Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün8359
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta39724
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay29847
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16804202

IP'niz: 75.101.243.64
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200921

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

Din İstismarcıları ve BÜYÜK İSLAM İNKILÂBI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Maalesef Allah’ın Dinini, kendi nefsi heves ve hedeflerine alet etmek, İslamiyet’in işine gelen kısmını alıp zoruna giden kısmını bırakarak istismara yönelmek oldukça yaygınlaşmıştır ve bu durum açık bir kaytarıcılık ve acı bir (hüsran) kayıptır. (Bak: Hacc: 11. Ayet) Bu yolla, Kur’an’i hükümlere bütünüyle teslim olmak ve yükümlülük almak yerine İslam’ı parçalara ayırıp kolayına gelen ve çıkarına uygun düşen kısımlarını öne çıkarmak, dinin diğer ahkâmını ve sorumluluklarını önemsiz hatta gereksiz ve artık geçersiz saymak gibi bir şaşkınlığa sapılmaktadır. (Bak: Hicr: 89-93) “İşte sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim; öyleyse Benden korkup-sakının.” “Ancak onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir.” “Artık sen onları, belli bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak” (Mü'minun Suresi: 52-53-54) ayetleri bunların durumunu ve acı sonunu ne güzel anlatmaktadır. Böyleleri “Yoksa siz kitabın (Kur’an’ın) bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?” (Bakara:85 ortası) ayetinin muhatabı durumundadır.

Risale-i Nur kaynaklı iman hakikatleri ve ibadet disiplini temelinde, çeşitli kademelerde eğitim-öğretim hizmetlerine ağırlık veren Fetullah Gülen Cemaati, maalesef “Ilımlı İslam” kılıflı  “Şeriatsız ve Cihatsız Din” uydurmak, Diyalog safsatasıyla Yahudi ve Hıristiyanların Siyonist ve emperyalist zulüm hâkimiyetlerine razı ve hizmetkâr olmak suretiyle Hakkı çarpıtmakta ve insanları saptırmaktadır. Bir zamanlar Radikal Şeriatçı geçinen şimdi çoğu AKP yandaşı İslamcı gruplar, AB himayesinde ve ABD-İsrail güdümünde huzur aramakta; faizi, fuhşu, kumarı mubah sayan batıl ve bozuk bir sistem içinde şekilci ve gelenekçi bir dindarlıkla kendilerini avutmakta ve halkımızı oyalamaktadır.

Tarikatların birçoğu resmen ve hukuken hala yasak, ama fikren ve fiilen kendilerine bazı fırsat ve imkânlar sağlanmasına tav olmuşlar; anayasamızdan eğitim programlarımıza, Banka ve İktisat nizamından sosyal hayata her şeyin batıl kanunlar ve batılı kurumlara göre ayarlanıp insanlık fıtratımızın bozulmasına ve İslam’ın tahribatına sessiz ve tepkisiz kalmışlardır.

İlk ortaya çıkarıldıklarında katıksız şeriatçı ve İran (Humeyni) taraftarı havaları takınan, en önce ve özellikle Milli Görüşü hedef alıp sataşan ve kendileri dışında herkesi kâfirlikle suçlayan; yetmez, cihat kavramını yozlaştırıp pek çok insanı hunharca katletmekten sakınmayan, ama sonunda yumuşayıp AKP’nin peşine takılan, şimdi ise küfür saydıkları bir düzenin kontrolünde parti kuran ve PKK ile danışıklı dövüş oynayan “Hizbullahçılar”; bir dönemler Türkiye’deki sağ-sol çatışmalarının, bugün Güneydoğumuzdaki yeni versiyonunda figüranlık yapmakta ve tabi çok çiğ ve çirkin bir İslam istismarına dayanılmaktadır.

Adnan Oktar’cılar; Aslında hangi zatın yazıp kendilerine gönderdiğini çok iyi bildiğimiz Harun Yahya eserlerini, yaratılış gerçeklerini, imani delilleri ve bilimsel belgeleri yayınlamak ve dağıtıp yaygınlaştırmakla çok güzel ve mükemmel bir hizmete vesile olurken; maalesef sürekli “Kur’an ahlakı”ndan bahsedilip sanki “İslam ahkâmı ve adalet nizamı yokmuş veya artık lüzumsuzmuş!” imajı oluşturmaları ve hele Televizyonlarında cıvık ve şımarık kızları genelev kadını kıyafetlerle ekrana çıkarmaları ve karşılıklı fıkırdaşmaları nedeniyle kafaları karıştırıp nefret toplamları ve tam bir cahil cesaretiyle 1400 yıllık tüm İslam ulemasını ve müçtehit imamları hurafecilik ve gericilikle suçlayıp edepsizce sataşmaları, çok tehlikeli bir tahribata yol açmaktaydı.

Mehdiyet ve Deccaliyetle ilgili zayıf ve şaz haberleri konuşmayan âlimler “gerçekleri gizlemekle” suçlanıp sataşılırken, kendileri faiz ve tesettür konularında ve başta Buhari Müslim gibi tüm sahih kitapların fitne bablarındaki “fesatçı Yahudilerle ve işbirlikçileri olan Kitap ehliyle savaşılacağı ve Müslümanların zaferiyle sonuçlanacağıyla” ilgili açık ayetleri ve hadisleri asla gündeme getirmeyerek “Gerçekten, apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için kitapta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar; işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de (bütün) lanet ediciler” (Bakara: 159) ayetinin muhatapları olmaktaydı.

A9 kanalı 30 Kasım 2014 tarihli Adnan Oktar’la Sohbetler Programında:

“Yobaz kesim Erbakan Hocamızın gölgesine sığınarak her türlü yobazlığı ve bağnazlığı yaptılar ve iktidarı hak etmediler. Allah da Erbakan hükümetini yıktı. Evet Allah yıktı başka kimse yıkmadı ve yine AKP hükümetini de Allah korumakta ve tutmaktadır” diyen Adnan Oktar asılsız iddialarına ve kasıtlı çarpıtmalarına devam ediyordu. “Erbakan Hoca’nın Refah-Yol iktidarını Siyonistlerin değil, bizzat Allah’ın yıktığını ve yine AKP iktidarını Allah’ın koruyup sahip çıktığını” söyleyen Bay Adnan Oktar:

a- Acaba bu kafadan sallama safsatalarla Siyonist Yahudileri aklamaya mı çalışıyordu? Oysa 28 Şubatın bir Siyonist tezgâh olduğunu bizzat Erbakan açıklıyordu; böylece Adnan Oktar rahmetli Hocayı da yalanlamış oluyordu!

b- Bay Oktar’a bu gaybi bilgileri –haşa Allah mı bildiriyordu, yoksa şeytanlar mı kulağına fısıldıyordu? Bu Mehdi müsveddesi gaipten haberler uydurmanın küfür olduğunu bilmiyor muydu?

c- Bu adam, haddini bin kere aşan bu iddia ve ithamlarla kimlerin gözüne girmeye çalışıyordu?

ç- Yoksa böylesi ipe sapa gelmez palavralarla kerametini ve mehdiyetini ispatlamaya çalışırken “zavallı zevzek!” konumuna düştüğünü fark etmiyor muydu?

d- ”Erbakan Hoca’nın etrafındaki yobaz takımı!” diye muhterem ve mücahit bir camianın tamamını töhmet altına sokacak ifadeler yerine, bu yobazlık ve istismarcılık yapanları ismen belirtmesi gerekmiyor muydu?

e- Bizzat Kur’an’ın da yasakladığı ve en büyük günahlardan saydığı:

. Yahudi ve Hıristiyanların (Siyonist ve emperyalist oluşumlarının) velayetine-güdümüne razı olmaları,

. Haçlı AB’yi kurtuluş kapısı sanmaları, 

. Türkleri Ermenilere soykırım yapmakla suçlayan ve Hz. Peygamberimize sataşan Papa’yı “Kutsiyetpenah=kurtarıcılığına sığınılan kutsi zat!” diye çağırmaları, 

. PKK eşkıyalarıyla uzlaşıp ülkemizin bölünmesine taşeronluk yapmaları, 

. Zina yapan evli karı-kocaya verilen cezayı kaldırmaları, 

. Eşcinsellik ahlaksızlığını meşrulaştırma hazırlıkları yapmaları için mi -haşa- Cenabı Hak bu AKP iktidarını koruyup kolluyordu, yoksa imtihan sırrıyla herkes ayarını ortaya döksün ve hak ettiği akıbete yürüsün diye mi yularlarını uzatıyordu? Bu cahil cesaretiyle din adına fesatçı fetvaları zırvalamanın ne büyük tahribatlara yol açacağını ve bunların mutlaka ve pek yakında hesabının sorulacağını hiç düşünmüyor muydu?

20 Kasım 2014 Halk TV’deki Uğur Dündar’ın “Halk Arenası” Programına katılarak:

AKP’nin din istismarını bırakın da, asıl bunların Hocası olan ve hayatının sonunda nitelikli hırsızlık suçuyla ömrünü tamamlayan adama bakın!” diyerek rahmetli Erbakan’a kin kusacak kadar küstahlaşan Yaşar Nuri Öztürk’le Bay Adnan Oktar aynı marazlı mantığa sahip bulunuyordu. Siyonist Yahudi kuduzlarından Haçlı emperyalist domuzlarına, mason localarından münafık hocalarına kadar Erbakan’a düşman olan bütün kesimlerin ayarını da ahlakını da böylece Allah ortaya koyuyordu. Oysa Erbakan’a isnat olunan ve hiçbir hukuki dayanağı bulunmayan “parti harcamalarında usulsüzlük” iddialarının aynısı CHP hakkında yapılıyor, ama düz mahkemelerde genel başkan değil sadece muhasebe yetkilileri sorgulanıp bırakılıyordu. Başlarına gelen bin türlü belaya rağmen hala uyanmayan ve utanmayan bu huysuzları kim bilir daha ne rezalet ve felaketler bekliyordu.

Ve yine, Marx’ın sosyalizmini haklı çıkarmak üzere bazı Kur’an ayetlerini ve Resulullah’ın hadislerini “temel kaynak değil, sadece bir dayanak” olarak hâşâ aksesuar gibi kullanarak istismara kalkışan, yani komünizme İslam kılıfı sarmaya çalışan İranlı ve Şii kafalı Ali Şeriati’nin kitaplarını tercüme edip bazı güncel olgu ve algılarla süsleyip piyasaya süren bir ekip de sadece kafaları karıştırmakta, hiçbir çözüm projesi ortaya koymamaktadır. İslam’ın sosyal adaletinin ve toplumda ekonomik dengeyi ve düzeni emreden Kur’an hükümlerinin unutulmasını tenkit ve din istismarına karşı şuurlu ve sorumlu davranmayı teşvik eden bazı hayırlı ve yararlı gayretleri yanında; Ahiret hayatını, yaratılış ve imtihan sırrını,  hatta Nübüvvetin ve vahyin İlahi bağlantı ve boyutlarını gereksiz sayma ve dolaylı bir istihfaf ve inkâra kalkışma konularında, imanın aslını ve İslam’ın esasını bozma ve yozlaştırma gayretleri, ıslahçı görünümlü tam bir ifsatçılıktı.

İstismarcı İslamcılar “Bu Kur’an’dan başkasını getir” diyorlar. Bunu ağızları ile söyleyemeseler bile fikren ve fiilen böyle davranıyorlar. Şeyhlerinin kerametini getirip Şeriatın yerine koymaya yetiniyorlar. Uydurma hadisleri alıp kafalara göre yorumluyorlar. Bin sene önceki müçtehitlerin sözlerini Kur’an’ın hükümlerinin üstünde görüyorlar. Batı uygarlığını ve Avrupa Birliği hayranlığını Adil Düzen’in üstünde tutuyorlar. Yani açıkça Kur’an’ı reddetmiyorlar, ama Kur’an’i hükümleri hesaba katmıyorlar, maalesef Kur’an’ı tağyir ve tebdil etmeye çalışıyorlar. “Tağyir” aslını koruyarak içindekileri kısmen değiştirmedir. “Tebdil” ise onun yerine başkasını koymaktır. İslam sosyalizmi bir tebdildir. Bazı tasavvuf ehlinin yaptığı ise bir tağyirdir.[1]

İşte böyle bir süreçte, toplumun her kesimince dikkat çekici ve rağbet edilici bulunan, siyaset gibi etkinlik ve yetkinlik vesilesi bir hizmet yöntemiyle, üstelik hem hadisi şeriflerde hem Bediüzzaman gibi şahsiyetlerce belirtilen ve beklenen özelliklerle Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız ortaya çıkmışlardı. MSP döneminde ve meşhur Konya Mitinginin yapıldığı günde Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ın Milliyet Gazetesinde Erbakan’ı “Tek kişilik bir ordu”ya benzetmeleri oldukça anlamlıydı ve çok çarpıcı bir tespit ve yaklaşımdı. “Gerçek şu ki, (Hz.) İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah’a gönülden yönelip itaat gösteren (ve onun Dinini ve düzenini temsil ve tebliğ eden) bir muvahhitti ve o müşriklerden değildi” (Nahl: 120) ayetinde belirtildiği gibi, Erbakan Hoca da, dünyaya hükmeden ve ezen zalim odaklara ve işbirlikçi ortaklarına karşı tek başına ortaya çıkmış, Siyonizm’i temelinden yıkacak hizmetleri başlatmış, önemli bir kısmının alt yapısını başarmış ve Hz. Mesih inkılâbına zemin hazırlamıştı. Yani Erbakan bir nevi, geçmişi, günceli ve geleceği harmanlayıp yepyeni ufuklar açan çok yönlü bir kutlu lider konumundaydı.

“Millî Selâmet Partisi milletin bankada birikmiş paralarını, ne Halk Partisinin dediği gibi devlete, ne Adalet Partisi’nin dediği gibi İstanbul’daki üç buçuk zengine aktarmayacak. İşçi, Çiftçi, Köylü, küçük Memur, Esnaf, kim faydalı iş yapacaksa bankadaki paraları onlara hem de faizsiz olarak dağıtacak... Kalkınsınlar diye, faydalı iş yapsınlar diye; yılladır ezilen ve hor görülen halkına sahip çıkacak. Millî Selâmet Partisi fabrikaları yalnız İstanbul’a kurmayacak, bütün yurdun her tarafına yayacak, köylere kadar fabrikaları taşıyacak ve bu fabrikaların sahibine Halk Partisi’nin dediği gibi devlet ne de Adalet Partisi’nin yaptığı gibi İstanbul’daki üç buçuk zengin mutlu azınlık olmayacak. Bu fabrikaların sahibi o köyde, o şehirde oturan kardeşlerimiz ve o fabrikanın içinde çalışan işçilerimiz olacak. Böylece Millî Selâmet Partisi zümrevî ve coğrafî dengesizlikleri kaldıracak, iç barışın temini için temel taşları yerleştirmiş olacak. MSP ufki devletçilik tatbik edecek, yani Anadolu’nun kalkınması için bölgesel plânlama yapacak, her bölgenin kalkınması için ayrıca fabrika projeleri devlet tarafından hazırlanacak. O fabrikaların alt yapı hizmetleri yollar, su, elektrik, telefon bütün bunlar sanayi bölgelerine devlet tarafından getirilerek hizmete sunulacak, Devlet o bölgede oturan insanların sermayesinin noksanını kendisi tamamlayacak, Faizsiz olarak, o işletmeye ortak olarak katılacak ve fabrika üretime girdikten sonra devlet oradan çekilecek, o bölgede oturanlar fabrikanın sahibi olacaklar”[2] ifadeleri O’nun tarihi misyonunu ve vizyonunu ortaya koymaktaydı.

Yeri gelmişken bir konuyu daha belirtmemiz lazımdı: Müslümanlar arasında, genel esaslarda ve temel amaçlarda Kur’an ve sünnet merkezli bir manevi ittifak ve irtibat bulunmak şartıyla; farklı mezhep, meşrep ve tarikatların olması doğaldır ve bu bir ayrılık gayrilik sebebi sayılmamalıdır. Bugün Türkiye’deki çeşitli cemaat, tarikat, vakıf ve diğer dini hizmet erbabının başındaki bazı kişilerin şahsi niyet ve hedefleri bozuk da olsa, talebe ve tabilerinin büyük kısmının samimiyet ve istikamet ehli oldukları ve gayretleriyle İslam’a ve Müslümanlara bazı yararlar ve olumlu katkılar sağladıkları bir vakıaydı. Bizim tenkit ettiğimiz ve dikkat çektiğimiz nokta; dış güçlerin ve iş birlikçilerinin güdümüne giren ve Yüce dinimizin inanç ve amaç temellerini tahribe yönelen şahıs ve oluşumların yanlışlık ve yamukluklarıdır. Yoksa bütün müminler din kardeşimiz (Kur’ani tabirle ihvanımız), diğer bütün insanlar da yaratılışta ve temel insan haklarında eşit ortağımızdır. Bütün Müslümanları kardeş bilip uhuvvet ve muhabbet duymamak, bütün insanlara ve mahlûkata ise şefkat ve adaletle yaklaşmamak, inancımıza aykırıdır.

Bu nedenle Hoca Ahmet Yesevi’de ŞERİATI, Yunus Emre’de TARİKAT’I, Mevlana Hazretlerinde HAKİKAT’İ, Hacı Bektaşi Veli’de HİKMET VE MARİFET’İ görmek ve öğrenmek lazımdı.

Hoca Ahmet Yesevi Hz.leri şeriattaki 10 makamı şöyle sıralamıştır:

1. Kelime-i şahadeti getirip canu gönülden iman etmek,

2. Namazını dosdoğru yerine getirmek,

3. Orucunu eda etmek,

4. Zekâtını vermek,

5. Hacca gitmek,

6. Mülayim (yumuşak) söz söylemek,

7. İlim öğrenmek,

8. Hz. Peygamberin sünnetine riayet etmek,

9. “Emri Ma’rufni becay keltürmek” (yani Şeriat’ın emrettiği hükümlerin uygulanacağı şartları hazır hale getirmek),

10. “Nehy-i münker etmek” (yani Şeriat’ın yasakladığı şeyleri ortadan kaldıracak adil bir düzeni yerleştirmek) gereğini vurgulamaktadır.

İşte Bütün bunlar Hak ve Adalet esasları olan Şeriat kurallarının geçerli olacağı bir huzur ortamını hazırlamak üzere çalışıp çırpınmayı yani cihat yapmayı gerekli kılmaktadır.

Emri bilma’ruf, Nehy-i anilmünker yapmak İslam’ın esasıdır!

İnanmış bir insanın en önemli vazifesi; Allah’ın (cc) emrettikleriyle emretmek (uygulanmasını sağlamak) ve haram kıldıklarını da yasaklamaktır. Bu İslami hakikatleri insanlara anlatmanın adı tebliğdir. (Din yolunda çalışmanın adı cihattır) İnanmış insan her zaman kendini Rabbini huzurunda bilip ona göre davranacak ve O’nun emrettiklerini insanlara anlatıp uymalarını sağlayacaktır. İnanmış bir insan Rabbinin yasakladığı şeylerden kendisi kaçtığı gibi başkalarının da kaçmasını sağlayacaktır. Hoca Ahmet Yesevi, inanmış bir insanın en büyük vazifelerinden birinin Allah’ın (cc) emrettikleriyle emredip, yasaklarından sakındırmanın olduğunu buyurmaktadır. Allah’ın (cc) kendi yolunda gidenlere (cihat edenlere) kuvvet ve destek vereceğini de hatırlatmaktadır.[3]

Yunus’un tasavvufi anlayışı

Yunus tasavvuf yönünden Ahmet Yesevi ekolüne bağlı olmakla beraber yer yer Vahdet-i Vücud kanaatini de taşır. Tasavvufta Vahdet-i Vücud, “Mahlûkatın vücudu izafidir. Varlık, Allah’ın varlığıdır. Gerisi sadece tecelli ve gölge görüntüler olmaktadır” anlamına gelen bir anlayıştır. Kulun kendi gölge varlığının fani olduğunu bilmesi, Allah’ın varlığının yegâne ve mutlak varlık olduğunu anlamasıdır. Bu anlamda Yunus Emre, Vahdet-i Vücud felsefesinin kurucusu Muhiddin-i Arabî’nin fikirlerine yatkındır. Yunus Emre’ye göre insanlar “Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat ehli” olmak üzere dört sınıfa ayrılmışlardır.  Çok ilginçtir ki, Yunus Emre inanmayan insanları gerçek insandan saymamıştır. Bunu da “Onlar hayvanlar gibidir, onlardan da aşağıdır” ayetine dayandırmıştır. Yunus Emre bu dört mertebeyi şiirlerinde değişik şekillerde kullanmıştır. Yunus, Hak âşıklarının ölmeyeceğine inanmıştır. O’nun için yaratılışın özü muhabbet ve şefkattir. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır: “Yunus öldü diye sala verilir, Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez!”

Yunus’a göre tasavvuf çok kıymetli bir uğraştır, nefsini terbiye edip Rabbine ulaşmadır, erenler en yüksek insanlardır. Yunus’un tasavvuf anlayışında nefsin terbiyesi esastır. Nefsini terbiye eden adamın mütevazı ve mücahit olması gerektiğini hatırlatır. Benlik ve gururun ve zalimlere uyumun insanı şeytanlaştıracağını vurgulamaktadır.

Bektaşi yolundaki On İki Şart:

1- Bilgi sahibi olmak (Hakkı-Batılı, faydalıyı zararlıyı bilip ayırmak),

2- Allah’a isyankâr olmamak (Kitabına ve Peygamberine bağlı kalmak),

3- Nefsine uymamak (Kötü arzulardan sakınmak),

4- Gaflette olmayıp, kalp gözü açık bulunmak,

5- Tamahkârlık yapmamak (mert ve cömert yaşamak),

6- Dünyaya bağlanmamak,

7- Boş ve nahoş isteklerden kurtulmak,

8- Şehvet peşine takılmamak,

9- Gurur ve kibirden uzaklaşmak,

10- Kimseye acı ve zarar dokundurmamak,

11- Pinti ve aceleci davranmamak,

12- Kazaya rıza ile teslim olup, vesveseye kapılmamak.[4]

Hacı Bektaşi Veli’ye göre; Tevhid Kapısı:

. Padişah-ı Kadim olan Allah (cc), önce bize vahdetini (birliğini) bildirdi: “Sizin İlahınız Vahid’dir, bir tek İlah'tır; O'ndan başka İlah yoktur. O, Rahman'dır, Rahim'dir.” (Bakara: 163)

. Sonra heybetini bildirdi: (Bakara: 255)

. Sonra hâkimiyetini bildirdi: (En'am: 18)

. Sonra izzetini bildirdi: (Fatır: 10)

. Sonra celalini ve celadetini bildirdi: “İkram ve kudret sahibi Rabbinin ismi öyle yüce ki.”  (Rahman: 78)

. Sonra muhabbetini bildirdi: “De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok affedici, çok merhametlidir." (Ali İmran: 31)

. Sonra inayetini bildirdi: (Rum: 47)

. Sonra kısmetini bildirdi: (Zuhruf: 32)

. Sonra rahmetini bildirdi: (Ahzab: 43)

. Sonra kullarına marifetini bildirdi: (Bakara: 239)

. Sonra hikmetini bildirdi: (Bakara: 269)

. Sonra mevcudiyetinin hakikatini bildirdi: (Secde: 4)

. Sonra sıfatını ve sanatını bildirdi: (Bakara: 138)

. Sonra mülkünü ve velayetini bildirdi: “Bilmedin mi ki, göklerin ve yerin de mülk ve saltanatı yalnız Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir veli vardır ne de bir yardımcı.” (Bakara: 107)[5]

Din ile düzenin zıtlaşması, toplumu yozlaştırır!

Evet, İslam’ın en doğru ve doğal şekliyle anlaşılması, yaşanması ve günümüze taşınması konusunda milletimize rehberlik yapan, eserleri ve manevi öğretileriyle hala gönüllerimize ışık tutan bu büyük şahsiyetlerin ortak hedefi; her alanda Tevhit düşüncesini hâkim kılmak ve vahdeti (birliği) sağlamaktır. Çünkü bir toplumun: Diniyle düzeni, ahlaki prensipleriyle siyasi projeleri, Camide dinledikleriyle mektepte öğrendikleri eğer birbirini tutmuyor, zıtlaşıp farklılaşıyorsa, bu durumda ya düzene uyup dinlerini yozlaştıracaklar, veya dinlerine uyup düzenle çatışacaklar, her iki halde de huzursuz olacaklardır. Örneğin; din faizi yasaklıyor, ama ekonomi çarkı faize dayanıyorsa… Din zinayı haram kılıyor, düzen serbest bırakıyor hatta teşvik ediyorsa… Din kumarı günah sayıyor, düzen farklı isimler altında meşrulaştırıp umut kapısına çeviriyorsa.. Din rüşveti, zimmeti, rantiyeyi, hile ve sahteciliği kötülüyor, ama düzen halkı bunlara mecbur ediyor ve siyaset bunları rahatlıkla ve büyük çapta yapmak için en etkili bir araç sayılıyorsa… Din adaleti emrediyor ama düzen adam kayırma ve güçlü olanı aklama üzerine kurulmuşsa…  Bu durumda insanlar a) ya dinlerini bırakacaklar b) ya düzene başkaldırıp isyancı konumunda olacaklar c) veya genellikle hem dinlerini hem de düzenlerini idare edip münafıklaşacak; fikren Müslüman fiilen Hıristiyan gibi yaşamaya mecbur kalacaklardır.

İşte bu ahlaki ve hukuki yozlaşmadan halkı kurtarmak içindir ki, Hoca Ahmet Yesevi Hz.leri “Emr-i bil ma’ruf ve Nehy-i anilmünker yapmayı” yani “Hakkı ve hayırlıyı uygulayan, kötülüğe ve zulme ise mani olan bir toplum düzeni kurmayı”, İslami hayatın (şeriatın) temel esaslarından saymıştır. Atatürk’ün “Tevhid-i tedrisat” kanunu da bunu amaçlamış, dini eğitimle müspet bilimlerin aynı sistem içinde ve devlet kontrolünde yapılmasını sağlamıştır. Bu bağlamda laiklik de: dinin dışlanması veya dine düşmanlık yapılması değil; her türlü istismar ve suiistimali önlemek için, devlet işleriyle dini hizmetlerin ayrı tutulması ve devletin bütün kurumlarının ve adalet çarkının, farklı din ve düşünceden bütün vatandaşlara eşit mesafede bulunması, ayrımcılık kayırımcılık yapılmamasıdır.

İşte günümüzde, toplumu din ve düzen farklılığından, manevi değerlerle yürürlükteki sistem aykırılığından kaynaklanan bu çelişki ve çıkmazdan kurtarmak üzere en ciddi ve cesaretli hedeflerle siyasete atılan, en gerekli, geçerli ve gerçekçi projeler ortaya koyan şahsiyet ise rahmetli Erbakan’dır.

Gulam Azam’ın son duası ve Erbakan’ın sadıkları!

Ekim 2014’de vefat eden Bangladeş Cemaat-i İslami eski Başkanı ve Erbakan hayranı Gulam Azam’ın son vasiyeti, cenaze namazını dava arkadaşlarının kıldırmasıydı. Gulam Azam’ın oğlu Abdullahil Amaan Azmi, babasının vefat etmeden iki saat önceki son vasiyetini Milli Gazete ile paylaşmıştı. “Babam vefatından iki saat kadar önce cenaze namazını Cemaat-i İslami Genel Başkanı Mevlana Matur Rahman Nizami’nin kıldırmasını arzulamıştı. Ancak kendisine onun hapiste olduğunu söyleyince, o zaman Cemaat-i İslami Genel Başkan Yardımcısı Mevlana Delwar Hossein Seydi’nin kıldırmasını vasiyet buyurmuşlardı, ama ne var ki maalesef onun da hapiste olduğunu söyleyince”, herhalde derin bir hüzün basmış ve ellerini semaya kaldırmışlardı. Şimdi soruyoruz ve pas bağlayıp katılaşmış vicdanlara sesleniyoruz; Aziz Erbakan’ın Türkiye’deki ve dünyanın her yerindeki sadık dostları ve Hak dava yoldaşları hep böyle ihtilallerle devrilir, idam edilir ve zindanlarda çürütülürken; Ona hıyanet edip yolunu ayıranlar ve ona karşı zalimlerin safında yer alanlar neden Başbakan ve Cumhurbaşkanı yapılmakta ve Pensilvanya’da ılımlı halifeliğe hazırlanmaktaydı?

Çözüm Süreci Türkiye’nin mi, PKK’nın mı işine yaramaktaydı?

Uğur Mumcu öldürülmeden önceki son yazısında İngiltere’de çıkan The Guardian gazetesinde Lan Black ve Brooking Enstitüsü’nden Benny Morris’in kitabındaki bilgileri bize aktarmıştı. Kitaptaki bilgiler İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanmıştı: “İsrail istihbaratı bölgenin jandarması olarak Kürt ayrılıkçılara milyonlarca dolar aktarmaktaydı…!”

Siyonist Yahudiler sözüm ona VAAT EDİLEN TOPRAKLARDA Filistinliyi yok etmek pahasına yaşamaktadır. Bugün emperyalizmin desteğini alan Kürt ayrılıkçılar yarın Filistin halkının kaderiyle baş başa kalacaklarını unutmamalıdır. Cumhurbaşkanı’nın itirafıyla bölgemizdeki terör örgütlerinin arkasında bir üst akıl vardı! Ancak üst aklın varlığını tespit etmenin yeterli olmadığı, dış güç ya da üst akıl olarak nitelendirilenlerle kimlerin ittifak yaptığını da sorgulamak lazımdı.

PKK’lı militanların Türkiye’den hala çıkmaması, silahların bırakılmaması, Kobani bahanesiyle ayaklanmaya kalkışmaları, zorla dağa kaçırılan çocuklar, Apo’nun İmralı’da rahata kavuşturulması ve daha birçok gelişmeden sonra Başbakanca yapılan “misilleme” açıklaması ülkeyi bir gerçekle yüzleştiriyordu: “Çözüm Süreci”nde ipin ucu çoktan kaçmıştı. Anlaşılan o ki; sürece dair Hükümetin hükmedebildiği tek şey algı çalışmaları ve “akil adamlar”dı. Artık Çözüm süreci PKK tarafından yönetilmeye başlanmıştı. Güneydoğu’da devletten tamamen umudunu kesmiş olacaklar ki başlarının çaresine bakmak için kollarını sıvamış insanlar vardı. Zaten pek çok iktidar yanlısı hatta sorumlu mevkilerde görev almış kişiler özel sohbetlerinde bu durumu itiraf ederek Güneydoğu’da hâkimiyetin elden kaçırıldığını vurgulamaktaydı. Güneydoğu’dan yükselen “Nefsi müdafaa ve kendi başının çaresine bakma” çağrılarını kimse hafife almamalıydı. Çünkü bu çağrılar pek kısa bir süre sonra baş başa kalacakları büyük sorunların başlangıcıydı.

Bunca saldırı, cinayet, yakıp yıkmaya rağmen taraflar ısrarla çözüm sürecini bitiren taraf olmayacaklarını açıklayıp durmaktadır. Terör örgütünün uzantılarının açıklamaları samimiyetten uzaktır ve hükümet kanadından yapılan, “Çözüm süreci çökerse herkes altında kalır”, “Bitiren taraf biz olmayacağız”, “Çözüm sürecine mahkûm değiliz” şeklindeki çıkışlar gerçeği tam yansıtmamaktadır. Bir defa bunca olaydan sonra çözüm sürecinin devam ettiği anlamına gelebilecek açıklamaların inandırıcı olması imkânsızdır. Eğer, işlenen cinayetlere ve tahribata rağmen hâlâ hükümet kanadı çözüm sürecinin devam ettiğine inanıyor, bu yönde adımlar atılacağını söylüyorsa, terör örgütü daha ne yaparsa sürecin son bulacağını düşünmesi toplumun hakkıdır” tespitlerine maalesef hala kulak tıkanmaktadır.

Hz. Mevlana’dan hikmet goncaları!

. Adalet herkesi ve her şeyi yerli yerine koymaktır. Zulüm ise bir şeyi veya kişiyi haksız ve yanlış yere koymaktır. Bunların en sağlam kaynağı ise Kur’an ve vicdandır, Kur’an’sız ve vicdansız adalet imkânsızdır.

. Ahlaksızların bağırışıyla, yürekli kahramanların naraları, tilkiyle aslanın sesi kadar farklıdır; ama ahmaklar bunları aynı sanır. Riyakârlık ve sahtekârlık, zalimlere hizmet eden korkakların silahıdır.

. Allah’a ulaşmak demek, senin varlığının (hâşâ) O'nunla birleşmesi şeklinde anlaşılmamalıdır.  Senin yok olman; mahlûk ve muhtaç olduğunu kavrayıp benlikten sıyrılmandır.

. Ana karnındaki çocuğa doğmak ne ise, olgun mümine dünyadan ayrılmak da öyle olacaktır.

. Aşk, davaya ve iddiaya benzer, cefa çekmek ve sıkıntılara göğüs germek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki.

. Kuru davayı ve kof duayı bırak, meyveli ağaç isteyen tohum ekmelidir. Davasına katkı sunmayan ve Hak yolunda sıkıntıya katlanmayan kimselerin ucuz kahramanlık gösterileri, şeytanın eğlencesidir.

. Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz. Veya başına suyu döksen başı kırılmaz. Toprakla suyla baş yarmak veya ev yapmak istiyorsan, toprağı suyla karıştırıp kerpiç yapman lazımdır. Bunun gibi takva ile cihadı birleştirmeyenler de şeytanlara ve düşmanlarına galebe çalamayacaktır.

. Bulutlar ağlamasa bahçeler bağlar güler olmazdı, güller açmazdı.

. Ey Rabbim canım bedenimde oldukça kulum köleyim; Ben Kur’an’ın bendesiyim, seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağının toz zerresiyim. Birisi sözlerimden bundan başka şeyler naklederse, o kişiden de bezmişim ben, o sözden de beriyim.

. Davud’un elinde demir mum oluyor, Mahmud’un elindeyse mum, demire dönüyorsa,  Ma’bud’un kahrına uğramış demektir.

. Çayırlıktan gülistandan esip gelen koku ile külhandan ve lağımdan gelen kokuyu ayırt edemeyenler; sureten insan sireten hayvandır.

. Dert, insana yol öğretir. Dert, insanı olgunluğa götüren rahvan at gibidir. Çilesiz ve gayretsiz insan ham kalıp pişmeyecektir. Meyvenin aslı tatlı bile olsa, olgunlaşmadıkça ona ham denir ve iştahla yenilmeyecektir.

. Doğan, dağlardan ovalardan av getirir, fakat kendi kanadıyla uçar da hizmet verir. Padişah da bu yüzden onu keklikle, çil kuşuyla beslemektedir.

. Dostların ziyaretine eli boş gitmek, değirmene buğdaysız gitmektir.

. Dünyaya meyleden Karun’u yer çekip yutuverdi. Mevla’ya meyleden Hazreti İsa’yı ise gökyüzü çekip yüceltti.

. Firavun, zulüm saltanatını yıkacak diye yüz binlerce çocuk katletti, oysa aradığı evinin içindeydi. Zalim düzenleri yıkanlar, hep onların sistemi ve himayesinde yetişmekteydi.

. Gübre olup toprağın içine ve bostanın gönlüne giren pislik bile, benliğinden kurtulunca gül goncanın kokusunu, kavunun ve karpuzun lezzetini artırıverdi.

. Herkesin aynı şeyi düşündüğü ve sadece dünyanın peşine düştüğü yerde artık kimse beynini kullanmıyor ve gerçeği düşünmüyor demektir. Bu gaflet döneminde, kafaları ve vicdanları diriltecek sert, ama mert ve net tebliğciler gereklidir.

. Dil, anlamların aktığı bir oluk gibidir adeta, fakat deryaları oluklara sığdırmak mümkün değildir. Dil, tencerenin kapağına benzer, kıpırdayıp da kokusu duyuldu mu ne pişiyor anlaşılıverir. İnsanoğlu, dilinin altında gizlidir. Dil, can kapısının perdesidir. Yel, perdeyi kaldırdı mı içinde ne var hemen belirir.

. İki canlı kuşu birbirine bağlasan, dört kanatlı oldukları halde uçamazlar, çünkü ikilik vardır; ama birini öldürüp diğerinin sırtına koysan onu rahatlıkla taşıyacaktır. Bunun gibi kendi benliğinden kurtulan birliğe ve Rabbine ulaşacaktır.

. Kasırga pek güçlü ve köklü ağaçları yerinden sökebilir, fakat yeşermiş ekin başaklarına sadece serinlik verir. Kur’an’ın Fetih Suresi son ayetinde sadık ve sağlam mü’minleri ekin tarlasına benzetmesi bunun içindir.

. Kin, haset ve kibir; hainliğin de kâfirliğin de asıl sebebidir. Şeytan’ın akıbetinden ders almayan, O’nun hizmetçisidir.

. Kuş seslerini öğrenen ve taklit eden kimse, kuş olmadığı gibi aynı zamanda kuşların düşmanı ve avcısıdır. Olgun müminlerin halini ve hikâyelerini öğrenen ve taklit eden münafık ise, Müslümanların tuzağıdır.

. Küfürle iman, yumurtanın akıyla sarısını andırır. Onları ayıran bir berzah vardır, birbirine karışmamaktadır!

. Nice insanlar gördüm ki, üzerinde elbisesi yoktu. Nice elbiseler de gördüm, içinde insan yoktu.

. Öküz, bütün Bağdat’ı dolaşır, ama sadece karpuz kabuğuna gözü takılır!

. Ölülerle savaşarak gazilik elde edilmeyecektir. Tarihteki zalimlerle değil, günümüzdeki takipçileriyle mücadele etmelidir.

. Her eline sopa alan Musa, her değnek de asa değildir! Saman çöpü gibi her esintiden titrer ve en basit tehlikelerden ürkersen; dağ bile olsan, bir saman çöpüne değmezsin.

. Sokak köpeği altın tasmadan değil, yağlı kemik artığından hoşlanır!

. Vicdani sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, mutluluk ve ferahlık ise bir hayrın ve sevabın karşılığıdır.

. Araştırma ve sınama yoluyla elde edilen bilgi, tam inançtan aşağıdır, ama kuru zandan yukarıdır.

. Sözün sert ve eğri olsa da, anlamı ve amacı doğru bulunsa, Allah’ın makbulü sayılır.

. Testi beni kırar diye taştan korkar, ama o taş hayat sunan tatlı suyun aktığı çeşmenin oluğu olmuşsa, artık testiler her an ona gelmeye can atacaktır.

. Engereğin yumurtası da güvercin yumurtasına benzer; ama birinden yılan, diğerinden gönül okşayan çıkacaktır. 

 


[1] R. Nuri Erol, Milli Gazete

[2] 31 Ekim 2014, Milli Gazete

[3] Bak: Türkistan Piri; Hoca Ahmet Yesevi, Turan Bozkurt,,sh: 83

[4] Bak: Hünkâr Hacı Bektaşı Veli, Turan Bozkurt, sh: 46

[5]A.g.e. sh: 131-134

Necati AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

İRAN MACERASI VE DİYALOGCULARIN MARAZI
  ABD ile İran karşıtı anlaşma: Hakkari Yüksekova'da uçak pisti...
Devami
İnsani ve Bilimsel Değerlerimiz Açısından; ÇEVRE KORUMACILIĞI VE TOPLUM SAĞLIĞI
  İnsani ve Bilimsel Değerlerimiz Açısından; ÇEVRE KORUMACILIĞI VE TOPLUM SAĞLIĞI Günümüzde ormanları,...
Devami
DÖRT KİTABA GÖRE UFOLAR VE UZAYLILAR, GEÇMİŞ VE GELECEK UYGARLIKLAR
  İlim ve fikir adamı, bal arısına benzemelidir. Arı çeşitli...
Devami
GDO’LU GIDALAR VE TAHRİBATI!
  Türkiye'nin GDO gerçeği Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, Gıda Tarım...
Devami
ÇANKAYA'NIN GÜL'Ü VE ANKARA'NIN 11 EYLÜL'Ü
  Ankara'daki bomba ve PKK! 1 kg. 13 katlı bir...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1565

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR