Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3225
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta18227
mod_vvisit_counterGeçen hafta22839
mod_vvisit_counterBu Ay111668
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16749643

IP'niz: 3.216.79.60
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12183370

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

ERBAKAN'IN AÇILIMI: HİDAYET, FERASET VE DİRAYET

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Tercüman'dan rahmetli Behiç Kılıç, Erbakan Hoca'yla yaptığı bir röportajdan şu tarihi tespitleri aktarıyordu:

“Erbakan Hoca ABD'dedir. Washington'da ünlü George Town Üniversitesi'nde, öğrencilerin yanı sıra politikacı, diplomat ve iş adamlarının bulunduğu seçkin bir topluluğa, Batılılara “olanı biteni ve olacakları” anlatıyor ve şöyle diyordu: “Üzülerek görüyoruz ki; bazılarına göre İslam, dünyada terörizmmiş! Bu kadar gülünç şey olur mu? Ve İslam potansiyel bir tehditmiş! Ve bundan dolayı insan hakkı herkese verilirmiş amma Müslümanlara verilemezmiş! Çünkü Müslümanlar organize suç işleyecek bir potansiyel tehlike imiş!”

Profesör Doktor Necmettin Erbakan'ın Amerikalılara söylediği sözlerdir bunlar... Belirttiğimiz gibi, yer George Town Üniversitesi... Hoca Amerikalılara, “Dünya barışı size teslim edilemeyecek kadar ciddi bir iştir” diye sesleniyor. Konferansı organize edenler arasında, o konuşmanın yapıldığı dönemden bir önceki Başkan Clinton'ın danışmanı Prof. Dr. Esposito da bulunuyor ve Erbakan'ı onaylıyordu, Hoca devam ediyor ve: “Batı'nın İslamiyet'e saldırı gerekçesi yaratmak için, çok tehlikeli, çok çılgınca provokasyonları göze alabileceğini” ihsas ediyordu!

Dikkat, Tarih 5 Eylül 2001'dir... Ve çok geçmiyor, “İkiz Kuleler, 11 Eylül'de yerle bir oluyordu!” İşte gerçeği bilen bir Hidayet, İşte geleceği gören bir Feraset, Ve işte gereğini işleyen bir Dirayet!... Erbakan buydu!

Ve ardından gelenleri Hoca'nın sözleri eşliğinde hatırlayın. Gene o günlere ilişkin bir başka olayı hatırlayalım. İktidarı elinden alınan Erbakan Hoca bir cuma çıkışında gazetecilere şöyle demişti:

“Şimdi bana bir kitap gönderiyorlar. Bu kitap umut ediyorum ki birçok şeyi aydınlatacaktır. Bir Siyonist oluşumu olan bu tarikat 100 sene önce kurulmuş. (Yeniden Hıristiyanlık Tarikatı). Tarikat yeniden yapılanmış ve bu süreçte birçok Amerikan siyasisini etkilemiş bir tarikattır. Bu tarikatın kendi söylediklerine göre, 2001-2007 ve 2013 yılları arasında dünya harbi çıkacakmış. Bundan sadece 140 bin kişi kurtulacakmış. Geriye kalan herkes helak olacakmış. Bu bir tarikatın tamamen kendi dogmatik kabullenmesinden ibaret bir şeydir. Birtakım siyasilerin bu gibi dogmatik şeylere inanarak, aklı, mantığı, gerçeği bir yana bırakıp 'ha, bizim tarikatımız böyle bir şey söylüyor. Öyleyse bu harbi çıkaralım' diyecek olursa, bu çok yanlış bir davranış olur. Bütün insanlığın, hataların önlenmesi için elbirliği yapması gerekir. Birtakım siyasiler, bir tarikatın kitaplarından etkilenerek bütün dünyayı buna göre şekillendirmeye kalkıyor. Bu çok yanlış bir şey.”

Erbakan Hoca aynen böyle söylemişti. Yıl 2001 idi... Şimdi 2006. İşte Filistin ve Beyrut vahşeti yaşanıyor, Irak ve bölgemiz yakılıp yıkılıyordu. Güneş'e herkes bakmakta, ama çok ayrı şeyler akıllarına takılmaktadır. Örneğin bir köylünün Güneş'e bakışı ve anlayışı farklıdır ve doğrudur, ama bir meteorolog için daha başka bir güneş algılaması vardır ve bu algılama da doğrudur. En azından doğrunun parçalarıdır.

İlim adamları ile istihbaratçılar birbirlerine çok benzerler. Her objeyi alıp inceler ve o obje üzerinden gerçeğe ulaşıp ulaşamayacaklarına bakarlar. Bunu yaparken objeleri ve diğer çabaları küçümseyemezsiniz. Einstein'la Hutu kabilesinden olan zenci arasındaki fark; beyin kullanımı, bilgiyi işleyiş, odaklanma ve sonuçta üretmedir. Ama Einstein'ın bilim adamı veya mucit kimliği onun tuvalete gitmeyeceği, ağzının kokmayacağı, hatta insanlara iyi davranacağı ve adam gibi adam olacağı anlamına gelmez. Sonuçta Einstein da bir insandır. Ve tüm insani zaaflarla malul olabilir. Nasıl ki koca ABD, bir fil gibi veya züccaciye dükkânına girmiş deve gibi olabiliyorsa, nasıl ki İsrail, çok zengin ailenin her pisliğe bulaşmış veledi gibi şımarabiliyorsa, nasıl ki İngiltere asil bir ailenin hilekâr, düzenbaz ve kumpas kuran bir ferdi gibi davranabiliyorsa, nasıl ki Türkiye, bir mirasyedi'nin vurdumduymazlığında oyalanabiliyorsa, kafamızda büyüttüğümüz ve “bu olay çok ince ve stratejik bir plana dayanıyor” dediğimiz birçok olgu da, aslında aşağıdaki örnekteki kıl dönmesi kadar basittir. Ama “bir olayı illa bilim adamı etiketli uzmanlar ilgilenecek, görecek ve bilecek” gibi inanış ne kadar yanlışsa ve yine doğruları ve gerçekleri bulmakla sadece kendinizi görevli saymak ne kadar yanlışsa, aşağıdaki örneği de tekile indirgemek o kadar hatalı olur. Çünkü Türkiye'de birçok iş ona çok yabancı olan, konuya çok uzak olan kişiler tarafından yapılmaktadır. Bazı olgular vardır ki onu bizzat tanıyanlar ve bilenler kadar elinizle tutamazsınız bundan dolayı da kimseyi küçümseyemez ve suçlayamazsınız.

“Kıl” Fıkrası:

Uşaklı bir işçinin burnunda bir şişlik peyda olur. Bu şişlik giderek büyür, işçi nefes alamaz hale gelir. Kalp, ciğer, kulak, burun, boğaz mütehassısları, röntgenler, analizler derken çare bulunamaz. İşçi ölmek üzeredir. Sonun yaklaşıldığı kulaklara fısıldanmakta ve aileye ziyaretler artmaktadır. Saçın sakalın karıştığı hastaya bir berber çağrılır. Berber çantasından usturasını, fırçasını çıkarır tam tıraşa başlayacakken hastanın burnunun içindeki kıl dönmesini fark eder. İşçiye, “Canın biraz yanacak şu kılı çekeyim müsaade et” der. Müsaade ile kıl çekilir. Hasta bir iki saat baygın kalır ama şiş de ortadan kaybolur. İşçi sağlığına kavuşur. Berbere de hatırı sayılır bir bahşiş verir (100 bin DM civarında). Evet şimdi berbere, “o kıl dönmesini bir çok uzman görmedi de sen neden gördün” diye kızabilir misiniz? Ve başkalarına “Bunu ben niye akıl edemedim, niye düşünemedim” diye öfke duyabilir misiniz? Duyarım diyorsanız tedavi olmaya engel olan yok! Sonuç olarak;

Devletleri ve büyük kuruluşları gözünüzde büyütmeyiniz. Onlar da nihayet insanlardan ibarettir ve insanlar da bazen bireysel olarak, bazen de kolektif olarak hata yapabilir.. Bu nedenle her ortak aklın ürettiği çareyi doğru olarak da göremezsiniz. Her ortak aklın her zaman iyi şeyler üreteceğini söyleyemezsiniz. İsrail'in biyolojik silahla ilgili yelpazesini bilenler için “Kene” basit bir vakadır. Dünyada birçok şeyi Yahudilere ve İsrail'e bağlayanları, küçümseyenlere; ABD'den başlayarak Yahudilerin (Siyonistlerin) karıştıkları birçok komplo ve harekât “beni gör” diyerek beklemektedir. Marifet Şeytan'ın “gör” dediğini değil, “görme” dediğini görebilmektir. Sadece ABD'de zenginlerin işlediği suçlara bakarak, Batılı devlet ve bireylerin müracaat edebileceği yöntemleri rahatlıkla görebilirsiniz. Savaşlarda da hiç ümit etmediğiniz objeler, silah ve iletişim aracı olabilir.[1]

Bunları niye mi hatırlattık?

Erbakan Hoca'nın, ESAM'ın hazırladığı, çoğu İslam ülkelerinden önemli devlet adamlarının ve ilim erbabının katıldığı toplantıda:

“(Kendilerini kastederek) Bu ağabeyiniz bir teknoloji profesörüdür. Allah'ın biz Müslümanlara bu asırdaki en büyük lütfu, teknolojidir. (Yakınındaki İran eski Sanayi Bakanına dönerek) şimdi İranlı kardeşim, “işte biz de bu nedenle nükleer faaliyetlere hazırlanıyoruz” diyebilir.. Elbette bu sevinilecek ve taktir edilecek bir gelişmedir. Ancak bu gidişle emperyalist ve Siyonist güçlere yetişmek ve baş etmek mümkün değildir. Hatta onlar kadar nükleer silahlar üretilse bile, bunları kullanmak, bütün yeryüzünü tahrip etmek ve hayatı bitirmek demektir. Bu nedenle, Batılı barbarların korkunç nükleer füzelerini ve diğer silah sistemlerini kullanılamaz hale getirecek ve saldırılarını anında saptayıp geri püskürtecek ve etkisizleştirecek her türlü araç, gereç ve teknolojik süreç; çoktan başlatılıp bitirilmiş, her biri başarı ile denenmiş, seri üretimleri gerçekleştirilmiş ve kahraman ordumuzun kullanımına hazır hale getirilmiştir!..” anlamındaki sözleri üzerinden çok kısa bir zaman sonra, Lübnan'dan İsrail'e karşı kullanılan ve İsrail sırtlanının sırtını yere vuran “pilotsuz uçaklardan, radar ve bilgisayar beyinlerini bozan acayip teknolojik araçlardan” bahsedilmeye başlanmıştı!?.

Eğer Türkiye'yi birilerinin oyuncağı haline getiren bu kiri pası temizlemek istiyorsanız;

1) Önce “ortadaki iğrenç manzara” ile sonuna kadar yüzleşecek acı ve alçaltıcı gerçekleri kabulleneceksiniz!

2) Kişisel hesaplarınızdan sıyrılabilecek hatta özel fedakârlıkları göze alabilecek olgunluğa erişeceksiniz!

3) Bütün bunların gereğini yapabilmek için “cesaret kılıcı”nı kuşanacak yaralanmaya, hatta paralanmaya hazır hale geleceksiniz!

4) Önünüze çıkarılan engeller ve üzerinizde yürütülen tehdit, şantaj vs. türü psikolojik operasyonlardan kesinlikle etkilenmeyeceksiniz! Geri dönmeyeceksiniz!

5) Ve siz “memleketin kanını emen sülükleri temizlemek” için her şeyinizi riske etmişken “memleketin temeline dinamit yerleştirmekle meşgul olan başka birileri” bu başlık üzerinden parsayı toplarken gülüp geçebileceksiniz!

Lozan'dan Bu Yana Hayim Nahum İstilası:

Erbakan Hoca'ya göre, Hayim Nahum doktrinini dört ana başlıkta toplamak mümkün:

1- Borçlandırma, 2- Yoksullaştırma, 3- Milli yapıyı bozma, 4- Dinden uzaklaştırmadır.

ERBAKAN Hoca'yı dinliyoruz, anlattıklarından çıkardığımıza bir başlık verecek olursak, Büyük Ortadoğu Projesi denilen stratejinin Büyük İsrail Projesi olduğu sonucuna varıyoruz. Ve Hoca devam ediyor: Batılılar biliyor ki; Türkiye'nin içini boşaltmadan 'bu iş' mümkün değil. Türkiye'nin 'başına gelenler' de işte bu yüzden yaşanıyor. Hatırlayalım, 'Türkiye'nin başında' ne var: Geçim sıkıntısı, ülke borçları, milli yapının örselenmesi ve... Ve noktasında bir parantez açıp Erbakan Hoca'dan dinlediklerime dönmem gerekiyor...

'Lozan'ın hemen sonrasında işletilen bir Hayim Nahum doktrini vardır' diyor ve bu Hayim Nahum'un Mısır Hahamı olduğunu söyledikten sonra devam ediyor: 'Son noktanın konulduğu aşamada, Lozan'da İsmet İnönü'nün müzakerecileri içerisindeydi...'

Peki, bu 'müzakereci'nin adının verildiği 'doktrin' nedir?

Erbakan Hoca'dan dinlediklerimizden bir özetle sunalım:

Lozan görüşmelerinde Türk tarafının talepleri, Batı emperyalizminin 'Büyük oyun'unu bozacak unsurlar taşıyor. Avrupa tarafı kesinlikle bu anlaşmaları onaylamak istemiyor. Savaşın dayatılması ve tekrar, topyekün Türkiye'ye hücuma kalkışılması konuşuluyor. Türk tarafı taviz vermiyor, görüşmeler masada kilitleniyor!.. Sözün burasında Erbakan bir açıklama getiriyor ve 'Anadolu'nun işgali'nin ana sebebinin, Büyük İsrail Projesi ile ilgili olduğunu belirtiyor. Bu açıklamaya göre, İsrail'in 'vadedilmiş topraklar'da oluşturacağı çekirdeğin yayılma alanında Anadolu toprakları bulunuyor. Erbakan diyor ki:

'Antep ve Maraş'taki Fransız birlikleri neden oradaydı? Büyük İsrail'e zemin hazırlamak için. Ama hesaba katmadıkları bir direniş karşılarındaydı. O toprakların sahipleri Sütçü İmamlar vardı.' O 'kahramanların' varlığını o zaman Hayim Nahum da biliyordu ve Lozan'daki masada, milletimizi şahlandıran bu iman şuurunu körletmenin yollarını arıyordu.

Hayim Nahum, kilitlenen müzakereleri açıyordu! İsmet İnönü'nün müzakerecisinin (yani Hayim Nahum Yahudisinin) Batılı istilacılara kapalı kapılar ardında verdiği mesaj şuydu:

“Türklerle savaşı uzatmayın, gördüğünüz gibi topla tüfekle istediğiniz sonucu alamıyorsunuz. Zamana ve siyasete bırakın. O zaman sonuç alınacağını umabilirsiniz. Bırakın Türkiye kendi yolunda ilerlesin. Yapılacak olan kilidi 'içeriden' açmaktır. Türkiye'nin içini boşalttığınızda, yani bu milleti İslam'ın özünden uzaklaştırmayı başardığınızda amacınıza ulaştığınızı göreceksiniz. Sabır ve plan yeterlidir.”

İşte, Erbakan Hoca'nın anlattığı Hayim Nahum doktrini budur. Bu doktrine göre Türkiye Cumhuriyeti Lozan'dan beri süren bir kuşatmadadır ve şimdi kıskaç giderek daralmaktadır. Erbakan Hoca, Hayim Nahum doktrinini dört başlıkta topluyor: Borçlandırma, yoksullaştırma, milli yapıyı bozma, dinden uzaklaştırma... Şimdi günümüze bakalım ve soralım: Bu doktrinin unsurlarının bütün ana başlıkları tamam mı? Maalesef evet… Peki, bu 'doktrin' işlediyse nasıl işlemiştir? Elbette ki 'taşeron' hücrelerle. İşbirlikçi hükümetlerle… Doktrini benimseyen Batılı istilacıların, Lozan'ın hemen sonrasında Türkiye'nin her alanına ağlarını serip, faaliyete geçtikleri görülüyor. Siyaset, ticaret, sosyal yapıdaki üstünlük, 'taşeronların' hakimiyetine bırakılıyor..”[2]

“Ordumuz Milli Görüş'ün en sağlam sahibidir!..”

Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın söylediği gibi: “Türkiye'de Milli Görüş'ün en sağlam sahibi Silahlı Kuvvetlerimizdir. Dolayısıyla Silahlı Kuvvetlerimiz, ülkenin geriye gitmesi değil, ileriye gitmesi için herkesten fazla çalışan kuvvetlerdir. Bunu bir iltifat olsun diye söylemiyorum. Samimi inancım böyledir. Silahlı Kuvvetler büyük bir camiadır. Askerin içerisinde de pek çok farklı insan bulunabilir. Hepimiz insanız. İnsan zaman zaman hata yapabilir. Herhangi bir insan yanlış etkiler altında kalabilir. İşte bir kısmı şimdi itiraf etmektedir. Onların: “medya bizi dolduruşa getirdi” şeklinde söylediği söze inanıyoruz biz ve söylediğimiz gerçekler de teyit ediyor.”[3]

Amerikalı Neo-Conların Gazetesinin İddiası:

Hizbullah'ın roketli saldırıları MOSSAD'ı şok etmişti. İsrail, tüm istihbarat çalışmalarına rağmen füzelerin nerden geldiğini bulamamıştı. Us News'in iddiası: "Füzeler Türkiye'den yollanmış”tı! İsrail'e beklenmedik şekilde kafa tutan Hizbullah'ın elinde bulundurduğunu söylediği 12 bin roketin Lübnan'a nasıl sokulduğu Mossad'ı bile şaşırtmıştı. Amerikalı neo-muhafazakârların dergisi Us News, roketlerin Türkiye üzerinden Lübnan'a getirildiğini ortaya atmıştı. Başrolünü George Clooney'nin oynadığı Syriana filmine de konu olan eski CIA ajanı Robert Baer, dergiye konuşarak; İran yönetiminin Hizbullah'a binlerce Katyuşa, Zelzele ve Fecr roketleri gönderdiğini bunların da kamyonlarla, Türkiye üzerinden ya da uçaklarla Türk sahasını kullanarak önce Şam'a, daha sonra da Lübnan'a ulaştırıldığını açıklamıştı.”[4]

Bu arada Baykar Firmasınca üretilen ve filmleri Esam'ın tarihi toplantısında yerli yabancı misafirlere gösterilen, Türk yapımı Pilotsuz Uçaklar, İsrail savaş gemilerini ve askeri mevzilerine vurmak üzere, Lübnan'da ortaya çıkmıştı. Alev alev yanarak batan İsrail gemilerinin görüntüleri günlerce yayınlanmıştı… Ve acaba: “Bugünlerde Lübnan'da olduğu iddia edilen, Türk Özel Harekât Birimlerinin, ne amaçla burada tutulduğunu ve ne tür operasyonlara katıldığını bilen var mıydı?”[5]

Samimi ve seviyeli bir vatandaşın itirafları:

“Uyardın anlamadılar; Erbakan Hoca'nın siyasete girdiği günden bugüne kadar geçen zaman diliminde ifade ettikleri, savunduğu değerler, ilkeler, dünyanın değişmesine rağmen değişmedi. Çünkü O, değerlerini, değişen dünyaya uyarlamak yerine, değişen dünyayı inandığı değerlere uyarlama yolunu seçmişti. O gerçekten bir dava adamı. 40 yıldır inandıklarından bir an olsun vazgeçmedi. Hep uyardı, Siyonizm dedi, arz-ı mev’ud dedi, uyanık olun, dedi ama nafile, millet medya sayesinde büyülenmişti. Allah sağlıklı uzun bir ömür nasip etsin,!.” (Ömer Erdem)[6]

Ruşen Çakır'la yaptığı bir röportajda “Müslüman halkımızın dini duyarlılıklarını törpülemeyi ve onları ılımlı ve uyumlu hale getirmeyi başardık” anlamındaki itiraflarıyla kendi tiyniyetlerini ortaya döken AKP'li Devlet Bakanı M. Ali Şahin gibi yamultulan ve yalama olan AKP'li döneklere… Ve hala Hoca'nın çevresinde ve SP içerisinde tahribat yapan Selanikli Sabataistlere ve Hekimhan nüfusuna kayıtlı Pakraduni dönmelere (Ermenileşmiş Yahudilere) rağmen, Erbakan hareketi mutlu menziline yaklaşıyordu. Bu Selanikli Sabataistlerin ve Pakraduni Ermenilerin, SP için Genel Başkan adaylarından olan ve 13 Ağustos 2006 tarihli Milli Gazetede sf. 7'de “Ateşkes Tiyatrosu” köşesinde aşağıdaki sözlerle ayarını ve arayışını ortaya koyan nasipsizlere rağmen, kutlu kervan “kader rayında” yürüyordu:

“Şimdi yapılar ve zihinler bir bir değişmeye başladı. Artık eski yüzler heyecan vermiyor. Takip edilmiyorlar. Yalancı, kalleş, uşak, korkak vs. gibi bir algılanmaları var. Söyledikleri sözler, attıkları nutuklar bir kulaktan giriyor öbüründen çıkıyor. Halklar artık başka yüzler görmek istiyor. Perşembe akşamı bir arkadaşım “Hocam Hasan Nasrallah televizyondaydı, ne diyordu acaba! Takip ettiniz mi?” diye bana soruyor. Dün, mukteda Es Sadr, bugün Hasan Nasrallah, yarın kim bilir kim! Halklar, topyekün Yeni Bir Dünya oluşumuna hazırlanıyor. İsrail'in de ABD'nin de ve onların yerli işbirlikçilerin de büyüsü bozuldu artık. Bundan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmaz” diyordu… Acaba ne demek istiyordu?

Yazıklar Olsun!....

Eski Başkanı; şimdi Recep Tayyib’in baş adamı ve Diyarbakır Milletvekili ve PKK yanlısı ve Barzanici olarak bilinen Mücahid Arslan olan Mazlum-Der'in Ankara'daki Mitingiyle ilgili yazısında, Hakan Albayrak, bastırmaya çalıştığı çıbanlarını deşiveriyordu. Refah-Yol hükümetinin; tamamen teknik ve taktik manevralarla imzaladığı ve aynı tank ve uçakların modernizasyonunun Amerika'da yapılması halinde Türkiye'nin milyarlarca dolar zarara uğratılacağı ve İsrail'in ise çok daha ucuza yapacağı Askeri işbirliği anlaşmasını; Erbakan Hocanın aleyhine bir iftira ve yıpratma kampanyasına dönüştüren marazlı medyanın ve bazı İslamcı-İstismarcı münafıkların bu çarpıtılmış iddialarına haklılık kazandıran ve bu konuda onlarla aynı kanaati taşıdığını ortaya koyan Hakan Albayrak 3 Ağustos 2006 Milli Gazetede şunları yazıyordu:

“Türkiye-İsrail Askeri İşbirliği Anlaşması'nın imzalanmasından kısa bir süre sonraydı. İsrail yine Lübnan'ı bombalıyordu. Gazeteci olarak Beyrut'ta bulunan bir arkadaşım, utançtan yerin dibine geçiyordu mütemadiyen; zira konuştuğu bütün Lübnanlılar, “Üzerimize bomba yağdıran bu uçakların pilotları Türkiye'de eğitiliyor. Siz İsrail uşağısınız” diyorlardı. Büyük bir fitne, bir Müslüman halkı başka bir Müslüman halka buğzettiriyordu. Derken, Hizbullah'a ait televizyon kanalında bir gece, İstanbul Beyazıt Meydanı'nda İsrail'i lanetleyen ve Lübnan mücahitlerini selamlayan İslamcıların görüntüleri yayınlandı. Arkadaşım anlatıyor: “Ertesi gün Beyrut'ta bütün hava değişmişti. Kiminle konuşsam, İsrail'e karşı Lübnan'la beraber saf tutan Türklere şükranlarını sunuyordu…”

Ne dersiniz: Acaba Bay Hakan Albayrak'ın asıl amacı, Saadet Partisinin Tarihi Filistin'e Destek Mitinglerinin önemini ve etkinliğini vurgulamak mıydı, yoksa, Haydar Baş'çıların ve malum radikal İslamcı geçinen münafıkların yaymaya çalıştıkları gibi “Erbakan'ın iktidarında İsrail'e en büyük iyiliklerin yapıldığını, şimdi ise bu mitinglerle, o hatasını kapatmaya çalışıldığını” yazmak ve bu konuyu unutanlara tekrar hatırlatmak mıydı? Ha sahi bazı yazar takımı, Saadet'in Erbakan bereketiyle yüzbinleri toplayıp coştukları İstanbul, Diyarbakır ve Trabzon mitingleri öncesinde niye duyarlı insanları bu toplantılara katılmaya çağırmamışlardı? Not: Erbakan Hoca'nın İsrail'le imzaladığı Askeri anlaşmaların, stratejik değil, bütünüyle taktik ve teknik bir manevra olduğunun; geri zekâlıları bile ikna eden ispatı ise; Siyonist destekli 28 Şubat darbesiyle Refah-Yol'un yıkılmasıdır. İsrail'e ve ABD'ye bu kadar yararlı (!) bir hükümeti acaba niye yıkmışlardı?

İsrail Anlaşmasının İç Yüzü

Bazı çevrelerin sıkça gündeme getirdiği “İsrail ile askeri tatbikat içeren birçok anlaşmanın Refahyol hükümeti döneminde imzalandığına” ilişkin iddialar ve yazılar, tamamen yalandı ve gerçekler çarpıtılıyordu. 23 Şubat 1996 tarihinde imzalanan Türkiye-İsrail Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması, DYP-CHP koalisyonu döneminde Çiller hükümetince imzalanıyordu. İmzalanan bu anlaşmayla o tarihten bu yana İsrail ve Türk uçakları Anadolu Kartalı gibi birçok tatbikat yapıyordu. Refahyol döneminde yapılan tek anlaşma ise, uçan tabut olarak adlandırılan F4 uçaklarının ABD tarafından modernize edilmemesi üzerine daha önceki hükümetler döneminde başlayan görüşmelerin sonuçlandırılarak bu işin İsrail'e yaptırılmasını içeriyordu.

Ortak askeri tatbikatların yapılmasını içeren anlaşma, DYP-CHP koalisyon hükümeti döneminde Tansu Çiller tarafından imzalandığı gizleniyordu. 1995 seçimlerinden birinci parti çıkınca Refah'tan önce Anayol hükümeti kurulmuştu. Ayrıca bu anlaşma, o hükümetten de önce hazırlanıyordu ama 1996 yılında imzalandığı için Refahyol döneminde imzalandı zannediliyor veya böyle gösteriliyordu. Refahyol hükümetinin 30 Haziran 1996 tarihinde kurulduğunu oysa söz konusu askeri anlaşmanın 4 ay önce 23 Şubat 1996 tarihinde Çiller hükümeti döneminde imzalanıp yürürlüğe konulduğunu herkes biliyordu. M. Ali Birand'ın 22 Haziran 1996 tarihli Sabah Gazetesi'ndeki yazısı da bu konuyu açıklıyordu. Erbakan Hoca, o zaman İsrail Dışişleri Bakanına önemli tavsiyelerde bulunarak bir bakıma postalayınca, eskiden beri yapılan anlaşmaların devam ettirildiği imajı verilmek isteniyordu. Refahyol döneminde İsrail ile yapılan bir tek anlaşmaya göre sadece Türkiye'nin F4 Phantom uçaklarının modernizasyonu İsrail’e yaptırılıyordu. F4'ler niçin bu ülkeye modernize ettiriliyordu? Çünkü bu anlaşmanın ihale müzakereleri Refahyol'dan çok önce başlatılıyordu. F4'lerin modernizasyonu yapmayan ABD, Türkiye'ye mecburi adres olarak İsrail'i empoze ediyordu. Ne olacaktı? Bu uçakları çöpe mi atacaktık? Ayrıca biz ülke olarak F4 üretmiyoruz F16 üretiyoruz gerçeği halkımızdan saklanıyordu.

Refahyol Hükümeti'nin kurulmasından sonra İsrail Dışişleri Bakanı Davit Levy'e uzun uğraşlar ve ısrarlı randevu talepleri sonunda gerçekleştirdiği ziyaretinde Erbakan; “Birleşmiş Milletler kararlarına uyunuz. İşgal ettiğiniz topraklardan çekiliniz. Yeni yerleşim merkezi açmaktan vazgeçiniz. Mescid-i Aksa'ya saygılı olunuz” uyarısında bulunmuştu. Bu uyarılar elbette Levy'nin hoşuna gitmiyor ve Levy İsrail'e içi buruk dönüyordu. Durumu fark eden masonik çevreler Levy'nin hemen arkasından Mayıs 1997'de Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan'ı, Genelkurmay Başkanı Org. Karadayı’yı, Genelkurmay 2. Başkanı Org. Çevik Bir'i İsrail'e gönül almaya gönderiyordu!?



[1] Sesar / 08.08.2006

[2] Behiç Kılıç / Tercüman / 12.08.2006

[3] Behiç Kılıç / Tercüman / 13.08.2006

[4] Haber10.com / 11.08.2006

[5] İbrahim Karagül / Yeni Şafak / 11.08.2006

[6] Behiç Kılıç / Tercüman / 13.08.2006

Makale Paylaşım Sayısı: 2392

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR