ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün580
mod_vvisit_counterDün3479
mod_vvisit_counterBu Hafta11224
mod_vvisit_counterGeçen hafta54641
mod_vvisit_counterBu Ay11224
mod_vvisit_counterGeçen Ay195399
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17339222

IP'niz: 54.236.62.49
Bugün: 03 Mar 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12398692

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

AKP, ERBAKAN’IN MI, YOKSA AMERİKAN’IN MI PROJESİDİR?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

Şu AKP döneminde maalesef;

a-          İslam Dinini istismar edip ılımlaştırma ve yozlaştırma girişimlerine hız verilmiştir.

b-          Müsbet Türk Milliyetçiliğini ise inkâr edip, Milli duygu ve duyarlılıklarımızı soysuzlaştırma yolu benimsenmiştir.

Oysa başta Bediüzzaman gibi şahsiyetler, müspet Türk Milliyetçiliğine hürmet ve riayet etmişlerdir. Yoğun bir medya manipülasyonu ile artık “Kürt”lerin özgürlüğünden, özerkliğinden, etnik kimliğinden bahsetmek ve bunlara sahiplenmek; vicdani duyarlılık, Avrupai uygarlık ve insan haklarına saygınlık sayılırken, maalesef “Türk” kelimesini ağzına almak, ırkçılık, çağdışılık ve barbarlık gibi gösterilmektedir. Bunun gibi Alevilik; ilericilik, hoşgeçimlilik, aydın kişilik olarak takdim ve takdir edilirken, Sünnilik ise gericilik, Emevicilik ve kökten dincilik diye tahkir edilmektedir.

AKP yalakası ve Amerikan borazanı Mümtazer Türköne’nin; “Din eğitiminde devlet tekeli kalkıyor”[1] diye manşet atıp müjdelediği: “Anayasanın 24. maddesi: “Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.” kaydının, yeni hazırlanan anayasada yer almayacağını bildirmesi de artık din eğitiminin, hem mecburi olmaktan çıkarılacağını hem de, din eğitiminin ABD güdümlü cemaat ve tarikatlar elinde “Küresel Siyonist sömürü düzenine, dindar ve itaatkâr ılımlı köleler yetiştirme” yolunun açılacağını haber vermektedir. Recep T. Erdoğan’ın ABD’de çekilen ahlaksız film skandalına karşı Türkiye’deki tepkisizliği “Son on yıldır aşırılıkları törpülemeyi başardık. Bir anlamda paratonerlik yaptık ve toplumun gazını aldık”[2] sözleri tam bir itiraf gibiydi. Evet, Recep T. Erdoğan ve Hükümetinin iktidara getiriliş gayelerinden birisi de: “Müslüman halkımızın ABD emperyalizmine ve İsrail Siyonizm’ine karşı haklı duyarlılıklarını törpülemek, toplumun havasını indirip layt ve uysal hale getirmekti.”

Osmanlıdan Günümüze Türklük Kavramı.

1-“Malumu ilam ahmaklıktır.” (Yani herkes tarafından ve açıkça bilinip belli olan şeyleri, tekrar tekrar anlatıp açıklamak geri zekalılıktır.) gerçeği doğrultusunda, zaten Oğuz nesli Kayı boyundan oldukları dünya âlemce malum ve meşhur olan Osmanlılar, kuruluştan itibaren, ayrıca bir “Türk Devleti” olduklarını vurgulamaya gerek görmemişlerdir.

2-Tebaası olan Rum, ermeni, Bulgar, Arap gibi kavimleri ürkütmemek için de Osmanlılar tedbirli hareket etmiştir.

3- Osmanlılar hamisi ve halifesi oldukları İslam dünyasına “ırkçı, ayrımcı ve kayırımcı” davranmadığını göstermek için de “Türk”lüklerini sıklıkla öne sürmemişlerdir.

4- Ancak Türk asıllı olmayan, ülkelerini işgal eden ve kendilerini devşiren Osmanlı Türk’üne karşı gizli kin besleyen bazı bürokrat ve komutanlar, zaman zaman Türkler ve Türkçe aleyhine girişimlere yeltenmiş ve Osmanlının kendilerine sağladığı imkân ve fırsatları suistimal ettikleri gözlenmiştir.

5-Medreselerde ve edebiyat çevrelerinde Arapça ve Farsçaya ağırlık verilmesi ise, köklü medeniyet birikimine ve hikmet eserlerine, tefsir ve hadis gibi İslami İlimlere kaynaklık etmeleri ve İslam âlemiyle rahat irtibat kurabilecek diplomat ve bürokratları hazırlama nedeniyledir.

6- Ancak bütün Osmanlılar döneminde köy, kasaba ve şehir sakinleri hep Türkçe konuşmuş; halk şairleri, tasavvuf erleri ve manevi terbiye öncüleri, saray kâtipleri ve tarihçileri, Süleyman Çelebi gibi gezginler hep Türkçe konuşup yazmış ve Osmanlı Türkçesi resmi dil olarak kabul edilmiştir. Üstelik, -hiçbir zorlama ve baskı olmaksızın -doğal bir ihtiyaçla ve kendi arzularıyla, yerli, Rum, Ermeni, Yahudi toplulukları hatta fethedilen ve Müslümanlığı seçen Balkan halklarının bir kısmı Türkçeyi öğrenmişlerdir.

7- Ne var ki, 1800 yılların başında padişah olan Sultan 2. Mahmut: “Muhiti (çevreyi) kollarken merkezin dağılacağını, başka kavimleri kucaklarken asli unsur olan Türklerin ihmale uğradığını” fark edip, bazı tedbirlere yönelmiştir.

Osmanlı tarihinde “Türk” ve “Türklük” kavramları lehine ilk gelişme, Sultan 2. Mahmut zamanında, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve yerine o zaman “Mansure Askerleri” denilen ve doğrudan doğruya Anadolu’nun Türk Müslüman halkına dayanacak olan ordunun kurulma girişimlerinde görülmektedir. Bilindiği gibi Yeniçeri Ordusu genellikle devşirme, yani gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim halka dayanan bir tabandan gelmekteydi. Haziran 1826 tarihinden itibaren ise artık ordu devşirme kökenden değil daha ziyade Türklerden ve Türkleşmiş kavimlerden teşkil edilecektir.

8- Meşruiyet döneminde, Sultan Abdulhamit Han’ın kabul ettiği Kanun-i Esasi’de ise:

“Osmanlı tebaasının devlet kademelerinde görev alabilmeleri için resmi dil olan Türkçeyi bilme şartı” getirilmiştir. (Madde:18)

Ayrıca Kanuni Esasi 68. maddesine (3. fıkra): Türkçe bilmeyenlerin mebus (Milletvekili) seçilemeyeceği ve Mebus adaylarının Türkçe okuma yazma mecburiyeti eklenmiştir.

9- İttihat ve Terakki sürecinde:

a- Mehmet Akif ve Yahya Kemal gibileri İslam kaynaklı Türk Milliyetçiliğini.

b-Ama diğerleri de, “ırkçılık ve kafatasçılık” ağırlıklı bir ulus kavmiyetçiliği benimsemişlerdir.

Bu arada Avrupa’da, İslam’dan mayalanan Türk milliyetçiliğine karşı ilk planlı ve kasıtlı düşmanlık kampanyasını başlatanların ise, komünizmin fikir öncüleri sayılan Yahudi kökenli Engels ve Marx olduğunu da hatırlamamız gerekir.

10- Mustafa Kemal ise Türk Milliyetçiliğini, ırkçı bir anlayış ve yaklaşımdan uzak, kuşatıcı ve kucaklayıcı bir zihniyetle ve zaten fikren ve fiilen dünyada öyle bilinen haliyle özümseyip resmileştirilmiş. Ancak ondan sonraki süreçte, Türkçülük yeniden ittihatçıların mason kanadı gibi, ırkçı ve dışlayıcı bir mecraya evrilmiştir.

11- Rahmetli Erbakan Hoca ise, Türkçülüğün diğer unsurları inkârcı, horlayıcı ve yok sayıcı bir kavram olarak kullanılıp dayatıldığı ve dış güçlerin bu haksız uygulamayı istismar edip özellikle Kürt kardeşlerimizi ve PKK’yi kışkırtıp azdırmaya çalıştığı bir ortamda: Milli birlik ve dirliğimizin mayası ve kaynaştırıcı kimyası olan DİN kardeşliğini öne çıkarıp önemsemiş; ama çok dikkatli ve rikkatli (merhametli) bir dille sık sık “Bin (1000) yıllık kardeşliğimize” vurgu yaparak, Anadolu’muzun Malazgirt zaferiyle fethedip, Selçuklu ve Osmanlı dönemleriyle Türklere vatan yapılmasına özellikle dikkat çekmiştir. Ve hele, Erbakan Hoca’nın müsbet milliyetçiliği tahkir edici söz ve imalarına rastlamak mümkün değildir. Ve zaten o devirdeki, dedesini bile gizlemek zorunda kalan sahte Türkçüler ve sabataist-mason ittihatçı döküntüler ve diğer siyasi aktörler içerisinde, yedi sülalesi özbeöz Türk olan, belki de tek şahsiyettir. Ve tabii, hepsinden önemlisi Erbakan Hoca inançlı ve kararlı bir mü’mindir ve bizi Millet yapan asıl kimyanın İslam Dini ve Ehli Sünnet disiplini olduğunun bilincindedir.

Erbakan Hoca’nın Türklerin dışında; Kürtler, Rum ve Ermeni nesiller, Kafkas ve Balkan kökenliler gibi değişik kavim ve kültürlerden, İslam potasında kaynaşan, muhteşem Anadolu seramiğinin (mozaik değil!) bu mübarek ahengini ve rengini bozacak söylem ve sloganlardan sakınması, Milli haysiyet ve hassasiyet gereğidir. Kaldı ki, bir kişiyi önemli ve değerli kılan ve gerçek kimliğini oluşturan; Onun kökeni ve mensubiyeti değil, İnsanlığı, inancı, amacı, ahlakı, ilmü irfanı ve yararlı çabaları gibi şeylerdir.

12- Şu tarihi ve tescilli gerçekte asla unutulmasın ki, Müslüman olmayan veya sonradan İslam’dan çıkan Türkler, Türklüklerini de, Türkçeyi de muhafaza edememişler (istisnai örnekler dışında) başka kavimler ve kültürler içerisinde eriyip gitmişlerdir. Hatta Ehli Sünnet istikametinden (Sünnilikten) koparılıp, geçmişte Şiilik, günümüzde Vehhabilik, El-Kaide’cilik, İranlı Ali Şeriat’çılık gibi aykırı mezheplere kayan Türklerin bile, tarihte Osmanlı Devletine, şimdi de Türkiye Cumhuriyetine düşman hale getirildikleri görülecektir. Mustafa Kemal’in şimdi kaldırılmaya çalışılan Diyanet İşleri Başkanlığını kurarken, İslam’ın ehli Sünnet çizgisini ve Maturidi’lik düşünce sistemini tercih etmesi boşuna değildir.

Vücut, kanser hücrelerine tepkisiz kalır, çünkü kendinden sanır!

Numan Kurtulmuş, “HAS Partiyi feshedip AKP’ye katılma” nedenini soran spikere “Biz aynı düşüncenin hücreleriyiz. Bu yüzden Türkiye’nin yeniden inşası sürecinde birbirimize destek vermeliyiz.” Anlamında sözler edince hatırımıza gelmişti:

Bir Teşkilat ve camiadaki marazlı tipler, aynen kanser hücreleri gibidir.

Vücudumuz dışarıdan giren mikroplara karşı, doğal bağışıklık sistemini devreye sokarak, ürettiği antikorlarla onları etkisiz bırakmaya yönelir. Ancak kanser hücreleri, kendi içinde ürediği için, vücudumuz onları “saldırgan bir yabancı” olarak değil, “bedenin bir parçası” gibi algıladığından, onlarla mücadele gereği hissetmeyip, kanser hücrelerini etkisizleştirmek üzere bağışıklık sistemini devreye sokmadığı gözlenmektedir. Böylece kanser hücreleri urlaşma ve tüm organları sarıp kuşatma fırsatına erişmektedir.

Bir dönem çok yaygın olan verem hastalığının iyileşmesi için uygulanan çok özel beslenme yöntemlerinin ve alınan güçlü vitaminlerin vücudun direncini ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve iyileşme sonrası insana ekstra bir zindelik verdiği söylenirdi. Ancak bütün bu “yan getirileri ve bazı yararlı neticeleri” ileri sürülerek verem hastalığının reklamını yapmaya ve özendirecek şekilde hayırlı sonuçlarını anlatmaya girişilmezdi. İşte şu AKP, acaba Milli Görüş bünyesinde üreyen kanser ve verem hücreleri gibi miydi? Pek çok insanımızın hala onları sağlam ve İslam düşünceli ve Milli Görüş takipçileri görmeleri, kalbi bir safiyet miydi, akli bir zafiyet miydi, boş bir temenni ve teselli miydi, yoksa gizlenen bir gerçeğin ifadesi miydi?

Şiir:

“Bizsiz bizi yenemezlerdi, bizimle vurdular bizi

Mikrop saldılar kanımıza, o tıkadı kalbimizi”

dizeleri, Milli Görüş’ten ayrılan dönekleri ne güzel ifade etmektedir. Evet, örneğin Mehmet Akif’in Sultan Abdülhamid’e bazı şiirlerinde “korkak, müstebid (despot), Osmanlının gelişip güçlenmesinin önündeki engel” görmesinden daha beter bir gaflet ve hıyaneti bunlar rahmetli Erbakan’a göstermişlerdir. Ve bu yüzden maalesef, Abdülhamid sonrası Osmanlı ne hale gelmişse, Türkiye’de Erbakan sonrası benzer felaketlere uğramış vaziyettedir. Umarız bu felaketlerden ders alınacak, Milli bir gayret ve mesuliyetle bu vahim gidişe son verilecektir.

Kaan Turhan’ın saplantıları, Levent Gültekin’in safsataları!

Bir sayfa sonrasında, Erbakan’ la ilgili önceki temelsiz iddia ve ithamlarından vazgeçmek zorunda kalarak ve: “ABD-RP ilişkileri böylesine sıklaşmış olmasına rağmen ABD’nin çok geçmeden Erbakan kartını oynamaktan vazgeçtiği anlaşılıyor. Acaba neden?

-Birincisi, (Amerika) kökten dinci İslam’dan vazgeçerek, ılımlı İslam’ı desteklemeye başladı.

-İkincisi, ABD önce Erbakan’ı yokladı, tartıp biçti. Onda aradığını bulamadı. O küresel hedeflerine hizmet edecek karakterde değildi. Erbakan teslimiyetçi değildi.”[3] diyerek kendi kendini yalanlayan bir yazarın bu tavrı hem kendisine haksızlık, hem de okurlarına saygısızlıktı.

Aslında AKP’nin hangi odaklarca ve ne maksatlarla iktidara taşındığı ve hangi tahribatları yaptığı konusunda gerekli ve yürekli bir araştırma eseri olan “Ak Faşizim” kitabının yazarı Sn. Kaan Turhan’ın sırf Erbakan’ı karalamak ve “İslam adına yola çıkanların tamamının Haçlı Batı tarafından kurgulandığı” safsata ve iftirasını beyinlere kazımak için, hem kitabının bütününe duyulan itimadı zayıflatacak, hem de kendi itibarını sarsacak bu ön yargılı yaklaşımları yanlış ve yakışıksızdı. Okuyanlar sormayacaklar mıydı:? Madem Amerika Erbakan’ı iktidara taşımak ve onun şahsında İslam’ı yozlaştırmak istiyordu da, neden Refah Yol hükümetine 11 ay bile dayanamayıp 28 Şubat tezgâhıyla yıktırmıştı? Hem Sn. yazar, Erbakan’ın 11 aylık iktidarı dönemimde ABD, AB ve İsrail’i ve içerideki işbirlikçi sağcı solcu çevreleri çileden çıkaracak hangi icraatları ve tarihi atılımları başlatıp başardığını niye birkaç satır olsun yazmamıştı? Çünkü tarafsız ve tutarlı yazarlık haysiyeti, Milli ve insani hassasiyeti böyle davranmayı gerekli kılardı.

Bunun gibi, Levent Gültekin 19 Mart 2012 tarihli “rezalet” yazısında; Milli Görüş'ün marazlı takımından Oğuzhan Asiltürk’ün “Erbakan cihat paralarını mala çevirip üzerine tapu etti” anlamındaki asılsız iddialarını ve daha sonra bizzat kendisinin savcılıkta “yanlış anlaşılmadan kaynaklanan asılsız beyanlar” olduğunu itiraf ettiği iftiralarını tekrar gündeme getirip; üstelik Amerikan Yahudi Lobilerinden, madalyalı ve BOP kâhyası AKP’nin kiralık yalakaları Akit Gazetesindeki ağabeylerini de yalancı şahit gösterip Erbakan’ı karalama kampanyasına katkı sunması, hem kendisinin gevşek ayarını, hem de Hak davanın ve Rahmani tarafın temsilcisi olarak Erbakan’ın yüksek miyarını ortaya koymaktaydı.

Haydar Baş’ın Hayâsız Yalanı!

22 Kasım 2012 TV-8’de Zeyit Aslan’ın programında ve 24 Kasım 2012 Berlin 5. Ehli Beyt sempozyumunda, kendisine yöneltilen sorularla sıkışınca, Recep T. Erdoğan üzerinden Rahmetli Erbakan’ı suçlama yoluna sapan Haydar Baş: “İsrail’le askeri anlaşmayı Senin büyük’ün (Erbakan’ı kastediyor) yaptı!..” yalanını tekrarlamıştı. Oysa İsrail’le o anlaşmayı Refah-Yol’dan önceki ANAP-Doğruyol iktidarı döneminde Mesut Yılmaz’ın imzaladığını, E. 1. Ordu komutanı ve Ergenekon Sanık’ı Çetin Doğan 8-16 Ekim 2012 tarihlerinde Aydınlık Gazetesindeki yazı dizisinde bizzat açıklamış ve “Mesut Yılmaz’ın İsrail’le imzaladığı askeri-stratejik işbirliği anlaşması gereği İsrailli pilotların Konya’da eğitilmesine karşı çıkan Başbakan Erbakan’ın huzurunda nasıl İsrail’i savunduklarını” böbürlenerek aktarmıştı.

MSP döneminde Trabzon İl Başkanlığı yapan ve yıllarca Erbakan’a ve Milli Görüş davasına övgüler yağdıran Haydar Baş, sahte Profluk ünvanına ve sahte şeyhlik sıfatına yakışır bir tavırla “Erbakan İsrail’le askeri işbirliği anlaşması yaptı” iftirasından sıkılmamış ve yıllarca öptüğü eli şimdi ısırmaya başlamıştı.

İttihatçı Cemal Paşanın da aralarında bulunduğu bir heyet, Sultan Abdülhamid,i ziyaret edip: “Çanakkale’ye saldırı hazırlığı beklenmektedir. Boğaz’ı geçerlerse İstanbul’da düşecektir. Bu nedenle biz payitahtı (Başkenti) tedbiren Anadolu’ya (Konya’ya) taşımak fikrindeyiz. Sizin düşünceniz nedir, hangi il münasiptir?” diye sorduklarında onlara:

“Korkudan terk edilen payitaht düşmana peşinen teslim edilmiş demektir. Ben Bizans imparatorundan daha korkak ve alçak değilim, kanımın son damlasına kadar İstanbul’da savaşır, gerekirse canımı feda ederim. Kaldı ki iyi kullanılmasını bilirseniz, benim inşa ettirdiğim tahkimattan, düşmanların Çanakkale saldırısına göğüs germeye yeterlidir!...” diyecek ve belki de, bugün İstanbul’un hala elimizde kalmasına sebebiyet verecektir. Ve acaba, marazlı medya tarafından AKP’lilerin sürekli “İslamcı”lıklarına vurgu yapılması ve bu yolla meşrulaştırılmaya çalışılması, bilinçli ve art niyetli bir tercih miydi yoksa ağız alışkanlığının bir neticesi miydi?

İslamcılığın Müslümanlarla irtibatı

O kadar güzel, idealist, hatta ütopik "İslamcı" ve "İslamcılık" tarifleri yazılıp çizilmektedir ki değil Müslümanlardan, "farklı inanç mensuplarından bile" oraya dâhil olma hevesine kapılanlar görülmektedir. Fakat gerçekler sadece teoriden ve tariften ibaret değildir. Teoriden ziyade pratikler, yani hayata yansıyan kısım her zaman daha belirleyici ve ikna edicidir. Her ne kadar kaynağı, referansı İslam olsa da "İslamcılık beşeri bir" ideolojidir. İdeolojilerin genel karakterine uygun olarak toplumu dönüştürmekten çok, bilakis "salt iktidarı" hedeflemiştir. “İslamcılık” ortaya çıkışı ve neşvü neva bulması üç tarzı siyasetle (Osmanlıcılık, Türkçülük, İslamcılık) ve haliyle İttihat ve Terakkiyle neredeyse örtüşmektedir. Özellikle İttihatçılarla, siyasi düşünceleri farklı olsa da, birçok noktada benzer karakter göstermişlerdir. Aynen İttihatçılar gibi alttan (halktan) gelmemiştir, genel olarak toplumun "zayıflarının" ve "gençlerinin" sahip çıktığı bir harekete dönüşmemiştir. Elit, "seçkinci" Müslümanların çabalarına rağmen etkin hale gelememiştir.

Müslüman ve İslamcı

“Müslüman” tabiri kuşatıcı ve birleştiricidir. Dün olduğu gibi bugün de yeterli ve geçerlidir. "İslamcı", "İslamcılık" ise sakat ve eksiktir. Bu kavramı sahiplenenler içerisine her şeyi yerleştirebilir ama işler sadece tanımlamayla yürümemektedir. İslamcıdan başka, kendisini radikal, fundamentalist, ılımlı Müslüman (İslam) olarak tanımlayanlar da görülmektedir. Batı ve daha geniş olarak "bâtıl", İslam'ın önerdiği ve benimsediği kavramları terk edip, kendisi uyduruk kavramlar üretip, ayrıştırma yolunu seçmektedir. Zihinler ilk bu yolla iğva ve iğdiş edilir. Çünkü bir kere sahih kavramlarla olan irtibat kopartıldıktan sonra işin özünü saptırmak ve "manayla" istendiği gibi oynamak daha kolay hale gelmektedir. Bu yolla toplumu kamplaştırmayı, sınıflara ayırmayı ve insanları, grupları birbirlerinin "ötekisi", rakibi ve hatta "teröristi" yapmayı hedeflemektedir.[4] diye özetlediğimiz yorumlar çok önemli bir gerçeği ve çok sinsi bir tahripçiliği dile getirmektedir.

Batılıların Kürt yandaşlığı!

Uluslar arası Kriz Grubu yayınladığı raporda:

“Türkiye Devleti Hükümeti ve silahlı kuvvetleri, PKK’ya yönelik top yekün savaş açma ve soruna askeri yöntemlerle aşma gaye ve girişiminden vazgeçmelidir. Medya ve STK’lar bu anlayışa karşı direnmelidir. Sorun Kürt halkına daha geniş özgürlükler verilerek ve demokratik talepleri yerine getirerek çözülmelidir. Bu arada PKK’de daha temkinli hareket etmelidir.” demektedir.

Hayret, ne zaman ki PKK biraz sıkışsa, Siyonist odaklar hemen TSK’yı orantılı güç (!) kullanmaya ve Türkiye’yi demokratik adımlar (!) atmaya davet etmektedir.

M. Ali Birand, Afyonkarahisar’daki patlamayla ilgili:

“TSK hep böyleydi, sadece biz korkup ağzımızı açamazdık” değişen TSK değil, biziz, bizim dilimiz uzadı.”[5] sözleriyle; “bize bu yüksek onuru, şuuru ve huzuru AKP sağladı. Eskiden kimse TSK aleyhine konuşup yazamazdı, yapılan hatalardan haberimiz dahi olmazdı” demeye getirerek aynı Siyonist merkezlerin sabataist temsilcisi olarak, AKP sayesinde nasıl TSK’ya karşı horozlanabildiklerini itiraf etmekteydi.

Bu arada “Herkesi kendisi gibi zannetme” psikolojisi Recep Beyde de gözlenmektedir. Başbakan son dönemlerde 'ihanet' kelimesini sıkça dillendirmektedir. Bu tavır hem Milli Görüş’e yaptığı ihanetin vicdan azabını dindirme, hem de farkında olmadan kendi içini ifşa etme ve ele verme halidir.

11.09.2012 tarihli Vatan gazetesinde, “Bundan yaklaşık 10 yıl önce ülkemiz İslamcılarının hatırı sayılır bir bölümü Türkiye’nin Irak’ın işgaline dâhil olmasına, yani AKP’nin politikalarına karşı çıkmış, bu uğurda sokaklara dökülmüşlerdi. 1 Mart 2003 tezkeresinin geçmemesinde, diğer bir deyişle çok sayıda AKP milletvekilinin hayır oyu kullanmasında bu İslamcı kampanyanın etkisi küçümsenemezdi. Günümüzdeyse İslami hareket içinde yer alıp da AKP’nin Suriye politikalarını eleştirenler ciddi anlamda marjinal bir konuma düşmüşlerdi” diyen Ruşen Çakır çok önemli bir gerçeği tespit etmekteydi. Ancak: “Bana göreyse esas neden son 10 yıl içerisinde İslami hareketin nerdeyse tümüyle bir “devlet projesi” haline gelmiş olmasında gizliydi” diyerek, İslami duyarlılığın AKP eliyle törpülenip dejenere edildiğini saklamaya ve AKP’yi aklayıp İslamcı bir parti olduğu imajını aktarmaya yeltenmişti. Oysa işin gerçeği, dindar halkımızın AKP hücrelerini, “kendi bünyemizin doğal üretimi ve Milli Görüş’ün talebeleri.” zannedip, biraz da kolaycılık ve çıkarcılık hevesiyle onları benimsemeleridir.

Öyleki, Amerika’da çevrilen, Hz. Peygamberimize hakaret içerikli filme ciddi ve etkili bir tepki bile gösterememişlerdi. İslam dünyası çalkalanırken ve maalesef haklı tepkiler, yanlış ve haksız eylemlerle boşa çıkarılırken AKP Türkiye’sinin sokakları niye bu denli sessizdi? Erbakan’ın kısa Başbakanlığını zora sokmak için, her Cuma çıkışı cami önlerini, kurbağa çığırtkanlığıyla velveleye veren ucuz kahraman Müslümanlar, şimdi neredeydi? El cevap, AKP iktidarı ve Fetullahçılık eliyle iğdiş edilmişlerdi. Ama Ruşen Çakır gibi gözü açıklar bunu “İslamcılar olgunlaşıp kemale erdi” şeklinde göstermektelerdi.

Mısır lideri Muhammed Mursi Avrupa ziyareti sırasında Libya’daki ABD büyükelçisinin öldürülmesini çok şiddetli bir dille kınayan Barosso’nun ardından “iyi de Amerika’da Hz. Peygamberimize açıkça ve alçakça hakaret eden filmleri çekenlerin ve bunlara izin veren ABD yöneticilerinin bu kışkırtıcı tavrını da kınamak gerekiyor” bile diyememiş ve “haksız yere bir kişinin öldürülmesinin bütün insanları öldürmek gibi günah sayılır” ayetini hatırlatarak Barosso’yu tasdik etmiştir. Recep T. Erdoğan da aynı anlamda mesajlar vermiş, ABD’li Yahudi’ye hiç laf etmemiştir.

ABD Libya açıklarına savaş gemileri göndermiş, ABD ve AB yetkilileri “Arap Baharıyla gelen yeni yönetimlerin radikal İslamcıları ve kökten dinci akımları cesaretlendirdiğini” söyleyip, yeni işgal ve saldırı girişimlerine gerekçe uydurmaya yönelmişlerdir. Öyle anlaşılıyor ki, bu tür film ve karikatürleri de aynı Siyonist merkezler organize etmekte ve Hilary Clinton’un “Bireysel özgürlükleri kısıtlayamayız” sözleriyle açığa vurduğu gibi Müslümanları kışkırtıp kendilerine bahane üretmektedir. Yani asıl hedefleri, BOP istikametinde, İslam ülkeleri yönetimlerini kendileri dizayn etmektir.

Hala elimizde ve sitemizde bulunan videolara çekilmiş eski konuşmalarında: “Bugün Necmettin Erbakan Hocamız bile Refah Partisini bırakıp, sözgelimi Anavatan’a gidecek olsa biz yine Hak davanın temsilcisi Refah Partisi’nde kalacağız!” diye sadakat numarası çeken Bülent Arınç’lar ve Recep T. Erdoğan’lar şimdi, Hz. Peygamberimize yönelik ahlaksız saldırılar karşısında bir iki beylik ve göstermelik kınama dışında gayet ilgisiz ve tepkisizdir. Libya, Mısır, Yemen ve Afganistan’daki gibi, suçsuz ve sorumsuz insanları hedef alan ve masum canlara kıyılan girişimler elbette tasvip edilemezdi. Ama etkin ve gerçekçi tepkileri de iktidarların organize etmesi gerekirdi.

Fetullah Gülen’in layt tavrı:

Fetullah Gülen sözde, bu olaylar karşısında gösterilecek “Müslüman’ca tepkiyi” anlatırken[6]

“Müslüman’ın oyuna gelmemesi sadece kollarını germesi lazımdır. Bunlar istihbarat örgütlerinin bir tuzağıdır… Efendimizin saçına toz kondurulmamalıdır. Ancak bu kışkırtmalara karşı yapılacak girişimler çok iyi düşünülüp taşınılmalı, sonunda bize ve hareketimize zarar verecek davranışlara kalkışmamalıdır. Mesela dünya çapında “Tüm kutsallara saygıyı” esas alan genel kanunlar çıkarılması için çalışılmalıdır” şeklinde hamasi ve havai laflar etmekteydi. Dikkat ettik bu ahlaksız filmi çeken pornocu Yahudi’ye ve mel’anete izin veren ABD yetkililerine tek kelime “tepki göstermeyen” Fetullah Gülen; sürekli hakarete uğrayan ve kışkırtılan Müslümanlara sükûnet tavsiye ederken aslında Amerikan gavuruna teslimiyeti öğütlemekteydi.

Bay Fetullah, İsrail’in İslam’a, Osmanlıya ve tüm Müslümanlara hakaret amacıyla, Filistin’deki Beersheva Camisi avlusunda düzenleyeceği içki festivaline bile tek kelime tepki göstermemişti, gösteremezdi. Acaba peki o halde Fetullah Bey dünya çapında organizeli okulların ve diplomatik bağlantıların başındaki kişi olarak, üstelik bizzat Amerika’da yaşayan ve etkili lobilerle irtibatlı birisi olarak tavsiye ettiği türden girişimleri niye bizzat başlatmayı düşünmezdi?

“Ey iman edenler, (kendiniz) yapmadığınız (imkân ve fırsatınız olduğu halde, nefsi ve dünyevi çıkar endişeleriyle yapamadığınız) şeyi, niçin (riyakârlıkla) konuşup (başkalarına teklif ve tavsiye edersiniz?) (Böyle) yapmayacağınız şeyi (sırf istismarcılık ve ucuz kahramanlık için) söylemeniz, Allah katında bir günah olarak büyümekte (ve gazabını celb etmektedir.)” (Saff: 2 ve 3) ayetini bilmez miydi?

Bu arada 27 Mayıs ihtilali mağduru merhum Adnan Menderes için Sultan Ahmet Camiinde özel bir mevlid programını teşvik ve tertip eden Fetullah Bey acaba kendisinin de bizzat kışkırtıp arka çıktığı 28 Şubat darbesinin mağduru Erbakan Hoca’dan özür ve helallik makamında, Onun aziz ruhuna bir Fatiha okuma çağrısı da yapacak mıydı? Herhalde, Siyonist Yahudi lobilerini üzüp kızdıracak bir girişim onun haddini aşardı!?



[1] (16.09.2012 / Zaman

[2] (17.09.2012 / Sabah / Okan Müderrisoğlu)

[3] (Haçlı İrticanın çocukları. AK FAŞİZİM. Kaan Turhan. Togan yy. Ocak 2012 SH:343)

[4] (11 09 2012 / K. Mete Tiryaki – Milli Gazete)

[5] (Hürriyet / 12 09 2012)

[6] 15 09 2012 / STV / Saat:18:30


Bu yazarin diger makaleleri

BU KAFAYLA BURAYA KADARDI!
Yandaş ilahiyatçı Hayrettin Karaman'ın bile Yeni Şafak’taki yazısında belirttiği gibi,...
Devami
ERBAKAN KARŞITLIĞININ VE ORDU DÜŞMANLIĞININ SEBEPLERİ VE SONUÇLARI
  Ayhan Aktar, “Erbakan’ı özleyenler…” yazısıyla: 1- Hem, doğrularla yanlışları harmanlayıp gerçekleri...
Devami
CEMAAT-HÜKÜMET SAVAŞINDA DEVLET DEVRE DIŞI MI?
  Yolsuzluk Operasyonuyla Lağımlar Deşiliyordu! AKP’li dört bakanın oğullarının, belediye başkanlarının, yandaş...
Devami
“HIZBULLAH” MI, “FETULLAH” MI?
Devletin ve AKP Hükümetinin resmen olmasa da fikren ve fiilen...
Devami
KAYIP TRİLYON TERANESİ VE TERESLERİN TERAZİSİ
  Bir Siyonist diplomatın Erbakan hıncı ve itirafı: "Erbakan'ı siyaseten öldürdük...
Devami
Şecere-i Hürriyet'ten Ahmet Hakan'a: KAHPELİK VAR, KAHPELİKTEN İÇERİ
Kur'an bize: "Kitap ehliyle (Hıristiyan ve Yahudilerle) -içlerinden zulmedenleri hariç olmak üzere-...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2467

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR