Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1532
mod_vvisit_counterDün6304
mod_vvisit_counterBu Hafta20852
mod_vvisit_counterGeçen hafta43778
mod_vvisit_counterBu Ay143355
mod_vvisit_counterGeçen Ay251747
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16578271

IP'niz: 3.235.85.115
Bugün: 22 Eki 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12095812

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

“MİLLİ GÜÇ”LERİN, KİRLİ ŞEBEKELERİ VURUŞTURMASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

Üç yıl kadar önce ABD Yahudi Lobileri güdümündeki düşünce kuruluşlarında Türkiye’yi Suriye’ye saldırtmak ve ardından işgalci gösterip ülkemizi kuşatmak üzere:

1-Suriye’de iç savaş çıkarılacağı ve bu tehdidi önlemek üzere Türkiye’nin kışkırtılacağı

2-Bu tutmazsa yüz binlerce Suriyeli mültecinin Türkiye’ye sokulup huzursuzluk çıkarılacağı

3-Daha da olmazsa sınır il ve ilçelerimizde çok ölümlü büyük patlamalar yaşanacağı simülasyonlarla gösterilmişti.

Dışişleri'nde yapılan kritik Suriye zirvesinin dinlenip “Başçalan hesabından” servis edilmesi, bu ABD planının tıkır tıkır işlediğini göstermekteydi. Devlet tükenmiş, hükümet iflas etmişti. Devletin en üst düzey yetkililerinin katıldığı ve Süleyman Şah Türbesi ile ilgili olarak Suriye topraklarına yönelik savaş ve harekât planlarının tartışıldığı toplantının kaydı kadar, internete düşmüş olan hiçbir kayıt, böylesine "devletin bitirilip, tükendiğini ve iktidarın iflas ettiğini” belgeleyemezdi. Dışişleri Bakanı, Müsteşarı, MİT Müsteşarı ve Genelkurmay İkinci Başkanı çok gizli konuşmalar yapıyor, bir ülke için en hassas konular "dinlemeye" takılıyorsa bu sözün bittiği yerdi! Çünkü:

1. Devlet, en mahrem konularının konuşulmasında bile kendini koruyamaz hale gelmiştir.

2. Böyle bir devletin dış politikasının inandırıcılığının ve herhangi bir caydırıcılığının kalmaması da çok vahimdi.

3. Konuşmaların içeriği dinlenildiği vakit ise, Türkiye’nin ne kadar amatör kafaların yönetiminde, nasıl bir badireden geçtiğini işitmek ise tam bir fecaat ve felakettir.” diyen Cengiz Çandar, sanıldığı gibi Türkiye adına değil, ABD hesabına üzüntülerini beyan etmektedir. Çünkü Türkiye’yi suni bahanelerle Suriye’ye sokmak ve TSK’yı dört yandan kuşatıp zor durumda bırakmak bir ABD-İsrail projesidir. AKP iktidarı ise bu sinsi ve Siyonist tertibe sadece taşeronluk etmekte ve mazeret üretmektedir.

Dışişleri Bakanlığı’ndaki Suriye Zirvesi’nin dinlenip medyaya servis edilen ses kayıtlarında MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın:

“Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim, oradan Türkiye’ye sekiz füze attırıp savaş gerekçesi üretirim. Ayrıca Süleyman Şah Türbesine de saldırı düzenletirim!?” sözleri, buna karşılık Ahmet Davutoğlu’nun:

“Başbakan (Erdoğan) telefonda bu (Süleyman Şah Türbesine saldırı meselesinin) gerektiğinde bir imkân (bahanesi) olarak şu konjonktürde değerlendirilebileceğini belirtmiştir” şeklinde yanıt vermesi, bu iktidarın ABD Siyonist projelerine figüranlık etmek ve TSK’yı Suriye batağına sokmak için bahane üretmekle görevli olduğunun resmi belgesidir.

Bülent Arınç’ın pişkinliği ve özel İsrail sempatisi!

İsrail’in eski Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’nin “İsrail ile yollarını ayıran ülke bedelini öder” dediği günlerin hemen akabinde Başbakan Yardımcısı Arınç’ın, “Seçimlerden sonra İsrail ile aramızdaki anlaşmazlık konuları çözüme kavuşabilir” mealinde sözler sarf etmesi de bunun başka bir itirafı yerindedir. Pişkinlik abidesi ve damardan İsrail’le ilişkili Bülent Arınç’ın:

“İsrail ile sürdürülen tazminat görüşmelerinde son aşamaya gelindi. Seçimlerden sonra ilk işimiz tazminat konusunu hukuki bir belge olarak bağlamaktır. Bu başarıda en büyük pay ABD Başkanı Obama’ya aittir. Seçimden sonra o mutabakat metnini tekrar gözden geçireceğiz. İki hükümetin kabul edebileceği bir sözleşmeye dönüştüreceğiz. Sözleşmeyi imzaladığımız anda İsrail ile ilişkilerde diplomatik düzeyde eski noktaya gelebiliriz. Karşılıklı olarak büyükelçi atamalarını başlatabiliriz! Bizim gönlümüzden geçen rakamı sağlayamayız. Uluslararası hukuka göre daha önce bu tip olaylarda ne kadar tazminat ödendiyse onu talep edebiliriz. Türkiye’nin istediği ölçüde son noktayı koymuşlardır. Türkiye ile İsrail arasında bir sözleşme olacağından söz edilebilir!” sözleri, Suriye’ye İsrail’in çıkarları ve arzuları istikametinde girileceğinin başka bir ifadesidir.

Ve zaten Büyük İsrail’in küçük vilayeti olmak ve Türkiye’yi de Arz-ı Mev’ud’un bir eyaleti yapmak üzere, Kuzey Irak’ta Barzani, Suriye’de PYD Kürdistanı’nı kurmak ve resmiyet kazandırmak üzere büyük gayretler gösteren AKP’nin yandaş kuruluşu İHH’nın, Suriye’ye dağıttığı yardım afişlerinde “Kürdistan bayrağı ve reklamı” açıkça sırıtıvermekteydi. Dışişleri Bakanlığı’ndaki Suriye’ye saldırı bahaneleri üretme görüşmelerini dinleyip deşifre eden Cemaatin ise, bunların arkasındaki CIA-MOSSAD’ı hiç görmemesi ve gündeme getirmemesi ahmaklık alameti miydi, yoksa asıl gerçekleri ve gerekçeleri gizleme niyetli miydi? Halbuki, ABD ve İsrail, Türkiye’yi Suriye’ye sokmak istediği halde, Onların güdümündeki Cemaat’in bunu önlemeye çalışması akıl ve mantıkla izah edilemezdi!.. Çünkü bu hıyanet ve rezaletleri gün yüzüne döken ve AKP’nin Siyonist projelere figüranlık etmesini engelleyen Milli Derin güçlerdi!..

Bu dinleme skandalından bir hafta önce, Cemaat’in güdümündeki STV’de konuşan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun: “AKP’nin seçimlerden önce Ordu’yu Suriye’ye sokacağı yolunda duyumlar aldığı ve böyle bir tuzağa kapılmaması için TSK’yı uyardığı” şeklindeki beyanları neyin nesiydi? Bu dinleme kasetlerini Kılıçdaroğlu’na Cemaat mi, CIA-MOSSAD ekipleri mi, yoksa milli merkezler mi dinletmişlerdi? Fetullah Hoca gibi keramet sahibi(!) olmadığına göre, Kılıçdaroğlu bu çok gizli bilgilere nasıl erişmişti? Ve asıl soru: Türkiye’yi kimler yönetip yönlendirmekteydi ve ülkemiz; gaflet ve dalalet içindeki bu AKP iktidarı ve Cemaat CIA-MOSSAD sarmalıyla nereye sürüklenmekteydi?

Bazı muhalefet milletvekilleri, AKP’lilerin uykularını kaçıran Sayıştay raporlarını bir bir gündeme getirmişti. Bu raporlarda yer alan belgelerden yola çıkarak Devlet Demiryolları ihalelerinde dönen dolapları ve yandaş firmaların nasıl kayırıldıklarını gözler önüne sermişti. Ve yine Başbakan’ın çok sevdiği, hemen her büyük ihalenin verildiği havuzcu müteahhitlere yapılan kıyakları toplumun dikkatine sunuvermişti. Başbakan’ın “montajdır, dublajdır” diyemeyeceği gerçekleri, herkesin anlayabileceği bir dille kamuoyuna izah etmişti. Örneğin Devlet Demiryolları’nın Tayyip Erdoğan’ın dünürü Orhan Uzuner’e parçalar halinde toplam 130 milyon liralık travers ihalesini hangi yöntemlerle verdiği, Uzuner’in 40 Euro maliyeti olan bir traversi, tam 15 Euro’luk bir farkla, yani 55 Euro’ya nasıl döşediğini belgelemişti. Ayrıca Türk Telekom’un özelleştirilmesinde kurulan inanılmaz tezgâhı dile getirmiş, bunları dinleme kayıtlarıyla değil devletin yürekli denetçilerinin her şeyi göze alarak hazırladıkları dosyalarla halkın bilgisine arz etmişti. AKP’li Nurettin Canikli’nin “bunlar Meclis’e gelirse duman oluruz” dediği vurgun ve soygun rezaletleri deşifre edilmişti.

Bu arada ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyet gösteren Finansal Suçlar Uygulama Ağı’nın yayınladığı bildiri de, ülkemiz için çok vahim sinyaller vermekteydi. Zira bu raporda Türkiye, Cezayir, Ekvator, Etiyopya, Endonezya, Myanmar, Pakistan, Yemen ve Suriye gibi kara para aklayan ve terörü finanse etmekle suçlanan ülkeler arasında gösterilmişti. İran ve Kuzey Kore, ABD’nin kara listesinde yer almaya devam ederken, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gri listedeki “kara para cenneti” ülkeler, riskleri dikkate almaları konusunda ciddi biçimde ikaz edilmekteydi. Türkiye’de kara para denilince de PKK’nın 70 milyar doları bulduğu öne sürülen mali varlığıyla, Rıza Sarraf’ın akladığı iddia edilen 87 milyar dolar ve euro akla gelmekteydi. “Türkiye bu görünümüyle, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen kaptanın, dümenini kilitleyerek girdaplı sulara sürüklediği bir gemiye benzemekteydi.”[1] Yoksa Erdoğan ve kurmayları, bütün bu yolsuzluk ve hırsızlık ayıplarını örtmek ve toplumun dikkatini başka yönlere çekmek için mi, bu Suriye macerasına girişmeyi bir kurtuluş ümidi ve can simidi olarak görmekteydi?

Amerika+PKK+Sabataist Cunta ve İşbirlikçi İktidar Kıskacında; TSK ve Tarihi Hesaplaşma Serüveni

Rahmetli Erbakan Hoca yıllar önce katıldığı bir TV liderler toplantısında:

“Ülkemizdeki ve bölgemizdeki huzursuzluğun asıl sebebini göz ardı etmek sorunu kangrenleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Gerçek şudur: Nil’den Fırat’a Büyük İsrail kurulmak ve Türkiye parçalanmak isteniyor. SEVR bunu hedefliyor. Dış güçlerin “demokratikleşme, AB ile bütünleşme” kılıflı dayatmalarının altında bu yatıyor. Kışkırtılan terör odaklarını da, işbirlikçi iktidarları da, bunlar yönlendiriyor. İşte Türkiye’deki sorunların temelini bu taklitçi ve teslimiyetçi zihniyet ve hükümetler teşkil ediyor” tespitleri geçerliliğini ve gerçekliğini bugün hala koruyordu. Hatırlayınız, “Şemdinli’de çatışmaların 40 kilometrelik alanda, haftalardır sürdüğünü ve sonuç alınamadığını, devletin bölgede huzur ve hâkimiyet sağlamadığını, çok sayıda yerleşim yerinin boşaltıldığını, valilikçe ilde 7 bölgenin geçici askeri yasak bölge kapsamına alındığını, Başbakan TV’de “Olağanüstü Hal’i kaldırdık” diye öğünürken orada olağanüstü bir savaş hali yaşandığını saklamakla, PKK tehlikesi ve AKP’nin zafiyeti gizleniyor zannedenler yanılıyor” uyarılarımızı abartı sananlar bugün yeni uyanıyordu.

PKK sınırdan geliyor, vuruyor, çıkıyor; yine geliyor yine vuruyor, yine çıkıyor; biz ise sınırın ötesine geçemiyorduk… Sözde onlar terörist biz ABD dostu sayılıyorduk… Ancak onlara ABD tarafından tanınan sınır ötesi operasyon özgürlüğünden biz yararlanamıyorduk… Ve biz bu acı duruma sürekli şehit vererek katlanıyorduk… O süreçte Şemdinli ve Hakkâri’de inceleme yapan CHP heyeti üyelerinden Alaattin Yüksel: “PKK’nın Hakurk ve Haftanin kampları sınıra çok yakın; oraya kaçıyorlar, sonra dönüp yeniden eylem yapıyorlar...” diyordu. Aynı heyette yer alan Gaziantep Milletvekili Mehmet Şeker:

“Kendilerine sınırın hemen yakınında 7-8 PKK kampı bulunduğunun anlatıldığını, hatta Yiğitler Mezrası’nın muhtarı PKK’nın kendisini kaçırıp 5 kilometre ötedeki kampta sorguladığını” söylüyordu. Velhasıl bırakın Kandil’i temizlemeyi, Türkiye sınırın hemen yanı başındaki PKK kamplarına bile dokunamıyordu. Başbakan Erdoğan zaman zaman Irak Başbakanı Maliki ile söz düellosuna giriyor, ancak bu düello genellikle Irak’taki Sünnilerle Şiilerin arasındaki sorunlarla ilgili oluyordu. Hiç Irak Başbakanına: “Sınırınıza hâkim olun yoksa ben kendi güvenliğimi kendim sağlayacağım”, dediğini duyan olmuyordu. Çünkü PKK, ABD’nin açık koruması altında bulunuyordu. Ve Erdoğan Hükümeti bu ihaneti kabullenmiş görünüyordu. Derken Barzani Kürdistanı resmiyet kazanıyor, PKK ve Öcalan muhatap kabul ediliyor ve Türkiye adım adım bugünlere kaydırılıyordu.

Ve AKP Türkiyesi Güneydoğu’da bu kadar zaaf içindeyken bir de Suriye’ye nizamat vermeye kalkışılıyordu.

Evet, terör saldırısı savaşa dönüşüyor, PKK Suriye sınırına yerleşiyor, İran’la da gırtlak gırtlağa geliniyordu. O günlerde koyu Erdoğancı olan İttihatçı ve vatan kaçkını Sabataist Mason Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal açıkça, “artık Türkiye’nin özerk federasyonlara ayrılması gerektiğini” savunuyordu

“Irak bölünmüş durumda. Bir yanda Şiiler, diğer yanda Sünniler, öbür yanda Kürtler. Ne iktidarın ne de petrolün paylaşımında anlaşabiliyorlar; bölünme derinleşiyor. Suriye de bölünebilir. Sıra Türkiye’ye gelir mi? Türkiye üniter olarak kalmakta direnirse mi bölünür? Yoksa İspanya örneğindeki gibi, güçlü bir ‘özerk yapı’yla ya da ‘federasyon’la mı bölünmekten kurtulur, birliğini korur? Fransa’nın cumhurbaşkanlarından Mitterrand’ın 1980’lerin başındaki sözünü anımsıyorum: “Düne kadar sıkı merkeziyetçi bir devlet yapısıyla Fransa’nın birliğini korumuştuk. Artık tam tersini yapmak, sıkı bir ademi merkeziyetçilik uygulamak zorundayız. Özetle: Üniter kalmakta direnen bir Türkiye küçülür, özerk ya da federatif bir Türkiye büyür mü? Küçülmek ne demek? Türkiye Kürtlerinin Irak Kürtleriyle kaderini birleştirmesi... Büyümek ne demek? Türkiye’nin Irak Kürtleriyle, Suriye Kürtleriyle bir federasyon çatısı altında birleşmesi... Ama ya büyüyeyim derken karşında büyük Kürdistan’ı bulursan?.. Peki ya enerji, petrol... Bu konu Türkiye’nin Kuzey Irak ya da Irak Kürdistanı’na bakışını nasıl etkiliyor? Irak’ın neredeyse Suudi Arabistan kadar petrol zenginliği var. Bu açıdan Musul ve Kerkük’ün yanı sıra Kuzey Irak’taki ham petrol rezervlerinin de olağanüstü zengin olduğu ortaya çıktı. Devletin zirvelerinde bunun Türkiye açısından ne anlama geldiğinin çok iyi farkında olanlar vardı. Hiç kuşkusuz Irak Kürtleri de üstünde oturdukları bu zenginliğin kendileri için bir refah ve gelecek garantisi olduğunu iyi biliyorlardı. Kısacası: Türkiye de, Irak Kürt yönetimi de, karşılıklı iyi ilişkilerin her iki tarafın da çıkarına olduğunun bilincindeler. Erdoğan’ı ikna etmeden Kürt sorunu konusunda bugün yol almak hayaldir. Peki, ikna edilebilir mi? 2014’ten önce çok zor. Çankaya’ya çıktıktan sonra belki. Peki ya PKK? PKK göz ardı edilerek Kürt sorunu çözüm rayına girer mi? Hayır girmez. Devletin zirvelerinde de PKK’nın artık göz ardı edilemeyeceğini görenler elbette var, hatta sayıları çoğalıyor. Fakat neyin nereden tutulacağı konusunda kafalar bugün de karışık. PKK’sız çözüm olmaz diyorlar ama nasıl olacak dendi mi farklı sesler kulağa çalınıyor. 1999’dan itibaren PKK’yı Öcalan’la bölmek fikri vardı, şimdi de galiba Öcalan’sız...” Sözleriyle Hasan Cemal, “Irak ve Suriye gibi bölünmeye razı olun, kurtulun” demeye getiriyordu.

İran Genelkurmay Başkanı: “Suriye’den sonra sıra Türkiye’de” uyarısında bulunuyordu. Obama telefonla konuşurken Erdoğan’a sopa gösteriyordu. Beyaz Saray’dan, Obama'nın, Erdoğan ile görüşmesi sırasında elinde beysbol sopasıyla poz verdiği fotoğrafla ilgili "Bu fotoğrafı sadece, Obama'nın Erdoğan ile devam eden yakın ilişkisini vurgulamak için yayınladık" şeklinde gülünç bir açıklama yapılıyordu. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcü Yardımcısı Caitlin Hayden, ABD Başkanı Barack Obama'nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile telefon görüşmesi yaparken özellikle çekilip medyaya servis edilen fotoğrafıyla ilgili bir takım mazeretler uyduruyordu. ABD Dışişleri Bakanı Clinton Suriye ile ilgili çantasında savaş planıyla Türkiye’ye yön vermeye geliyordu. Suriye konusunda stratejileri ile Esad'ı deviremeyen ABD, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nden isteğini alamayınca Suriye işini bölge ülkelerine havale etmek için 11 Ağustos'ta bir kez daha Türkiye'ye koşuyordu. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Gordon'dan sonra Clinton'in bir haftalık arayla Türkiye'ye gelmesi dikkat çekiyordu. Bölge karıştırılmak üzere Mısır'a karanlık saldırı tezgâhlanıyordu. Mısır-İsrail-Gazze üçgeninde bulunan Refah'ın yakınındaki Özgürlük ve Kerem Ebu Salih bölgesinde güya kimliği belirsiz kişilerce düzenlenen, ama MOSSAD’ın yaptığı bilinen saldırıda 17 Mısır askeri ölüyordu. Libya yeni Irak yapılıyordu. Libya Millet Meclisi'ndeki en büyük grup olan Ulusal Güçler İttifakı lideri Mahmud Cibril, ''Bingazi'deki suikast ve patlamaların devam etmesi halinde, Libya'nın yeni Irak veya Somali olacağı'' uyarısında bulunuyor ve maalesef dedikleri gibi oluyordu.

.AKP dış politikasının Mimarı Ahmet Davutoğlu, İsrail maşası, Türkiye düşmanı ve PKK’nın doğal yandaşı Mesut Barzani’nin ayağına koşup, himmet dileniyordu.

.Sn. Recep T. Erdoğan, aynen ABD’den sopayı görünce Rusya’ya sığınan Rahmetli Adnan Menderes gibi, tutup Moskova’ya, Putin’le buluşmaya gidiyordu

.Irak Başbakanı Maliki bile Türkiye’ye posta koyuyordu.

.Yunanistan da kendi iç sıkıntılarını unutmuş, Türkiye’yi şamarlamaya çalışıyordu.

O sırada, Medyaya yansıyan ve de yansıtılan haberlere göre:

“Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın yeni binasında gerçekleştirilen toplantı, yaklaşık 4 saat sürüyordu. Başbakan Erdoğan’ın yanı sıra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Savunma Sanayi Müsteşarı Murad Bayar ve kuvvet komutanlarının katıldığı toplantıda, uzun menzilli füze alımı için yürütülen çalışmalar ele alındı. Toplantının ardından yaklaşık 4 milyar dolara mal olacak uzun menzilli füze ihalesinin ertelenmesine karar veriliyordu!? Rutin, “erteleme” açıklamasının perde arkasında neler döndüğünü tahmin bile edemezsiniz. Bu açıklamanın ertesinde Başbakan Tayyip Erdoğan Rusya’ya uçuyordu. Toplantının yapıldığı gün (medyaya yansıyan haberlere göre) İsrail’i ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Clinton, Başbakan Netanyahu ile görüşürken, “Türkiye ile ilişkilerinizi onarın” uyarısı yapıp, “Mavi Marmara Gemisine baskın sebebiyle Türkiye’den göstermelik özür dilenip gönlümüzün alınmasını istiyordu. Oysa Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi yıllardır Türk Silahlı Kuvvetlerimizin en fazla önem verdiği proje sayılıyordu. Siyasi iktidarın Amerikancılığı yüzünden bugüne kadar hep taca atılıyordu. Daha önceki toplantıda da aynısı olmuştu. Bu ihale, Türkiye’nin geleceği açısından hayati önem taşıyordu. Çünkü bu proje hayata geçirilmeden Türk Silahlı Kuvvetlerinin bölgedeki sistemlerde göz önüne alındığında eli kolu kıpırdayamıyordu.

Kuru kabadayılığa artık kimse pirim vermiyor ve de inanmıyordu. Çünkü savaşın adı; “teknoloji” oluyordu ve Rahmetli Erbakan bunun için çırpınıyordu.

“Bir gün gelecek tarih, sizin “balyoz”, “Ergenekon” vs. sandığınız davaların savunma sanayii ihaleleri ile ne kadar yakından ilgili olduğunu yazacak. “Müttefikimiz” Amerika’nın bize yıllardır çaktığı eski ve çürük teknolojilerden dolayı uyanan komutanların birer birer bozuk para gibi nasıl harcandığının gerçeğinin ortaya çıktığını Allah ömür verirse göreceğiz.” diyen Ahmet Takan gerçekleri haykırıyordu. Ta o günlerde Müdahaleye ‘ikna’ için provokasyonlar hızlanıyordu ve TSK’ya Suriye tuzağı kuruluyordu. Türkiye-Suriye sınırındaki ajan sayısı artıyor, provokasyonlar hızlanıyordu. Bu gelişmelerin ve “PKK Suriye’nin kuzeyini ele geçirdi” haberlerinin Türkiye’yi Suriye’ye müdahaleye zorlamak için yapıldığı sırıtıyordu.

The Economist’e göre: AKP Ordu'daki Skandal'dan faydalanıyordu!

The Economist Dergisi, "Türkiye'de Ordu Skandalı” başlıklı haberinde “hayat kadınları kullanılarak şantaj yoluyla çok sayıda Türk subayının askeri casusluk yapmaya zorlandığı” iddialarına ilişkin davalardaki gelişmelerin, yurt dışında dikkat çektiğini” yazıyordu. İngiliz Haftalık dergisi The Economist, generalleri en sert biçimde kötüleyenlerin bile, onları sivil kontrol altına alma çabalarının yozlaşarak bir intikama dönüşmekte olmasından kaygı duymaya başladığını vurguluyordu. Haberin spotunda “Hükümet, ordudaki bir skandaldan faydalanıyor” iddiasını gündeme getiriyordu. The Economist, Türk ordusu üzerine uzman Gareth Jenkins, soruşturmaların "ordunun morali üzerinde yıkıcı bir etki yaptığı” görüşünü aktarıyor ve Türkiye’nin Suriye’ye karşılık verme tehditleri yaptığı bir ortamda, “Sürekli gözaltına alınma korkusu yaşayan bir ordu görevini nasıl etkili bir şekilde yerine getirebilir?” sorusunun, her geçen gün daha fazla önem kazandığını belirtiyordu!

Bu yorumlar bize Bülent Ecevit’in itiraflarını hatırlatıyordu:

“DSP Genel Başkanı Masum Türker anlatmıştı. O da bizzat merhum Bülent Ecevit'ten dinleyip aktarmıştı. Ecevit, Masum Türker'e; "Ben hayattayken anlatma" diye uyarmışlardı. Önce bir hatırlatma yapalım: Ecevit Başbakan'ken, Dick Cheney ABD Başkan Yardımcısıydı. Dönemin en önemli dış politika gündemi de; ABD'nin Irak'a yapacağı saldırıydı. ABD, Irak'a Türkiye üzerinden girmek için Ecevit'i iknaya çalışıyordu. İşte böyle bir ortamda, 2002 Nisan'ında, Cheney Türkiye'ye geliyor ve son bir kez Ecevit'i ikna etmeye çalışıyordu. Hatta bunun için 'ekonomik meseleleri' gündeme taşıyarak, "Sayın Başbakan, alt tarafı askerimiz geçecek. Hem siz de biraz para kazanmış olursunuz!" diyordu. Türkiye'nin parasızlıktan kıvrandığı, ekonomik krizle boğuştuğu günler yaşanıyordu. Ecevit buna rağmen direniyor; "Biz bu savaşa kesinlikle destek vermeyiz" diyordu. Cheney iyice geriliyor; "Sayın Başbakan neden bu kadar direniyorsunuz. Askeriniz bu geçişe razı" diye ısrar ediyordu. Ecevit; "Irak'a saldırdığınızda binlerce masum insan ölecek. Mesela Muharrem ayında, onlar Kerbela'nın acısını yaşarken, siz onları bombalayacaksınız. Biz böyle bir sorumluluğu üstlenemeyiz" diye diretiyordu. Bunun üzerine Dick Cheney; "Sayın Başbakan ama onlar Şii!" diye karşılık veriyordu. Görüşme bitiyor, Dick Cheney eli boş ABD'ye dönüyordu. Ama bir hafta sonra Ecevit hastaneye kaldırılıyor ve durumu giderek ağırlaşıyordu.”

Bir sürü yandaş ve yalaka yazar hala şu yalanı tekrarlıyordu: Tezkere çıksaymış!?

Türk askeri tugayı Irak'ta tampon bölge kursaymış, terör örgütü bugün yapmakta olduğu eylemleri yapamazmış! Yani o meşhur tezkerenin geçmemesi ile bir büyük fırsat(!) kaçırılmışmış! Yıllar önce de ABD direktifiyle tezkereyi geçirmeyi can-u gönülden isteyenler aynı gerekçenin arkasına saklanıyorlardı! Hatırlayınız, tezkerenin geçmesini ABD istiyordu! Peki, ABD'nin terör örgütünün faaliyetlerine son verilmesini amaçlıyor muydu? Hayır, böyle bir niyeti o gün de yoktu, bugün de yoktu! Terör örgütü üzerine yorum yapanlar dört-beş bin kişinin kendi başlarına dağa çıktıklarını düşünüyorlarsa, bunlara ahmaklık madalyası takmak gerekiyordu. Yani, Amerika Türkiye'nin Irak'a girmesini terör örgütünü ortadan kaldırması için istemiyordu; kendi amaçlarına, kendi çıkarlarına hizmet etmesi için Irak karmaşasının içine Türkiye'yi sokmayı planlıyordu! Hal böyle iken hala; "Tezkere geçseydi terör örgütü bu kadar rahat at oynatamazdı" diyenler hem kendilerini hem de milleti aldatıyordu. Ve şimdi Türkiye’yi Suriye’ye sokmaya çalışanlar ve buna mazeret uyduranlar, hep aynı odaklar oluyordu.

Şu tespitlere katılmamak imkânsızdı: Acaba ABD TSK’dan “Meclise darbe yapmamasının” intikamını mı alıyordu?

“Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün Ergenekon davasında verdiği ifade, aslında karanlıkta kalan birçok sorunun da yanıtını içeriyordu.

HÜKÜMETE BASKI: Anlaşıldığı kadarıyla Ortadoğu’da çıkarlarının zedelenmesi ihtimaline karşı ABD, TSK’dan AKP hükümetine baskı yapılmasını istiyordu. Hükümete baskı neleri kapsıyordu? Hükümeti zorlarsınız, tehditlerle sıkıştırırsınız, baktınız olmuyor, yönetime el koymanın yollarını ararsınız! Ancak 2004’te ordu böyle bir şeye yanaşmıyor ve Milli bir tutum sergiliyordu.

AMERİKA’NIN ÖFKE TEZGÂHI: Arkasından ABD “intikam harekâtı”na başlıyordu. O günden itibaren “tehdit” olarak görülen ne kadar komutan varsa içeri atılıyordu. Bunlar hala hapiste yatıyordu. Özkök ise “demokrasi kahramanı” ilan ediliyordu. Sonuçta Özkök hariç tutularak neredeyse bütün komutanlardan “tezkere için hükümete baskı yapmamalarının” hesabı sorulmuş oluyordu. Oyun aslında bu kadar açık ve net oynanıyordu.

TEZKERENİN AMACI: O günleri hatırlayalım. ABD Irak operasyonunu Türkiye üzerinden yapmak istiyordu. Çünkü zaten müttefiki olan Kürtlerin bölgesinden geçecek, arkasını sağlam tutacak, lojistik desteğini ise bir NATO ülkesinden yapacaktı. Böylece operasyonun maliyeti de çok düşük olacaktı. Dönemin AKP iktidarı ABD’nin her istediğini yapmaya hazırdı. Başbakan ve partinin yasaklı olduğu için seçilemeyen başkanı ABD’nin taleplerini karşılayacak tezkerenin Meclis’ten geçmesi için büyük çaba harcıyordu. Adeta “gaz odaları” kurulmuştu. AKP’li milletvekilleri 6-7’li gruplar halinde buraya sokuluyor ve tezkerenin Türkiye’ye ne kadar büyük yarar getireceği anlatılıyordu. Buna rağmen bazı AKP’liler endişeli ve huzursuzdu. Aslında tezkerenin geçeceğinden herkes emin görünüyordu. Ancak ABD “her sözünü dinlemesine” rağmen AKP iktidarından kuşkuluydu. İslamcı bir partinin güvenilir olup olmayacağı tam bilinmiyordu. Bu nedenle askerin de devreye girmesini ve işi “garantiye” almasını istiyordu. O günlerde asker de AKP iktidarından kuşkuluydu. Tezkereyi istiyorlardı belki ama riskleri de görüyorlardı. En önemlisi, ciddi asker kaybımız söz konusuydu. Üstelik ordu da tezkerenin geçeceğine inanıyordu. O halde sorumluluk yüklenmenin âlemi yoktu. En azından bir başarısızlık hâlinde “Biz siyasi otoritenin kararına uyduk” denip sorumluluktan kurtulma imkânı bulunuyordu. Tezkere nasıl olsa geçeceği için, sessiz kalınmasına karar veriliyordu.

AMA BEKLENEN OLMADI: Ama öyle olmadı. Oylamaya 533 milletvekili katıldı, 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oyu kullanıldı. Anayasa’nın 96. Maddesine göre bu tür tezkerelerin kabulü için 276 oy gerekiyordu. Ve sonuçta Tezkere “kabul edilmemiş” sayılıyordu. (Çünkü Milli derin devlet devreye giriyor, dış güçlerin ve işbirlikçilerin bütün dengelerini alt üst ediyordu.) İşte o an ABD’de şafak atmıştı. Bütün hazırlıklar, planlar lojistik altyapılar çöpe atıldı. Mardin’de kurulan yerleşim birimi sökülmek zorunda kalındı. İskenderun’a inecek mühimmat ve silahlar büyük masraflarla Körfez’e kaydırıldı.

AKP’YE İTİMAT, ASKERDEN İNTİKAM: İktidar çok üzgündü, ABD bunu görüyordu. AKP iktidarı gelecek için ciddi bir müttefik olacağını kanıtlamıştı. “Aksama askerdeydi. Asker baskı yapsa tezkere mutlaka geçerdi” kanaati yaygındı. Artık ABD iktidara daha çok güvenmeye, askerden ise kuşkulanmaya başlamıştı. Düğmeye basıldı. Hem ABD’yi zora sokan Türk subayları hizaya sokulacak, hem de tehdit olabilecek bütün unsurlar ayıklanacaktı. İşte Ergenekon ve Balyoz operasyonları böyle başlamıştı. Erdoğan’ın Beyaz Saray ziyaretinde bu operasyonun konuşulduğu bizzat yandaş kalemler tarafından o tarihte yazılmıştı. Bütün bunlar kamuoyunun gözü önünde yaşanmasına rağmen hâlâ bir darbeden dem vurulmasına, Türk subaylarının itilip kakılmasına, aydınların gazetecilerin akademisyenlerin düzmece belgelerle hapishanelerde tutulmasına, aşağılanmasına ülkenin yarısının destek çıkması akıl tutulması değildir de nedir? Sonunda Başbakan da, generallerin tutuklu yargılanmasını doğru bulmadığını ilk kez söylüyordu. Sonra daha da ileri gidip İlker Başbuğ’un durumuna çok üzüldüğünü belirtiyordu. Ancak Erdoğan’ın Başbuğ ile ilgili sözleri bana “timsah gözyaşları” deyimini hatırlatıyordu. Savcılar sanki Başbakan’dan habersiz Başbuğ’u tutuklamışlar gibi davranıyordu.

Özkök’ün yalanlaması

Analiz yazımı 2004 notlarına ve doğal olarak Hilmi Özkök’ün “ABD bizden hükümete baskı yapmamızı istedi” sözlerine dayanarak yazmıştım. Ancak Özkök bu ifadesinden sonra Radikal’den Murat Yetkin’e “Ben öyle bir söz söylemedim. Gazeteciler yanlış anlamış” şeklinde açıklamalar yapmıştı. Ancak mahkemede söylenenlerle sonra söylenenleri birlikte size sunmak istiyorum. Kararı siz verin: Tutanaklara göre hâkim Sami Haşıloğlu’nun “Siz 1 Mart tezkeresi öncesinde tavrınızın nötr olduğunu söylediniz. Siyasilerin kararı olduğunu söylediniz. Basında hükümete baskı yapmanızın istendiği yazıldı” şeklindeki sorusuna şu cevabı veriyor: “Bunlar doğrudur. Dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz benim baskı yapmamı istemiştir. Ben baskı yapmadım. Ben düşüncelerimi arz ettim. ‘Tezkere geçsin - geçmesin diye’ baskı yaparak siyasi kararı etkileme yoluna gitmedim.”[2]

AKP Türkiye’yi, “dilenci ekonomisine” mahkûm ederken, kendilerinin Paris Büyükelçisi yapmak istediği ve MİT’le ilişkili Ekonomi Profesörü Daron Acemoğlu AGOS gazetesindeki röportajında: “Avrupa’daki bir kriz Türkiye’yi batırabilir. AKP’nin TOKİ projesi balon ekonomisidir. Sonuç İspanya ve ABD örneğidir” diye uyarırken… Eski General Hak ve Eşitlik Partisi Başkanı Osman Pamukoğlu’yla Başbakan Erdoğan birbirine karşı kendi ifadeleriyle, seviyesiz iddialarla sataşıp horoz dövüşü ile halkı oyalarken... Güya AKP’nin (ve tabi ABD ve AB’nin) yegâne çaresi pozlarını takınan Doğu Perinçek, Mason ve Sabataistlerin Osmanlıyı ve İslam’ı yıkma çetesi olarak kullandıkları İttihat ve Terakkiye özenti ve özlemle: “Demokrasimizin özü, emperyalizme ve Ortaçağ gericiliğine “asi” olmaktır!”[3] diyerek açığa vurduğu İslam düşmanlığı ile aslında halkı ürkütüp dindar Başbakanın partisine itiyordu ve böylece, daha önce İttihat Terakkiyi şimdi de AKP’yi iktidara getiren Siyonist-emperyalist odaklara hizmet veriyordu. Genlerine işlemiş inkârcılık mikropları yüzünden, Müslüman milletimizden sürekli vebalı muamelesi görüp asla yüz bulamayan ve sonunda ayetli-hadisli sosyalizm safsatasıyla din istismarcılığına soyunan bu karanlık kafalar, laiklik ve Kemalizm kılıfıyla orduyu kışkırtıp şeytani hedeflerine ulaşacağını sanıyor ve aldanıyordu.

Yıllarca, Hoca’ya hıyanetlerini ve davaya hakaretlerini yazıp küfürler savurdukları Recep T. Erdoğan, ABD Yahudi Lobilerince iktidara taşınınca, bu sefer Recep Beyi: “Erbakan’ın anlaşmalı takipçisi, Milli Görüş’ün akıllı temsilcisi, İslam âleminin bahtlı lideri” diye övüp göklere çıkaran, daha doğrusu iktidara yağcılık ve yalakalığa başlayan, AKP’nin tahribat ve rezaletlerine nice kerametler ve mazeretler uyduran malum yerel Gazete, bunların artık boyaları sökülmeye ve foyaları ortaya dökülmeye başlayınca, bu sefer mecburen ağız değiştiriyordu. “Bunlar, Milli Görüş’ten yan çizmeleri ve Siyonist merkezlerle münasebetleri sonucu iktidara taşınmışlardı, ama ardından milli derin devletin güdümüne sokulmuşlardı” gibi yorumlarla yamukluklarına ve iktidar dalkavukluklarına kılıf uydurulmaya çalışılıyordu. Ve tabi bu kıvırmalarının hiçbirisi, Erbakan Hoca’nın tespitiyle, ne “işbirlikçilerin” hıyanet hakikatini, ne de bunlara övgü dizenlerin mahiyet ve tıynetini değiştirmiyordu.

Millî Görüş'ten Yolunu Ayırmak Neden Bu Kadar Kıymet Kazanmaktaydı?

Evet; “Turgut Özal 1977 Genel Seçiminde iller henüz seçim bölgelerine bölünmemişken 22 milletvekilini tek listede çıkaran İzmir’de birinci sırada Millî Selamet Partisi’nin adayı idi. Listenin ikinci sırasına ise o zamanlar Turgut Özal’dan daha ünlü olan Diyanet İşleri Başkan Vekili Yaşar Tunagür Hoca konulmuştu… O sıralar henüz bugünkü kadar olmasa bile ismi ülke çapında bilinen Fetullah Gülen Hocaefendi de hizmetlerini yürüttüğü İzmir’de yaşıyordu. İkisi de rahmetlik olan Turgut Özal ve Yaşar Tunagür Hoca Fetullah Gülen Hocaefendi’nin var gücü ile desteğinde zorlu bir seçim kampanyası yürütüyordu. Seçim sonuçları açıklandığında tam bir hayal kırıklığı yaşanıyordu. Turgut Özal koskoca İzmir’de Millî Selamet Partisi’nden milletvekili seçilemiyordu. Tarım ve İçişleri Bakanlıkları görevlerinde bulunan kardeşi Korkut Özal ise Erzurum milletvekili yapılıyordu.”

Ama Fetullah Gülen Allah rızası ve dava hatırı için değil, MSP içinde Özal’ları güçlü kılmak ve Erbakan’ı kuşatmak için onlara arka çıkmıştı!

Turgut ve Korkut Özal kardeşler 12 Eylül 1980 Darbesinden sonra yollarını Millî Görüş’ten ayırıp ANAP’ı kurmuşlardı. Korkut Özal MKYK üyesi olduğu için yasaklılar arasındaydı, resmi görev almadı ama Millî Selamet Partisi teşkilatlarını çok iyi tanıyordu, büyük çoğunluğunu ANAP’a kaydırdı. 1983 Genel Seçimi öncesinde ABD Yahudi Cemaatinden bir heyet gelip Cumhurbaşkanı Kenan Evren’i ziyaret ederek 12 Eylül yönetiminin kurdurduğu Milliyetçi Demokrasi Partisi ve Halkçı Parti ile birlikte ANAP’ın da veto edilmemesini sağladı. Erbakan’ın Refah Partisi, Demirel’in DYP’si, Türkeş’in MÇP’si, Erdal İnönü’nün SODEP’i, Ecevit’in DSP’si ve diğerleri veto edilip seçime sokulmadı. Bu seçimde 12 Eylül Darbesine davetiye çıkartarak ilk günlerde hararetle destek verip alkışlayan ABD ve Avrupa Birliği yanlısı işbirlikçi çevreler, hararetle Turgut Özal’ın ANAP’ına destek çıkmışlardı. 12 Eylül yönetiminin icazeti ile partilerini kuran Turgut Sunalp ve Necdet Calp yerine; Kenan Evren tarafından hakarete varan ağır suçlamalara muhatap olan yani dolaylı destek sağlanan Turgut Özal’ın partisi tek başına iktidara taşındı..

Böylece Turgut ve Korkut Özal kardeşler Erbakan ve Millî Görüş’ten yollarını ayırmanın büyük ödülünü alıp bir devran yaşamıştı.

Burada bir hususun altını mutlaka kalınca çizmemiz lazımdı. Turgut ve Korkut Özal kardeşlerin Erbakan ve Millî Görüş aleyhine kampanya açarak oy aldıkları sanılmasındı. Aksine vitrinlerine Millî Görüşçü adaylar koyup Millî Selamet Partisi’nin milletimizde bıraktığı fevkalade iyi intibalardan alabildiğine yararlanmışlardı. Erbakan ve Millî Görüş’ten yollarını ayırmalarının mükâfatını ise, sadece ABD, Avrupa Birliği ve de Türkiye içerisindeki uzantısı yapılanmalardan almışlardı. Başka bir ifade ile halkımız Turgut ve Korkut Özal kardeşleri Millî Görüş’e mensup sandıkları, İşbirlikçiler ise yollarını Erbakan’dan ayırdıkları için sahip çıkmışlardı. Peki, ABD’de planlandığı bilinen 12 Eylül 1980 Darbesini yapanlardan, bu işbirlikçiler niçin desteklerini geri çekip aleyhine çalışmış ve onlara karşı Turgut Özal’ın ANAP’ına destek olmuşlardı?

Çünkü Kenan Evren ve silah arkadaşları ABD’ye, Avrupa Birliği’ne, açıkçası Dünya Siyonizm’ine dirsek çevirip Erbakan’ın 12 Mart 1971 öncesi kurduğu millî derin devletin kontrolünde icraatlara başladıkları için hedef yapılmışlardı. O yüzden 32 yıldır sistematik bir yıpratma kampanyasına uğratıldıkları için bugün ülkede hiç sevenleri kalmamıştı. Sonra ABD ve Avrupa Birliği uzantısı işbirlikçi çevreler 12 Eylül yönetimine yaptıklarının aynısını Başbakan Turgut Özal’a da uygulamıştı. Kardeşlerini, eşini, kızını, damadını, oğullarını, hatta gelin ve dünürlerini kapsayan aile boyu dehşet bir karalama kampanyası açılmıştı. Turgut Özal Başbakanlığı sırasında açıkça suikast girişimine, Cumhurbaşkanı iken suikast olduğu tartışmalı ama ölümü sırasında açık bir ihmale muhatap kılındığı devletin resmi raporlarıyla tescilli bir düşmanca muameleye uğratılmıştı.

İyi de, ama neden? Çünkü ilk başta ABD ve Avrupa Birliği çevrelerinden destek alan Kenan Evren ve arkadaşları gibi Turgut Özal da Başbakan olduktan sonra Erbakan’ın yönettiği millî derin devletin kontrolüne alınmıştı. Burada Özal’ların iyi niyetli milli istikametli oldukları sanılmasındı; Erbakan Hocanın benzetmesiyle: “O iyi bir katırdı, kim kullanırsa onun yükünü taşırdı!” Özetlersek 12 Eylül ve ANAP ilk başta ABD ve Avrupa Birliği çevrelerinin emrine girdikleri için tam destek sağlanmış; sonraları Erbakan ile birlikte hareket ettikleri için tam hedef yapılmıştı. Gerçi artık 12 Eylül de, ANAP da resmen ve fiilen tarih olmuşlardı; ama o dönem yapılanlarla Türkiye bugünlere taşınmıştı. Hiç kimse ve hiçbir güç o yapılanları silemez ve yok sayamazdı; çünkü tarihe mal olmuşlardı. İleride tarihçiler bunları mutlaka ortaya çıkaracaktı.

Daha sonra aynı şey 28 Şubat 1997 sürecinde Recep Tayip Erdoğan’a kurdurulup iktidara taşınan AKP için de bunlar tamı tamına aynen tekrarlanmıştı!

Recep Tayip Erdoğan arkadaşları ile birlikte Erbakan ve Millî Görüş’ten yollarını ayırarak AKP’yi kurduklarında ABD ve Avrupa Birliği çevrelerinden büyük destek almışlardı. Zaten AKP’nin kuruluşu TÜSİAD platformlarında olgunlaştırılmıştı. Şimdilerde AKP’li olan Nasuhi Güngör’ün yazdığı Yenilikçi Hareket adlı kitapta o dönemde olup bitenler ayrıntılarıyla ve belgeleriyle anlatılmıştı. Recep Tayip Erdoğan ve arkadaşları da Erbakan ve Millî Görüş ile yollarını ayırmanın dayanılmaz cazibesine kapılmışlardı. Bu sayede parlatılmışlar, yere göğe sığdırılamamışlar, büyük destek alarak tek başına iktidara taşınmışlardı. Tıpkı Turgut-Korkut Özal kardeşlerin ANAP’ı gibi, Recep Tayip Erdoğan ve arkadaşlarının AKP’si de; Millî Görüş’e mensup oldukları için, özellikle de Erbakan’ın 54. Hükümetteki başarılarını unutmayan ve 28 Şubat sürecindeki ekonomik krizden canı yanan milletimiz tarafından takdir edilip özlenmesinden ötürü büyük bir heyecanla oy verilip iktidar yapılmıştı. Buna karşın ABD ve Avrupa Birliği ile işbirlikçi çevreler ise Recep Tayip Erdoğan ve arkadaşlarını, milletin aksine Erbakan ve Millî Görüş ile yollarını ayırarak AKP’yi kurdukları için destek olmuşlardı. Recep Tayip Erdoğan ve arkadaşları AKP’nin ilk girdiği 3 Kasım 2002 seçim kampanyasında asla Erbakan ve Millî Görüş aleyhine tek kelime konuşmamışlardı. Tam aksine Erbakan’ı Cumhurbaşkanı yapacaklarını söyleyerek propaganda yapmışlardı. Recep Tayip Erdoğan o ünlü “Biz Millî Görüş gömleğini çıkardık, kim giyerse giysin” sözünü, Başbakanlık koltuğuna oturduktan sonra; ilk yurt içi gezisini, uluslararası Lions ve Rotary kulüpleri genel kuruluna katılmak üzere Antalya’ya giderken uçakta sarf etmiş, yani Millî Görüşçülerin oylarını devşirip iktidar olduktan sonra konuşmuşlardı.”

Erbakan ve Millî Görüş ile yolunu ayırıp Saadet Partisi Genel Başkanlığını bırakarak Has Parti’yi kuran Numan Kurtulmuş da o siyasi başarısızlığından sonra, onca medya desteğine rağmen son seçimde aldığı inanılmaz hezimetin ardından şimdi yeniden kıymet kazanıp gündeme taşınmıştı. Başbakan Erdoğan MKYK toplantısında “Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu AKP’li olabilir” diyerek ağız yoklamış, bu haber duyulunca bomba etkisi yapmıştı. Hemen direkt Recep Tayip Erdoğan sonrası AKP liderliğine yakıştırılmaya başlanmıştı. İşte, Millî Görüş ile yollarını ayıranlar böyle kıymetli olmaktaydı. Dış mihraklar ve onların uzantıları Millî Görüş ile yollarını ayırdı diye bunları desteklerken; milletimiz ise, Millî Görüş içerisinde yetiştiler diye onlara sahip çıkmaktaydı.” Diyenlere sormak lazımdı: Peki 10 yıldır “Erbakan’ın has evladı, Milli Görüş’ün devamı, cesur ve onurlu dava kahramanı” diye yere göğe sığdıramadıkları şu Recep T. Erdoğan’ın tek marifetinin Erbakan’a hıyanet ve dış güçlere hizmet olduğunun farkına yeni mi varmışlardı? Ve daha sonra Hükümeti bırakıp Cemaat’e yakınlaşan ve yağcılığa bulaşan bu El-Aziz ekibi nasıl bir tiynet taşımaktaydı?

Hey gidi siyaset; sen neymişsin be? Turgut Özal’ın İzmir’de, Numan Kurtulmuş’un Saadet Partisi ile Has Parti’de yaşadığı başarısızlığı Recep Tayip Erdoğan da Beyoğlu ve Bayrampaşa’da yaşamıştı… Beyoğlu belediye başkan adayı oldu, hiçbir başarı sağlayamadı. Bayrampaşa’da milletvekili ara seçimine liste birincisi olarak katıldı, ama alt sırada bulunan Mustafa Baş tercih oyları ile (Recep Beyin) önüne geçip milletvekilliğini o kazandı. (Bunu sindiremeyen Recep T. Erdoğan mafyavari tehditlere başlamıştı)

Hatta Refah Partisi İstanbul İl Başkanı iken de adından çokça söz edilmesine karşın başarısızdı. Bizler bir gün Fatih’te bulunan Refah Partisi il merkezini ziyarete gitmiştik, hayretten küçük dilimizi yutacaktık. Ülkenin ekonomik başkenti 15 milyonluk İstanbul’da Refah Partisi’nin İl Merkezi 5 katlı köhne bir apartmanın çatı katındaydı, asansörü de yoktu. Merdivenleri çıkarak kapıdan girdik ki ne görelim; şuradan buradan toplanmış derme çatma eski eşyalar ve birkaç gariban kılıklı adamdan başka bir şey yok. Refah Partisi’nin o zamanki Elazığ İl Merkezi, İstanbul’unki yanında çok muhteşem sayılırdı. İnanamayacaksınız; büyük bir hayal kırıklığı ve öfke ile geri dönüp merdivenlerden inerken Recep Tayip Erdoğan ile o yukarıya çıkarken karşılaşmayalım mı? Kendimizi alamayız bir şey söyleriz diye Allah’ın selamını bile vermeden yanından geçip gittik. O zaman “Şu mezbele yerde ne hizmet yapılabilir, bunca şöhret de neyin nesi?” diye düşünüp bir cevap bulamamıştık. Demek istediğimiz o ki; işte, Erbakan’a karşı sadakatsiz, vefasız davranıp (ve dış güçlere yaslanıp) Millî Görüş ile yollarını ayıranlar böyle parlatılıyor, lanse ediliyor, başarılı kılınıyor, başları göğe değdiriliyordu” dedikten sonra, AKP’nin bütün günahını Erbakan’ın sırtına yüklemek üzere:

“Ama ne gam; Erbakan onları eninde sonunda kontrolüne geçirdi, koşturdu, tepe tepe çalıştırdı ve büyük hizmetlere vesile yaptı.” İddiaları nasıl bir şaşkınlıktır? “Hiç kimse AKP iktidarının icraatlarının Millî Görüş’ün bilinen politikaları doğrultusunda olmadığını, Başbakan Erdoğan’ın konuşmalarının asla Erbakan tarafından onaylanmayacak içerikte olduğunu ileri süremez.” demek nasıl bir şarlatanlıktı? Güçlü gördüğü her oluşuma yaranmak için yağcılık yapmak nasıl bir haysiyet hamlığıydı?

Yaşananlardan anlaşılan o ki Saadet Partisi’ne de karanlık adamlar sızmıştı ve vitrindekiler sadece seyirlik konumdaydı; işte Bülent Arınç’ın ve iki SP Genel Başkanının ayarı!

29 Haziran 2012 tarihinde Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yeni binası açılış törenine Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç katılmak üzere Elazığ’a gelirken, Recai Kutan, Ahmet Tekdal, MSP Elazığ eski milletvekili Ömer Naim Barım’ın birlikte gelip tüm etkinliklere katılmaları dikkat çekiyordu. Millî Görüş partilerinin iki eski genel başkanını AKP’li Bülent Arınç’ın beraberinde görmek doğrusu hiç beklemediğimiz bir olaydı. Tabii ki hayret etmedik, sadece sürpriz oldu. O ileri yaşında, Bülent Arınç ile birlikte buralara kadar gelip onca meşakkatli programa katılmanın Recai Kutan ve Ahmet Tekdal için büyük bir azim ve gayretin ifadesi olduğu açıktı. Galiba AKP’nin Cemaat ile arasının açılması bölünmeye kadar uzanacaktı. Bülent Arınç, gözü Saadet Partisi liderliğinde kalmalı ki iki eski genel başkanlarını tören tören yanında taşımaktaydı. Ancak Bülent Arınç’ı iyi tanırız. O da iyi konuşur ama elinden iş çıkmazdı. Erbakan, memleketi olan milyonluk Manisa’dan kaç kez aday gösterdi kazanamadı. “Erbakan beni harcamak için Manisa’dan aday gösteriyor” diye hep mızmızlanırdı. İl başkanlığı yaptığı kendi memleketi Manisa’dan milletvekili seçilemeyişi Bülent Arınç açısından beceriksizliğin ispatıydı. Kaldı ki Millî Selamet Partisi girdiği ilk seçimde Manisa’dan Gündüz Sevilgen’i milletvekili çıkartmıştı. Bülent Arınç, tek başına AKP iktidarında bile memleketi Manisa’yı bırakıp son seçimde Bursa’ya sığınmıştı. Demek istiyoruz ki birileri bunların önüne bir program koyup “haydi yap, bir platform koyup çık konuş” demese kendiliğinden hiçbir işe yaramazlardı. Bülent Arınç’ın Millî Görüş partilerinde de Ağustos Böceği gibi ötmekten öte bir başarısı olmamıştı. Buna rağmen hep eleştiren, beğenmeyen, hesaba çeken tarafta kendini konumlandırıp yer alırdı. Aslında siyaseti sadece konuşmaktan ibaret zannettiği için pek de aklı yatmazdı. Nitekim kendisi Cemaat’e yakın bir insandı. Anlaşılan, Saadet Partisi ile Cemaat’i bütünleştirmeye yönelik bir düşünce içerisinde olmalıydı. Oysa Cemaat bugüne kadar bütün partilere destek verdiği halde Millî Görüş partilerine hiç müspet bakmamış, aksine soğuk, mesafeli, (hatta saldırgan) davranmıştı. (Hatırlayınız) Bülent Arınç’ın oğlu vefat etmişti, Allah rahmet etsin… Millî Gazete ve Zaman Gazetesinde tam sayfa ilan vererek taziyede bulunanlara teşekkür etmişti. Kendisi Refah Partisi milletvekili olmasına karşın Genel Başkan Erbakan’ın ismine Fetullah Gülen isminin altında 3. sırada yer vermişti. Muhakkak ki bunu tavır koymak için kasıtlı yapmış olmalıydı. Ama bu hiçbir şekilde kabul edilemez bir küstahlık olması yanında aynı zamanda bir mantıksızlık ve tutarsızlıktı. Genel başkanını böyle istiskal eden bir milletvekili neden hala o partide kalırdı? Erbakan ise hiçbir zaman bu tür edep ve terbiye dışı tutum ve davranışları mesele yapıp disiplin uygulamaz, hatta tavır bile koymazdı. Şevki Yılmaz, Halil İbrahim Çelik, Hasan Hüseyin Ceylan, Şükrü Karatepe gibilerini bile sineye çekerek 28 Şubat sürecine yaptıkları katkılar (ve kışkırtmalar) nedeniyle bile asla muaheze etmedi, (muhatap almadı). Şimdi Recai Kutan ve Ahmet Tekdal sözde Oğuzhan Asiltürk’e karşı Fatih Erbakan’ın yanında yer alıp destek sağlamaktaydı. (Davasının gayretini taşımayan, hassasiyetlerini korumayan, Bülent Arınç’ın peşine takılıp Elazığ’a geldikleri halde Genel Başkanlığını yaptıkları SP’ye bile uğramayanlar) Hoca’nın oğluna mı sahip çıkacaktı?

Gibi tespitlerde bulunanlar, işte bu tıynet ve zihniyetteki insanlardan oluşan AKP’yi tam 12 yıl boyunca “Milli Derin Devletin güdümünde” gösterip aklamaya çalışmışlardı. Ama sonunda AKP’yi bırakıp, Cemaati alkışlamaya başlamışlardı!? Karakter ve kabiliyet olarak Recep T. Erdoğan’ın Bülent Arınç’tan ne farkı vardı? Oysa ilahi kaderin ve imtihan sırrıyla fırsat verilen güçlerin “fasıklar ve münafıklar eliyle de, dini ihya etmeleri” ayrıydı, ama hıyanet ehlinin ve işbirlikçilerin melanetlerine mazeret ve keramet uydurmak farklıydı. “Ortaya çıkan ve bize ulaşan iyilikleri ve hayırlı neticeleri Allah’tan ama kötülük ve nankörlükleri, şahsımızdan bilmek” (Nisa:79) Ölçüsünü dikkate alarak, AKP dönemindeki, bir takım yararlı girişimleri, Milli odakların zorlaması, ama diğer bütün tahribatlarının ise kendi fıtratları ve kabahatleri olarak değerlendirmek ve hele bunlara yönelecek oklara karşı Erbakan’ı kalkan olarak kullanma kahpeliğinden vazgeçmek lazımdır.

Özetle:

Bütün bu talihsiz ve seviyesiz gelişmelerden; bu denli kirli ve çetrefilli tertiplerin-tepişmelerin ortaya dökülmesinden sonra, sadece Cemaat-Hükümet birlikteliğinin artık yürüyemeyeceği değil, bu olumsuz şartlar ve şaibeli durumlar karşısında AKP’nin de kesinlikle Hükümet edemeyeceği anlaşılmıştır. Sn. Erdoğan’ın seçim ve sandık istismarı ve politik palavralarla hala iktidarda kalmaya çalışması boşunadır ve yaklaşan felaketleri algılayamadığından dolayıdır. Türkiye her yönden kuşatılmış, var olma–yok olma durumuyla karşı karşıyadır. Ya Hükümet ciddi ve cesaretli bir dönüşüm başlatmalı veya başta AKP içindeki izan ve insaf sahibi duyarlı milletvekillerinin ve tüm teşkilat yetkililerinin derhal istifa edip ayrılmaları ve MİLLİ ÇÖZÜM HÜKÜMETİ kurmak üzere, yeni oluşumların önünü açmaları tarihi bir mesuliyet ve mecburiyet halini almıştır. Kendilerinin, yakın çevrelerinin ve Aziz Milletimizin mutlu geleceği, birlik ve dirliğimizin kutlu neticeleri buna bağlıdır. Kaldı ki bu şuurlu ve onurlu tavrı göstermeseler dahi, mevcut olumsuz durumu ve konumu korumaları asla mümkün olmayacaktır, Milli ve haysiyetli bir değişim ve dönüşüm mutlaka yaşanacaktır.

 


[1] Uğur Dündar, 27.03.2014

[2] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız . 08.08.2012

[3] 6.8.2012, Aydınlık, İttihat Terakki Farkı

 

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

YARASI OLAN YARASALAR !
    1.Haziran. 2004 Akşam Gazetesindeki "Bilinmeyen Ünlü..." başlıklı yazısında "Sakallı...
Devami
CEMAAT VE İKTİDARIN ORTAK TAHRİBATLARI
  Sözde çözüm süreci, PKK’yı özümseme sürecine dönüşüyordu. Başbakanın palavraları aksine,...
Devami
PKK’NIN MARKALAŞMASI, TSK’NIN MARKAJA ALINMASI!
  Siyonist Yahudi Lobilerinin ve onların güdümündeki emperyalist güçlerin, PKK gibi...
Devami
ORDUYA FESAT SOKMA ÇABALARI
Fehmi Koru E. Org. Hilmi Özkök'ten Medet Bekliyor ve Hüseyin Kıvrıkoğlu'na Yükleniyor! "Hilmi...
Devami
Küresel Odaklar Kıskacında; İKTİDARIN VE GENELKURMAYIN TAVRI
Öcalan hikâyesi ve Kürt Meselesi! Abdullah Öcalan 04 Nisan 1949’da Şanlı...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1048

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR