Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2394
mod_vvisit_counterDün3126
mod_vvisit_counterBu Hafta27295
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay125210
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16763185

IP'niz: 34.200.252.156
Bugün: 29 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12189158

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

İNKILABA AZ KALDI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

“O zulmedenler (ve hain işbirlikçiler), nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında (görecek, Kur’an’ın vaadinin ve Allah’ın kudretinin hak olduğunu) bileceklerdir!” (Şuara: 227, Son ayetin son kısmı)

Bismillahir-Rahmanir-Rahim (Kâinat düzenini ve tüm dünya dengelerini kuran, koruyan ve insanlara merhamet buyurup mümin kullarını sonsuz huzura kavuşturan Allah’ın adıyla)

Güneş sisteminin de içinde bulunduğu SAMANYOLU galaksisinde, güneş gibi 250 milyar yıldız bulunmaktadır. Şu ana kadar tespit edilebilen böyle 300 milyar galaksi vardır. Dünya gezegenimiz Güneş'in etrafında saniyede 200 km. gibi müthiş bir süratle dönüp durmakta, bir yandan da kendi ekseni etrafında yuvarlanmaktadır. Havada uçakta iken bile sallandığımız halde dünyanın bu hızlı dönüşleri bizleri hiç sarsmamakta başımızı dolandırmamaktadır. İşte bütün bu hassas dengelerin hepsi Yüce Allah'ın yaratması ve esirgeyip korumasıdır. Dünya tarihi boyunca yağan kar tanelerinin her biri ayrı buz kristalleri ve geometrik-simetrik sanat harikalarıdır ve bu trilyonlarca kar tanesinin hepsi farklı yaratılıştadır. Bir insan beyni Konya’nın 40 katı büyüklüğündeki binlerce bilgisayardan daha kapsamlı ve başarılı bir yapıdadır. Bu mucize beynimiz, hayatta bir sefer algıladığı görüntüyü, tadı ve kokuyu artık hiç unutmamakta, tekrar karşılaştığında hemen tanımaktadır. Yumruk kadar kalbimiz, her seferinde sadece bir çay bardağı kadar kan alabildiği halde, her gün aralıksız ortalama 8 ton kanı kılcal damarlarımıza kadar bütün vücudumuza pompalamakta ve geri toplamakta ve tamamen kontrolümüz dışında 70-80 yıl durmadan çalışarak bizi hayatta tutmaktadır. Adeta küçük bir kâinat olan insan vücudunda, her an sonsuz bir aklın ve kudretin kontrolü altında yaratılıp yaşatılması gereken böyle yüzlerce çok hassas dengeler bulunmakta ve bizlerin bunlardan haberimiz bile olmamaktadır. Evet böylesine sonsuz kudret, rahmet ve sanat sahibi olan Yüce Allah'ımızın biz kullarına gönderdiği Kur’an’ın bütün kuralları ve haberleri de, hepsi haktır, hayırdır, lazımdır ve mutlaka olacaktır. İşte Besmele, böyle bir Allah'a sığınarak, tüm süper güçleri ve işbirlikçileri ise karınca hükmünde sayarak işe başlamaktır.

Bu inanç ve amaç etrafında, yani İslam potasında kaynaşan milletimiz, manevi değer ve dinamiklerinden uzaklaştırıldığı için maalesef Irak, Suriye, Türkiye ve İran’daki Kürt kardeşlerimiz “özerklik” kılıfıyla kandırılıp, Batı kuklası küçük İsrail olacak bir KÜRDİSTAN kurmaları için kışkırtılmaktadır. Bu Kürdistan hem Amerika’nın, hem Avrupa’nın, hem de Çin ve Rusya’nın desteği ile korkunç şekilde silahlandırılıp, Türkiye ve diğer İslam ülkelerine saldırtılacak; böylece Lozan’la ertelenmiş olan Sevr uygulanacak, BOP hedefine ulaşılacak, BÜYÜK İSRAİL kurulmuş olacaktır. Acaba Sn. Cumhurbaşkanı’nın yüz milyonlarca dolara satın alınan uçak-saraylarına atanacak pilotların seçiminde “şehit ve gazi yakını olmama” şartı, PKK gibi on binlerce gencimizin katili eşkıyaların elebaşlarını muhatap alıp meşrulaştırma günahının vicdanlarında yol açtığı suçluluk psikolojisini bastırma ve tatlı canlarını onurlu ve şuurlu vatan evlatlarına teslim etmekten sakınma amaçlı mıydı?

Konumuzla ilgili tespit ve tahliller yaparken, çözüm önerileri ve kurtuluş projeleri sunarken; hiç kimsenin itiraz ve inkâr edemeyeceği şu beş temel kaynağı ölçü biliriz:

1.  Aklıselim

2.  Müspet ilim

3.  Tarihi deneyim ve birikim (Milli Şuur düşüncesinin temelidir)

4.  Kur’an-ı Kerim ve Hak Din (Atatürk’ün Elmalılı Hamdi Yazır Hoca efendiye Kur’an’ı tercüme ettirmesi oldukça önemli bir girişimdir)

5.  Çağdaş gereksinim.

Bu beş ölçünün ittifakla hayırlı ve yararlı gördüklerini DOĞRU, bunların kötü ve zararlı bulduklarını YANLIŞ kabul ederiz.

Bizim bütün kuşkumuz, Türkiye’mizin Irak’ın, Suriye’nin ve Libya’nın akıbetine uğramasıydı ve maalesef AKP’nin gaflet ve dalaletiyle ülkemiz böyle bir batağa hızla kaydırılmaktaydı. “Yok canım, bize bir şey olmaz!” diyenler ya anlayış fukarasıydı veya şahsi çıkarları için ülkeyi tehlikeye atmaktan sakınmayan bir vicdansızdı.

Yanlış bir makasla ters istikametteki raylara giren ve çok geçmeden bir çarpışma sonucu büyük bir facia kaçınılmaz görünen hızlı trendeki yolculara, bindikleri aracın yüksek konforundan, kaliteli dekorundan ve seçkin ikramlarından bahsedip nutuk çekenler zevkle ve dikkatle dinlenir ve alkışlanırken; birisi çıkar da; yanlış yönde hareket ettiklerini, ilk istasyonda durup derhal istikamet değiştirmek gerektiğini, aksi halde hızla felakete sürüklendiklerini haykırsa, ona “ortalığı karıştıran ve huzur bozan bir manyak” gözüyle bakanlar, maalesef her zaman çoğunluğu oluşturmaktadır. Ama sonunda haklı çıkan hep acı gerçeği hatırlatan ve her dönemde de az bulunan insanlar da vardır. Şimdi bizler de, AKP lokomotifinin ters istikamette ve kendisiyle birlikte ülkeyi de felakete sürükleyecek bir gaflette yol aldığını haykırmaktayız.

AKP iktidarının ve kurmay takımının, Çözüm Süreci denen Türkiye’yi çözme senaryosunda, PKK başı Öcalan’ın sekretaryalarını ve Kandil’le iletişim postacılığını (mektup ve talimat taşıyıcılığını) yapıyor konuma taşınması kanımıza dokunmaktadır. Şimdi bu saptama; yalan mı, iftira mı, hakaret kasıtlı mı? Hayır!.. Sadece gerçeği yansıtan bir uyarıdır. Ama bu doğru kanaatlerimiz ve Milli kaygılarımız yüzünden her ay Milli Çözüm Dergimize yeni bir mahkeme açılmaktadır. Bu mahkemelerde onların ifadesiyle Cemaat yargısına denk gelirsek, yandık… Hükümet yandaşı yargıçlara düşersek, yine yandık… Biz de Yüce yaratıcı’ya sığınmakta ve sadık insanlarımızın duasıyla bu gerçekleri yazmakta ve konuşmaktayız: “Haksızlıklar karşısında susan Dilsiz Şeytan” olmaktansa, hakkı haykırıp zindanda yatan olmayı şeref saymaktayız!

Yeri gelmişken samimi bir kanaatimi de aktarayım. Etik olmasa da, maalesef sosyolojik bir gerçekliktir ki; İdeolojik düşüncelerle değil; sosyolojik, ekonomik ve psikolojik dürtülerle paralel yapıya yakın duran veya iktidarın tavrını daha haklı bulan Yargı mensuplarımızın ve diğer bürokratlarımızın sonuçta kendi vicdanına, hukuki ve ahlaki kurallarına bağlı kalacaklarına ve bu gibi yaftalarla onları kutuplaştırmanın asla doğru olmadığına inanmaktayım.

Bazı “sert çıkışlar!” yoksa İsrail’e hizmeti kolaylaştırma amaçlı mıydı?

İlk yetmiş sayfasını Erbakan Hoca’nın yazdığı Garry Allen’in “Gizli dünya Devleti” kitabının 195 ve 196 sayfalarında: Amerika’nın nasıl yönetildiğini ve Yahudi Lobilerinin stratejilerini en iyi bilen siyaset bilimci ve gazetecilerin çok ilginç saptamaları; NATO, BM ve AB müttefiki ülkelerin nasıl idare edildiğini ve toplumların demokratik hilelerle nasıl yönlendirildiğini açığa vurmaktaydı.

“Uluslararası Siyonist yönetici kadronun resmi kamuoyu yönlendiricileri; Yahudi hizmetkârı Richard Nixon’u “muhafazakâr” olarak lanse etmekle çok başarılı bir iş yapmışlardı. Böylece aslında liberal olan Nixon muhafazakârların da oylarını almış ve onları da Siyonist sermaye hizmetinde kullanmıştı. Bu oyunu fark eden Pensilvanyalı aşırı Liberal Senatör Hugh Scott, bir defasında gazetecilerin karşısında şöyle haykırmıştı: “Onlar (Liberaller) kendi işlerini yaparken, (zavallı) muhafazakârlar (boş) hitabetle meşgul oluyorlardı!” (Cumhuriyetçi Battle Line. Şubat 1970) Çünkü Richard Nixon Rockefeller kontrolündeki Liberallerin adayı olarak seçime girseydi, kazanması imkânsızdı. Oysa böylece O’nun hükümeti yönetmesine ve kamuoyunun bu gizli gerçeğe dikkatinin çekilmesine engel olunmaktaydı. Liberal köşe yazarı Stewart Alsop ise, Nixon’un asıl yüzünü ortaya çıkarmaya çalışmış, “eğer Nixon’u onunla ilgili uydurulan imaja bakılarak değil de, yaptıklarının sonuçta kimlere yaradığının düşünülerek değerlendirilmesi halinde asıl niyetinin ve kimlere hizmet ettiğinin anlaşılacağını" vurgulamıştı. (Newswweek 11 Ocak 1971) Alsop devamında: “Nixon’un Liberal Demokratların düşmanı” olduğu yolunda oluşturulan kasıtlı propagandanın, aslında Ona demokratların koyu kapitalist Siyonist programını uygulamakta nasıl yardım ettiğini de hatırlatmıştı”

İşte bunun gibi, aslında Erbakan Hoca’ya ve Onun Hak davasına hıyanet edip, Siyonist emperyalistlerin en çok korktukları İslam Birliği ve Adil Düzen projelerini sekteye uğratma karşılığı “dindar ve demokrat kahraman!” olarak reklam edilip iktidara taşınan; ama Müslüman halkı avutmak ve avuçta tutmak üzere de, İsrail ve ABD aleyhine horozlanması talimatı alan ve böylece Şeytani odaklara daha kolay ve kapsamlı hizmet sunan zevatın, ne maksatla parlatılıp propagandalarının yapıldığı artık daha iyi anlaşılmaktaydı. Türkleri soykırımla suçlayan ve en edepsiz sözlerle Hz. Peygamber Efendimize sataşan Papa’yı davet edip saygıyla sarayında ağırlayan… İsrail’in Mescid-i Aksa işgalini ve tahribini ağırdan alan Sn. Recep T. Erdoğan, halkımızı “Küba’ya Cami” safsatasıyla avutup oyalamaktaydı.

BOP Eşbaşkanlığının hesabı sorulmayacak mıydı?

BOP denen Büyük Ortadoğu Projesi’nin, Türkiye dahil 23 İslam ülkesini parçalamayı hedeflediğini; Irak, Suriye ve Libya işgalinin bu maksatla tertiplendiğini artık herkes bilmekte ve ABD resmi yetkilileri de bu gerçeği ifade ve itiraf etmektedir. Tam 32 yerde ve 2010 yılına dek “Beni Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığına getirdiler" dediğini video kayıtlarıyla tespit edip, mahkemelere ve resmi mercilere ilettiğimiz Sn. Recep Tayyip Erdoğan, şu an Cumhurbaşkanlığı mevkiindedir. Ülkemizi ve bölgemizi parçalamayı amaçlayan sinsi ve Siyonist bir projede kendisine eşbaşkanlık hizmeti verilen Sn. Erdoğan'ın "bu görevi yedi yıl yerine getirdiğini, ama zararlı ve kötü maksatlı bir girişim olduğunu fark edip vazgeçtiğini" belirten hiç bir ifadesine de hala rastlanmış değildir. Şimdi böylesine karanlık ilişkiler içerisindeki yöneticilerle ülkemizin nasıl bir akıbete sürüklendiğini merak edip endişelerimizi dile getirmek, milli haysiyet ve manevi hassasiyet sahibi herkesin bir vicdan görevidir. Tamam, paralel yapılar tehlikelidir ve hıyanettir; iyi de BOP eş başkanlığı gibi parazit yapılar neyin nesidir? Türkiye dışarıdan tayin edilen "Genel Valiler"le mi yönetilmektedir?

En son TBMM Grup Toplantısında (13 Ocak 2009)’da:

"Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, aynı zamanda Büyük Ortadoğu Projesi'nin eşbaşkanı'dır... Bu görevinden vazgeçsin diyorlar. Büyük Ortadoğu Projesi'nin amaçları bellidir" diyen Sn. Recep Tayyip Erdoğan'ın bu sözlerini: Amerika'nın gizli ve kirli projelerinde görev aldığının ve Büyük İsrail Planına bilerek veya bilmeyerek katkı sağladığının çok açık itiraf ve ispatı görmek ve endişelerimizi dile getirmek", bir hakaret midir, yoksa uyarı mahiyetli bir durum tespiti midir? Ve kamuoyunun asıl merak ettiği:

• Ülkemizi de parçalamayı hedefleyen yabancı bir projede eşbaşkanlık yapan kişinin ve hükümetin, anayasa ve kanunlarımızdaki ve toplum vicdanındaki karşılığı ve yaptırımı nedir?

• Bunların işlenmesi değil de gündeme getirilmesi suç sayılır duruma gelmişse, bu ülke nereye sürüklenmektedir?

Üstelik sorulması gerekmez mi, bu ifade ve itiraflar doğruysa, Sn. Erdoğan BOP eşbaşkanlığı görevine; hangi ülkeler ve mahfillerce, hangi yetki ve gerekçelerle... Ve en tehlikelisi hangi gizli vaatler ve tavizler neticesi tayin edilmiştir?

Bu görevle ilgili tavsiye ve talimatlar kimlerce verilmiştir ve nasıl yerine getirilmiştir?

TBMM, hükümet üyeleri TSK ve MİT gibi devlet birimleri bu BOP eşbaşkaniığı göreviyle ilgili bilgi sahibi midir?

Sn. Erdoğan; BOP'un mahiyetini, böyle bir dış görevlendirmenin hukuki niteliğini, NATO ve BM gibi resmi üyeliğimiz dışındaki özel ve gizli projelerde görev almanın kanuni gerekçelerini, Milletimize ve Meclise açıklamak zorunda değil midir?

Siyasi rakiplerinin özel bilgilerini ve hiç kimseyi ilgilendirmeyen gizli ilişkilerini, tüm edep ve hürmet ölçülerini tepelercesine diline sakız edip çiğneyenlerden; ülkemizin, bölgemizin ve İslam âleminin geleceğini ve güvenliğini ilgilendiren yabancı ve yıkıcı projelerdeki görevinin aslını ve hesabını sormak, bazılarını niye bu denli rahatsız etmektedir?

Hükümranlık haklarımızın yabancı merci ve mahfillere devri, ülke birliğimizin bölünüp milli dirliğimizin tehlikeye girmesi anlamını taşıyan böylesi dış görevlendirmelere boyun eğmenin müeyyide maddeleri nelerdir?

• Milli iradenin ve TBMM’nin de üzerinde, dışarıdan tayin ve görevlendirmeler geçerli ise, bir sürü masraf ve horoz kavgası ile yürütülen, “demokratik seçim” aldatmacalarına niye lüzum görülmektedir?

• Sn. Erdoğan’a bir ara bu projede görev verilmiş ama daha sonra zararlı ve yararsız olduğu fark edilip vazgeçilmişse, bunun da topluma açıklanması elbette gerekmez miydi?

Self Determinasyon (halkların kendi kaderini tayin hakkı) kavramı hangi anlam ve amacı taşımaktadır?

Self Determinasyon, Batılıların, etkisizleştirmek ve sömürmek istedikleri ülkeleri, etnik temelli parçalamak üzere uydurdukları bir “bölünme aşaması”dır. Toprak bütünlüğümüzü, milli birlik ve dirliğimizi dağıtmayı amaçlayan Şeytani bir plandır. Bu plan Siyonist mihrakların güdümündeki uluslararası hukukta şöyle tanımlanmıştır: Yeni bir devlet kurma yolunda, toprak iddiaları bulunan kesimlerin, egemen devletten ayrılma ve bağımsızlık kazanma arayışında; bir referandumla bölge halkının tercihinin sorulması ve çıkan sonuçların demokratik bir saygıyla karşılanması ve razı olunmasıdır. Mevcut egemen devletin böyle bir ayrılığa yanaşmaması ve referandum sonuçlarını tanımaması durumunda, Birleşmiş Milletlerin uluslararası askeri ittifakla, o ülkeye müdahale etme hakkı ve yetkisi bile, Self Determinasyon’la ilgili sözde hukuk kapsamındadır. Ve dikkat buyurun, PKK Cizre’de kısmi özerklik ilan edip hendek sınırlar kazmaktadır.

Kobani bahanesiyle ayaklanıp 35 ilde isyan başlatan ve etrafı yakıp yıkan PKK’lı sivil militanların özellikle Hüda-Par binalarına ve mensuplarına ve bölgedeki bütün dindarlara ve kutsallarına saldırmalarının, “iyi niyetli ve istikametli bütün Kürtleri Hizbullahçıların safına katma ve böylece Güneydoğu’yu PKK’cı bölücülerle, Hizbullahçı bölücülerin tekeline ve dolayısıyla Amerika’nın kontrolüne alma” amacıyla kışkırtıldığı sırıtmaktaydı. İşte bu süreçte Abdurrahman Dilipak’ın “Hüda-Par’cıların kendisine olaylarla ilgili bilgi aktardıklarını ve bazı görüşmeler yaptıklarını” açıklamasını, acaba bu ABD projesinde kendisine görev verildiği şeklinde mi okunmalıydı?

Daha önce Milli Çözüm Ekibinin "Bunların gaflet ve hıyanet girişimlerine ve üniter yapımızı çözme gayretlerine karşı, stratejik bir sabır ve sükûnet gösterilip; kalıcı ve ülkeyi dış vesayetten kurtarıcı büyük hamlelerin yapılacağı şartların olgunlaşması beklenmektedir” tespitlerimize burun bükenler, şimdi hak vermeye başlamıştı.

TSK'nın onurlu ve olumlu kararlarını, Cumhurbaşkanı açıklamak zorunda kalmaktaydı.

TSK, bu kritik süreçte çok stratejik bir yaklaşımla, IŞİD ve diğer terör örgütlerinin ülkemize sızmasını engellemek amacıyla sınır boyunca belli noktalarda "Tampon bölgeler kurma ve uçuşa yasak emniyet koridorları oluşturma" kararı almış ve bunu Sn. Cumhurbaşkanına açıklamıştı. Bu önlemin gereğini, Milli Çözüm Dergisi, ta Suriye sorunları çıkarıldığında hatırlatmış ve defalarca gündeme taşımıştı. Bunlar vaktinde yapılsaydı, 2 milyon Suriyeli sığınmacı insan ve yüzlerce Militanı Türkiye'ye taşımak ve başımıza bin türlü sorun açmak durumunda kalınmayacaktı.

Ve zaten IŞİD’le mücadele bahanesiyle ve tabi ABD ve AB desteği ile; Barzani Peşmergeleri, PKK teröristleri ve PYD gençlerinden oluşan özel bir “bölge ordusu” kurulmakta, İsrail subayları bunlara eğitim yaptırmakta ve Kandil’deki cinayet generalleri diplomalarını dağıtmaktaydı. Yani bıçak kemiğe dayanmıştı ve büyük dönüşümler yakındı. Derin mahfillerle irtibatı bilinen, 28 Şubat sürecinde önemli icraatlar yürütülen buna rağmen AKP iktidarınca Ankara Valiliğine getirilen ve 1990’da Harp Akademileri Milli Güvenlik Akademisi’ni bitiren Alaattin Yüksel’in, valiler kararnamesinden günler önce “Artık görevde kalmayı düşünmediğinin ve emekliliğini istediğinin” medyaya sızdırılması… Ve yine eski Denizli Valisi Abdulkadir Demir’in “Bu şartlarda görevi yürütmenin gereksizliğini” vurgulaması bazı kesimleri “Acaba darbe mi geliyor?” telaşına kaptırmıştı. PKK Diyarbakır Belediye Başkanı Gülten Kışanak’a “Devlet benim, çekil şuradan!” diye haddini hatırlatan kahraman üsteğmeni Genelkurmay Başkanın ve kuvvet komutanlarının çağırıp onurlandırması anlamlıydı. Ama Sn. Cumhurbaşkanı hiç oralı olmamış ve bu üsteğmenimize sahip çıkmamıştı. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanımız ve Kuvvet Komutanlarımız da Cumhurbaşkanı’nın Köşk’te verdiği davete katılmamıştı. Bu arada MİT üzerinden CIA-MOSSAD yönlendirmeleri Abdullah Öcalan’ın “uzun vadeli ve derin projeleri bir devrim hazırlanıyor!” uyarıları, yarası olanları gocundurmaktaydı.

Maalesef Türkiye’nin yeni komşuları; IŞİD ve Barzani Kürdistanıydı!

Türkiye'nin Suriye ve Irak sınırında 6 farklı örgüt hâkimiyet kurmuşlardı. Suriye’de 2011’den bu yana süren iç savaş ve IŞİD’in Irak’taki hızlı ilerleyişi sonrası Türkiye’nin güney sınır kapılarının karşısında şimdi 6 farklı bayrak dalgalanmaktaydı. Bunlar Suriye Arap Cumhuriyeti, İslami Cephe, Özgür Suriye Ordusu, IŞİD, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ve PYD-PKK’ya ait bulunmaktaydı. İşte AKP Türkiye’yi böyle bir çıkmaza sokmuştu. ABD, Barzani ve Kürt kuvvetlerine eğitim, istihbarat ve ekipman desteği sağlayacağını açıklamıştı. Obama’nın güvendiği kara harekâtının IŞİD haricindeki terör örgütleri olmasının, bölgedeki dengeleri değiştireceğini söyleyen uzmanlar, “askıda olan Kürt koridorunun yeniden gündeme gelebileceği” konusunda uyarmıştı.

Artık ahmakların bile anlaması gereken bir gerçeği tekrar hatırlatmamız lazımdı; Gerçek şu ki; Irak ve Suriye diye iki devlet kalmamıştı. Suriye’de taş üstünde taş bırakılmamış; Irak harabeye çevrilip parçalanmıştı. Kışkırtılan ve birçoğuna İslamcı kılıfı takılan gruplar işkencede ve vahşette birbirleriyle yarışmaktaydı. Milyonlarca insan perişandı ve bunlardan 2 milyona yakını Türkiye’nin dört bir yanına saçılmıştı. İstanbul’un, Gaziantep’in, Kilis’in vs. sokaklarında Türkiye’nin en büyük üçüncü azınlık grubu başıboş mayın gibi dolaşmaktaydı ve tabii Irak ve Suriye’de her gün harlanan ateş topu, çevresindeki ülkelere de sıçrama riskini taşımaktaydı. Ürdün, Lübnan ve Türkiye ise komşular içinde en çok risk taşıyanlarıydı. Etrafa saçılan Şiiler, Sünniler, Araplar, Kürtler, Türkmenler ve diğerleri iç savaş kıvılcımlarıyla birlikte hareket ediyorlardı. Bölgenin dengeleri karmakarışıktı. Kısacası, Türkiye'yi ateşe atacak riskli hamlelerden mutlaka sakınılması lazımdı. Eğer Türkiye bir şekilde bu alev sarmalının parçası olur ise, eğer Türkiye bir şekilde Batı’nın ileri karakolu haline gelirse müreffeh, gelişmiş ve medeni Türkiye hayalleri hepten yıkılacaktı. Kısaca Erdoğan Başkanlığı ve Davutoğlu iktidarı ülkeyi çok karanlık bir maceraya sürüklendiğinin farkında değil ise gafil, farkında ise hain konumunda hesap sorulacaktı.

Sn. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala; PKK’dan ve elebaşlarından hesap sormak ve hizaya sokmak yerine: “Yıkılan binaların, dükkânların zararlarını karşılayacağız ve yakılan arabaların yenilerini” alacağız diyorlardı. Bu tavırları bize Nasrettin Hoca’nın çalınan heybesini hatırlatmıştı.

Sn. Cumhurbaşkanı ise: “Bu olaylara karışanlara, okulları, dükkânları yakanlara yazıklar olsun!” diye çıkışmaktaydı. Oysa asıl “bu isyan emrini veren Apo’yla hala pazarlık yürüten ve anarşistlere cesaret verenlere yazıklar olsun!” demek lazımdı. Maalesef AKP iktidarının aciz ve basiretsiz politikaları yüzünden Türkiye, IŞİD ile PKK’yı desteklemek arasında bir tercihe mecbur bırakılmıştı. Tekelci Siyonist sermayenin Türkiye temsilcisi TÜSİAD “Aman Barış Süreci sekteye uğratılmasın!” diye ülkemizi parçalayacak ateşe benzin sıkmaktaydı. NATO sekreteri: “Türkiye Kobani’ye tek başına girsin, ama güvenlik koridorundan vazgeçsin” diye dayatmaktaydı. Erdoğan ve Davutoğlu: “Biz sadece IŞİD’le değil, zalim Esed’le de savaşıyoruz” bahanesi olsun diye Suriye yönetimine müdahaleyi şart koşmaktaydı. Üstelik Türkiye’yi Suriye batağına çekmek için sınırlarımıza düşen bombaları IŞİD değil, PKK ve PYD atmaktaydı ve daha da tehlikelisi PKK uluslararası masumiyet ve meşruiyet kazanmıştı. Düne kadar AKP ile sarmaş dolaş olan eski Hizbullah yeni HÜDA-PAR şimdi açıkça IŞİD taraftarıydı. Bir soru daha: Ya Suriye ve Irak’a girecek askerimizi Amerikan uçakları yanlışlıkla vursalardı?! Velhasıl Türkiye için asıl ve acil tehlike IŞİD ve PKK’dan önce bu yanlış zihniyet ve tutarsız siyaset olmaktaydı. Tenkitlerimiz şahsiyetlere değil, zihniyetlere karşıydı.

Amerika’nın önde gelen Yahudi firmalarından Exxon Mobil ve Rosneft, Rusya’nın Kuzey Kutup Denizinde, çok büyük bütçeler ayırarak, petrol ayırma platformları kuruyor, yani Ukrayna bahanesiyle görünüşte Amerika-Rusya zıtlaşırken, gerçekte ABD-Sovyet ortaklığı hızla yürüyordu. Ve Rusya Suriye’de TSK’nın oluşturacağı tampon bölgeye, ABD ile birlikte ve şiddetle karşı çıkıyor, ancak BM kararıyla mümkün olacağını söylüyordu. Ve zaten Yahudi asıllı Fransız Filozof Bernard Levy: “Türkiye, ya IŞİD’le savaşır, ya da NATO’dan çıkarılır!” diye tehdit ediyordu.

İngiltere’deki NATO zirvesinde, Obama’nın IŞİD’e karşı ortak müdahale zokasını iştahla yutan Sn. Erdoğan’ın buna karşılık Pensilvanya’daki Fetullah Gülen’i durdurmalarını, en azından Türkiye’ye geri yollamalarını istemesi, bizim yıllardır dile getirdiğimiz: “ABD (Yahudi Lobileri) Erdoğan’ı hizaya sokmak ve AKP’nin yularını ellerinde tutmak için, Fetullahçı yapıyı kullanıp kışkırtıyor” tespit ve tahlillerimizin ne denli doğru olduğunu ve Erdoğan’ın da bunun farkına vardığını ortaya koyuyordu. PKK’nın Hakkari Çukurca baskınında bir ayağını kaybeden İzmir’deki gazimizin, taktırdığı protez bacağın parası yüzünden evine haciz geldiği bir düzende ayakkabı kutularında yüz milyonlarca lira para saklayanlara hesap verecekleri günler yaklaşıyordu.

Peki, IŞİD’e Kimler katılıyor, nerelerden destek alıyordu?

Sonunda IŞİD içindeki yabancılar ile Suriye’de savaşanların milliyetleri tespit ediliyor ve tablo şaşkınlık uyandırıyordu. IŞİD’te Türkiye’den giden 600 gencin bulunduğu da belirtiliyordu. İngiliz The Telegraph’da yayınlanan haberde Suriye ve Irak’ta, IŞİD terör örgütü saflarında 70 ülkeden 11 bin kişinin yer aldığı belirtiliyordu. Haberde yalnız Avrupa ülkelerinden 2 bin kişinin IŞİD içinde olduğu yazılıyordu.

The Telegraph gazetesinde yer alan rakamlara göre, IŞİD içinde: Türkiye’den: 600, Rusya’dan: 423, Sırbistan’dan: 350, Belçika’dan: 296, Arnavutluk’tan: 140, Kosova’dan: 150 militan bulunuyordu. AFP ajansı ayrıca Suriye’de savaşan yabancıların sayılarını ve hangi ülkelerden olduklarını listeliyordu. Habere göre Suriye’de 13 bin yabancı savaşçı bulunuyor, Müslüman ülkeler içinde en çok katılım Tunus ve Suudi Arabistan’dan geliyordu. Türkiye ise bu listede 600 kişiyle 4. Sırada yer alıyordu. Müslüman olmayan ülkelerden en çok katılımın olduğu ülke sıralamasında ise Rusya 1000 kişiyle başı çekiyor, onu 700 kişilik katılımla Fransa, 400 kişiyle de İngiltere izliyordu. Amerika’dan ise 70 kişi Suriye’de savaşanlar arasında yer alıyor ve bir kısmı IŞİD’e katılıyordu ve zaten Gaziantep valisi 19 IŞİD militanın yakalandığını söylüyordu. Bütün bunlar, IŞİD’in küresel güçlerce ve bölge ülkelerince desteklendiğini, aksi halde türedi bir terör şebekesinin, dünyanın dört bucağında bu militanlara ulaşmasının, diplomatik engellerin ve pasaport sorunlarının aşılmasının, bunların IRAK ve Suriye’ye taşınmasının ve her türlü saldırı silahlarına ve teknolojik savaş araçlarına sahip olmasının mümkün görülmediğini, aklı olan herkes fark ediyordu. Kaldı ki AB Bağdat temsilcisi olan bayan: “Avrupa’nın IŞİD petrolünü kullandığını” Türkiye’de kaçak IŞİD petrolü satıldığını ve Gaziantep’te IŞİD kampları açıldığını açıklıyor, böylece IŞİD’in perde arkasını deşifre ediyordu.

Evet, ABD IŞİD’i manivela olarak kullanıyordu ve bu hamleyle hedeflene “Kürt Koridor” için zemin hazırlanıyordu. Hatırlayınız, Barzani Musul’u bahane ederek 11 Haziran’da Kerkük’ü işgal ediyor ve Bağımsız Kürdistan için referanduma gideceğini ilan ediyordu. Ardından, IŞİD, Barzani bölgesinde Türkmenlere saldırıyor ve onları yerlerini terk etmeye zorluyordu. Acaba, AKP’nin tepkisizliğine bahane hazırlamak için mi IŞİD ve CIA Musul konsolosluğumuzu basıyor ve 49 yurttaşımızı rehin alıyordu. IŞİD saldırısını fırsat bilen AKP ve Barzani, Irak’ın kaçak petrolünü satmaya çalışıyordu. ABD Başkanı (Siyonist Yahudi Lobilerin sekretarya kâhyası) Obama önce “IŞİD’e karşı herhangi bir stratejilerinin bulunmadığını” itiraf edip infial yaratıyor, ardından “askeri bir projemiz olmadığını kastettim” diyerek döküntülerini toplamaya çalışıyordu. Daha sonra Güvenlik Danışmanı Tony Blinken “IŞİD’in etkisiz hale getirilmesinin çok uzun zaman alacağını” belirtmesi, ABD’nin bölgedeki birtakım şeytani hedefleri için daha uzun müddet IŞİD’i “bahane üreten taşeron” olarak kullanacağını gösteriyordu.

Ancak hiç kuşkunuz ve korkunuz olmasın ki; Türküyle-Kürdüyle, Balkan mültecisiyle-Kafkas kökenlisiyle, yerlisiyle-göçmeniyle, Sünnisiyle-Alevisiyle Anadolu’yu bize vatan yapan ve şanlı medeniyetler kuran, İslam potasında kaynaşmış, asalet ve adaletiyle nam salmış; Dünya tarihinin ve tabii seyrinin böyle tanıdığı AZİZ TÜRK MİLLETİ, yepyeni medeniyet ve zaferlerin de öncüsü olacak, şühedanın ve atasının kutsal mirasına elbette sahip çıkacaktır. Çekilen sıkıntılar ve artan saldırılar, kutlu doğum sancılarıdır. Zalim dış güçlerin de, hain işbirlikçilerin de sonu yakındır. Allah’ın vaadi haktır ve zulüm saltanatı yıkılacaktır. Bu arada bize “Efendim niye asıl sorumlu olan Ahmet Davutoğlu’nu muhatap almıyorsun?” diye sorulmaktadır. Yahu Davutoğlu Başbakan değil DAVULTOZU makamındadır; yani sesi var, yetkisi yok konumundadır.

Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Ergenekon için genel bir af çıkarılacağını söyleyen Dengir Mir Mehmet Fırat, 17 Aralık’a konu olan yolsuzluk dosyası ile PKK’nın da bu aftan yararlanacağını belirtiyordu. AKP’nin kurucuları arasında yer alan, 2008 yılına kadar partinin MYK üyeliği, parti sözcülüğü ve genel başkan vekilliği görevlerinde bulunan sonunda istifa edip AKP üyeliğinden de ayrılan Dengir Mir Mehmet Fırat, “Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra bir genel af gelecektir. Bu genel affın gerekçesi de Ergenekon Davası olacaktır; ama asıl istifade olacak olan da birileridir!” diyordu. Dengir Fırat, PKK militanlarının ve Abdullah Öcalan’ın da aftan faydalanacağını iddia ederek, “Ona bakarsanız, Öcalan’ın hiçbir suçu yok! Yemin ediyor: Elime silah almadım” diyor ifadelerini kullanıyordu.

PKK Devlet’e meydan okuyordu!

Vatandan Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtlayan PKK’lı Cemil Bayık ise: “Önder APO’nun rolü farklı bizim konumumuz farklıdır. Bunlar birbirini tamamlayan açıklamalardır. Bizim demokrasiden ve özerklikten vazgeçtiğimizi sananlar aldanmaktadır; bunlar birbirlerinin basamaklarıdır” diyerek Türkiye’nin nasıl bir tuzağa çekildiğini deşifre ediyorlardı. GKB Necdet Özel’in: “Biz çözüm sürecinin yol haritasını bilmiyoruz. Yapılan çalışmalardan haberdar edilmiyoruz!” itirafları oldukça anlamlıydı ve gelecekle ilgili çok önemli sırları özünde barındırmaktaydı. Siyonist ve emperyalist merkezler Gizli Dünya Devletini kurmak ve küresel hâkimiyete ulaşmak için, dünyadaki 200 kadar Devletin, 2000 (iki bine) çıkarılması, güçlü devlet yapılarının dağıtılması ve artık devletlerin yerini “küresel şirketlerin” almasını istiyorlar, hatta BM bünyesinde bunun fikri alt yapısını oluşturmaya başlıyorlardı. Zaten BOP da 27 İslam ülkesini parçalamayı amaçlamıştı ve Sn. Recep T. Erdoğan bunun eş başkanıydı? Papa Franciscus’nun Güney Kore dönüşünde “Kürdistan’a gitmeye hazırım!” sözleri Türkiye’miz dâhil, bölgemizin BOP çerçevesinde parçalanıp Kürdistan’ın fiilen kurulacağının resmi bir mesajıydı. Evet, maalesef şu anda parça parça adı konulmamış bir 3. Dünya savaşı yaşanmaktaydı. Sözde IŞİD’e ve İslam Radikalizmine karşı insanlığın birleşmesi gerekir” kanaati oluşturulmaktaydı. Böylece: Papa Ak-Sarayda Sn. Erdoğan tarafından ağırlanarak;

1. Hem Kürdistan’a Resmiyet kazandırılacaktı.

2. Hem de IŞİD üzerinden İslam düşmanlığı daha da azdırılacaktı.

AKP yalakası Emre Aköz’ün itirafları: “IŞİD ile PKK’yı aynı kefeye koymak yersizdir. PKK ulusalcı bir örgüttür, talep ettiği haklar ve yetkiler verilirse sorun bitecektir. Ama IŞİD Amorf bir örgüttür din ve mezhep adına öldürmekte, nerde ne yapacağı bilinmemektedir. Bu süreç sonunda PKK meşruiyet kazanabilir" diyerek BDP ve PKK ağzıyla, Erdoğan’ın ve iktidarının tavrını ve tarafını ağzından kaçırmıştı. Evet böylece PKK’ya meşruiyet ve resmiyet kazandırılıp Kürdistan’ın jandarması ve NATO’nun yeni kanadı yapılacaktı. Zaten IŞİD’i kurup kışkırtmalarının bir amacı da PKK’yı Kürtlerin umudu konumuna taşımak ve gençlerin PKK’ya katılımını arttırmaktı. Öyle ki, IŞİD’le savaşmak üzere PKK’ya katılımın en yüksek seviyeye ulaştığı açıklanmıştı.

Daha da beteri,

•Güneydoğumuz’da artık pek çok il ve ilçede halkımız TC. Mahkemelerine değil, PKK’nın kurduğu mahkemelere başvurup adalet aramakta,

•Vergisini PKK yetkililerine aktarmakta,

•PKK milisleri trafik ve asayiş kontrolü yapmakta,

•Büyük ihaleleri PKK dağıtmakta, yani devlet çarkı tıkanmış bulunmakta, bunu gören birçok üst düzey komutan istifa edip görevinden ayrılmakta ve bu bilgilerin birçoğu da Genel Kurmay Başkanlığı sitesinde yer almaktaydı.

IŞİD’in Suriye’deki Kobani saldırılarından Türkiye’yi ve AKP Hükümetini sorumlu tutan PKK eşkıya başı Murat Karayılan “Çözüm süreci bizim için bitmiştir” şeklinde küstahlaşmıştı. KCK yürütme kurulu üyesi ve PKK silahlı anarşistlerinin reisi (!) Karayılan Sterk TV’ye bu açıklamayı yapmış ve AKP iktidarını daha net tavır ve tavizler için zorlamaya başlamıştı. IŞİD’in yarı din devleti (hilafet) görünümlü tam bir terör şebekesi haline gelmesine ABD’nin yol açtığını ve zemin hazırladığını E. Savunma Bakanı Colin Powel bile itiraf etmek zorunda kalmıştı.

Türkiye’nin IŞİD’e karşı üsleri kullandırma ve asker yollama dâhil her türlü desteği sağlaması karşılığında Sn. Erdoğan’ın güya Amerika’ya şart koştuğu: 1- Suriye sınırı boyunca 30 km. kadar bir tampon bölge oluşturulması. 2- Esad rejimine yönelik ciddi bir müdahale ile yönetimden uzaklaştırılması konularını, ABD yetkilileri hiç söz konusu yapmamış, yani dikkate almadıklarını yansıtmışlardı. Çünkü bu takdirde; Suriye içinde oluşturulacak ve uçuşa yasak bölge kapsamına alınacak yörede Suriye Kürdistan’ı olan özerk PYD federasyonu kurulmasına TSK engel olacaktı. Oysa ABD, PYD’den taraftı ve Suriye’nin parçalanmasından yanaydı. BDP başkanı Demirtaş, hem TSK Kobani’yi kurtarsın! diye sıkıştırmakta hem de tezkereye “hayır” oyu kullanmaktaydı.

Televizyonlara çıkıp Cumhurbaşkanı Sn. Recep T. Erdoğan’ın üstün meziyetlerini, yüksek cesaret ve ferasetini heyecanla anlatan hemşehrimiz Prof. Mehmet Çelik: “Lice’de dikilen anarşist heykelinde; tasarım, yapım ve yerine taşım aşamalarını vaktinde fark edip iktidara rapor sunmayan MİT’in suçlu” olduğunu söylüyordu. İyi de bu MİT 12 yıldır Erdoğan’ın emrinde ve uzun zamandır büyük kahraman Hakan Fidan’ın güdümünde çalışmıyor muydu? Hani bu MİT, Türkiye’yi aşmış bölge ülkelerini bile dizayn edebiliyordu. Üstelik Jandarmanın tam altı ay önce bu hain girişimi sezip ilgilileri uyardığı halde, Afgan Ala gibilerin kasıtlı kulak tıkaması sonucu göz ardı edildiği konuşuluyordu!

Ve yine Mehmet Çelik: “Erdoğan’ın önüne koyulan, MOSSAD ve CIA raporlarının, çok kısa sürede Esad rejiminin yıkılacağı ve ülkeden kaçacağı konusundaki öngörülerinin Erdoğan’ı yanılttığını ve Suriye politikasında bu nedenle bazı yanlışlar yapıldığını” belirtiyordu! Peki böylesine stratejik ve kritik bir konuda, bu denli safdirik davranan bir kişi, nasıl büyük Lider diye pohpohlanıyordu? Üç gün önce “NATO’nun ve Batı’nın ne işi var Libya’da?” dediği halde Sn. Recep T. Erdoğan’ı Haçlı ordularıyla birlikte Libya’nın tahribine ortak olmasına hangi rapor sebep oluyordu? Burası da vatan toprağıdır ve bu insanlar yüzyıllarca bizimle aynı kaderi paylaşmıştır” diyerek o en sıkıntılı ortamda ve çok zor şartlar altında arkadaşlarıyla, İtalyan işgaline uğrayan Libya’ya ve Mısır üzerinden çoğu yaya olarak koşan ve düşmanlarla savaşıp gözünden yaralanan Mustafa Kemal kötülük ve küfürde ise, şimdi Haçlılarla bir olup Libya’yı cehenneme çevirenlere nasıl bir sıfat yakışıyordu?

Hatırlatmakta fayda vardır:

1912’de İttihatçıların gafletiyle imzalanan Uşi (Lozan) anlaşmasıyla Libya elimizden çıkmış, Faşist Mussolini’nin başındaki İtalyan işgaline uğramıştı. O sırada 50 yaşında bulunan ve Kurtuluş savaşımıza destek için Anadolu’ya çağrılmış olan Şeyh Sunusilerin mektep ve zaviyelerinde okuyup öğretmenlik yapan Şehit Ömer Muhtar; Libya Kurtuluş Hareketini organize etmek üzere bu ülkeye giden Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu (Teşkilatı Mahsusa) heyetinden Nuri Paşayla görüşüp askeri taktikler almışlardı. Mustafa Kemal’in önerisiyle Libya cihatçıları 100 ile 300 kişilik gruplara ayrılarak gerilla savaşına hazırlanmışlardı. Sunusi’lerin Libya’dan ayrılması üzerine bütün kurtuluş mücahitlerinin başına geçen Ömer Muhtar, o efsanevi direnişin ardından maalesef esir düşerek 1931’de Haçlı İtalyan gâvurlarınca asılmıştır. Yeri gelmişken hatırlatmakta fayda var: bu halkı da fazla kınamamak lazımdır, çünkü psikolojik bir ihtiyaçtır: Fecri sadıklara yani gerçek kahramanlara hasret kalan bir toplum, fecri kaziplerle yani vitrinlik sahte liderlerle avunup teselli bulmaktaydı!..

Erbakan Hoca 1986 yılında, Sn. Recep Erdoğan’ın da yanında oturduğu bir ortamda, büyük bir öngörü nazarıyla şöyle buyurmuşlardı:

“Öyle bir gün olur ki, aman ha, Milli Görüş ve Adil Düzen iktidara gelmesin diye, size Cuma hutbesi verebilecek bir Cumhurbaşkanı bile seçtirebilirler!..” Evet, 30 yıl önce makam ve menfaat için davasını ve kutsalını satanların Cumhurbaşkanı olacağını bildiren ve dedikleri aynen gerçekleşen bir Zat’ın, İsrail’in ve ABD’nin hezimete uğrayacağı müjdeleri de aynen yaşanacak, İslam endeksli ve Türkiye merkezli yeni bir adalet düzeni ve Saadet medeniyeti mutlaka kurulacaktı! Çünkü bu aynı zamanda Hz. Kur’an’ın ve Hz. Resulüllah’ın ihbarıydı ve hiçbir güç buna mani olamayacaktır.

İşte görüyor ve kahroluyorsunuz:

Kuduz İsrail askerleri; beygirlerle, köpeklerle, zehir püskürten tüplerle ve tüfeklerle, Mescid-i Aksa’ya girip Kur’an-ı Kerim’leri ayaklar altına atmaktaydı. 1967’da Halilür Rahman Camisi’nin yarısını Havra yaptıkları gibi, şimdi de yıllardır altını oydukları Mescid-i Aksa’yı yıkma hazırlığındadır. Bizim kukla yöneticilerimiz ise sadece “kınama edebiyatı ve halkımızın havasını alma palavraları” ile davultozu satmaktaydı. Büyük İslam Kahramanı Selahaddini Eyyubi, yine böyle Kudüs’ün Haçlı işgali altında bulunduğu bir ortamda, Cuma namazı için gittiği Emeviye Camiinde Şam Müftüsünün “tevekkül ve hoşgörü” sohbetini yaptığını duyunca dayanamayıp: “Ey cihat azmini ve din gayretini teşvik edeceğine, Müslümanları avutup uyuşturan zavallı! İlk Kıblemiz ve Kutsal Mabedimiz Mescid-i Aksa Siyonist kâfirlerin hücumuna uğrarken ve Filistinli mazlumların feryadı arşa çıkarken sizin hoşgörü ve tevekkül aşılamanıza değil, cihat çağrınıza ve onurlu çıkışınıza ihtiyaç vardır” diye çıkışmıştı. Bu da ancak rahmetli Erbakan’ın İslam Birliği Teşkilatı ve İslam Ortak Savunma Paktı projeleriyle mümkün olacaktır. Askeri caydırıcılığı ve yaptırım imkânı bulunmayan ülkeleri, İsrail asla hesaba katmamaktadır. Bakınız, ekonomide süper gücü olan Almanya’nın; Teknoloji devi Japonya’nın ve tam demokrasi ülkesi İsviçre’nin dünya Siyonist dengelerinde hiçbir ağırlığı ve saygınlığı bulunmamaktadır; Çünkü askeri güçleri zayıf ve yetersiz durumdadır.

13 yıllık AKP döneminde ve özellikle CIA-MAAT eliyle, TSK’nın yıpratılmasının ve Ordumuz etkisiz bırakılmaya çalışılmasının, asıl amacı da Türkiye’nin savunmasını zayıflatıp parçalanmasını kolaylaştırmaktır. Ve tabi; AB’yi kutsal hedef sayan, yani Haçlı Batı’nın kuyruğu, NATO’nun kanadı olmaya razı olan bir kafayla İsrail’e yaptırım uygulanacağını sananlar aldanmaktadır. 9 Kasım 2014 TRT Türk’ün konuğu olan Norveç Ankara Büyükelçisi şu itiraflarda bulunmuşlardır: “Biz başkaları tarafından yönetilmemek, bağımsızlığımızdan taviz vermemek ve dolaylı biçimde Avrupa’nın güdümüne girmemek için, iki sefer yapılan referandumda halkımız AB’ye hayır oyu kullanmıştır!”

Şimdi, Hıristiyan bir Avrupa ülkesi olmasına rağmen “Bağımsızlığımız elden gider ve halkımız Milli bilincini kaybeder!” düşüncesiyle Norveç bile AB’ye girmekten sakındığı halde, Müslüman bir ülke olan ve tüm İslam dünyasına lider olma potansiyeli bulunan Türkiye’mizi, 50 yıllık aşağılama ve dışlamalara rağmen hala AB kapısında bekleten bu AKP zihniyetiyle, Milli ve haysiyetli atılımlar yapmak imkânsızdır. Sadece Müslümanlara değil, farklı din ve düşünceden yeryüzündeki bütün mazlumlara lider ve lokomotif olacak bir devrim ve değişim artık kaçınılmazdır ve oldukça yakındır.


Bu yazarin diger makaleleri

SAADETİN OYLARI, SELAMETİN YOLLARINI AÇACAK OY EMANETTİR, OYUNA GELME!
Önümüzdeki yerel seçimler tarihi bir dönemeçtir. Çünkü insanlar seçimlerde, partileri...
Devami
ALIŞKANLIK, EN YAYGIN TUTSAKLIKTIR
Alışkanlık tutsaklıktır Alışkanlık ve davranışlar insanın kendisini tanımasına imkân veren...
Devami
Siyonistleri Ürküten ERBAKAN’IN MAHİYETİ VE TEKNOLOJİNİN KERAMETİ!
Çok gizli projemiz kasten mi deşifre edilmişti? Haberler: “Yazılım ve tasarımı...
Devami
KALEM SURESİ VE HAK DAVA SÖMÜRÜCÜLERİ
Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla 1- Nun. Kaleme ve satır satır...
Devami
İMTİHAN SAHALARIMIZ VE SABIR
  "Siz Ba'al'e  tapıp, yaratanların en güzelini mi bırakıyorsunuz?"[1] Ayetinde...
Devami
ZULÜM NEDİR, ZALİM KİMDİR?
  Adalet; her işte ve her meselede hakkı gözetmek… Herkese müstahakkını...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 921

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR