Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4604
mod_vvisit_counterDün8605
mod_vvisit_counterBu Hafta65553
mod_vvisit_counterGeçen hafta77717
mod_vvisit_counterBu Ay86901
mod_vvisit_counterGeçen Ay254358
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15981890

IP'niz: 54.236.59.154
Bugün: 07 Ağu 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11887117

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

MİLLİ GÖRÜŞ; • Manevi Diriliş ve Dinamizmin, • Müspet ve Münasip Milliyetçiliğin, • Ve Sosyal Adalet ve Hürriyetçiliğin, MANASI VE SİGORTASIDIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 Sn. Recep Tayyip Bey’in ve AKP’nin oldukça tehlikeli ve tahripçi birtakım girişimlerini haklı olarak tenkit ederken, bazılarının bu talihsiz gelişmelerin Sn. Cumhurbaşkanının “ideolojik mensubiyetinden” kaynaklandığını belirterek, imalı bir şekilde Milli Görüş’ü kötülemeye çalışmaları, bilmeden ve istemeden yapılıyorsa zırvacılıktır, eğer kasten yapılıyorsa tam bir şarlatanlıktır ve şeytanlık damarıdır. Her şeyden önce Sn. Erdoğan ve AKP’li yoldaşları Milli Görüş’le bütün alakalarını koparıp kaytarmışlardır ve zaten işte bunun karşılığı iktidara taşınmışlardır. Bu gerçeği hem kendileri defalarca ikrar ve itiraf etmek zorunda kalmışlardır; hem de zaten bu konuyla ilgili az buçuk ilgisi ve bilgisi olan herkes durumun farkındadır. Özetle, AKP’nin tahribatları bahanesiyle hala Milli Görüş’e sataşmak isteyenlerin kalbi marazı vardır ve sinsi maksatlar taşımaktadır. Sağcı geçinsin, solcu bilinsin; bu arızalı tiplerin her fırsatta hem AKP gibi din istismarcıları, hem de Osmanlı karşıtlığı üzerinden asıl saldırdıkları ve salyalarını akıttıkları gerçek İSLAM’dır. Bu tavırlarıyla aslında halkımızı ürkütüp AKP’nin tuzağına iten de bunlardır.

Ey halâ Sn. Erdoğan üzerinden Erbakan’a sataşanlar!.. Siz AKP iktidarını ve kurmaylarını “Erbakan’ın devamı” olarak suçlamaya kalkıştıkça ve bu bahane ile Milli Görüş’e hatta İslamiyet’e saldırdıkça, halkımız AKP iktidarına ve Erdoğan’a dört elle sarılmaktadır; çünkü dediklerinizin doğru olduğu sanılmaktadır. Evet bu milletin vicdanında; Erbakan’a ve Milli Görüş davasına duyulan samimi itimat ve itibarı sarsamayacağınız gibi, bu konudaki yanlış yönlendirmeleriniz de sadece Milli ve manevi tahribatcı AKP iktidarına yaramaktadır.

Müspet Milliyetçilik kavramı ve Erbakan’ın yaklaşımı.

“Türk Milleti”: Necip Türk kavminin yüksek inancı, insani amaçları ve kahramanlık damarıyla; Anadolu’daki, Balkanlar’daki, Kafkaslar’daki, Ortadoğu’daki farklı köken ve kültürdeki insanları, İslamiyet mayası, adalet kimyası ve devlet-medeniyet DNA’sıyla meczedip bütünleştirdiği ve bütün dünyanın böyle bilip tarif ettiği, tarihi ve tabii gerçekliğin ifadesidir. Türk Milleti kavramı; Kürtleri, Çerkezleri, göçmenleri asla inkâr ve istihfaf (hafife alma) değildir; hatta hepsini barındıran ve onurlandıran bir tariftir. Anadolu coğrafyasını Türkiye, saydığımız asil ve aziz toplulukları Türk Milleti yapan bu şanlı ve şanslı kavmin varlığını ve kurucu rehberlik payını inkâr etmek, hem kaderin taksimine itiraz gafleti, hem de fiili birlik ve dirliğimizi dinamitleme girişimidir. Bunun yanında İslam’ı dışlayan veya “Türklüğün aksesuarı” gibi yaklaşan kesimler de, hem milletimize, hem de yüce dinimize karşı en büyük kötülüğü işlemektedir.

Bir insanın kendi ırkını (kavmini, kabilesini, mensubiyetini, ailesini) sevmesi ve sahiplenmesi fıtridir (yaratılış özelliklerindendir), güzeldir, gereklidir, değerlidir. Ve dinen de caiz ve münasiptir. İnsanların kendi özel geleneklerini, örf ve adetlerini, dil ve kültürlerini benimsemesi ve tercih etmesi tabiidir. Bu nedenle cemiyetteki Milliyetçilik, fertlerdeki nefis gibidir. Her insana nefis, kendi benliğini oluşturmak, haklarına sahip çıkıp savunmak ve saldırılara karşı kendisini korumak için verilmiştir ve gereklidir. Bu durum Türkler için olduğu kadar Kürtler ve diğer kavimler için de geçerlidir. Ancak, şayet bu nefsi dizginlemez, haksız ve ahlaksız isteklerine boyun eğersek, bu sefer bizim felaket ve rezalet sebebimizdir. Bir toplumun, nefsi sayılan Milliyetçilik de böyledir; kendilerini başkalarından farklı ve faziletli zannetmeye, dini, ilmi ve insani değerlerin üstünde görmeye yönelirse, işte bu ırkçılık haline gelir ve tehlikelidir. Kaldı ki hiç kimsenin doğarken ailesini, kavim ve kabilesini seçme hakkı kendisine verilmemiştir. Bu sadece Allah’ın bir tayini ve taksimidir. Hâşâ bazılarını üstün ve ayrıcalıklı, bir kısmını da düşük ve aşağılık yaratmış olmasını düşünmek bile, Allah’a iftira etmektir. İslam hiçbir beşeri ideolojinin ve ırkçılık felsefesinin aksesuarı ve kafatasçı Türkçülüğün jelatinli pazarlama kılıfı değildir. İslam herkesten ve her şeyden yücedir, her kavim ve her girişim İslam’a hizmet ettiği kadar kıymetlidir.

“Mustafa Kemal Paşa; 1 Mayıs 1920 Meclis konuşmasında:

- Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksud olan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep (tamamından meydana gelmiş) anasır-ı İslâmiyedir, samimî bir mecmuadır. Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-ı İslâm’a münhasır değildir. Anasır-ı İslâmiyeden mürekkep bir kitleye (çeşitli kökenlerden oluşan bir İslam topluluğuna) aittir” diyerek milliyetçiliğin tanımını yapmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk 01 Mayıs 1920’de TBMM’de yaptığı kısa ve tarihi konuşmasında tam 7 (yedi) defa, Aziz Milletimizin “Anasır-ı İslâmiye”den, yani Müslümanlık bağıyla kaynaşan farklı kökenlerden meydana geldiğini ısrarla vurgulayarak, milliyetçilik konusundaki temel dayanağını ortaya koymuşlardır. Elbette devletimizin; bu cennet ülkemizi fethedip bize vatan yapan, Cumhuriyetimizi kuran ve halkımızın büyük çoğunluğunu oluşturan Türk sıfatıyla tanınması ve anılması da doğaldır, bundan gocunanların marazlı maksatları vardır.

Unutmayalım ki önemli ve kıymetli şeylerin taklidi üretilir, her zaman gerekli ve geçerli olan değerler istismar edilir…

• Erbakan Hoca’nın öğretilerine göre: İSLAMİYET, çok değerli ve gerekli İlahi ve evrensel bir müessesedir; bu nedenle bazı fırsatçılarca istismar edilir. Günümüzde de İslam ya ılımlaştırılarak veya katılaştırılarak din istismarı sürdürülmektedir. Bazı ılımlı-Protestan cemaatleri ve tarikatları da, İŞİD tipi radikal anarşi örgütlerini de aslında aynı odaklar besleyip yönlendirmektedir.

• Müspet MİLLİYETCİLİK de; oldukça önemlidir ve bir toplumun nefsi yerindedir. Her insanın nefsi; kendi haklarını ve çıkarlarını savunmak, tehdit ve tecavüzlere karşı haysiyet ve hürriyetini korumak için elbette gereklidir. Ama nefis sapıtıp azgınlaşırsa, insanın başına bela getirir. Kendi şerefine ve ailesine sahip çıkmayanlara “NEFİSSİZ” denir. Bunun gibi Milliyetçilik de bir toplumun izzeti nefsidir, haysiyet ve hürriyetini koruma refleksidir. Ama maalesef Milliyetçilik iki türlü istismar edilir:

1- Irkçılık yaparak ve İslam’dan soyutlaştırıp yozlaştırarak ondan nefret ettirilir. Oysa İslam Aziz Milletimizin birlik mayası, dirlik kimyası ve hatta devlet ve Medeniyet DNA’sı yerindedir.

2- Müspet milliyetçiliğin ve tarih boyunca bizi dünyaya şerefle tanıtıcı meşhur ve meşru sıfatımız olan Türk kimliğinin, kasıtlı ve ısrarlı bir tavırla ırkçılık gibi gösterilmesi ise, ikinci bir tehlikedir. Kasıtlı bir tahrip ve tahrik düşüncesidir.

Mustafa Kemal de, hem inançlı, hem akılcı bir insandır!

Önce Atatürk tarafından Hilafet'in nasıl, daha doğrusu ne kadar kaldırıldığı henüz anlaşılmış değildir. Atatürk'ün 'ilga' ile gerçekte tam olarak ne yaptığı doğru bilinmemektedir. Aslında Gazi, Hilafet'i doğrudan kaldırıp yok etmiş değildir... Dâhiyane bir çözümle; Hilafet'i TBMM'nin hükmi şahsiyetine mal etmiştir. Atatürk demek istiyor ki:

“...Hilafet, bir hanedan süsü değil, İslam dünyasının liderlik kurumudur. Lakin bu unvan, halâ Haçlı kuşatması altında ve zor durumda olan Türk milleti için, şimdilik bir yüktür. Onu üstümüzden atmıyoruz, demokrasi çağının gereklerine uygun şekilde güncelleştiriyor, halkın iradesinin tecelli ettiği makam olan Meclis'in, kurum misyonu çerçevesine dâhil ediyoruz. Dolayısıyla biz halâ İslam âleminin doğal lideriyiz. Başka bir Müslüman ülke Hilafet'i üstlenemez.” Şimdi mukayese edelim: Böylesine ilerici bir hamledeki devlet adamlığı çapı nerede, Hilafet'in kaldırılışının yıldönümünde geçmişi karalamak için yeni bir vesile arayanların toplantısını fırsat edinip dinimize küfretme talihsizliği nerede?...

Çünkü Atatürk inançlı ve kararlı bir insandır. O İslam’a değil; din istismarına, akıl ve vicdan dışı safsatalara ve zamanla yozlaşıp koflaşmış kurum ve kurallara karşıdır. Tarihi devrimlerine de işte bu yüzden kalkışmış ve elbette doğru adımlar yanında, eksik bırakılan hatalar da yapılmıştır. Yukarıda da belirttik; Batı medeniyetinin hem İslam’dan, hem bilimsel çalışmalardan kaynaklanan bazı doğru verilerinden yararlanmak, böylece önce aramızdaki mesafeyi kapatıp sonra onları aşmak (Muasır medeniyetin fevkine çıkmak) için, harf inkılâbı lazımdı, yararlıydı; ancak eski yazıyı tamamen yasaklamak ve unutturmak yanlıştı ve zararlıydı. Çünkü yetişen yeni nesil, muhteşem bir medeniyet birikimi olan kitaplarımızı, tarihi belge ve kaynaklarımızı okuyup anlamaz hale sokulmuşlardı. Oysa Latin harflerine geçilmekle beraber, eski yazımızın da öğretilmesinde hiçbir sakınca bulunmamaktaydı.

Ve yine çoğu meskenet yuvasına çevrilmiş, asli özelliğini ve işlevini yitirmiş, hatta bir kısmı Sabataist (Gizli Yahudilerin) güdümüne girmiş tekke ve zaviyelerin kapatılması bir zaruret halini almıştı. Ancak toplumun manevi ve ahlaki eğitim ihtiyacını karşılayacak yeni ve yeterli kurumların hizmete sokulmaması, bu boşluğun din istismarcılarınca ve ehil olmayan insanlarca doldurulmasına yol açmıştı. Ve tabi önce Sultan Abdülhamid’e karşı haksız bir muhalefet bayrağı açanların ve mason ittihatçılarla ortak safta bulunan İslamcı aydınların, daha sonra Mustafa Kemal’e karşı da aynı olumsuz tavrı takınmalarının, psikolojik yanılgıları ve günümüze yönelik politik yansımaları üzerinde de, dikkatle durulmalıydı.

Ve asla unutulmasın ki, Atatürk de nihayet bir insandı. Haliyle Onun da yanlışları ve yanılgıları olacaktı. Elbette Onun da “keşke yapmasaydım” dediği pişmanlıkları, isteyip de başaramadıkları, başlayıp da yarım bıraktıkları vardı. Ama her şeye rağmen, şanlı kurtuluş savaşımıza önderlik yapan ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni bize miras bırakan zattı. Kaldı ki Onun yaşadığı dönemdeki şartları, imkânları, zorlukları ve denge unsurlarını gözetmek zorunda olduğu güç odaklarını da hesaba katmak lazımdı. Bu nedenle Onu tabulaştırıp Tanrılaştıranlar da, Ona düşmanlık yapanlar da haksızdı ve kötü maksatlıydı.

Haydar Baş yalakasının çarpıtmaları!

Herhalde kendileri “istismarcı İslamcılardan ve sahte diplomacılardan” ve bir dönem Milli Görüş’ün Trabzon İl Başkanlığını yapıp sonra AKP’liler gibi kaytarıp önce şeyhliğe, ardından parti şefliğine başlayan ve uydurma bir diploma ayarlayıp isminin önüne Prof. Unvanı takmaktan utanmayan Haydar Baş’ın baş yalakalarından Muharrem Bayraktar, 1974 Şanlı Kıbrıs Harekâtımızın üzerine bize silah ambargosu uygulayan ABD’ye karşı, milli ve cesaretli bir tavırla İncirlik Hava Üssünü kapatma kararı alan ve ABD’yi hizaya sokan Erbakan’ın bu tarihi adımını unutturmaya çalışmışlardı.

“Merhum Süleyman Demirel “siyasal İslamcılar” tarafından pek sevilmezdi. Kendisini masonlukla, Amerikancılıkla itham etmişler, “Morrison Süleyman” lakabını takmışlardı. Merhum Süleyman Demirel’in, ülke menfaatleri söz konusu olduğunda ABD’ye karşı başkaldırısı pek konuşulmayan bir gerçektir. Bu başkaldırı, ABD üslerinin kapatılması ile ilgilidir. Malumunuz bugün gündemde İncirlik’teki ABD üssü var. Bu üsten Türkiye’nin menfaatlerine aykırı pek çok faaliyet yapıldığı haberleri geliyor. Özellikle de Türkiye’nin “terörist” olarak nitelendirdiği PYD-YPG unsurlarına karşı ABD tarafından yapılan eğitim, lojistik, silah yardımları, bir müttefike yakışmayacak kadar ihanet içerdiği aşikârdır. Hükümet yetkilileri haklı olarak ABD’nin bu tavrına karşı sert tepkiler göstermektedir. Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, “Bu durum müttefikliğe yakışmıyor, bu ilişkiyi sürdürmek zorlaşmaktadır. Unutmayalım ki İncirlik Üssü bir NATO üssü değildir. Bu, bugünden yarına İncirlik kapatılacak anlamına gelmez” diyor. Bakan Işık, bir yandan aba altından sopa gösteriyor ama diğer yandan ABD üslerinin kapatılması yönünde cesaretli bir duruş ortaya koyamıyor.

Güneri Cıvaoğlu’nun yazısından aktaralım:

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’ti. 20 Temmuz 1974’te Türkiye “barış harekâtı” adı altında TSK’yı Kıbrıs’a çıkardı. Bugünkü sınıra kadar adanın kuzeyini ele geçirdi. ABD’nin karşı çıkmasına rağmen gerçekleşen bu harekâtın faturası “TSK’ya silah ambargosu konularak” kesildi. ABD ve NATO ülkelerinden TSK’ya artık tek bir cıvata bile verilmeyecek, satılmayacaktı. 31 Mart 1975’te MHP ve CGP ile AP 1. Milliyetçi Cephe hükümetini kurdu. Başbakan Süleyman Demirel’di. Bunun üzerine Türkiye, 25 Temmuz 1975 tarihli Bakanlar Kurulu kararnamesiyle “Türkiye’deki sayıları 21’i bulan bütün ABD üs ve tesislerini” kapattı” Oysa hem Güneri Cıvaoğlu, hem de yeni Mesaj yazarı tarihi bir gerçeği karartıp, okurlarını aldatmaktaydı. Çünkü ABD’nin ambargo kararı üzerine İncirliği ilk kapatma kararını Rahmetli Erbakan Hoca almıştı. Bu bay yalakalar bilmiyorlarsa, şeyhleri ve genel şefleri Haydar Baş’a sorsunlardı. Çünkü o süreçte (1980 öncesinde) hem Erbakan’ın kurduğu Mefkureci Öğretmenler Şube Başkanlığı, hem de MSP Trabzon İl Başkanlığı yapmışlardı.

Amerika bütün kurumlarımıza nasıl sızmıştı?

Mehmet Eymür'ün "1946'dan beri Türk devletinin her noktasına girmişler" dediği Amerika’nın dayatmasıyla, Türkiye'yi Türk devleti olmaktan çıkarma, hazırlıkları hızlanmış ve son aşamaya yaklaşmışsa…

Habererk'te yazan İrfan Sönmez'in "Bir hatıra ve MHP'nin intiharı" başlıklı yazısında hatırlattığı: "On yıl önceydi. Rahmetli Yazıcıoğlu ABD'li bir yetkili ile görüşmesini anlattı. Partileri gezen ABD'li sonunda BBP'ye de gelmiş, Yazıcıoğlu'na hedeflerini, amaçlarını, nasıl bir Türkiye tasavvur ettiklerini sormuştu. Yazıcıoğlu da BBP olmasa bile ülkücü hareketin er geç iktidara geleceğini, doğru bir çizgide devam etmesi halinde 2015'e kadar MHP'nin iktidar olacağını söyler. ABD'li gülerek; 'Muhsin Bey der, 2015'ten sonra MHP diye bir parti olmayacak, bir sağ, bir sol, bir de buçuk (etnik) parti olacak...” küstahlıkları aynen yaşanıyorsa… “Yazıcıoğlu'na '2015'ten sonra MHP diye bir parti olmayacak' diyenler, aslında bugünü görmemişler, plânlamışlar.” diyen Arslan Bulut haklıydı. Ama “Devlet, milletten ayrı bir varlık değildir.” şeklinde doğru bir tespit yaptıktan sonra “Yani milletin varlığını devlet sağlamaz, millet devlet olursa ve devletinin elinden çıkmasına izin vermezse kendi istikbalini kendisi korur!” izahı gerçeği yansıtmamaktaydı. En azından yanlış anlaşılmaya ve Devlet kavramının ve kurumunun hayati önemini hafife almaya yönelik bir yaklaşımdı. Çünkü devlet yıkılırsa Milletin dağılması kaçınılmazdı. Burada asıl vurgulanması ve üzerinde durulması gereken konu; Devletin Millilik vasfını kaybedip her yönden dışa bağımlı konuma taşınmasıydı. Ve kanaatimce Sn. Devlet Bahçeli’nin bu husustaki siyaset ve stratejisi de henüz doğru anlaşılmamıştı.

Görevinden istifa eden ve Anayasa değişikliğine "Hayır" diyeceğini açıklayan MHP Genel Başkan Yardımcısı Atilla Kaya, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a bir açık mektup yazmıştı.

Bu mektubunda çarpıcı tespitlerde ve uyarıcı tenkitlerde bulunan MHP’li Atilla Kaya’nın birkaç yerde Sn. Recep T. Erdoğan’a hitaben: “…Bağlı bulunduğunuz zihniyetiniz…”, “…İdeolojik tercihleriniz…”, “…Fikri mensubiyetiniz…” gibi ifadelerle, hiçbir gereği olmadığı ve ilgisi kalmadığı halde, Milli Görüş düşüncesini ima etmesi ve tabi asıl suçlu ve sorumlu gibi gösterme gayreti hem yanlıştır, hem de bizleri yaralamıştır. Evet yanlış algılanmaya ve Milli Görüşü töhmet altında tutmaya müsait bu talihsiz yaklaşım, tarihi bir sorumlulukla hatırlattığı hakikatlerin de etkisini azaltmıştır. Ayrıca kavmiyet taassubunu öne çıkaran kışkırtıcı ve dışlayıcı bir üslup yerine daha tutarlı ve toparlayıcı bir dil kullanılması… Ve tüm şahsi vartaları ötesinde Cumhurbaşkanlığı makamına saygılı bir tavırla gerçeklerin ortaya koyulması, herhalde bu mektuba, daha bir ağırlık ve inandırıcılık kazandıracaktı.

İşte o mektup:

"Sayın Cumhurbaşkanı; İkimiz de biliyoruz ki, ne sizin duymak istediğiniz ne de benim söylemek istediğim hitap budur. Sizin bir parti sözcüsü gibi meydanlarda dilendiğiniz “Devlet Başkanı” hitabıdır; benim gönlümden geçen ise, bağımsız Türk yargısının karşısına çıktığınız gün, onurlu bir Türk savcısının dudaklarından dökülecek olandır. Merak buyurmayınız; bulunduğunuz makamda halen AKP Genel Başkanı’ymış gibi davranmanıza dair söyleyecek sözüm yok. Zira, üzerine aldığı görevi “tarafsızlıkla” yerine getirmek için namusu ve şerefi üzerine ettiği yemini zevkle çiğneyebilecek tıynette bir insana etki edecek kudrette bir söz yok. Öte yandan; ‘Tarafsızlık’ı bir kavram olarak algılamanızı beklemek de -entelektüel düzeyiniz göz önünde bulundurulduğunda- size haksızlık olacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanı; Başkanlık hırsını bir zırh gibi üzerine geçirmiş psikolojinizin size söylettiği garip sözler ve yaptırdığı garip işler vardır. Nedamet getirip bunlardan kurtulmayı dilerseniz, sarayınızda Saraçoğlu’dan farklı uzmanları danışman olarak istihdam etmenizi tavsiye ederim. Zira sağlığınızı tehdit eden haller, otlarla şifa bulacağınız türden değildir. Bu kabilden bir hâl “Türk Tipi Başkanlık” lakırdısını dilinize pelesenk edişinizdir. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Sizin neyiniz “Türk tipi” ki, başkanlığınız da “Türk tipi” olsun! Ne oldu ki; bırakın sahiplenmeyi hatta söylemeyi- “Türk” sözünü duymaya bile tahammülü olmayan, Anayasa’dan “Türklüğü” çıkartmayı siyasi gayretlerinin baş hedefi gören siz, “Türk Tipi” bir yönetim modelinden bahseder oldunuz? Kalkmış, “bizim tarihimizde, genlerimizde, geleneğimizde başkanlık sistemi var” diyorsunuz. Siz değil miydiniz; Türk Milleti’ni 36 etnik parçaya bölen.

Şimdi, hangisinin tarihinden, geleneğinden bahsediyorsunuz? “Tarih”, “gelenek” yetmezmiş gibi bir de ırkçı duyguları okşamak için genlerden söz ediyorsunuz. Siz değil miydiniz onları ayakları altına alan. Biz sizi tanıyoruz. Siz, elinizden gelse, adında “Türk” geçiyor diye “türkü” bile söyletmezsiniz. Ama adadaki dostunuz ciddiye alırsa alınabilir, dikkat. Sn. Cumhurbaşkanı; “Bizim tarihimizde esas olan budur” dediniz ya… Hani, söyleseniz de bilsek: sizin tarihiniz hangisidir? Hangi milletin tarihidir? Türk tarihinde de, bu tarihin belli bir döneminden itibaren iman ettiğimiz Kur’an’da da esas, yönetimin şekli değil dayandığı ilkeler olmuştur.

Bu ilkelerin uygulamaları da ne yazık ki- sizin eylemlerinizle örtüştürebileceğimiz türden değildir. Mesela, siz; Mete Han’ın, Attila’nın, Bilge Kağan’ın Türk Milleti’ni 36 etnik ve mezhebi parçaya ayırıp bunlardan bir kısmını aşağılayabileceğini düşünebilir misiniz? Mesela, siz; Sultan Alparslan’ın devleti 10 yıl gerçek Haşhaşîlere teslim edebileceğini, “ne istediler de vermedim” diyebileceğini, sonra da “saflığımdan yararlandılar” diye bir savunma geliştirebileceğini düşünebilir misiniz? Mesela, siz; Kılıçarslan’ın Haçlı Seferleri Projesi’nin eşbaşkanı olabileceğini, “Kahraman haçlı askerlerin evlerine dönebilmeleri için dua ediyorum” diyebileceğini düşünebilir misiniz? Mesela, siz; Fatih’in “Dindar ve kindar nesil” yetiştirmeyi hedefleyebileceğini düşünebilir misiniz? Mesela, siz; Yavuz’un “yargının vatana ihanetten başka derdi yok” diyebileceğini, Kanuni’nin yasalarla yap-boz oynayabileceğini düşünebilir misiniz? Mesela, siz; Abdülhamid’in “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” diyebileceğini düşünebilir misiniz? Mesela, siz; Atatürk’ün Anzavur için veya Şeyh Said için “Yani ne istendi de 12 yıllık Başbakanlığım döneminde verilmedi” diyebileceğini düşünebilir misiniz? Mesela, siz; İranlı dolandırıcı bir tıfılın, o dilinizden düşürmediğiniz Osmanlı’nızı rüşvetle esir alabileceğini, Dahiliye Nazırı’nın onun önüne yatmaktan çekinmeyeceğini, rüşvet ve yolsuzluğun fetvalarla meşrulaştırılabileceğini düşünebilir misiniz?

Yeri gelmişken; hani 21. Yüzyılın Kayserili Davud’u olduğunu düşünen birini Başbakanlık koltuğuna oturttunuz ya… Mesela, siz; Orhan Gazi’nin 14. Yüzyılın Kayserili Davud’unu medreseden çıkartıp devlet işlerinin başına oturtacağını düşünebilir misiniz? Yine yeri gelmişken; siz hiç Türk tarihinde vatan toprağını savaşmadan bırakıp da atasının türbesini sırtlayıp kaçan sonra bunun büyük bir zafer olduğunu söyleyen devlet adamı gördünüz mü? Mesela, siz; emperyalist güçler ve yerli maşaları tehdit ediyor diye Medine kahramanı Fahrettin Paşa’nın böyle bir yola başvurabileceğini düşünebilir misiniz? Sayın Cumhurbaşkanı; bütün bu yapıp ettiklerinizin ardında hangi tarihten alınan ilham vardır? Söyleseniz de bilsek Allah aşkına. Belli ki, bu Türk tarihi olamaz. Zaten şahsınız ve bağlısı bulunduğunuz zihniyetin varlığıyla ilgili temel sorun kendinizi Türk tarihine ait hissetmeyişinizdir. Biliyoruz ki, ideolojik mensubiyetiniz buna engeldir. Sizin dâhil olduğunuzu düşündüğünüz şey, sömürgecilik sonrası Arap kimliği arayışından doğmuş olan İhvan’ın kurguladığı ideolojik bir tarih yorumu ve sınırları belirsiz ‘Dârü’l-İslam’ kavramıdır. İktidarınız boyunca etkilerine açık olduğunuz liberalizmin “şirket olarak tasarlanmış devlet” anlayışını da eklemek gerek. Bunları Türk tarihinde bulabileceğinizi sanmak en iyimser yaklaşımla Türk tarihine yabancılığınızın bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Sayın Cumhurbaşkanı; Bu millet ne yazık ki- ideolojik tercihlerinizin bedelini ödemek durumunda kaldığı gibi, kendisini dünyanın merkezinde gören egonuzun bedelini de ödemek durumunda kalmaktadır. Siz her fırsatta bunun hazzını tadarken, millete acı sonuçlarına katlanmak düşmektedir. Örneğin; bir bürokratın vatanseverliğine kefil olup hatta edep sınırlarını zorlayarak- sahiplenirken bir başkasını vatana ihanetle itham etmek sizin harcınızdır ve ancak bu çerçevede anlamlıdır. Terör örgütünün kontrolünde, vatan toprağını bırakıp sandukayı taşıdı diye birisine meydan muharebesi kazanmış komutan muamelesi gösterdiniz. Bıraksaydınız bu kadarını Merkez Bankası bile yapardı. Oysa ondan diğerinin tırnaklarına gösterdiğiniz ilgiyi esirgediniz ve onu vatana ihanetle suçladınız.

Sayın Cumhurbaşkanı; “Vatana ihanet” sizin kullanmayı sevdiğiniz bir itham. Peki, kendi atadığınız kadrolardan bu kadar vatan haininin nasıl çıkabildiği sorusuna da verecek bir yanıtınız var mı? Hem bu kadar isabetsiz atamalar yapıp hem de her şeyi en iyi bildiğinizi, ülkeyi en iyi şekilde yönetebildiğinizi nasıl savunabiliyorsunuz? Eğer işbirliği içinde olduklarınızın gerçek yüzlerini anlamanız en az on yıl sürüyorsa, siz de güvende değilsiniz, ülke de sizden emin değil demektir. Bu sorgulamaları yapanları “Ankara’dan kuru sıkı atmakla” eleştiriyorsunuz, her önünüze çıkana “delikanlılık” dersi veriyorsunuz ya, hadi siz -Kabe’yi bile bir orduyla tavaf edişinizde gördüğümüz- o dillere destan cesaretinizle cevap verin. Sayın Cumhurbaşkanı; Sahip olmadığınız şeyin kıymetini bilemezsiniz. Siz hiçbir zaman ‘Tarih’ veya ‘Devlet’ bilincine sahip olmadınız. Edindiğiniz ideolojik formasyon buna uygun değildi ve bu formasyonu koruduğunuz sürece de olamayacaksınız. Sizin gözünüzde ‘Ülke’, İslam tarihi boyunca bile sınırları belirlenememiş olan muhayyel “Darü’l İslam” olduğu için, kendinizce Müslüman gördüklerinizin ideolojik çıkarı uğruna onu kesip biçmekten çekinmeyeceksiniz. Bu işe “çözüm süreci” demeye sadece diliniz varmayacak, gönlünüz de ona eşlik edecektir. Siz, başkanlığınızı ‘Millet’ kavramından türetemeyeceğiniz için, ‘Başkanlık’ kavramından millet türetebileceğinizi sanıyorsunuz.

Böyle yaparsanız, “milletiniz” sadece “evde zor tuttuklarınız” olacaktır. Sayın Cumhurbaşkanı; ‘Tarih’ bilincine sahip olmayışınızla özlemini duyduğunuz “dindar ve kindar nesil” arasındaki ilişkiye dair de bir şey söylemek isterim: ‘Tarih’ bilinci olmayanda –‘Din’i tarihselliği içinde kavrayamayacaklarından- gerçek anlamda bir ‘Din Bilinci’ de olamaz. İnsanları tarihlerine yabancılaştırıp hatta “düşman” kılarak “dindar nesil” yetiştiremezsiniz. Hz. Peygamber örneğinde gördüğümüz İslam, Cahiliyye’ye bile böyle yaklaşmamıştır. Çevrenizde bunları sorup öğrenebileceğiniz çok insan vardır. Eğer günün birinde bu ülkede –kefen giymiş partizanlar değil de- gerçekten dindar bir nesil yetişirse; onların dilinde arzuladığınız şekilde anılmayacaksınız. Zira onlar cihadın en üst derecesinin zalim sultan karşısında hakkı söylemek olduğunu bileceklerdir; onlar, Tanrı’nın, kullarının ellerinin dolu mu boş mu olduğuna değil, kirli mi temiz mi olduğuna baktığını bileceklerdir; onlar, haram yemenin fetvadan kılıfı olamayacağını bileceklerdir; onlar, bir devletin küfr ile değil zulm ile çökeceğini bileceklerdir; onlar, ‘Adalet’in en üst değer olduğunu ve sadece Müslümanlar için değil bütün insanlar için olduğunu bileceklerdir. Gerçekten “dindar” olan insanda “kin” bulunmaz; biz, sizin sözünüzü sadece maksadımızı anlatmak açısından kullanalım: Eğer, o görmeyi çok arzuladığınız “dindar ve kindar nesil” gerçekten dindar olursa, minnetinin değil kininin konusu olmayı da göze almış olmalısınız.

Sayın Cumhurbaşkanı; Günü geldiğinde hangi tarihte, nasıl anılırsınız bilemem ama Türk tarihinde utanılmayacak bir yer edinmek isterseniz, nedamet getiriniz. “Türk Tipi Başkanlık”ı savunmaya hakkınız olsun istiyorsanız, öncelikle siz “Türk Tipi” olmayı denemelisiniz. O müthiş egonuz milletin her ferdini kefen giymiş partizanlara dönüştürebileceğinizi düşündürtmesin size. Bakın, anlayasınız diye Osmanlıca söylüyorum: “Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten”. Atilla Kaya[1]

 


[1] http://www.cagdasses.com/siyaset/59180/atilla-kayadan-erdogana-acik-mektup


Bu yazarin diger makaleleri

Milli Derin Devletin Manevraları: İŞBİRLİKÇİLERİN İFLASI, MİLLİ TÜRKİYE’NİN İHYASI
  Başbakan Erdoğan’ın, Fetullahçı Cemaat yapılanmasını, “Haşhaşi” de denen; afyonla uyuşturup...
Devami
KAHPELİĞİN KARNESİ
  Filistin'e Destek Konferansına Türkiye Hariç Herkes Katıldı AKP İsrail'in...
Devami
SAĞCI MI YIZ, SOLCU MU YUZ?
  Ahmet Akgül Hocamıza, bir sohbetle soruyorlar: Solcu koministi mi tercih...
Devami
ERBAKAN’IN FARKLILIKLARI VE ŞEYTANİ ODAKLARIN FIRILDAKLARI
  ERBAKAN’IN FARKLILIKLARI VE ŞEYTANİ ODAKLARIN FIRILDAKLARI          Bir insanın gerçek ayarı, onun tarafıyla, yani...
Devami
Doğu Akdeniz Havzası, Amik Ovası ve ARMEGEDON SAVAŞI
Doğu Akdeniz’de, yani Türkiye, Suriye, İsrail, Filistin, Mısır ve Kıbrıs...
Devami
MISIROĞLU BUNAKLIĞI, DİLİPAK’IN KAYPAKLIĞI!
Haddini aşarak ve küstahlaşarak, Kudüs fatihi ve İslam kahramanı Selahaddin-i...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 500

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR