönetimleri dolaşırken, bu meselenin tam da zamanı değil mi? Ne de olsa İspanyayla Türkiye bugünkü iktidarlarıyla Bush ile al takke ver külah, enseye şablak derecede hemhaldirler.

Sözün özü "Medeniyetler İttifakı" söylemi, en azından Türkiye'de iktidarın ekonomik terör ve yağmasından tutun dış ilişkilerde kapalı kapılar ardında ne türden "angajman"lara girdiğini perdeliyor. Gittiği ülkelerden başbakanın patlattığı demeçler, "ayran delisi" medyanın üfürmesini sağlıyor ya, daha ne istiyoruz.

Ciddi görünümlü budalalıklar, ahmaklıklar ve aymazlıklar kadar asap bozucu başka birşey var mıdır? Ve kaderimiz midir?"[6]



[1] 17.01.2008 /  Milli Gazete Başyazı

[2] 17.01.2008 / Milli Gazete

[3] sh. 290

[4] sh. 291-2

[5] 17.01.2007 / Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete

[6] 18.01.2008 / İsmail Kıllıoğlu / Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

YAKLAŞAN TARİHİ HESAPLAŞMA VE MEHDİX PAŞA
  Tarihin akışını değiştirecek, dünyanın düzenini ve dengelerini dönüştürecek önemli ve...
Devami
ERGENEKOMİK İDDİALARIN VE SOSYO-TRAJİK İNTİHARLARIN PERDE ARKASI
 Milli iradeyi içine sindiremeyen ve irtica bahanesiyle Yüce Dinimizle mücadele...
Devami
YA BU KİM?
  Bünyemize sızmış virüs gibidir Adına bakmayın, aslı Türk değil! Dıştan görünüşü,...
Devami
“Masonluk” la ilgili, Orhan Koloğlu’nun: SAPTIRDIKLARI VE SAKLADIKLARI - 1
  Masonluk; farklı din ve kavimden, farklı köken ve kültürden, farklı...
Devami
İSLAM LİBERALİZMİ SAFSATASI VE HOŞGÖRÜ SALATASI
  BM, dine hakareti kınayan tasarıyı kabul etmişti. Ama asıl amaç...
Devami
"KENT VE İNSAN" DENSİZLERİ VE İHHNIN İHANETİ
  Bir dostumuz, Elazığ'da ilk sayısı çıkan "Kent ve İnsan"...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 3400

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR