Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün403
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta10931
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay108846
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16746821

IP'niz: 3.237.66.86
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12182570

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

Genelkurmay Bahanesiyle; OSMANLI ÜZERİNDEN İSLAM DÜŞMANLIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Behiç Gürcihan, Habertürk adına Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı’nın İlker Başbuğ’la röportaj için Genelkurmay ziyaretlerini ve naklettiklerini şöyle yorumluyor ve Atatürkçülük kılıfına saklanarak Osmanlıya kin kusuyordu:

“GKB İlker Başbuğ’un Habertürk’e verdiği bu röportaj; Genelkurmay’ın yaptığı ve gündemin hay huyu arasında güme giden Kazım Karabekir açılımı ile birlikte okunduğunda daha da bir anlam kazanıyor.

 

Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’in yanında yer alan fakat Cumhuriyet projesine, en azından Mustafa Kemal’in kafasındaki hali ile karşı çıkan Kazım Karabekir, yakın tarihimizin en özenle perdelenmiş karakterlerinden sayılıyor. Kendisi Rus generallerin bile yer verildiği Taksim’deki Cumhuriyet anıtında Atatürk’ün yanında yer verilmeyen bir general oluyor. (Atatürk’ün yanında sadece İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’ın heykelleri bulunuyor)

Aynı tarih sahnesinde hem Mustafa Kemal’i, hem Kazım Karabekir’i eşit şekilde konuşlandırabilmeniz mümkün görülmüyor. Kazım Karabekir defterini bütün gerçekliği ile açmak; kendini “Atatürkçü” ilan eden bir yapı için birçok riskler içeriyor.

Ve Genelkurmay; açılım çağına uyarak, ürkekçe de olsa bu defteri açmış görünüyor. Fakat bu açılım, Başbuğ’un mutat hale gelmiş “asimetrik psikolojik saldırı altındayız” serzenişlerinden birine kurban edilmişe benziyor.

Genelkurmay’ın Kazım Karabekir açılımından sonra Haber Türk’e özel verdiği röportajda İlker Başbuğ yine gramer gücü ile Türk Ordusu’nun namusunu korumaya çalışıyor.

“Yeter yahu!” diyor, Fatih Altaylı’ya. Askerinin onurunu korumak adına kükrüyor. “Suikast diyorlardı, iddianamede yok, nerede?” diye serzenişlerde bulunuyor.

Acaba İlker Başbuğ; sürekli olarak aynı mesajı vermesine rağmen, askerlerine ve temsil ettiği kuruma yönelik muamelede bir değişiklik olmamasının inandırıcılığını ve kurumunun itibarını yıprattığını göremiyor mu?

Hiç sanmıyorum. Bal gibi de görüyor, ama elinden başka bir şey gelmiyor.

İşin sırrı, Yaşar Büyükanıt’ın emekliliğine günler kala; 26 Ağustos 2008 tarihinde, Türkiye Foto Muhabirleri Derneği ve Profesyonel Haber Kameramanları Derneği üyelerini kabulünde söylediği şu sözlerde gizli:

“Herkes bu hayatta üzerine düşen rolü oynuyor, hayat tam bir tiyatro kral var, asker var, kameraman var, herkes bu hayatta rolünü oynuyor. Tiyatro bittikten sonra özel hayatta birlikte vakit geçiriyorlar.”

“Bu söz iki şeyi ortaya koyuyordu:

1) Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı’nın röportajlarını pazarlamak için kullandıkları; “Görüşmede birçok ilk yaşandı, ilk kez bir foto muhabirine izin çıktı” cümlesinin yalana ve palavraya kılıf yapıldığını

2) Genelkurmay Başkanları’nın sadece üzerlerine düşen rolü oynadıklarını. Evet, İlker Başbuğ da; “devletin dönüşüm projesinde” üzerine düşen rolü oynuyordu. Araya serpiştirilen bu çalı ateşi misali serzenişlerinin de somut bir anlamı olmadığını herkes biliyordu” diyen Behiç Gürcihan ya gerçeği kavramıyordu veya kasıtlı olarak sapla samanı karıştırıyordu. Şöyle devam ediyordu:

“Dostlar AKP’ye muhalefette görsün” cinsinden roller yapılıyor.

Genelkurmay Başkanları’nın, “askerlerinin onuru” konusunda bu çıkışlarının somut hiç bir izdüşümü olmadığının  kanıtı, yıllardır defalarca ortaya seriliyor!..

Gün ortasında geminizi füze ile vurup, subaylarınızı ve askerlerinizi öldürüp, bir de üstüne utanmadan “yanlışlık oldu” diyecekler… Ama siz sesinizi çıkarmayacaksınız!..

Paşanızın helikopterini düşürmeye çalışacaklar… Sesinizi çıkarmayacaksınız….

Paşanızın uçağını düşürecekler, şehit edecekler…  Siz sesinizi çıkarmayacaksınız….

İskenderun limanına asker ve tank yığacaklar… Sesinizi çıkarmayacaksınız….

Askerinizin başına çuval geçirip hakaret yağdıracaklar… Sesinizi çıkarmadığınız gibi, bir de üstüne üstlük çuval geçirenleri karargâhta ballı-börekli ağırlayacaksınız…

Teğmenleriniz PKK’yla operasyon dönüşü helikopterden iner inmez gözaltına alınacak… Sesinizi çıkarmayacaksınız…

Ondan sonra da, “askerlerimizin onuru ile oynanıyor, yeter yahu” diye serzenişte bulunacak, “bize psikolojik harp yapılıyor” diye şikayet edip duracaksınız!..

İlker Başbuğ’un Haber Türk’e verdiği röportajın ikinci ayağında ise; içi doldurulmak için çok geç kalınmış sözler değil, anlayana çok şey söyleyen semboller yer alıyor.

ABD’nin açtığı “Osmanlı Projesi” ihalesinde “laikçi” kanadın cephedeki en önemli kozlarından biri olan Murat Bardakçı’nın bu röportaja katılması tesadüf görülmüyor.

Osmanlı tarihi konusunda uzman bir gazeteci, Genelkurmay Başkanı ile gündeme dair konuların konuşulacağı bir röportajda acaba ne arıyor?

Ne işi olduğu; röportaj vesilesi ile gözümüze sokulan “ayrıntılar” vesilesi ile anlaşılıyor.

Genelkurmay Başkanının odasının karşısındaki camekânda ne duruyormuş biliyor musunuz?

Atatürk’ün kılıcı mı? Çanakkale Savaşı’ndan bir anı mı? Lozan anlaşmasının orijinal nüshası mı?

Hayır, bilemediniz… Hiç biri değil?

Genelkurmay Başkanı’nın odasının hemen karşısındaki özel camekânda korunan iki şey dikkat çekiyor:

Biri; Kanuni Sultan Süleyman’ın kılıcı…

Diğeri; ise Kanuni’nin sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa’nın tombak miğferi (savaş başlığı).

Ayrıca Murat Bardakçı aracılığı ile; duvarlarda Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış iki ünlü ressamın büyük tablolarının asılı olduğunu öğreniyoruz.

İlker Başbuğ, röportaj sırasında Deniz Kuvvetleri’nin önemine değinirken, bakınız nelerden örnek veriyor…

“İnebahtı savaşından ve hatta Kazakların Yeniköy’e kadar inmesinden” bahsediyor.

Genelkurmay Başkanı’nın bu “Osmanlı” sembolleri ile süslü sohbetinde Murat Bardakçı aracılığı ile gözümüze sokulan çok önemli bir ayrıntı daha sırıtıyor.

Kanuni Sultan Süleyman’ın kılıcının üzerinde yazan Farsça beyiti Murat Bardakçı okuyor.

Bakın bu Osmanlı emanetinin üzerinde ne yazıyormuş…

“Düşmanların, sen kılıcını savurduğun zaman dört bir yana yıkılırlar; bu kılıcın çeliğine sanki şarap verilmiştir”

Yani, “Çeliğine şarap verilmiş kılıçla savaşan cihan padişahın kılıcı Genelkurmay Başkanının odasının hemen karşısında sergileniyor.

Genelkurmay’ın İlker Başbuğ aracılığı ile verdiği mesajlar çok net anlaşılıyor:

“Laik Osmanlı”nın emanetleri emin ellerde. Ve Genelkurmay’da artık, kendi yorumu ile “Osmanlı” kayığında. Bu Mustafa Kemal’e kendi yöntemleri ile mesafe koymalarını gerektirse bile. (Mustafa Kemal’i Kara Kuvvetlerin armasından çıkarılmaya çalışıldığı günleri unuttuk mu?)

Yoksa, Askerlerin onuru bu büyük değişim sürecinde ayaklar altına alınıyorsa da; bu durum “askerlerinin onurunu koruyan” demeçler veren Genelkurmay Başkanları aracılığı ile telafi edilmeye mi çalışılmaktadır?

Genelkurmay Başkanlarının onur intiharı yapan albayların aynı zamanda bir generalin çocuğu olmasından duyduğu üzüntüyü öğrenip içimiz burkulacaktır. Ama bu acı; Muavenet’te ölenlerin çocuklarının ABD’ye karşı verdikleri hukuk mücadelesine ve Eşref Bitlis’in oğlunun çırpınışlarına yapılan “katkıları” bilenler için daha da artacaktır.

Söyler misiniz; askerleri ABD füzeleri ile vurulurken, başlarına çuval geçirilirken, paşalarının uçakları düşürülürken sesini çıkarmayanların Murat Bardakçı ve Fatih Altaylı’ya serzenişte bulunmasının (emperyalistlere) ne zararı dokunacaktır?

Makamınızın kapısında Kanuni ve Sokollu’yu sergiliyorsanız; sahneyi yöneten krallar askerlerin mesajını hemen ve kolayca algılayacaktır…

Yaşar Büyükanıt’ın dediği gibi; “tiyatro bittikten sonra da, kralın da, askerin de rolü son bulacaktır.” Temeli olmayan sızlanmalar haykırışlar da artık anlamsızdır.

Bunca yazıdan sonra düşünüyorum da; ben bu röportajda Pelin Batu’nun yokluğunu boşuna hissetmişim.”[1]

Diyen Sn. yazar nedense asıl niyetini net ve mert şekilde ortaya koyamıyordu:

  1. a) Bunların asıl kini ve nefreti Osmanlı’ya ve Osmanlı üzerinden İslam’a mıydı, yoksa “Ilımlı İslam” ve “Yeni Osmanlı” safsatalarıyla Siyonist zulüm düzenlerine bizi taşeron yapmak isteyen ABD, AB ve fikir babaları Yahudi odaklarına mıydı?
  2. b) GKB Sn. İlker Başbuğ’u, Murat Bardakçı’nın programındaki zavallı sabataist figür Pelin Batu’ya benzetme küstahlığı, acaba, bahsettiği o büyük tiyatro ve senaryo’nun, hala Yahudi Lobileri güdümlü ABD’nin elinde olduğunu sanma gafleti ve cehaletinden mi kaynaklanmaktaydı, yoksa o senaryoları artık “Milli bir güç” odağının yönlendirdiğinin farkına varılmasının hırçınlığı mıydı?
  3. c) Oysa Mustafa Kemal Atatürk de, tam bir Osmanlı Paşasıydı. Acaba bazılarının iddia ettikleri gibi, bunlar Atatürk’ü: “İttihatçı Masonlar marifetiyle Türkiye’nin başına bela edilmiş bir Yahudi cıfıtı ve İngiliz ajanı” mı saymaktaydı?
  4. d) Ya da şöyle soralım:

Genelkurmaydaki camekânda, “bir Şaman kabartması ve kımız kupası” veya “yedi kollu Siyon şamdanı ve bir Mason arması” görseydi yine “Osmanlı kılıcı görmüş Tapınak Şövalyesi gibi” kızıp bozulacak mıydı?

AKP iktidarının tamirat kılıflı tahribatları ve Genelkurmayın bir takım duyarsızlık ve tutarsızlıkları elbette canımızı sıkmakta ve huzurumuzu kaçırmaktaydı. Ama bu bahaneyle yapılan Osmanlı düşmanlığı, ya ırkçı Şamanistliğin ya da münafık Sabataistliğin kusulmasıydı.

Bir “Üçüncü Cumhuriyet” tartışması olarak “Açılım”

Başlıklı makalede, belki bilgi noksanlığından ve stratejik değerlendirme hatasından bize göre bazı alakasız yorumlar yer alsa da, anlamlı ve ufuk açıcı saptamalar da yapılmıştı:

“Türkiye Cumhuriyeti tarihi, açılımlar üzerinden bir açmazlar tarihidir. Üzerinde açılımlar yapılan konuların yıllar sonra tekrar açılımlarla gündeme getirilme sürecidir. Hatta Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı'nın açılımları üzerine kurulan bir devlettir. 3 Kasım 1839'da okunan Gülhane Hatt-ı Hümayunu, Tanzimat-ı Hayriye veya bilinen adıyla Tanzimat Fermanı, Osmanlı için hatırı sayılır derinlikte ilk büyük "açılım" gibidir. Bu açıdan "Demokratik Açılım" süreci, aslında günümüzden tam 171 yıl önce yaşanan bir kırılmanın; reformlarla da hıncı dindirilemeyen, Masonik bir dalganın Cumhuriyet rejimine doğru evrildikten, darbeler ve devrimlerle daha da bir hırçınlaştıktan sonra vardığı koyu ve karanlık bir sahildir.” diyen genç yazarımız şunu da eklemeliydi:

Açılımlar, Türkiye Cumhuriyetini, gizli Yahudi devletine dönüştürme projeleri; İslami bilinç ve direnci dejenere etme süreçleri; bütün yeryüzünü Siyonist sermaye tekeline almanın adı olan küreselleşme hevesiyle, halkımızı demokratik köleler haline getirme girişimleridir. Ve tabi AKP; demokrasi havariliği rolü oynayan, ama gerçekte Masonik despotizme taşeronluk yapan bir partidir.

“1856'da Islahat Fermanı, 1876'da Birinci Meşrutiyet, 1908'de İkinci Meşrutiyet, 1924'te Yeni Anayasa'nın kabulü, 1926'da Medeni Kanun ve Yeni Türk Ceza Kanun'un kabulü, 1928'de anayasada yapılan hatırı sayılır değişiklikler, 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluşu, 5'inin 1934'te, Laiklik'in ise 1937'de Anayasa'ya eklenmesi ile CHP'nin '6 Ok'unun kabulü, 1946'da çok partili sisteme geçiş, 1961 Anayasası'nın kabulü ve en son olarak da 1982 Anayasası, "açılım" sürecinin ana hatları veya kırılma noktalarıdır. Sürecin ilginç yanı, her açılım sonrasında meselenin kesin bir biçimde artık çözüldüğüne dair iyimser bir düşüncenin ve ümidin doğmasıdır. Daha da ilginci, bütün bu kırılmaların kesinlikle Batı'nın dahli ve dayatmaları sonucunda olmasıdır. Hatta öyle ki, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün açılımın gündeme gelmesine çok az bir zaman kala, "Bu sorunu kendimiz çözmeliyiz. Biz çözmezsek başkaları çözer" şeklindeki sözü, bu tarihsel hafızadan ve Batıya bağımlılıktan kaynaklanır.

Konuşanlar ve yürüyenler

Türkiye’nin görünürde, açılımlarla geçirilen yaklaşık iki yüz senelik tarihinde ilk defa (AKP’nin cesur girişimleriyle!) bir "milli açılım projesi"ni ortaya koyduğu sanılıyor. Ancak bu projeyi anlayabilmek için mevcut sorunun tarihsel arka planının iyi irdelenmesi, dinamiklerinin, çıkış ve seyrinin iyi tahlil edilmesi gerekiyor. Bu proje, 1984'te PKK ile ilk çatışmanın başlamasından bu yana gelişen sürecin tıkanması sonrasında gündeme getirilmiş bir çözüm projesi değildir. Gelinen sürece PKK-Devlet çatışması yüzünden akan kanın durdurulması ve ülkenin huzura ve refaha kavuşturulması için ortaya atılmış projeler gözüyle bakarsak, asıl can alıcı noktaları kaçırmış oluruz. Öncesinde de belirttiğim gibi, bu süreç bundan tam 171 yıl önce başlamış bir tartışmanın görünen son dalgasıdır. Bu açılımların ne Kürtler, ne Aleviler, ne de Ermenilerle bir ilgisi vardır. Konu sandığımızdan daha derin, daha komplike ve alttan işleyen büyük bir kavganın dışa vurulmasıdır. Konu, Cumhuriyet'in bundan sonra hangi kalıba sokulacağı, nasıl bir muhtevaya sahip olacağı, hatta Türkiye'nin bundan sonra nasıl bir yapıya kavuşacağı ile ilgili olarak taraflarca verilen bir kapışmanın bir mücadele alanıdır. Kürtlerin, Ermenilerin ve Alevilerin burada ana aktörler olduğunu düşünmek bariz bir saflıktır. Bu kapışma ne Kürtlere kültürel hakların verilmesi, ne Alevilerin inanç özgürlüklerinin genişletilmesi ne de Ermenilerle var olan tarihsel problemin çözülmesine yöneliktir. Hiçbiri, evet bunlardan hiçbiri bu kapışmada ana aktör değildir. Ancak bu büyük çarpışmanın bazı görünür sorunlar üzerinden ilerlemesi gerekiyor ki, bunun için bu üç unsur kavganın taraflarına hazır fırsatlar gibidir.

Tarih boyunca böyle olmuştur, taraflar gerçek kavga nedenini doğrudan ortaya koymazlar. ABD Irak'ı işgal ettiğinde, bunun gerçek nedeninin ülkeyi bir diktatörden, dünyayı ise bir tehlikeden kurtarmak olduğunu söyledi. Kaçımız inandık? İsrail Gazze'yi yerle bir ederken Filistin tarafından fırlatılan "Kassam Füzeleri"ne karşı kendi vatandaşlarını koruma yükümlüğünü yerine getirdiğini ve meşru müdafaa hakkını kullandığını söyledi. İkna edici bir neden miydi? Çoğu zaman, kavganın gerçek nedeni ortaya yalın bir biçimde konulduğunda kavga anlamsızlaşır, taraflar meşruiyet ve motivasyonlarını kaybeder.

Bir dünya savaşına girmek mi istiyorsunuz? Öyleyse bir limanınızı Japon uçaklarının hücumuna terk ve teslim edeceksiniz. Dünya zenginlikleri iştahınızı kabartıyor ama bir nedeniniz mi olmalı? Öyleyse iki gökdeleninizi feda etmekten çekinmeyeceksiniz. Gözünüzü petrol yataklarına mı diktiniz? Öyleyse Saddam'ın sizin desteğinizle kabaran günah defterini eşsiz bir fırsat bileceksiniz. Barışa hiçbir şekilde niyeti olmayan, kuzu kılığında kurt musunuz? Öyleyse el yapımı, bini bir adamı bile öldüremeyecek, hani çocukken bayramlarda patlatmaktan keyif aldığımız "kızkaçıran" roketlerinden birazcık büyük olan Kassamlardan, siz akıl almaz bir savaş için hatırı sayılır bir bahane üreteceksiniz.

Birinci Cumhuriyet'in sona ermesi ve İkinci Cumhuriyet'in de artık bir çıkmaza girmesi, sorunlarının ne sararan ne de patlayan bir çıban haline gelmesi, artık bir neşter darbesi mi gerektiriyor? Öyleyse birincinin ve ikincinin yaşattığı acılar, Üçüncü Cumhuriyet'e giden yolda inanılmaz bir meşruiyet zeminidir sizin için. Ama temel neden hiçbir zaman ne bir liman, ne gökdelenler, ne bir diktatör, ne Kassamlar, ne de acılar karşısında bir çözüm arayışıdır. Amerikalılar, "Money will talk, you will walk" derler. Para konuşacak, sen yürüyeceksin!” Evet, biz şimdilik sadece yürüyeni görebiliyoruz, paranın konuştuğunu, siyonizmin dünya hakimiyeti için boğuştuğunu ise sonradan anlayacağız.

"Birinci Cumhuriyet" ve "Ulus Devlet" deneyimi

Bugünkü açılım projesinin asıl dinamiklerini görebilmek için Osmanlı'nın son dönemleri başta olmak üzere, 1923'te kurulan ve 1934-37'de (Dengeleri gözetmek zorundaki Atatürk’e rağmen Masonik merkezlerce M.Ç.) yapılan eklemelerle olgunlaşan, (ama Atatürk’ün şaibeli ölümünden sonra, sabataist cunta tarafından İsmet İnönü eliyle rayından çıkarılan) Birinci Cumhuriyet'in ana karakter yapısını, 27 Mayıs 1960 Darbesi'ni ve hemen ertesinde İkinci Cumhuriyet'in bir ilanı ve manifestosu olan 1961 Anayasası'nı, bu anayasanın üzerine inşa edildiği düşünsel altyapıyı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni kurucu ve koruyucu unsurları olarak inşa ettiği kurumların kapsamlı bir biçimde ele almak lazımdır. Birinci Cumhuriyet'in anlaşılabilmesi için ise, ulus inşasının, ulus devletlerin kapsamının ve aydınlanmacı kafa yapısının iyi analiz edilmesi kaçınılmazdır.

Benedict Anderson, Imagined Communities (Hayali Cemaatler) adlı kitabında, (ki kitaba verilen Türkçe isim yanlıştır, doğrusu 'Hayal Edilmiş Cemaatler' ya da 'Tasarlanmış Cemaatler' olmalıydı), ulusu, “hayal edilebilmiş bir siyasal topluluktur; kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içinde olacak şekilde, hayal edilmiş bir cemaattir" şeklinde tanımlar. Hayal edilmiş bir cemaat gerçek bir cemaatten farklıdır, çünkü o, cemaat bireylerinin her gün yüz yüze gerçekleştirdikleri bir etkileşim üzerine kurulu değildir. Ulus hayal edilmiştir, çünkü en küçük ulusun üyeleri bile diğer üyeleri tanımayacak, onlarla tanışmayacak, çoğu hakkında hiçbir şey işitmeyecektir, ama yine de her birinin zihninde toplamlarının hayali yaşamaya devam edecektir.

“Ulusçuluk” Masonik ve Siyonist bir düşüncenin eseri olarak, “”Milli”likten tamamen farklı bir kavramdır. Bu nedenle “Ulus”la “Milleti” aynı zannetmek büyük bir yanılgıdır. Hatta Ulusçuluk tüm milli ve manevi değerleri yıkarak, onun yerine konmaktadır. Ulusçuluk, bir ülkedeki evrensel masonluk hakimiyetinin ırkçılık kılıfıyla hakimiyet kurmasıdır.

Ulus sınırlı olarak hayal edilir, çünkü belki de bir milyar insanı kapsayan en büyük kavmin bile, ötesinde başka uluslara mensup insanların yaşadığı, sonlu sınırları vardır. Hiçbir ulus kendisini insanlığın tümü ile örtüşüyor olarak hayal etmez. Hep kendi ulusu egemen olarak hayal edilir, çünkü kavram, masonların Aydınlanma Devriminin, hiyerarşik hanedanlık imtiyazlarının meşruiyetini aşındırmakta olduğu bir çağda doğup gelişmiştir. Uluslar evrensel dinlerin en sofu taraftarlarının bile bu dinlerin canlı çoğulluğu ile karşılaşmaktan ve her iman öğretisinin taşıdığı ontolojik iddialar ile ülkesel kapsamı arasındaki değişken biçimlilikle yüz yüze kalmaktan kaçınmadığı bir çağda rüştlerine ermişlerdir; bu yüzden, Tanrı'ya tabi olacaklarsa bile bu tabiiyet Tanrı'nın kendi uluslarına hizmet ettirildiği biçimdedir. Bu özgürlüğün amblemi ve mihenk taşı egemen devlettir. Son olarak ulus, bir topluluk, bir cemaat olarak hayal edilir, çünkü her ulusta fiilen geçerli olan eşitsizlik ve sömürü ilişkileri ne olursa olsun, ulus daima derin ve yatay bir yoldaşlık olarak kabullenilir.”[2]

“Yeni Osmanlı Projesi” perdesi altında İsrail hizmetkârlığı:

ABD ve dünyanın diğer nükleer ülkelerinin gelişmelerini yakından takip eden ve bu konuda araştırmaları bulunan Kanadalı Prof. Dr. Michael Chossudovsky; Türkiye'nin İncirlik Üssü'nde B-61 tipi 90 adet, nükleer silah olarak kabul edilen termonükleer bombalar kategorisine giren bomba bulunduğunu açıklamıştı:

"Bu bombalar çok güçlü ve çok büyük hasar gücüne sahip. Bir adet B-61 tipi bomba, Hiroşima'ya atılan bir bombanın 6 katı gücündedir. ABD, Avrupa'ya da 480 adet nükleer silah yerleştirmiştir. Bu ülkelerden Almanya 110 bomba ile birinci, Türkiye ikinci, diğer üç ülke Belçika, Hollanda ve İtalya ise üçüncü sıradadır."

Chossudovsky; 2006'da yayımladığı yazıda "Türkiye İran'a yönelik olası bir saldırıda kritik rol oynayacak; bu benim yapbozları birleştirerek yaptığım bir tahmindir" diyor. Örneğin; Ocak 2005'te İsrail, ABD ve Türkiye, Akdeniz'de bir tatbikat yaptı. İsrail'in Türkiye'nin İran-Suriye sınırındaki bölgelerinde askeri tatbikatlar gerçekleştirmesi halktan saklandı. Hiç kimse İran sınırına, 'süs' olsun diye nükleer silahlar yığmaz, bunlar Türkiye üzerinden İran’a vurma hazırlığıdır.

İsrail’in, NATO ile askeri antlaşma yaptığı” niye saklanmıştı. Yoksa Recep Erdoğan’ın haberi olmamış mıydı?

Son aylarda yeniden İran'a saldırıya zemin hazırlayan gelişmeler yaşandı.

NATO üyesi olmamasına rağmen İsrail; NATO ile bir askeri antlaşma yaptı. Kasım 2004'te varılan antlaşmayla, İsrail ilk defa NATO ile askeri tatbikatlara katılmıştı. Böylelikle olası bir saldırıda İsrail de NATO koruması altına alınacaktı.

Mayıs 2005'te Başbakan Erdoğan İsrail'e gitti ve iki ülke arasında ilk defa 'istihbarat telefon hattı' kurulup kullanılmaya başlandı.

Türk üsleri İran'a karşı kullanılacak mıydı?

ABD-İsrail-Türkiye işbirliğinde, NATO koruması altında İran'a saldırı için Türk üsleri kullanılacaktı. Alınan kararlara bakarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin uzun zamandan beri planlara başladığı anlaşılmaktaydı. Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin öldürülmesi de ilginç bir zamanlamaydı. Çünkü böylece suç Suriye'ye atılmış ve Lübnan'dan Suriye'nin askerlerinin çekilmesi sağlanmıştı. (Bilge Eser, Sabah, 3 Ağustos 2006)

“Erdoğan'ın İsrail'deki gizli görüşmesi” ne amaçlıydı?

"Erdoğan 2005 Mayıs'ında yaptığı İsrail gezisi sırasında 6 saat ortadan kaybolmuştu. Erdoğan, İsrail sonrası uğradığı Filistin randevusuna gecikince; İsrail'de ABD'deki Yahudi Lobisi'nin iki önemli ismiyle gizli bir görüşme yaptığı basında yer almıştı. Bu politik bir perdelemeydi; Erdoğan İsrail yetkilileriyle Chossudovsky'nin sözünü ettiği anlaşmayı imzalamıştı. Nitekim Erdoğan'ın ziyaretinden sonra zamanın MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan’ın İsrail MGK Genel Sekreteri Giora Eilant'ın davetlisi olarak İsrail'e gittiği hatırlanacaktı. Bu ziyaret Türk basınında 'istihbarat paylaşımı için Tel Aviv yolcusu' başlığıyla yer almıştı.

Çevik Bir-David Ivry Antlaşması

Washington Enstitüsü Yakındoğu Uzmanı Alan Makovsky; 23 Şubat 1996'da Tel Aviv'de Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir ile İsrail Milli Savunma Bakanı David İvry arasında imzalanan 'Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı ile İsrail Milli Savunma Bakanlığı arasındaki gizli işbirliği antlaşmasının" İsrail'e çok daha fazla avantaj sağladığını açıklamıştı.

(Marazlı Masonik medyanın sözde yazar-yorumcu takımının, haksız ve ahlaksız bir çarpıtmayla Erbakan Hoca’nın sırtına yıkmaya çalıştığı bu anlaşma; Refah-Yol’un kuruluşundan üç ay önce, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ve Deniz Baykal hükümetinde ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in bilgisi ve özel desteği sayesinde, Çevik Bir eliyle imzalanmıştı.)

Makovsky, Türk Hava Sahası'ndan uçaklar için eğitim alanı temin eden İsrail için antlaşmanın çok önemli bir adım olduğunu vurgulamıştı. Makovsky'nin 'daha fazla avantaj'dan kastı Türkiye'deki üslerin kullanılmasıdır; zaten yaygın ve somut bilgiler de, İsrail uçaklarının, Türkiye'nin doğusundaki üslerinden sürekli yararlandığı doğrultusundaydı.[3]

Evet, Davos’ta planlanan bir senaryoda “Şimon Peres’e sert çıkan İslam kahramanı” figüranlığı nedeniyle, ABD güdümlü Suud Krallığı, Recep Erdoğan’a “Şövalyelik Madalyası” takadursun, Sn. Başbakan İncirlik ve diğer üslerimizin İran’a karşı kullanılmak üzere İsrail’in emrine sokan gizli hıyanet anlaşmalarını imzalamaktaydı. Ve tabi hiçbir kanser illeti, hayat boyu saklanamayacağı gibi, hiçbir hıyanet de, sürekli gizli kalmayacaktı.

 

 

 



[1] Behiç Gürcihan / 02.01.2010

[2] Resul Serdar / Milli Gazete

[3] Erol Bilbilig


Bu yazarin diger makaleleri

REFERANDUM CAMBAZLIĞINA NİYE KARŞI ÇIKIYORDUK?
Anayasa değişiklik paketi %58 evetle kabul edilmiştir. Aklımıza yatmasa ve...
Devami
ÇOK PARTİLİ SİYASET ÇARKI VE ERBAKAN’IN FARKI
Erbakan Hoca’nın, ta 1968’lerde öncülük ettiği ve “Pancar Motor” olarak...
Devami
BAŞBAKAN'IN VE AYAKÇILARININ YOLSUZLUK DOSYALARI
  Deniz Feneri davası neticelendi ve sanıkların suçu kesinleşti! Deniz...
Devami
SİYASET İHTİRASI VE DİN İSTİSMARI
  SİYASET İHTİRASI VE DİN İSTİSMARI      Şeytanın ikiz tuzağı: DİN İSTİSMARI...
Devami
BAŞBAKANIN BOP LAİKLİĞİ VE AVCI KEKLİĞİ
Bize göre; Din hizmetleriyle devlet işlerinin karıştırılması yanlıştır. Dinle devletin...
Devami
Atatürk Rüyası: RÜYALAR BAZI HAKİKATLERİN MİSAL AYNASIDIR
İbrahim ÖZTÜRK’ün Atatürk’le ilgili rüyası. (12 Mayıs 2015 / Konya) Rüyamda: Bir...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1359

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR