Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün375
mod_vvisit_counterDün3480
mod_vvisit_counterBu Hafta30417
mod_vvisit_counterGeçen hafta29375
mod_vvisit_counterBu Ay16853
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16791208

IP'niz: 3.237.67.179
Bugün: 04 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12195823

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

ULUSALCILARIN MANTIK MARAZI VE ORDU İSTİSMARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

 

Türkler fıtratlarındaki (yaradılışlarındaki) meziyetlerin meyvesi olan cesaret ve metanetle, ve yüksek savaş yetenekleriyle; sayıca kendilerinden çok üstün askeri birlikleri defalarca yenmiş, geniş ülkeleri ele geçirmiş ve buralarda hakimiyet sürmüşlerdir. Bu arada savaş (savunma ve saldırı) taktikleri ve teknik gereksinimleri konusunda da ilginç icatlar ve icraatlar geliştirmişlerdir. Ancak bu başarıları asla kalıcı ve kapsayıcı bir medeniyete ve uygarlık sistemine dönüşememiştir. Örneğin Göktürk ve Hun İmparatorluklarından asırlar önceki başka medeniyetlerin uygarlık eserleri ve devlet sistemleri hala ortadayken, bunların herhangi bir düzen prensiplerine ve medeniyet birikimlerine (çok sade ve kabile seviyesindeki basit örnekler hariç) rast gelinmemiştir. Ancak ne zamanki Türkler İslam’la tanışmış, tabiatlarındaki kabiliyet ve marifetler, fıtrat dini ve hakikat düzeni olan İslamiyet’le yoğrulup olgunlaşmış, işte bundan sonradır ki, Selçuklu ve Osmanlı gibi toplamda bin yılı aşan ve nizam-ı âlem rolü oynayan örnek devletleri, gerçek medeniyetleri ve Türkiye Cumhuriyeti gibi yeni uygarlık merkezlerini-çekirdeklerini vücuda getirmişlerdir.

Mehmetçik” Kitabını hazırlayan Oktay Yıldırım (Kaynak Yayınları), Türk askerinin tarihçesi ve Ordu-Millet geleneğini özetleyip okuyucuya aktarmakla, aslında güzel ve gerekli bir hizmet sunması mümkün iken, maalesef ideolojik saplantıları ve peşin önyargıları yüzünden “İslamiyet’in Türkleri ve Türk askerini körlettiği hatta kirlettiği” (Bak: sh: 55-66-69-103) kanaatini, doğrudan değil ama dolaylı biçimde ima etmeye yeltenmiştir. Hatta Sn. Yazar, bu niyetinin sırıtacak şekilde sezilip ters tepki toplayacağını fark edince “Aslında din olgusunun suçlu olmadığını, ama yanlış algılama ve uygulamaların ve kasıtlı istismarların hurafelere yol açtığını” (sh. 143 son paragraf girişi) belirtmek mecburiyeti hissetmektedir. İslamiyet’in Türklerin tabiatındaki cengâverlik yeteneğini nasıl bir cihangirlik ülküsüne dönüştürdüğüne tarih şahittir ve şanlı Kıbrıs Harekatı (1974) bunun en taze örneğidir. Solcu ve Ulusalcı Ecevit’in ürkeklik, erteleme ve engelleme girişimlerine rağmen, inanmış bir lider olan Erbakan’ın cesaretli ve Milli haysiyetli gayretlerini, keşke o dönemin siyasi ve askeri aktörlerinden ve resmi belgelerden dürüst ve tarafsız bir yazar duyarlılığıyla okuyucusuna aktarma ciddiyeti gösterilseydi.

“Büyük Osmanlı Tarihi”ni dikkatle incelediğimiz, çok sinsi ve sistemli bir İslam ve Osmanlı düşmanlığı yaptığını fark edip belgelediğimiz, ama bu saptırma ve karalama gayretlerini “Koyu Türkçülük taraftarı” kılıfıyla gizlediğini bildiğimiz HAMMER gibi misyoner müsteşriklerin safsata ve saptamalarını aynen aktarmak gafleti ve İslamiyet hakkındaki cehaleti de buna eklenince, hayırlı ve yararlı bir çalışma, tahripkâr ve zararlı bir mahiyete dönüşebilmiştir. Örneğin Fransız HAMMER’in (Bak: 9. cilt sh. 624-643 arasında) Sultan Abdülhamit Han’la ilgili bütün iftiralarını ve çarpıtmalarını, Oktay Yıldırım Kitabının 140-170 sayfalarında aynen kopya etmiştir. Oysa Hammer bile “Fransız ve İngiliz yazarların Sultan Abdülhamid’i “en büyük katil!” olarak tanıtmaya çalıştıklarını” itiraf etmektedir. (Bak: 9. cilt sh: 628)

Oktay Yıldırım gibilerinden, yani Kemalist’lik ve Ulusalcılık kılıfı altında, kendi dinsizlik ideolojilerini yürütmek isteyenlerden önce şu sorunun yanıtın vermeleri beklenir. Biz Türkler, kör tesadüfler sonucu ağaç kovuğundan veya maymundan mı türedik, yoksa sonsuz ilim ve kudret sahibi Yüce Allah tarafından mı var edildik?

Darwin Yahudisinin, “Maymun cinsinden ve tesadüfen meydana geldiğimiz” safsatasına inanacak; çok mükemmel bir sistem ve akıl gerektiren genlerimizden beynimize, bedenimizden evrenimize her şeyin rastgele ve kendiliğinden oluştuğunu savunacak kadar bilinç ve bilim dışı sahte kurgularına değil de, Yüce Allah tarafından yaratıldığımız gerçeğine inanıyor isek, bu Rabbimizin bizleri, bütün kavimleri ve tüm âlemleri başıboş bırakmayacağını, Kur’an gibi bir kitapla ve bir kutlu Peygamber aracılığıyla onların yolunu aydınlatacağını da kabul etmemiz gerekecektir. İşte bu inanç; ırkçılık belasından, komünist ve kapitalist saplantılarından bizi uzak tutmaya yetecektir.

AKP döneminde, tam bir istismarcılık ve riyakârlıkla yürütülen “İslamiyetcilik” ve “Müsbet Milliyetcilik” tahribatına haklı olarak itiraz eden, bağımsızlık ve bekamızın teminatı olan kahraman ordumuzu yıpratma ve etkisiz bırakma girişimlerine dikkat çeken Sn. Yazarımızın; Dini değer ve dinamiklerimizi hafife alma, hatta İslamiyet’i, Ulusalcı Türkçülüğün bir aksesuarı sayma gayretiyle, aslında dindar halkımızı ürkütüp AKP’nin tuzağına ittiklerini, bilerek veya bilmeyerek din istismarının değirmenine su yürüttüklerini de artık anlamaları gerekir.

“Mehmetçik” kitabında sırıtan çelişkiler ve tutarsızlıklar!

“Ordu da artık savaşmaktan ve padişahın tavizkar politikaları nedeniyle etkisiz bırakılmaktan bıkmıştır. Bu halin giderilmesi ve orduda derhal ıslahatlar yapılması gerekmektedir. Ancak II. Abdülhamit güçlü bir ordu fikrinden pek hoşlanmamakta hatta bundan korkmaktadır. Yapacağı yenilik de buna göre olacaktı. Modernleşme denince anladığımız elbette taklit etmekti ve sultanlara göre değişen tek şey kimin taklit edileceğiydi. “Bu kez Fransız teşkilatı ve taktikleri yerine, Alman usullerinin kullanılmasına karar verilmişti. 1882 yılında Alman süvari subayı Köhler başkanlığında bir heyet geldi; ancak Köhler, II. Abdülhamit tarafından adeta göz hapsinde tutularak işlevsizleştirildi. 1885’te Köhler ölünce yerine Yarbay Von Der Goltz gelmişti, o da bazı yenilikler yapmaya başlayınca saraya çekilerek büro memuru haline getirilmiştir. Sadrazam Sait Paşa bu yenilikler için çok istekli olmasına rağmen, II. Abdülhamit, dedesinin, babasının ve amcasının ordu eliyle indirilmiş olmasından dolayı adeta intikam alırcasına ordu ile ilgili yeniliklerin hepsine uzak durmuştur. Doğu bölgesindeki aşiretlerden kurduğu Hamidiye alayları (1890) ise, Jöntürklerin Avrupa ve Rumeli’deki hürriyet faaliyetlerine karşı Doğu ve Güneydoğu halkından oluşturduğu silahlı bir kuvvetten başka bir şey değildi. II. Abdülhamit kendine en elverişli bölge olarak burayı seçmişti. 4. Ordu Müşiri Zeki Paşa tarafından kurulan bu teşkilat için, Doğu aşiretlerinin yanında aynı zamanda Güney’in Arap aşiretlerinden de faydalanılmıştı“[1]diyen yazar, Sultan Abdülhamid’i, “Türk askerini eğitmek üzere getirilen Alman KÖHLER ve Von Der GOLTZ gibi yabancı subayları etkisizleştirmek ve saraya çekip büro memuru haline getirmekle” suçlayıp kötülemektedir. Oysa Abdülhamid’in Orduyu yabancıların tesirinden koruma gayreti alkışlanacak bir feraset ve dirayettir. Kaldı ki bizzat Oktay Yıldırım bundan sonraki 168-169 ve 170. sayfalarında Türkiye’ye getirilen yabancı subayların kötü niyetlerini ve hıyanetlerini çeşitli alıntılarla bizzat belirtmekte haklı olarak tenkit etmekte ve kendi kendisiyle açıkça çelişkiye düşmektedir. Üstelik bu yabancı subayları ülkemize getirip körü körüne bir Batı taklitçiliği güdenler Tanzimatçı ve İttihatçı Mason gafillerdir ve bizzat Mustafa Kemal Türk Ordusunun Alman Liman Von Sanders Paşa’nın emrine sokulması nedeniyle Enver Paşa’yı şiddetle eleştirmektedir.

Sn. Yazarın Jöntürkler dediği ise; çoğu mason, batı ajanı ve beyinleri yıkanmış karanlık bir şebekedir ve Sultan Abdülhamit batılılarca kışkırtılan Kürt aşiretlerinden Hamidiye Alaylarını teşkil etmekle, bölge halkını sahiplenmiş ve devlete bağlı hale getirmiştir. Sultan Abdülhamid’in çoğu Kürtlerden oluşan ve pek hayırlı ve başarılı icraatlar yapan Hamidiye Alaylarına, bu ulusalcılar kadar PKK’lıların da şiddetle karşı çıkması, gerçeğe varmamızda bir ipucu yerindedir. Acaba Oktay Yıldırım bu hayran olduğu İttihatçıların ülkeyi batırdıktan sonra hiçbir vatanperver insanın tenezzül etmeyeceği bir hıyanetle nasıl Türkiye’yi terk edip firar ettiklerini bilmeyecek kadar cahil midir, yoksa bu gerçekleri gizlemek mi işine gelmektedir? AKP yandaşı İslamcı takımıyla bu Ulusalcı kafaların Enver Paşa hayranlığındaki ortak kanaatleri acaba neyin işaretidir?

“Deniz kuvvetleri de perişan haldeydi. Sultan Aziz döneminde Akdeniz’in en kuvvetli ikinci donanması. Abdülhamit’in 33 yıllık iktidarında Haliç’te çürütülmüş, hiçbir bakım, onarım veya talim yapılmamıştı. Ordu adeta dökülüyordu”[2] ifadeleri de tarihi gerçekleri bilmemenin bir neticesidir. Çünkü Tanzimatçı ve İttihatçı Mason maşaların gafleti, belki de hıyanetiyle, maalesef Osmanlı Donanmasının çarkçısından çıpacısına bütünüyle Ermeni ve Rum gibi azınlıklarla doldurulduğunu gören Abdülhamit herhangi bir savaşta hıyanet edecekleri kesin olan bu kişilerin güdümündeki donanmayı feshederek hem büyük boyutlardaki masraf yükünden, hem de Batılıların bu donanmayı “kendilerine yönelik bir tehdit unsuru” gösterip müdahale girişimlerinden kurtulma yolunu seçmiştir.

Bakınız Sn. Yazar bu acı gerçekleri kendisi de teyit ve tespit edercesine şunları söylemektedir.

“Ordu, çok yüksek paralarla getirilen Alman askeri uzmanları tarafından eğitiliyordu, donanmayı İngilizler, jandarmamızı ise Fransızlar eğitiyordu. İnsanlık tarihinin en eski ordusu utanılacak bir haldeydi ve düşmanları tarafından eğitiliyordu. Balkan savaşları başladığı zaman eldeki ordu ne yazık ki, eğitilmediği gibi kimliksi yapısı da büyük yıkımlara neden olacaktı. Zamanın kadrosu içinde yer alanlara ait birçok hatırat bu gerçeği ortaya koyar. Yüzbaşı Selahattin, 1912 yılında Çanakkale’deki birliğine gittiğinde gördüğü manzarayı şöyle anlatır:

“Maalesef talim namına yapılan şey maskaralıktı. Bölüğün hemen yarısından fazlası tüfeğe fişek sürmesini, süngü takmasını bilmiyordu. Birçoğu daha silah atmamıştı. (…) Baktım ki, neferlerin bir kısmı Arapça, bir kısmı Arnavutça, bir kısmı Kürtçe konuşuyor. Bölükte 3-4 Ermeni, 2-3 Rum, birkaç Bulgar var……” Bu duruma devlet ve ordu mekanizması içindeki azınlıkların ihanetleri de eklendi. Zaten kötü olan ikmal sistemini bir de onlar sabote ediyordu. “Trakya’daki demiryollarında görevli gayrimüslimler sayesinde, Osmanlı askeri aç ve çıplak iken çok sayıda cephane ve yiyecek Bulgarların eline geçmişti. Bir Rum milletvekilinin Almanya’dan alınan silahların miktarları hakkında soru önergesi vermesi ve bu bilgilerin Yunan ve Bulgarlara ulaştırmaları gibi örneklere, bir de savaşın İstanbul’dan yönetilmesi gibi hata da eklenince yenilgi kaçınılmazdır. Dahası hem Osmanlı hem de Balkan ülkeleri silah üreticisi olmadıkları için Alman ve Fransızlardan alıyorlardı. Her iki devlet de hem Osmanlı ordusuna hem de Balkan ülkelerine askeri uzmanlık hizmeti veriyordu. “Oluşan tablo gerçekten garip ve hazindi: Alman Knupp toplarıyla Fransız Creosut topları karşı karşıya idiler. (…) Osmanlıların satın aldıkları toplarla yüklü bir yabancı gemi, Karadeniz’in bir yerinde dolaştırılıyor, malı teslim etmiyordu. Topları monte edecek Fransız subayı savaş alanında değildi, Pera Palas Oteli’nde idi.” Büyük yenilginin sonunda bulunan askeri manzara bu idi…… Ordudaki yönetim hataları öyle bir noktaya gelmişti ki, savaştan hemen önce 70 bin erin terhisi önemli bir kuvvet zafiyeti yaratmıştı. Buna subayların mesleki yetersizlikleri, ikmal sisteminin neredeyse çökmesi de eklenince askerin yapabileceği bir şey kalmamıştı. Daily Telegraph gazetesinin harp muhabiri Smith Barlet, tesadüfen karşılaştığı Şark Ordusu Komutanı Abdullah Paşa’nın bile yiyeceksiz ve telgrafsız kaldığını nakletmektedir. Yerli ve yabancı gözlemcilerin sonuç üzerindeki mütalaası hep aynıdır; savaşı kaybeden asker değil komutan heyetidir. Buna Balkan felaketi dedikleri, bu felaketin Osmanlı devlet adamları ve aydınlarına vermesi gereken en önemli ders, çok kimlikli bir millet ve o milletin milli bir ordusu olamayacağı idi… Fevzi Çakmak, bu yenilginin nedenlerini şöyle açıklıyor: “… Bir millet ölümü göze almak için iman sahibi olmak lazımdır. Balkan Muharebesi’nde maalesef bunlar yoktu. Türklük fikri inkişaf etmemişti… Osmanlı halitasındaki (bileşimindeki) her milletin dini, vatanı, mefkuresi büsbütün muhtelif (çeşitli) ve mütezad (çelişkili) idi…”

Almanlarla bir sözleşme de 1913 yılında yapıldı, bu kez danışman olarak değil çok yüksek yetkilerle geliyorlardı. Hatta gelen heyetin başındaki Liman Von Sanders ordu genel müfettişi olarak bütün Türk ordusuna komuta edecekti..”[3]

Şimdi tekrar soralım:

Madem böyle idi ve Ordumuzun yabancıların eline ve eğitimine bırakılması bu denli tahrip edici ve tehlikeliydi; o halde Tanzimatçı ve İttihatçı kadroların büyük bir aşağılık kompleksi ile (ki aynı soysuz takımından Ulusalcı Abdullah Cevdet Türk neslinin ıslahı için Avrupa’dan damızlık erkek getirmeyi teklif edecektir.) dışarıdan getirip bir yığın para ödedikleri subayları kışlalardan ve kıtalardan saraya çeken Abdülhamit Hanın bu milli ve haysiyetli tavrına sahiplenip saygı göstermeniz ve yine Liman Von Sanders gibi gâvurları, Çanakkale savunması gibi en kritik bir süreçte bütün Ordularımızın başına getiren Enver Paşa ve İttihatçı taifesini de şiddetle tenkit etmeniz gerekirken, bunların tam tersi bir yaklaşım sergilemeniz, nasıl bir mantık marazının eseriydi?

Kitapta bazı kavramların çarpıtılması!

Kitapta, Osmanlı döneminde halkın ve orduların “padişahın kulları” sayılmaları konusu da çarpıtılıp tam bir kavram kurnazlığı ile okuyucu yanlış algılara yönlendirilmektedir. “Padişahın kulları” haşa, onlara tanrı gibi tapınmak, halka ilahlık taslamak veya halkı ve orduları kendi şahsi köleleri saymak demek kesinlikle değildir. Padişahlar, halkın ve orduların her türlü ihtiyacını karşılamak, ülkede huzur ve refahı sağlamak ve ülkenin bütün sorumluluğunu sırtında taşımakla yükümlü sayıldıklarından, bütün halkı ve orduları kendi iyali (aile fertleri) görmeleri nedeniyle bu tabirler kullanıla gelmiştir. Aksi halde, işte milyonlarca cana mal olan ve kocaman hayallerle iktidara taşınan Komünizm, halkları köle saydığı ve zulüm yaptığı için bir insan ömrünü bile doldurmadan çöküp devrildiği halde, Osmanlının 630 yıl hüküm sürmesi, elbette halkına sağladığı, bu adalet ve emniyet sayesinde idi. Bu günümüzde “Biz Mustafa Kemal’in askerleriyiz, Biz Kemalizm’in bekçileriyiz” sözleri, nasıl Atatürk’ü tanrılaştırmayı ve tapınmayı değil, sadece ona minnet ve şükranlık duygularıyla bağlılık ve saygınlığı ifade ediyorsa, o dönemde padişahların halkı ve orduları kendi kulları görmesi de aynı anlama gelirdi.

“Emperyalizmin dayattığı Milli Ekonominin çökertilmesi sürecinde Nakşibendi tarikatı müridi Çankaya’ya tırmandı. Emperyalizm ile Ortaçağ gericiliği arasında tarihsel ittifak bir kez daha yaşandı”[4] sözleriyle ve AKP’yi tenkit bahanesiyle; dünyanın en aydınlık dönemi olan, Kur’an’ın ve Resulüllah’ın önderliğindeki Asr-ı Saadet denilen kutlu devrim ve değişim sürecine “Ortaçağ gericiliği” diyecek kadar kuduran ve kin kusan Doğu Perinçek gibi akıl hocaları olan zavallıların, açığa vuran bu derin din düşmanlıkları, buna karşı asırlardır özellikle Müslüman Türkleri katleden Komünist Rusya ve Çin hayranlıkları asıl ulusalcıların Dinsiz Komünizmin kulları olduklarının en açık belirtisidir.

Kıbrıs ve Ermeni meselesi gibi ortak Milli duyarlılık gerektiren konulardaki bazı toplantılarına katıldığımız ve birkaç televizyon programlarına çıktığımız dönemlerde de bu tenkit ve tavsiyelerimizi yüzlerine karşı ve çok net ifadelerle dile getirmiş, içlerindeki izan ve insaf ehli yetkililerce takdir edilmişizdir. Ama bir takım saplantı ve sapkınlıklardan kurtulmak maalesef kolay değildir.

İşte bunların sermayesi tükenmiş yayıncılık anlayışı ve ilkesizlik üzerine kurulu dünya bakışı: İrtica hortlakçıları ve “Aydınlık” kılıflı karanlık kışkırtıcıları!

Bulduğu her fırsatta İslami değerlere olan kinini kusan Aydınlık gazetesi bu kez kantarın topuzunu yine kaçırmıştı. Bazı anaokullarında çocukların Kur’an-ı Kerim dersi almasını ve namaz kılmasını sıra dışı bir olaymış gibi “İrtica Anaokulunda” başlığıyla sürmanşetten veren gazete, bu milletin değerlerine olan düşmanlığını bir kez daha ortaya koymaktaydı. Aydınlık Gazetesi 16 Aralık 2014 sayısında bir anaokulunda namaz kılan çocukların fotoğrafını yayınlayarak ‘büyük bir gazetecilik başarısı’na (!?) imza atmıştı Namaz kılan çocukları ‘İrtica Anaokulunda’ ifadeleriyle veren karanlık gazete, namaz kılmayı, Kur’an-ı Kerim okumayı bile siyasetle ilişkilendirerek İslami olan her davranışa olan alerjisini gün yüzüne çıkarmıştı.

Milli Eğitim Şûrası’nda alınan ‘değerler eğitimi’ kararlarını öne sürerek bazı kreş ve anaokullarının bu kararları çok önceden uyguladığını ifade eden gazete trajikomik bir yayına imza atmıştı. Konya’da ve Beylikdüzü’ndeki iki anaokulunun sosyal paylaşım sitesi hesaplarında yayınlanan ve herkesin kolayca ulaşacağı fotoğrafları göstererek ‘dini eğitim veren bazı kreşleri tespit ettik’ diyen Aydınlık, kreşte çocuklara İslami eğitim verilmesini bir suçmuş gibi lanse etmeye çalışmıştı.

Namaz Kılmayı ve Kur’an-ı Kerim Okumayı İrtica Sayan Marazlı Mantık!

“Bu okullarda “değerler eğitimi” adı altında verilen derslerde, İslam’ın ve imanın şartlarıyla ahlak kuralları anlatılmakta; tıpkı Şûra kararlarında olduğu gibi, Kutlu Doğum Haftası, aşure günü ve hicri yılbaşında kutlama etkinlikleri yapmaktaydı. Bazı kreşlerde Kur’an ve cüz dersleri de verilirken, bazılarında ise her bir çocuk için ayrı Kur’an ya da dua günleri düzenleniyor’” ifadeleriyle söz konusu anaokulunu hedef alan gazete, İslami hassasiyetlere olan kinine siyasi kılıflar giydirerek alışıldık bir rezalete soyunmuşlardı.[5]

Bu kasıtlı ve kışkırtıcı yaklaşımlarıyla, dindar halkımızı istismarcı ve tahribatcı AKP’nin tuzağına attıklarını bilmiyor olamazlardı. Demek ki ülkemizde gerçek İslam’ın uygulanmasından ise, AKP gibi sahte dindarlarla halkımızın oyalanması, bu ulusalcıların da işine yaramaktaydı. Sonuçta, solculuk sağcılık ve İslamcılık aynı Siyonist-emperyalist odakların kurguları ve maşalarıydı. Dolaylı biçimde AKP’yi ve benzerlerini iktidarda tutmakla, hem büyük patronlarının verdiği görevi yapmakta, hem de, inkârcı şeytanlık damarıyla, bunları bahane edip bol bol İslam’a saldırma fırsatı yakalanmış olmaktaydı. Ama Siyonist odakların zulüm ve sömürü saltanatlarının yıkılması ve bunlar gibi sağcı, İslamcı, ulusalcı zehirli dal-budaklarının da kuruması oldukça yakındı…


[1] (Sh. 159-160)

[2] (Sh. 162)

[3] (Sh. 168-170)

[4] 3 Aralık 2014 /Aydınlık

[5] Rahmi Yolcu / 17 Aralık 2014 / Milli Gazete

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Amerika+PKK+Sabataist Cunta ve İşbirlikçi İktidar Kıskacında TSK VE TARİHİ HESAPLAŞMA SERÜVENİ
Rahmetli Erbakan Hoca yıllar önce katıldığı bir TV liderler toplantısında: “Ülkemizdeki...
Devami
"ASKERİ DARBE" İNTİHARDIR ama "DEVLET MÜDAHALESİ" İSTİKRARDIR
  Son zamanlarda AKP iktidarına ve Sn. Cumhurbaşkanına karşı bir askeri...
Devami
SURİYE’DE İSRAİL’LE İŞBİRLİĞİ Mİ YAPILMAKTAYDI? Halkımızdan Gizlenen Kapalı Oturum, “Terör Ajanlarından!” Niye Saklanmazdı?
  SURİYE’DE İSRAİL’LE İŞBİRLİĞİ Mİ YAPILMAKTAYDI? Halkımızdan Gizlenen Kapalı Oturum, “Terör Ajanlarından!” Niye...
Devami
AYIN AYNASI
    BU VATAN NATO KAFALI VE YAHUDİDEN MADALYALI GUSÜLSÜZLERİN DEĞİL,...
Devami
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN DOĞUMU İLE VEFATI ARASINDAKİ ÖNEMLİ OLAYLARIN SIRALAMASI
  MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN DOĞUMU İLE VEFATI ARASINDAKİ ÖNEMLİ OLAYLARIN SIRALAMASI          1881-...
Devami
AYIN AYNASI
  YUNAN BAYRAM EDİYOR! Recep T.Erdoğanın samimi dostu İtalyan Başbakanı Berlisconi: "Sn.Erdoğan...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1005

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR