Get Adobe Flash player
Reklam

DÜRÜST YAHUDİLERLE, SİYONİST ZALİMLERİ AYIRMAK GEREKİYOR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Bu yazımız tam 13 sene önce yayınlanmıştı:

      

DÜRÜST YAHUDİLERLE,

SİYONİST ZALİMLERİ AYIRMAK GEREKİYOR!

      

Milli duyarlı bir yazarımızın, önemli tespitlerinden kesitler vermeden önce, bazı gerçeklerin daha rahat anlaşılmasına yardımcı olmak üzere, Erbakan Hoca’nın şu sözlerini aktaralım: “Yanlışın en tehlikelisi, doğruya en yakın olan yanlıştır. Çünkü doğru diye algılanma ve aldatılma riski çok yüksek bulunmaktadır.”

Bu arada, İslam hukukunun:

a) Eksik anlatılan doğruların,

b) İlave katılan anlatımların,

c) Kasıtlı olarak bazı gerçekleri gizlemeye ve üstünü kapatmaya çalışmanın da “yalancı şahitlik” saydığını da hatırlatalım.

Şimdi; İsrail kanadından ilginç bir dezenformasyon esintisi başlatılmıştı. Bu durum aynı zamanda “geri çekilme ve savunmaya geçme” anlamı taşımaktaydı. Önce ABD'de yönetimin Yahudilerle bir sorun yaşadığı ve yönetimde Yahudilere yönelik bir tepkinin arttığı yönündeki söylentiler yaygınlaştı…. ABD'deki devlet yapısında Yahudiler ve İsrail yüzünden derin çatlaklar olduğu doğruydu, fakat bu iç savaşın İsrail aleyhine geliştiği kısmı yoruma açıktı… Ayrıca MOSSAD'ın çok ilginç bir huyu vardır: Anti-İsrail bilgilerini, kendi elleri ile Anti-İsrail yazarlar üzerinden beslemeye bayılırlardı. Yeri gelmişken şu gerçeği de vurgulamak lazımdı: Dürüst ve insancıl Yahudilerle, Siyonist ve zalim kesimleri mutlaka ayrı tutmalıydı. Kur’an-ı Kerim, “Ben-i İsrail” ile “Yahudi” kavramını ayırmaktaydı.

Bakınız Facebook, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun oğlunun Filistinli Müslümanları hedef alan paylaşımını silip kaldırmış ve hesabını geçici olarak askıya almıştı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun oğlu Yair Netanyahu'nun 2018 Aralık ortasında Facebook'ta paylaştığı "Ya tüm Yahudiler veya tüm Müslümanlar bu topraklardan (Filistin-İsrail) tamamen ayrılmadan buraya barış gelmez. Ben ikincisini tercih ederim." şeklindeki mesajı tam bir vahşi Siyonist mantığı yansıtmaktaydı. Ancak birçok insaflı Yahudi bile buna şiddetle karşı çıkmıştı. Filistinlileri hedef alan mesajı silmesinin ardından Facebook'u hedef alan Yair Netanyahu, sosyal paylaşım sitesini "düşünce polisliği" yapmakla suçlayacak kadar şımarmıştı. Bu suçlamanın ardından Facebook, oğul Netanyahu'nun hesabını 24 saatliğine dondurduğunu açıklamıştı. Siyonist eniği Yair Netanyahu Facebook'ta yayınladığı mesajında bölgede barışın sağlanması için iki seçenek olduğunu hatırlatıp, "Ya tüm Yahudiler veya tüm Müslümanlar bu topraklardan (Filistin-İsrail) tamamen ayrılmadan buraya barış gelmez. Ben ikincisini tercih ederim." diyerek bütün Müslümanları bölgeden kovmak veya öldürüp kökünü kurutmak istediklerini böylece açığa vurmuşlardı.

Yanlışın da doğrunun da bu kadar çok kulvarının olduğu ve karıştırılarak sunulduğu bir dünyada Siyonistlerce önemli olan; insanların doğruyu öğrenmesi değil, kendi bulundukları ve uydurdukları kulvarın EN DOĞRU olduğunu zannettirmeleridir. Hassas ve karmaşık operasyonlar; EN DOĞRU'yu bildiklerini zannedenlerin, DAHA DOĞRU şeridi üzerinden sollanıp yaya bırakılması sonucu gerçekleşir.

Veri ve bilgi kanallarının bu kadar çeşitlendiği bir dünyada Dezenformasyon Sanatı; Yanlış Besleme Değil, “Eksik Doğruyu, En Doğru Zannettirme” Ve Eksik Doğru Üzerinden Yanlış Kulvarda Harekete Geçirme Sanatıdır. MOSSAD'a hakkını vermek lazım, uzun zaman bunu iyi yapmıştı, ama artık çuvallamaktadır!... Türk basınında ve internet gruplarında belli köşelerden sahneye sürülen; "ABD İsrail'le cepheleşiyor" DEZENFORMASYONU doğru test edilmez ve Milli Çözüm adresi gösterilmezse, iki şeytanlığa yarardı:

1- AKP iktidarının masonik ve kiralık takımının, ABD’nin Siyonist kadroları ile manevra alanını genişletmiş olacaktı. (Tabana; "Ortadoğu'da İsrail'e karşı ABD ile iş birliği yaparak, İsrail'i sıkıştırıyoruz" mesajı, çok daha rahat kandırıcıydı.)

2- Güvenlik bürokrasisinde ve asker kesiminde, İsrail'e soğuk bakanların ABD'ye olan eğilimleri artacak ve dolaylı yoldan yine İsrail'in eline düşmüş olacaklardı.

Bakınız, bir Musevi vatandaşımız; Türkiye - İsrail arasında son zamanlarda soğuyan ilişkileri kendisine dert edinmiş ve kendi deyimi ile: "az buçuk soğumaya yüz tutan ilişkileri daha düzgün bir zemine oturtmak için" ISRATURK isimli bir e-posta grubu kurmuşlardı. Bu Musevi vatandaşımız hakkında henüz elimizde bir bilgi olmadığı için, kendisinin kaygıları konusunda samimi olduğunu varsaymak ve inancı itibarı ile kendini yakın hissettiği İsrail'le Türkiye arasındaki; "az buçuk soğuyan" ilişkileri düzeltmeyi dert edinmesini kendisi açısından belki normal karşılamak lazımdı.

Kurduğu grubu; "TÜRKISRA" değil de, "ISRATURK" olarak adlandırmasının psikolojik zemin analizlerine şimdilik takılmayalım, ama dikkate alalım. "ISRATURK" grubunun konumuzla bağlantılı posta trafiği ise hayli ilginç bulunmaktaydı. Grubun sahibi; İsrail hakkında Türk kamuoyunda yer alan ve "İsrail Devleti olarak, nerede ise tepkisiz kaldığınız veya tepkilerinizin basına aksetmediği konuları" açıklığa kavuşturması için; adeta "bir şeyler söyleyin; ben İsrail'in böyle şeyler yaptığına inanmak istemiyorum" diye bas bas bağıran bir ruhla yazılan yazıyı; cevaplanmasını istediği iddialar ile birlikte İstanbul Başkonsolos Yardımcısı Moshe Kanfi'ye yollamıştı.

Şu sorular sorulmaktaydı:

1) “İsrail Kuzey Irak'ta ne yapıyor hakikaten? Kürt birlikleri Türkiye'ye karşı eğitiyor veya başka işlere karıştırıyor musunuz?"

2) "Türk Basınında gün geçmiyor ki İsraillilerin ve İsrailli şirketlerin GAP bölgesi, Mardin, Diyarbakır ve Urfa bölgelerinde büyük miktarda arazi satın aldıkları ve bu arazileri satın almalarının ardında ise BÜYÜK İSRAİL PROJESİ ve Tevrat’ta sözü edilen ‘Fırat ile Dicle'nin çıktığı yerden Nil Nehrinin denize döküldüğü yere kadar, kurulması öngörülen bir İsrail Devleti hülyasının yürürlüğe konması hedeflendiği iddia edilmekte ve İsrail devleti ile İsrailli iş adamları, Türkiye’nin topraklarının çalınması ile suçlanmaktadır. İsrail Devleti olarak bu sizi hiç rahatsız etmiyor mu?"

3) Bir başka iddia ise; “İsrailli Hamile kadınların Urfa'ya doğurmak için gittiklerini ve son bir yılda 20 bin'e yakın İsrailli kadının doğum maksadı ile Urfa'ya geldiği” yazılıp iddia ediliyordu. Elinizde bu konuda bildiğiniz rakamlar var mı? İsrailli kadınlar ne diye Urfa'ya çocuklarını doğurmaya gidiyordu?

İşte bu sorular şeytanı bile şaşırtan bir şarlatanlık içeriyordu!..

Şunu özellikle belirtelim; üçüncü maddede yer alan haberin Kolay Yalanlanabilir ve Kolay Damgalanabilir özelliği ile kamuoyunda İsrail'le ilgili iddiaları sulandırmaya yönelik sinsi bir hamle olduğu sırıtıyordu. Bu haberin yayılması ile birlikte; "İsrail'le ilgili her şeye inanmaya hazır hale gelmiş" kitleler bir anda ofsayta düşürülmüş ve haberin yalan çıkması ile birlikte; "acaba İsrail toprak alıyor iddiaları da mı sahte" imajı oluşturuluyordu. Böylece, doğru bilgiler sürüsü; yanlış ve abuk sabuk bir bilginin hırçınlığı üzerinden dezenformasyon alanına doğru sürülmüş oluyordu.

Zaten ISRATURK grubunun sahibi bu iddiayı sona yerleştirip; yazıyı: "Güldüğünüzü ve ‘benimle dalga mı geçiyorsun’ dediğinizi görür gibiyim. Ama Türk basınında bu haberlerin dolaştığını ve Türk Halkının büyük bir kısmının bu hikâyelere inandığını siz de biliyorsunuz. Lütfen bu soruları büyük bir ciddiyet ve resmi verilerle cevaplandırmanızı rica ederim." cümlesi ile bitiriyordu.

Soruların içeriğinden çok; gösterilen çabanın naifliğine ve sinsiliğine bakmak gerekiyordu... Ne kadar da masum bir çaba gibi sunuluyordu!

"Hikâyelere inanan Türk halkı"... lütfen bizi "ciddiyet ve resmi verilerle" bu hikâyelerden kurtarın diye yalvarıyordu... Ama kahkahanızı sona saklayın... Bakın İstanbul Başkonsolos Yardımcısı bütün ciddiyeti ile bunlara karşılık neler yazıyordu...

• “İsrail Irak'ın hiçbir bölgesinde bulunmamaktadır!?..

• En güvenilir ve bilgi sahibi kurumlara danıştıktan sonra sizi temin ederim ki İsrail'in kat’iyyen bu bölgede mevcudiyetine rastlanmamıştır!?..

İsrail vatandaşlarının toprak satın almadıklarını ve bölgede yabancılar tarafından alınan toprağın %90’ının Suriyelilere ait olduğu saptanmıştır!?..

• Yaptığımız medya operasyonundan sonra, Tapu ve Kadastro Genel Müdürü Zeki Adlı bir basın toplantısı düzenleyerek, bölgede hiçbir İsraillinin toprak almadığını resmi kaynaklara dayanarak açıklamıştır!?..

El İnsaf Yahu! Bir yalan ancak bu kadar fütursuzca söylenebilir ve insanın bilinçaltı ancak bu kadar net konuşabilirdi… "Yaptığımız medya operasyonundan sonra!?” diye başlayan İsrail Büyükelçisi Mosha Kanfi; Medya çalışmasını OPERASYON olarak tanımlamakla kalmıyor, bir de utanmadan "en güvenilir ve bilgi sahibi kurumlara" (MOSSAD diyememiş) danıştığını belirttikten sonra şöyle buyuruyordu: "İsrail Irak'ın hiçbir bölgesinde yoktur!?"

MOSSAD'ın kamuoyunu dezenforme etmekten; kendi diplomatlarını dezenformasyon sanatı konusunda eğitmeyi ihmal ettiğinin bundan daha net bir kanıtı olabilir miydi? Türk kamuoyunun zekâ seviyesini ABD kamuoyu ile karıştıran, İstanbul İsrail Başkonsolos Yardımcısı Mosha Kanfi'nin durumuna gerçekten çok üzülmek gerekirdi.

Hâlbuki sorsaydı biz ona; MOSSAD'ın Bağdat'ta zenginlerin oturduğu semtteki kullandığı villadan; Kuzey Irak'taki mekânlarına kadar nerede olduklarını anlatırdık... Ya da Tapu Kadastro müdürünün bilgilerini değil ama; İsrail'in emekli generallerinin, Türkiye'de hangi isimler üzerinden Güneydoğu'da dönüm dönüm arsa aldığını da iletir, kendisine aktarırdık... Niye öyle; "en güvenilir ve bilgi sahibi kurumlara" başvurup zaman kaybediyordu...” saptamaları hain ve iş birlikçi odakların canını sıksa da, çok gizli ve kirli gerçekleri yansıtıyordu.

Bu arada Büyükelçi Mosha'ya ve MOSSAD'a bir tavsiyemiz vardı: Bayım, bu numaraları Amerikalı ve Avrupalı civcivler yutuyordu. Artık, Erbakan Hoca’nın başlattığı Milli şuurla dirilen Müslüman Türk Milleti ve Kuvayı Milliye erleri, bu basit balonlara kanmıyordu!.. Yani sizi çok acı ve aldatıcı bir gelecek bekliyordu!..

Şeytani Şebekeler ve Kuklaları!..

Bugün Barzani ve Talabani'nin kardeşleri ve yeğenlerine bağlı kulvarlardan Türkiye'ye ne kadar para soktukları, bu paraların hangi döviz büroları (Üsküdar'dan Silopi'ye), hangi mafya/iş adamı vari tipler aracılığı ile aklandığı, hangi şirketlerin finanse edildiği ve bu para akışının iktidar ve bürokrasi kadrolarında kimlere ulaştığı bilgisi; seyrettiğimiz rezalet tablosu ile doğrudan bağlantılıdır. Kürtçü-Siyonist iş birliğinin haritası üzerine serpiştirilen yüzlerce döviz bürosu ve onlarca şirket; bir çete başının hem de kendi ekranlarımızdan bize meydan okumasına fırsat tanımaktadır. Bu iki sürü başının temsilcilerinin bürolarının hâlâ Ankara'da açık olması; Türkiye Cumhuriyeti'nin geldiği noktanın en hazin göstergelerinden birisi sayılmalıdır. Böyle bir ortamda ve bunca hıyanet ve hakaret karşısında hâlâ Ankara'da bu iki çete başının bürosunu kapatamayanların; Kerkük'e müdahale edip edemeyeceklerini tartışmak boşunadır. Ve yine böyle bir ortamda; ABD'ye sürekli çağrıda bulunup, kaygıları aktarmak; önce milleti, sonra kendini salak yerine koymaktır.

Hayret! İran'daki bazı derin çetelerin casusları ile İsrail'in casusları kol kolaydı!

2005 yılında Harp Akademileri'nde 2000 NATO personelinin katıldığı bir savaş oyununda; NATO'nun etnik çatışma çıkan bir "Ada"ya müdahalesinin konu edildiği ve bu adanın aslında "Kerkük" olduğunu vurguladıktan sonra; Uluslararası politika düzlemine, gazete sayfalarından lanse edilen "monoblok devletler" düzleminde değil de; kendi çıkarları doğrultusunda şebekeleşen devlet altı ve devlet üstü grupların çıkar çatışması ve işbirliği olarak bakmanızı ve bu filtreleri uyguladığınızda önünüzdeki tablonun farklı bir şekle bürünebileceği konusunda uyarmıştık.

Ve temel soru şuydu: Ya İran'daki Mollalar arasındaki bazı Farisi-Şii görünümlü gizli Yahudilerin, Anglo-Sakson/Siyonist cephe ile kontrollü bir savaş senaryosu üzerinde anlaştıkları doğruysa!? Bu soru İran’daki Milli ve samimi cephe için de uyarıcıydı ve yardımcıydı.”

Şimdi; Türkiye ziyaretleri ile gündeme gelen isimleri hatırlamakla başlayalım: Douglas Feith, Condoleeza Rice, İsrail Genelkurmay Başkanı... bunlar bildiğimiz insanlardı.

Ankaralı dostlarımızın kulağıma fısıldadığı; üst düzey Rus yetkililerin de bu ziyaretler sırasında Ankara'da bulunduğu yolundaki bilgileri şimdilik "şüpheli bilgi" kategorisinde tutalım. ABD'nin Siyonist cephesinin Pentagon'daki kilit adamlarından Douglas Feith'in kim olduğunu biliyorsunuz. Fakat özellikle hatırlamamız gereken ve gizlenen kişi Larry Franklin.

Larry Franklin; FBI'ın, Pentagon'dan gizli bilgileri İsrail'e sızdırdığı için suçladığı Yahudi asıllı Amerikalıydı. Harold Rhode ile birlikte Douglas Feith'in ekibinde yer almaktaydı. Pentagon'un demirbaşı bu iki isim, 2001 yılında Fransa ve İtalya'da Manuçer Gorbanifar'la gizlice görüşmeler yapmakla suçlanmışlardı. Hani şu ortaya çıkınca; Dışişleri Bakanı Powell'ı bile çileden çıkaran ve Savunma Bakanı'ndan açıklama yapmasını istemesine neden olan gizli zirve vardı ya... Malum kendisi şu sıralar emekli ve yerini başka bir kuş beyinli (malum şahin olur kendileri); Condoleeza Rice almış durumdaydı.

İyi de Manuçer Gorbanifar Kim Olmaktaydı?

Kendisi "İran-Kontra" skandalında; İsrail ile İran arasındaki silah trafiğini yöneten; İran Yahudi’si bir zattı.

Peki, Manuçer Gorbanifar ile Ahmed Çelebi arasındaki ortak özellik nasıl ortaya çıkmaktaydı? Biri Irak'taki uranyumları İran'a satmakla; diğeri İran'a gizli bilgileri aktarmakla suçlanmakta ve ikisi de Pentagon'daki Siyonist cephe (Perle, Douglas Feith, Larry Franklin, Harold Rhode gibilerin alt kadroyu oluşturdukları ekip) ile çalışmaktaydı. İran'a casusluk yapmakla suçlanan Ahmed Çelebi ile İsrail'e casusluk yapmakla suçlanan Larry Franklin, savaş öncesinde koparılan "Saddam kitle imha silahları üretiyor" yaygarasının baş mimarlarıydı. Ve tabi bütün bu yaygarayı Londra'dan yönetiyorlardı.

İsrail'e casusluk yapanlarla; İran'a casusluk yapanlar kol kola çalışıyorlar ve haklarındaki suçlamalara rağmen konumlarında pek bir değişiklik olmuşa benzemiyordu!?

En azından bu tablo, İran-İsrail-İngiltere-ABD-Rusya köprüsünü kurduğumuzda; "Olur mu canım, baksana adamlar saldırmakla tehdit ediyor" gibi uluslararası politikayı holding medyası köşe yazarı düzeyinde yorumlayanları biraz frenlemiş olmalıydı. Artık, devletlerin; kendi milletinin kontrolünden çıkıp, çıkar ve rant şebekelerinin eline geçmeye başladığı bir dönemde; medya üzerinden oynanan küresel ve yerel perde oyunlarına karşı çok daha temkinli olmak zorundayız. Çünkü bu sahne üzerinde hem Amerika’ya, hem de İran’daki bazı hain takımına Siyonizm’in hâkimiyeti hesabına bütün insanlığın feda edildiği, uyutulduğu sahnede figüranlık yaptırmaya çalışılmaktaydı. Kuklacılar bu gölgeleri perde üzerinde çatıştırırken, arka plandaki ilişkiler ağı üzerinden devletler üstü küresel oyunu kurgulamaktalardı.

Bu perde üzerinde; ABD Başkanı İran'a; İran da ABD'ye "şeytan" diye sataşırdı ama arka planda "şeytanlar" sofrasında milletlerin kaderi meze olarak çoktan servis edilmiş bulunmaktaydı. İşte devletimizi böyle bir perde üzerinde, milletinden soyutlanmış bir gölge haline dönüştürmemek ise, ancak dışarıdaki şebekeler ve içerideki iş birlikçilerinin oyunlarını, bütün olasılıkları ile hesaba katıp tedbir almamızla mümkün olacaktır. Anglo-Sakson/Siyonist cephe ile İran’daki gizli ama etkili hıyanet şebekesi arasındaki kontrollü savaş senaryosu bu çerçevede değerlendirilmesi gereken bir olasılıktır.”[1]

Yahudilerle Savaş Hadisiyle İlgili Bir Yanılgı ve Yanıltma Çabası!

Hüseyin Hatemi’nin yazdığı ve Yeni Şafak’ta yayımlanan bir makalede, yazar tarafından “doğru değil” ve “Hadis külliyatına sokuşturulmuş” diye nitelendirilip “yüce sevgili böyle bir söz söylemez” yargısıyla reddedilen “sahih” Hadisin, bir cümle daha ilaveli şekli Mişkâtü’l-Mesâbih’in Fiten bölümü, Melâhim konusunda, birinci fasılda (Sıhah) 5414 numara ile yer almaktadır. Hz. Ebû Hüreyre’den rivayet olunan bu Hadis-i Şerif’te Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Bu savaşta Müslümanlar Yahudileri öldürürler. Hatta bir Yahudi taşın, ağacın arkasına gizlenir. Bunun üzerine o taş, o ağaç, “Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu! İşte arkamda bir Yahudi. Gel, onu öldür” der. Yalnızca garkad bir şey söylemez. Zira o, Yahudilerin ağaçlarındandır.”[2]

Bu Hadisin Kaynakları

Hadis-i Şerif, “muttefakun aleyh” yani Buhârî (v. 256) ve Müslim’in (v. 261) Sahih’lerinde bulunan bir rivâyettir. Ayrıca Abdurrezzak b. Hemmam’ın (v. 211) el-Musannef’i,[3] Ahmed b. Hanbel’in (v. 241) Müsned’i,[4] Tirmizî’nin (v. 279) Câmi’i,[5] İbn Hıbbân’ın (v. 354) Sahih’i,[6] Taberâni’nin (v.360) el-Mu’cemü’l-evsat’ı[7] gibi tasnif devri Hadis kaynaklarında ya aynen ya da sonucu değiştirmeyen ve fakat Hadisteki asıl mesajın anlaşılmasını kolaylaştırıcı biraz farklı ifadelerle yer almaktadır. Ayrıca pek tabii olarak, bu kaynaklardan seçmelerle gerçekleştirilmiş olan el-Beğavî’nin (v. 516) Mesâbihü’s-sünne’si,[8] ve Şerhu’s-sünne’si,[9] en-Nevevî’nin (v. 676) Riyâzü’s-sâlihin’i,[10] M. Ali Nasıf’ın, et-Tâcü’l-câmi’i[11] gibi sonraki dönem ve çağdaş Hadis kitaplarında da Hadisimiz yerini almış bulunmaktadır.

Diyanet Yayınlarındaki Tercümeleri de Aşağıdadır:

Hadis, Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından tercüme ve şerh ettirilip resmen yayımlanan Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercümesi’nde[12] Abdullah İbn Ömer radıyallahu anhümâ’nın rivayeti olarak yer almış ve şöyle Türkçeleştirilmiştir: “(İleride) Müslümanlar Yehûd ile harb edecek (ve onları tamamıyla kırıp mahvedecek). Hattâ onlardan bir Yehûdî, taş arkasına saklansa (da sağ kaldığı farz edilse) taş parçası da (dile gelecek) ey Allah’ın kulu, şu arkamdaki Yehûdîdir, onu da öldür! diyecektir.”

Mütercim Prof. Dr. Kâmil Miras merhum, daha sonra yukarıda manasını verdiğimiz “Yalnızca garkad bir şey söylemez. Zira o, Yahudilerin ağaçlarındandır” cümlesi bulunmayan Ebû Hüreyre rivayetine atıfta bulunmakta, onun da anlamını özetlemekte ve başkaca bir açıklama yapmamaktadır.

Yine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir başka resmi yayını olan Riyâzü’s-sâlihin’de[13] de eski başkanlardan rahmetli Hasan Hüsnü Erdem tarafından Ebû Hüreyre rivayeti, -Müslim’in rivayeti esas alınarak- şöyle tercüme edilmiş bulunmaktadır: “Müslümanlarla Yahudiler arasında bir harp olmadıkça kıyamet kopmaz. (Bu harpte Müslümanlar, Yahudileri tamamıyle mahvedecek) Hatta Yahudilerden biri taş ve ağaç arkasında gizli kalsa bile (Allah’ın izniyle) o taş ve ağaç (dile gelerek): Ey Müslüman! Arkamda saklanan Yahudi’dir. Gel onu da öldür, diyecektir. Yalnız (Beyt-i Makdis’de ma’ruf) Garkad denilen dikenli ağaç müstesnâdır. Çünkü o, şecere-i Yahuddur.”

Bu Hadis-i Şerif; Çağrı/Teşvik Değil, Haber Niteliği Taşımaktadır.

Hadisin bazı rivayetlerinde, değerlendirmede dikkate alınması gerekli önemli ifadeler bulunmaktadır. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’indeki üç rivâyette (II. 131, 133, 149), Buhârî’de (Menâkıp 25, babu alâmâti’n-nübüvve fi’l-İslâm) ve Müslim’de (Fiten 81) “tükâtilükümü’l-yehûdu fetüsellatûne aleyhim = Yehûdiler sizinle savaşacak. Siz onların üzerine gönderilecek, galip geleceksiniz” ifadesi; yine Müslim’de, (Fiten 80)“ Taktetilüne entüm ve yehûd = Siz ve Yehûdiler savaşacaksınız” kayıtları bulunmaktadır. Bu farklı ifadeler, bir taraftan Hadis’ten anlaşılması gereken asıl anlamı açıklamakta, bir yandan da bir Hadis-i Şerif’i değerlendirirken o Hadis’e ait tüm rivayetlerin görülmesi gerektiğini, bilimsel bir gereklilik ve yöntem olarak ortaya koymaktadır

O halde Hz. Peygamber’in uygulamaları ve tarihî süreç içinde ehl-i kitaba ve özellikle de Yahudilere yönelik İslam yönetimlerinin tavırları dikkate alınınca bu Hadis-i Şerif, kesinlikle bir “soykırım çağrısı ve teşviki” değildir. Sadece, Yahudilerin sebep olacakları, Müslümanların da mecbur kalacakları bir son hesaplaşmayı, bir büyük olayı haber vermektedir. Bu çerçevede Hadis-i Şerif, esasen Yahudilere bir uyarı niteliği taşımaktadır. Yahudi vatandaşların kendi kitaplarındaki kimi haberleri “emir” telakki etme alışkanlıkları, büyük bir ihtimalle bu Hadis-i Şerif’teki haberi de “soykırım çağrısı ya da emri” olarak algılamalarına sebep olmuştur. Bu, onların sorunudur.

Bu Hadis Kur’an-ı Kerim’le Uyumlu Bulunmaktadır.

Öte yandan Hadis-i Şerif, bize göre,[14] Kur’an-ı Kerim ile de tam bir uyum içindedir... Zira İsrâ Suresi’nin 4-8. ayetlerinde şöyle buyrulmaktadır:

“Biz, Kitap’ta İsrailoğullarına; ‘Sizler yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız’ diye bildirdik. Bunlardan ilkinin zamanı gelince, güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu yerine getirilmiş bir va’ad idi. Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık. Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid’e (Süleyman Mâbedi’ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık). Belki Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, Biz de sizi yine cezalandırırız. Biz cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık.”[15]

Hadis-i Şerif’te Hz. Peygamber, Yahudilerin (ayette şart cümlesiyle ifade buyrulan) eski fesatçılıklarına bir kez daha döneceklerini, bunun sonucunda da bu defa Müslümanlar vasıtasıyla İlâhî cezaya çarptırılacaklarını haber vermiş olmaktadır.

“İçlerinden zulmedenleri bir yana, Ehl-i Kitap’la ancak en güzel yoldan mücadele edin!”[16] ayetindeki en güzel yolla mücadele ilkesi, nasıl Hz. Peygamber zamanından beri özenle uygulanmış ve bu uygulama nasıl Kur’an-ı Kerîm’e uygun ise, Hadisin verdiği haberin gerçekleşmesi de aynı şekilde; “Siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, Biz de sizi yine cezalandırırız” ayetinin kapsamı içinde bulunmaktadır. Yani Hadisin Kur’an-ı Kerim’e aykırılığı iddia edilemeyeceği gibi “metin tenkidi esasları”na göre de reddi yoluna gidilemeyeceği ortadadır. Bu durumda Hadis-i Şerif, ne sened ne de metin tenkidi yönünden “uydurma, yalan” sayılabilecek bir kusur taşımamaktadır. Esasen uydurma rivayetler ile ilgili hiçbir kitapta da bu Hadise yönelik hiçbir iddia yer almamıştır.[17]

Hadisin Manası ve Mesajı

Hadisin tüm rivayetlerindeki ifadeler dikkate alındığı zaman, “ortak anlam ve vurgu olarak”: “Yahudilerin zulüm ve fesat çıkarmakta çok aşırı davranacakları ve bu sebeple yeryüzünde onlara arka çıkacak herhangi bir milletin kalmayacağı” anlaşılmaktadır. Hatta daha ötede onların yapıp ettiklerinden doğal çevre, taşlar, ağaçlar bile iyice rahatsız olacak ve onlar da Yahudilere karşı cephe alacak durumda şımaracaklardır. Yahudiler, Filistin’de bol bulunan dikenli bir ağaç çeşidi olan garkad dışında sığınacak herhangi bir ağaç ya da taş bile bulamayacaklardır. Zulümleri sebebiyle onlara karşı böylesine küresel bir nefret oluşacaktır. İsrail’in, Siyonist çetelerin Filistin halkına karşı uygulamakta olduğu akıl almaz, sürekli, çok yönlü ve planlı zulüm ve yok etme politikası, kendilerini böyle bir küresel yalnızlığa doğru sürüklemesi doğaldır.

Öte yandan, Hadis’te haber verilen Müslümanlarla Yahudiler arasındaki bu harbin, Hz. İsa’nın yeryüzüne inmesinden sonra meydana geleceği -konuyla ilgili rivayetlerdeki bazı ifadelerden- anlaşılmaktadır.[18]

 Netice olarak: Yahudi vatandaşlarımızın bu Hadis-i Şerif’i “soykırım çağrısı” gibi algılayıp kızmaları yerine, Hadis’te haber verilen olayın sebebi olmama noktasında dikkatli ve uyanık davranmaya bakmaları herhalde daha isabetli bir tutum olacaktır. Bu Hadis-i Şerif’i birilerinin “doğru” kabul etmemesi ya da “Hz. Peygamber tarafından söylenmemiş” ilan etmesi, gerçeği ve geleceği değiştirmeye yeterli olmayacaktır. Bu tür bireysel ve bilimsel dayanaktan yoksun beyanlardan rahatlama duymak, gerçek anlamda kendilerini aldatmaktır. Asıl suç ve sorumluluk, yeteri kadar araştırma yapmadan Hadis-i Şerif’e yalan ve uydurma nitelemesinde bulunanların tavrıdır.

Hadis-i Şerif’in Hadis ilmi nokta-i nazarından durumu ve mesajı açıktır. Yani Hadis, bilgi ve belge niteliği açısından sağlamdır. Hatta İmam Buhârî’ye göre, bu ve benzeri haberler İslam’da nübüvvet/peygamberlik göstergelerindendir.[19] Bundan sonra, bu nevi bilgi ve belgeleri kabul edip etmemek, kullanıp kullanmamak, birilerini üzmemek için Hadisi reddedip etmemek ve tabiî tüm sorumluluğu yüklenip yüklenmemek şahısların bileceği bir iştir. Ne gazete sütunu ne de herhangi bir makam, böylesi bir bilgi ve belgeyi reddetmek için sebep olamaz, olmamalıdır. Hz. Ömer’in ifadesiyle söyleyecek olursak, “Biz, Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak Muhammed’den hoşnut ve râzıyız.”[20]

Hristiyan-Yahudi Kaynaklarına Göre Armageddon-Melhame-i Kübra Savaşı ve Sonuçları:

İslami kaynaklarda Melhame-i Kübra (büyük yaralanma, tarihi hesaplaşma) olarak belirtilen, Müslümanlar ile Yahudiler arasında yaşanacağı ifade edilen söz konusu büyük savaş, Yahudi ve Hristiyan kaynaklarında Armageddon olarak anlatılmaktadır. Eski Ahit'e göre, kıyametten bir süre önce, Mesih'in gelişiyle birlikte Mesih'e tabi olan Yahudiler ve onların düşmanları arasında büyük bir savaş yaşanacaktır. Eski Ahit'te, Yahudilerin büyük kayıplar verecekleri, buna rağmen bu savaşı kazanacakları kehaneti yer almaktadır.

Buna göre: Yeryüzünün cennet olması için önce üzerindeki kötü insanlar ortadan kaldırılmalıdır. (Mezmur 37:38) Bu, kötülüğe son verme amacı güden Tanrı’nın Armageddon savaşında yapılacaktır. Ondan sonra Şeytan 1.000 yıl boyunca hapse atılacaktır. Bu, kötülerin dünyayı bozmasına izin verilmeyeceği anlamını taşımaktadır. Hayatta kalanlar yalnızca Tanrı’nın seçilmiş kavmi olacaktır. (Vahiy 16:14-16, 20:1-3)

ABD'nin etkin gruplarından olan birçok bürokrat, istihbaratçı ve uzmanın yanı sıra eski ABD Başkanı Ronald Reagan ve Bush'un da mensubu olduğu Evanjelikler de, Armageddon'un çok yakın olduğunu, bu büyük savaşın içinde bulunduğumuz insan nesli tarafından görüleceğine inanmaktadır. Onlara göre, bugünkü İsrail ordusu, yakında Armageddon'da "goyim" (Yahudi olmayanlar) ile savaşacak olan ordudur. Dolayısıyla İsrail'in askeri gücünü artırmak ve korumak için ellerinden geldiği kadar çalışmışlardır. Bu anlayışa göre Evanjelikler, Tanrı kelamı olarak Kitab-ı Mukaddes’in edebi manasına inanmakta ve Kitab-ı Mukaddes’te geçen belli bazı bölümleri İsrail’deki Megiddo ovasında yapılacak olan son büyük savaşı önceden bildirdiği şeklinde yorumlamaktadır. Bu son savaş, Kitab-ı Mukaddes’te İbranice Armageddon diye aktarılmaktadır. Armageddon ‘Megiddo Tepesi’ anlamındadır. Yani bu savaşın İsrail’deki Megiddo ovasında gerçekleşeceği varsayılmaktadır.

Bu inanışa göre: Armageddon, ancak ve ancak Yahudilerin bir millet olarak “Eretz İsrail” (Vaat edilmiş toprakları kapsayan büyük İsrail)de yeniden bir araya gelmelerinden sonra yaşanacaktır. Evanjelikler, Yahudilerin Tanrı’nın tek seçilmiş kulları olduğuna ve onlara Tanrı’nın dünyevi iyilik, kendilerine ise uhrevi saadet vaat ettiklerine inanmaktadır. Güya Tanrı bunlara uhrevi saadet vaat ettiği için bu Hristiyan Siyonist gruplara mensup olanlar kendilerini Yeniden Doğmuş Hristiyan olarak tanımlamakta ve Armageddon’u görmeyeceklerine ve bu dönemdeki acıların hiçbirini çekmeyeceklerine şartlanmışlardır. Çünkü onlar kendilerinin Tanrı tarafından gökyüzüne yükseltileceklerine inanmaktadır. Aynı zamanda bu Hristiyan gruplar kendilerini Armageddon savaşı öncesinde, o zamandaki felaket ve acılardan ayrı tuttukları, kendilerinin muaf tutulduklarına inandıkları için onlara Türkçe’de “muafiyetçi” denilmesi uygun bulunmaktadır.

Kitab-ı Mukaddes’te; Armageddon savaşıyla ilgili bildirildiğine inanılan, yedi aşama şunlardır:

1- Yahudilerin Filistin’e geri dönmeye başlamaları.

2- Yahudi Devletinin (İsrail’in) kurulması.

3- Dünyanın, İsrailoğulları dâhil, tüm uluslarına İncil’in vaaz edilip tebliğ olunması.

4- Rapture (Vecd). Kilise’ye iman edenlerin Cennet’e yükseltilip sonsuzluğa ulaşması.

5- Turbulasyon (Felaket dönemi). Yedi yıl sürecek olan felaket dönemi. Bu dönemde, Yahudiler ve diğer imanlılar zulme uğrayacaklar. Ancak yine bu dönemde iyilerle Deccal önderliğindeki kötüler savaşacaklar.

6- Armageddon savaşı. İsrail’deki Megiddo ovasında yapılacak savaş.

7- Deccal ve ordusunun yenilmesi ve Mesih’in krallığını kurması. Krallığın başkenti Kudüs olacak. Krallık Yahudiler tarafından yönetilmeye başlanacak. Ardından bütün Yahudiler Mesih’e bağlanacaklar ya da Hristiyanlığa dönüş yapacaklar.”

Bütün bunların Erbakan Hocamızın defalarca vurguladıkları gibi; “Siyonist Yahudilerin, Hristiyan kesimleri aldatıp, kendi şeytani hedefleri için kullanmak üzere uydurulan safsatalar olduğu” açıktır. Çünkü Yahudi ve Hristiyan kaynakların çoğu safsata ve saptırmacaydı. Hatta bizzat Ehl-i Kitap’ın kendi asli kaynaklarına bile aykırıydı. Yahudi ve Hristiyan ilahiyatçıları; Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği, Hz. Peygamber Efendimizin yukarıdaki Hadisiyle müjdelediği ve Kitab-ı Mukaddes ayetlerinde belirtildiği gibi, Melhame-i Kübra’yı (Armageddon Savaşı’nı ve Büyük Hesaplaşmayı):

1- Çok ucuza mal olan ve zalimlerin bütün savaş sistemlerini boşa çıkaran yüksek ve orijinal teknolojik harikaları yapmayı başaran…

2- Her din ve düşünceden, farklı köken ve kültürden, bütün insanların huzur ve refah içinde yaşayacağı barış ve bereket nizamını (Adil Düzen programlarını) hazırlayan…

3- Bu tarihi gelişmelere ve talihli gerçeklere inanan ve sahip çıkıp, sonuna kadar savunan bir avuç sadık ve cesur mü’min öncülüğündeki kutlu bir hareket kazanacak, Müslümanlar ve insanlık mutlu bir medeniyet inkılabına kavuşacaktır İnşaallah…

Melhame-i Kübra - Armageddon savaşı ve Erbakan Hoca’nın teknoloji harikaları:

Arz-ı Mev’ud (Doğu Akdeniz havzası) merkezli güya Yahudilere va’ad edilen Büyük İsrail hayalinin ve Batı emperyalizminin (ABD ve AB’nin) Ortadoğu hedeflerinin önündeki en büyük engel, Türkiye görülüyordu. Çünkü tarihi mirası (Osmanlı’nın varisi sayılması), tabii yapısı (coğrafi ve jeo-stratejik avantajları) ve talihli fırsatları (potansiyel şansları) bakımından Türkiye, İslam ve Türk dünyasına lider ve lokomotif olacak imkânları özünde taşıyordu. Bu nedenle dirilip derlenmeden ve yeni bir medeniyet devrimine öncülüğe yeltenmeden önce, Türkiye’nin zayıflatılıp parçalanması ve tehlike olmaktan çıkarılması gerekiyordu. Özellikle Erbakan Hoca’nın “Yeniden Büyük Türkiye” gayesiyle başlattığı kutlu atılımları ve Adil bir Dünya Düzeni yönünde attığı umutlu adımları; Siyonist odakları ve emperyalist Batı’yı iyice ürkütüyor ve şeytani merkezleri harekete geçiriyordu. BOP’tan Arap Baharına, Dinlerarası Diyalog safsatasından “Kürt Açılımı” tuzağına kadar, bölgemize yönelik bütün Siyonist ve emperyalist tezgâhların asıl hedefinde Türkiye bulunuyordu. Bu amaçlarına daha kolay ulaşmak için, işbirlikçi iktidarlar ve ılımlı İslamcılar kiralanıp parlatılıyor, Kur’an’ın hakkaniyet ve hâkimiyet esaslarını yozlaştırıp, şekilci ve taklitçi bir “demokratik dindarlık” tesis ediliyordu. Ama “özüne dönecek ve liderlik misyonu üslenecek bir Türkiye’nin” tehdit ve tehlike olmaktan çıkarılması için, bütün bunlar yeterli sayılmıyordu.

Bayrağını iki mavi çizginin temsil ettiği; NİL’den FIRAT’a bütün ülkelerin topraklarına (Arz-ı Mev’ud) sahip olma ve dünya hâkimiyetini kurma inancı ve amacının son aşaması olarak:

a- Büyük Ortadoğu Projesi ile (BOP) Türkiye’nin de içinde bulunduğu 32 İslam ülkesini parçalamayı hedefleyen ve eş başkanlığına Recep T. Erdoğan’ı getiren,

b- “Arap Baharı” süreciyle ve demokrasi bahanesiyle Libya, Tunus, Mısır, Yemen ve Suriye’de halkı kışkırtıp birbirine düşüren,

c- Irak, Suriye ve Türkiye toprakları üzerinde “Büyük Kürdistan-Küçük İsrail” devletinin alt yapısını hazırlayıp yollarını döşeyen,

d- Türkiye’deki Milli kesimlerin ve askerin Güneydoğu’muzun bizden koparılmasına karşı çıkması ve müdahaleye kalkışması halinde Kürdistan’ın sınır bölgelerini korumak üzere, NATO eliyle ve ülkemize karşı kullanılmak niyetiyle çevre illere Patriot füzeleri yerleştiren,

e- Bazı Hadis rivayetlerinde “Melhame-i Kübra=Büyük kapışma ve kanlı hesaplaşma” denilen, Batı (Yahudi ve Hristiyan) kültüründe “Armageddon Savaşı” olarak geçen ve her ikisinde de Antakya’nın AMİK OVASINDA meydana geleceği belirtilen girişimlerini sadece tesadüflerle veya bölgemizdeki suni süreçlerle izah etmek mümkün değildir. Bütün bunlar oldukça tehlikeli ve mutlaka ciddi tedbirler alınması gerekli, sinsi planların bir gereğidir.

Rahmetli Erbakan Hoca’nın, vefatından bir yıl kadar önce İstanbul Eyüp Sultan’da düzenlediği tarihi mitingde ikaz ettiği: “Bu füze sistemleri dışarıdan gelecek saldırılara karşı Türkiye’mizi korumak için değil, ülkemizin parçalanmasına ve Kürdistan’ın kurulmasına tepki koyacak ordumuza karşı kullanılmak üzere getirilmektedir!” sözleri, şimdi daha bir önemli ve anlamlı hale gelmektedir. Bazı rivayetlerde: “Bir Müslüman Ülkeye, güya dış tehditlerden korunmasına ve kendini savunmasına yardımcı olmak için gelen Hristiyan (Haçlı NATO) birliklerinin, sonunda aniden ahdini (anlaşma ve ittifak sözleşmesini) bozup, müttefiki olduğu İslam ülkesine saldıracağı, bunun üzerine Antakya’nın Amik ovasında tarihi bir kapışma yaşanacağı ve bu savaşı Müslümanların kazanacağı”[21] şeklindeki bilgi ve haberler bir mucize gibidir, bölgemizdeki ve ülkemizdeki gelişmelere dikkat çekmektedir.

Melhame-i Kübra, kelime manası olarak “çok büyük yaralanma ve kanlı savaş” anlamına gelmektedir. Hadis kaynaklarında geçen bu olayın Türkiye topraklarında ve Hatay’ın Amik ovasında gerçekleşeceği beklenmektedir. Konuyla ilgili Muaz b. Cebel’den şu Hadis nakledilmiştir;                           

“Melhame-i Kübra, Konstantin’in (tekrar) fethi ve Deccal’in zuhur etmesi (olaylarının hepsi) yedi ay içerisinde meydana gelir” (Ebu Davud, Melahim, Tirmizi Fiten, 58).

Bu Hadis-i Şerif’e göre:

a- Önce Hatay’ın Amik Ovasında Siyonist-Haçlı güçlerle kanlı bir hesaplaşma yaşanacağı,

b- Ardından Konstantin’in (İstanbul ve Türkiye’nin) manevi işgalden ve işbirlikçi hain hükümet ve zihniyetlerden tekrar kurtulup, milli bir yönetime kavuşacağı,

c- Sonrasında ise, Deccalizm’in (İsrail ve Siyonizm’in) tepelenip, bölgemizin İslam ve insanlık âleminin huzura erişeceği anlaşılabilir.

Siyonist Yahudilerin yönlendirdiği Haçlı Batılılar, “Armageddon Savaşı”nı; güya “tanrıyı kıyamete zorlamak” ya da “Mesih'i dönmeye mecbur bırakmak” için ABD Başkanlarının da sıkı sıkıya bağlı olduğu Protestan fundamentalizmi (Neo-con’lar) tarafından körüklemektedir. Onlara göre Hz. İsa’nın gelmesi için de “Armageddon” denen bu nihai savaşın mutlaka çıkması gereklidir. Armageddon Savaşının Müslüman ordusunun İsrailoğulları’na saldırmasıyla çıkacağı işlenmektedir. Protestan Siyonistler, Armageddon Savaşı’nda İsrail’in desteklenmesi gerektiği görüşündedir. Onlara göre Hz. İsa da ‘İsrail Arslanı’ olarak dünyaya gelecektir. Yani bizim beklediğimiz Hz. İsa ile Haçlı Protestanların beklediği İSA, çok farklı şahsiyetlerdir. “Yahudiler, Müslümanlara karşı Armageddon Savaşı’nı kazanmadıkça, Hz. İsa tekrar yeryüzüne dönmeyecek” diyen Siyonist Haçlılara göre Hz. İsa’nın dönmesi için de bu savaşın körüklenmesi gerekmektedir. İşte bu şeytani girişimler Türkiye'yi de doğrudan ilgilendirmektedir.

Yeni Şafak'tan İbrahim Karagül daha önce bir köşe yazısında şunları söylüyor, ama sonradan AKP yandaşı kesiliyordu:

"Tanrı'yı kıyamete, Türkiye'yi bölgesel savaşa zorlamak!.." isteyen ABD ve İsrail için Türkiye’ye de bir rol biçildiği görülmektedir. “Türkiye'nin Kürtlerle çatışmaya sokulması demek, İran'ın da cepheye girmesi demektir. Savaşın Pakistan'dan Lübnan'a kadar yayılması demektir. İşte bu, ABD ve müttefiklerinin en büyük hedefidir. Neocon-İsrail aşırı sağının ortak ideali, Ortadoğu merkezli bir dünya savaşını körüklemektedir. Yani Armageddon dedikleri Kıyamet savaşıyla Mesih yeryüzüne inecek, bu savaşla “ilahi adalet” gerçekleşecektir. İşte buna; “Tanrıyı kıyamete zorlamak” ya da “Mesih'i dönmeye mecbur bırakmak.” denilmektedir.

Kürdistan, Büyük İsrail’e Hazırlıktır!

Kitab-ı Mukaddes’in Vahiy bölümünde geçen Armageddon hayali, asıl Musevilerin hedefi olduğu halde, daha çok Siyonist Hristiyanlar için önemli görülmekte ve Haçlılar tahrik edilmektedir. Museviler İsa’yı Atanmış Mesih (Kral) kabul etmeyip, başka bir Mesih beklemektedir. “Altıncı melek, tasını Fırat Irmağına boşalttı. Gündoğusundan gelen kralların yolu açılsın diye ırmağın suları kurudu” (vahiy 16. /12-21) ifadeleri Büyük İsrail’i kurmak amacıyla Türkiye’nin Güneydoğu’sunun bizden koparılacağını haber vermektedir. Eski Ahit'e göre, kıyametten bir süre önce, Mesih'in gelişiyle birlikte Mesih'e tabi olan Yahudiler ve onların düşmanları arasında büyük bir savaş meydana gelecektir. Buna göre Yahudilerin büyük kayıplar verecekleri, buna rağmen bu savaşı kazanacakları ifade edilmektedir. Onlara göre, bugünkü İsrail ordusu, yakında Armageddon'da "goyim" (Yahudi olmayanlar) ile savaşacak olan ordunun ta kendisidir. Ancak bu savaş, Siyonist Yahudilerin büyük hezimeti ve İsrail’in haritadan silinmesiyle neticelenecektir.

Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 


[1] www.temizeller.com / 14.05.2006

[2] Buhârî, Cihâd 94, Menâkıb 25; Müslim, Fiten 82. Ayrıca Müslim, Fiten 79-81. Rivayetler de aynı konudadır.

[3] X1, 399;

[4] Bk. II, 67, 131, 135, 149, 417, 530;

[5] VIII, 183; Mubârekfûrî, Tuhfetü’l-ahvezî, VI, 21;

[6] XV, 217 (Şuayb Arnaud neşri, Beyrut, 1993)

[7] IX, 74 (Thk. Tarık b. Avdullah, Kahire 1415);

[8] III, 478 (H.N. 4172);

[9] Bk. Şerhu’s-sünne, XV, 37

[10] S. 526 (Tahkik, Heyet, Daru’l-hayr neşri, 1990);

[11] et-Tac, V, 335;

[12] Bk. VII, 341-342;

[13] H.H. Erdem, Riyazü’s-salihin ve Tercümesi, III, 331, hadis no: 1852, Ankara, 1995, On beşinci baskı;

[14] Baskı yeri ve tarihi belli olmayan el-Advâu’l-Kur’aniyye adlı eserin (hayatı hakkında bilgi bulunmayan) müellifi es-Seyyid Sâlih Ebubekr dışında bu son makaleye kadar hiçbir kimse Hadisin Kur’an’a aykırı olduğunu iddia etmemiştir. Bu zât da Hadisteki taşın konuşması kısmına kendince itiraz etmekte, olayın aslına yönelik herhangi bir eleştiride bulunmamaktadır. (S. 202, 204) Bu sebeple Hadis şarihleri bu nokta üzerinde durmamışlardır. Biz anılan makalede belki en ciddi red gerekçesi olarak “Kur’an’a aykırılık” iddiasını gördüğümüz için bu noktaya işaret etmek ihtiyacını duyduk, bu sebeple de “bize göre” kaydını koyduk.;

[15] Bu meal, aralarında İstanbul müftüsü sayın M. Çağrıcı’nın da yer aldığı M.Ü. İlahiyat Fakültesi hocalarından oluşan bir heyetin hazırladığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayımladığı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli adlı eserden aynen alınmıştı.

[16] el-Ankebut (29), 46.

[17] Genelde müşeddit bir münekkit olarak tanınan rahmetli Nâsıruddin el-Albânî de Hadisin herhangi bir rivayeti için “uydurma” iddiasında bulunmamış, sadece Müsned’deki bir rivayet (II,67) için “isnadı zayıf” demiştir.

[18] Aslında bu durum, Hadis üzerinde polemiğe sebep olan kitapçıkta mütercim tarafından Said Havva’dan yapılan nakillerle yansıtılmış bulunmaktadır.

[19] Bk. Buhârî, Menâkıp 25.

[20] Buhârî, İlim 26, Mevâkît 11; Daavât 34; Fiten 15; İ’tisâm 3; Müslim, İman 56; Salât 13; Sıyâm, 195-196; Fedâil, 134, 136, 127.

[21] Ramuz el Ehadis 258/3


Bu yazarin diger makaleleri

STRATFOR’UN MAHİYETİ VE MARİFETİ
  Güya, “geleceği görmek ve gerekli önlemler geliştirmek” için oluşturulan strateji...
Devami
AKP “DİNİ SİYASETE”, CEMAAT İSE “DİNİ SİYONİZME” ALET ETMEKTEYDİ!
 Recep T. Erdoğan, 30 Mart 2014 Yerel Seçim sonrası yaptığı...
Devami
BATININ ÇİFTE STANDARDI VE İNSAN HAKLARI İSTİSMARI
Amerikan Siyonizmi ve Batlı Emperyalizmi; "bir ülkeye demokrasi, özgürlük ve...
Devami
“TAPE” SAHTE İSE, TELAŞ GERÇEKTİ!
  Bazılarına göre: Sn. Recep T. Erdoğan’la oğlu arasında geçtiği iddia...
Devami
NASIL UYUTULUYORUZ?
Komşularımızla sıfır sorun politikası gibi yaldızlı bir safsata ile toplumu...
Devami
MİLLİ DERİN TÜRKİYE SİYONİST DENGELERİ BOZUYOR
  İran'la Doğalgaz anlaşmasına ABD'nin tepkisi bitmiyor ABD niye, Türkiye ve...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 73

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR