ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1864
mod_vvisit_counterDün6658
mod_vvisit_counterBu Hafta44016
mod_vvisit_counterGeçen hafta54342
mod_vvisit_counterBu Ay184774
mod_vvisit_counterGeçen Ay208459
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17317373

IP'niz: 3.236.175.108
Bugün: 27 Şub 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12389851

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

Abdülhamid, Atatürk ve Erbakan’ın Ortak Tarafları ve ILIMLI İSLAMCILARIN ÇİFTE STANDARDI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Abdülhamid, Atatürk ve Erbakan’ın Ortak Tarafları

ve

ILIMLI İSLAMCILARIN ÇİFTE STANDARDI

        

Engin Ardıç denen zavallı arsız: "1974'te Kıbrıs'a yapılan askeri harekât ertesinde kalıcı bir siyasi çözüme ulaşmak mümkünken, bunun iç politika malzemesine çevrilmesi ile Kıbrıs'ın 'çözümsüz sorun' olarak Türk dış politikasının ipoteği haline dönüştürülmesinin hesabını siyasetçilerden sorabildik mi?" diye yazan sevgili ağabeyi Mehmet Barlasa hak verip şunları zırvalamıştı:

“Ama bunun için gerek Ecevit'in gerekse Erbakan'ın "politikacı" değil "devlet adamı" olmaları şarttı...” (23 Mart 2016 Sabah) “Ecevit’ten Başbakan değil, ancak Sanskrit edebiyatçısı olabileceğini” söyleyip bu rüşveti kelâm lafından sonra “Erbakan da Ecevit’i yıpratmak için “Milletimiz Kıbrıs’ın tamamını istiyor” sözleriyle yangına körükle gidiyordu diyerek hiç utanmadan tarihi gerçekleri çarpıtıyor ve Hoca’ya iftira atıyordu. Hem Mehmet Barlas hem Engin Ardıç aslında Kıbrıs’ı Yunanistan’a bırakmak ve AB sevdasıyla Türkiye’yi de Avrupa’ya bağlamak isteyen aslı ve astarı malum takımdandı. Şimdi bunlara hatırlatmak lazımdı; oldukça dirayetli ve cesaretli bir Başkanınız varken, ne bekliyorsunuz, haydi şikâyet edip durduğunuz bu sorunları çözmenin tam zamanıydı… Haydi sıkıyorsa yapın! Elinizi bağlayan mı vardı? Oysa siz KKTC’yi satmak ve yok saymak anlamındaki; Güney Kıbrıs Rum kesimini Adanın tek meşru temsilcisi olduğunu kabul edip AB kriterlerine uymak için fırsat kollayan takımsınız! İşte Ege ve Akdeniz’deki tavizleriniz de bunun kanıtıydı.

Bu bitmeyen Erbakan hıncınızın ve Erdoğan aşkınızın altındaki niyetinizin karşılığını mutlaka bulacaksınız! Yoksa Erbakan’ın Şanlı Kıbrıs Zaferi’ne öncülük yapmasının ve Siyonist Yahudi tezgâhını deşifre edip gün yüzüne çıkarmasının acısı mı hâlâ sizi böyle kıvrandırmaktaydı? Bu AKP ve Erdoğan hayranlığınız da zaten, bunların Erbakan’ın Siyonizm’in zulüm saltanatını yıkacak tarihi projelerini askıya aldıklarından kaynaklıdır. E. Milli Eğitim Bakanı ve AKP kurucularından Hüseyin Çelik, Erdoğan’ın kendisini yeni partiye davet ettiğinde;

“Ben, kurulacak partinin Milli Nizam, Milli Selamet, Refah ve Fazilet partilerinin devamı veya başka bir versiyonu olması halinde böyle bir partinin içinde yer almayacağımı; ancak merkezde, ayakları geniş basan, dini değerler üzerinden değil, demokratik değerler platformunda siyaset yapan bir partinin kurulması halinde severek böyle bir oluşumun içerisinde yer alacağımı söyledim. Kurulması gereken partinin olması gereken ve olmaması gereken özellikleri ile ilgili bazı detaylar dile getirdim. Sayın Erdoğan bana; “Kurmak istediğimiz parti, tam da sizin bu çerçevesini çizdiğiniz partidir” dediğini kişisel internet sitesinde açıklamıştır. (Bak: 23 Mart 2016) Bu itiraflar, Erdoğan’ın Erbakan’ın Milli Görüş ve Adil Düzen projelerini askıya alma ve Siyonizm’in hedeflerini kolaylaştırma karşılığı iktidara hazırlandığının da kanıtıdır.

PKK ile Barış Sürecini Vatan gazetesine değerlendiren Marmara Bölgesi'nin Akil İnsanlar Heyeti üyesi ve eski Zaman gazetesi yazarı Mustafa Armağan, Abdullah Öcalan'ın “İslam söylemine” değiniyordu. Dini söylemler konusunda Öcalan'ın samimi olup olmadığını bilmediğini söyleyen Armağan, “hangi siyasetçinin dini kullanmadığını?” sorup Atatürk'ü örnek gösteriyor, yani samimiyetini sorguluyordu. Daha sonra Zaman gazetesinde: “Balıkesir Zağanos Paşa Camiinde, bir çarşamba günü, önce Kemal Paşa’nın büyük bir cemaatle öğle namazını kıldığı, ardından şehitlerin ruhlarına mevlit okunduğu, sonra ise şu konuşmayı yaptığı kesinlik kazanıyordu.[1] Gazi, Fatih Sultan Mehmet’in kayınpederi Zağanos Paşa’nın yaptırdığı camide bizzat minbere çıkarak şu girişi yapmıştır: “Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri Cenab-ı Hakk tarafından insanlara hakâyıkı (gerçekleri) tebliğe memur ve resul olmuştur.”

Atatürk’ün devamında sarf ettiği şu cümle çok çok önemli: “Kanun-i Esasi cümlenizce malumdur ki, Kur’an-ı Azimüşşan’daki nusûstur.” Yani Kemal Paşa: “Anayasamız Kur’an’daki emirlerdir (nasslar).Açıkça “Anayasamız Kur’an’dır.” diyordu. Ancak ufak bir sorun var: Bu bir hoca efendi üslubu ve mantığında irad edilmiş olan hutbeyi veren kişi, (Mustafa Kemal Paşa) bir siyasetçi, hatta Devlet Başkanıdır. Nitekim aynı camide bulunan Kazım Karabekir çıkışta O’nu böylesine yoğun bir dini konuşma yaptığı için eleştirmiş ve “Bu millet dini siyasete alet etmekten yeterince çekmedi mi Paşam?” diyerek tavrını koymak ihtiyacını duymuştur. İyi de “Anayasamız Kur’an’dır.” diyen, hatta her ikisini de Allah yarattığı için Kur’an ile tabiat (bilim) arasında bir çelişki olamayacağını söyleyen Gazi, sonradan Ezan’ı yasaklattığı gibi 1 Kasım 1937 günü Meclis’i açarken “Gökten indiği sanılan kitaplar” diye Kur’an’ın İlahi bir kitap olmadığını söyleyebilmiştir. Bu çelişkiyi nasıl çözmeliyiz?[2] diyen Mustafa Armağan iki konuyu çarpıtıyordu. Önce Atatürk’ün “Kanun-i Esasi Kur’an-ı Azimüşşan’daki Nusus’tur” sözlerini “Anayasamız Kur’an’daki emirlerdir” şeklinde çevirmek ya bir cehaleti yansıtıyordu, ya da gerçekleri saptırıyordu. Çünkü Kur’an-ı Kerim bir anayasa kitabı olmayıp, her çağın şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun olarak yapılacak anayasaların temel kaynaklarının başında geliyordu. Atatürk de bunu biliyor ve dile getiriyordu. Çünkü Anayasamız Kur’an’dır” sözünün sloganik anlamı dışında ilmi bir karşılığı bulunmuyordu. İkincisi Atatürk’ün 1937’de Meclis’i açarken sarf ettiği “Gökten indiği sanılan kitaplar” sözleri, hâşâ Kur’an-ı Kerim’i değil, maalesef Kur’an’ı ve Resulüllah’ın prensip ve amaçlarını bırakıp, asırlar önce, kendi çağının sorunları ve standartları çerçevesinde üretilen çözümleri ve yorumları içeren fetva ve şeriat kitaplarını, bir nevi Kur’an yerine kâim kılanları, hatta muharref İncil ve Tevrat’ı hedef alıyordu ve doğruydu.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yer alan nutkunda, “Filistin’e el sürülemez! Türkler mukaddes topraklarda yabancı hâkimiyetine tahammül edemeyeceklerdir” dediği biliniyordu. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan evraka göre Dâhiliye Vekâleti Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından saklanan 1937 tarihli belgede, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir nutuktan bahsediliyordu. Nutkun Filistin ile alâkalı bölümünde “Arapların, Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip, bu sözde istiklal kelimesine kanmaları ve bu hevesle Arap memleketlerini Avrupa emperyalizminin esaretine sokmaları çok şayanı teessüftür” (Yani Müslüman Arapların, Batılıların bağımsızlık vaatlerine aldanıp, emperyalizmin esiri olmaları, çok üzücü bir olaydır) diyen Mustafa Kemal, “Filistin’in Arabistan’da vuku bulacak harekâtın merkezini teşkil ettiği takdirde, buradaki Araplara yapılacak herhangi bir fenalığa Türklerin tahammül edemeyeceğini” ifade ve ikaz etmekten çekinmiyordu.

Atatürk Filistin ve Kudüs’ü kastederek ‘Bu kutsal topraklar için kanımızı dökmeye daima hazırız’ diye haykırıyordu!

Mustafa Kemal, Nutuk’un Filistin’le ilgili ilerleyen bölümlerinde daha sonra şu tarihi sözleri kullanıyordu: “Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz doğrusu maalesef birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen, Peygamber’in son arzusu istikametinde; yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için, hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah’ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerleri işgal ve temellük etmek için yapacağı ilk adımda, bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur” sözleriyle, gerekirse İslam dünyasını harekete geçirebileceğinin de işaretini veriyordu.

Şimdi, 1937’de, yani Atatürk vefatından bir sene önce İslam’ın Kutsalı ve Hz. Peygamber’in hatırası uğruna, Haçlı Emperyalistlerin Filistin’de kurmaya çalıştığı bir Siyonist İsrail devletine asla izin vermeyeceğini söyleyen ve çıbanbaşı terör şebekesi İsrail’in kuruluşunu 13 yıl geciktiren Mustafa Kemal, herhalde “Gökten indiği sanılan kitaplar” diye Kur’an-ı Kerim’i kastetmiyordu. Bugün pek çokların “devrin Mehdisi ve beklenen Mesihi” gözüyle bakıp peşine takıldıkları Fetullah Gülen, bunca vahşet ve cinayetlerine rağmen İsrail aleyhine tek bir laf bile edemezken, hatta Haçlı Emperyalizmin ruhani kalesi Papalığın hizmetini şeref sayarken ve ABD Siyonist Yahudi Lobilerinin yüksek himayesine sığınıp İslam’ı yozlaştırma ve şeriatsız bir din uydurup Müslümanları Protestanlaştırma faaliyetleri yürütürken; lütfen Kur’an ve iman ölçüsüyle ve vicdan terazisiyle söyleyin; “1937’de, Filistin’de bir İsrail Devleti kurdurmayacağını gerekirse kan akıtmaktan sakınmayacağını” söyleyen bir Atatürk nasıl “Önceleri din istismarı yaptı, sonra dinsizliğe ve din tahribine başladı” ima ve ithamına layık bulunuyordu?!

Akevler ekibinden, değerli araştırmacı Harun Özdemir’in 2001’de yazdığı, Rahmetli Afet Ilgaz Hanımefendi’nin de 2008’de köşesine taşıdığı “İki Kader İki Lider” kitabında Cumhuriyetin fikri hatta fiili temellerinin Sultan Abdülhamid döneminde atıldığını, ama Mustafa Kemal eliyle ve cesaretle uygulandığını, yani “Devlet”te de “Devrim”lerde de aslında bir devamlılık yaşandığını ve böylece Milletimizin Müslüman kalarak Batılılaşmayı başardığını, ama bazı İslamcıların bu tabii ve tarihi olguyu kabullenme olgunluğuna henüz ulaşamadığını ve maalesef kavramların kabuklarıyla uğraştığını, çarpıcı tespitler ve akıcı tahlillerle ortaya koymaktadır. Harun Özdemir “Batılılaşma”yı; Avrupa’nın gelişip güçlenmesine yol açan, aklı, mantığı ve bilimsel metotları kullanmak, zaten İslam’dan onlara geçen doğal ve sosyal yasalara uygun davranmak ve Batı’nın birikim ve deneyiminden yararlanmak şeklinde anlayıp kullanmakta ve doğrusunu yapmaktadır.

Şimdi bunları daha iyi kavramak için çok önemli gördüğümüz aşağıdaki tespit ve tahlilleri aktarmamız ve dikkatle okumamız lazımdır.

“Cumhuriyet, kayıp yıllarımızdır” diyenler yanılıyordu!

“Bu çalışmanın başlangıcında ortaya konan varsayımlar, iki paradoksal durum yaratmıştır. Bunlardan biri Mustafa Kemal’in II. Abdülhamid’i devirenler arasında yer alırken, bir süre sonra Abdülhamid’in siyasal hedeflerinin takipçisi olarak Anadolu’da yeni devlet kurmayı düşünmesi paradoksudur. İkincisi ise İslamcıların Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal olarak oluştuğu siyasal ortamdan dışlanmaları; yani, siyaseten yenilmeleri yanında, bir süre sonra en kazançlılar arasında inkişaf etmiş olmalarıdır. Bu iki paradoksu varsayımlarımızla biz oluşturduğumuza göre, çözmek de bize düşmektedir” (Sh:17)

Osmanlı’nın son döneminde “mücadele alanı olarak siyaseti ve matbuatı seçen İslamcı aydınlar da ulema gibi, İstiklâl Savaşı’nı desteklemişlerdir. Fakat, Meclis’te siyaset yapan İslamcılar, kısa süre sonra Mustafa Kemal ile görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Yeniliklere, eski muhalif tutumları ile karşı çıkmaları Mustafa Kemal’le ters düşmeye yetmiştir. II. Abdülhamid’in muhalifi olan İslamcılar, bir süre sonra Mustafa Kemal’e de muhalefet etmeye başlamışlardır. Bu durum inkılâpların, İslamcı bir muhalefetle karşılaşacağını, dolayısıyla yeni Türkiye’nin İslamcılarla birlikte hareket edilerek kurulamayacağı yargısını pekiştirmiştir. Her ıslahat girişiminde Osmanlı’da karşılaşılan bu can sıkıcı durumdan, yeni devleti korumak gerekir düşüncesi ile hareket eden Mustafa Kemal, doğal olarak İslamcıları dışlamaya karar vermiştir. Yani klasik muhalif tutumlarını sergileyerek eski durumun değişmesini istemeyen ve yeni gelişmelere eski fikirler ile çözüm arayarak yeniliklere karşı çıkan İslamcılar, kaybeden taraf olmuştur.”

Mustafa Kemal, Abdülhamid’in takipçisi değilse bile, Onun birçok projelerinin tatbikçisi oluyordu!

“Bizi bunu sormaya yönelten temel faktör, II. Abdülhamid’in reformları ve hatıralarıdır. Özellikle Abdülhamid’in Beylerbeyi Sarayı’nda gözetim altında tutulduğu dönemde, Mustafa Kemal’in gözetim sorumlularından yakın arkadaşı Salih Bozok’u ziyareti sırasında, Abdülhamid’in oğlu Abit ile kurduğu dostluk ve ona verdiği hediyeler oldukça ilginçtir. Mustafa Kemal’in bu tutumu bizim Abdülhamid’e gönderilen olumlu mesajlar olarak değerlendirmemize neden olmuştur. Çünkü bu yakınlık kurma girişimi, siyasi zekâsı keskin iki kişi arasında mesaj niteliği taşıyacak kadar açık bir görüntü sergilemektedir.[3]

Abdülhamid’in uçan kuştan uzak tutulduğu, hakkında olumlu düşünceler taşıyanların cezalandırıldığı olağanüstü bir dönemde, Mustafa Kemal’in Abit’e hediyeler vermesi, “Abdülhamid’in dikkatini çekme” anlamı da taşımaktadır. Abdülhamid bunu mesaj olarak değerlendirir ve Mustafa Kemal’e değerli bir hediye ile karşılık vermek ister. Fakat siyasi incelikleri çok iyi bilen Abdülhamid; yanlış anlaşılır, “Abdülhamidci!” damgası yer ve zarar görür diye bundan vazgeçer. Fakat Mustafa Kemal Paşa’yı yakından görmek istediğini Abit’e söyler. Bir gün Abit koşarak gelir ve Mustafa Kemal’i camdan gösterir. Abdülhamid yerinden kalkar, cama yaklaşır ilerlemiş yaşında zor gören gözleri ile dikkatle bakar. Uzaktan yüzünü pek seçemez. Sırtındaki pelerini ile görebildiği kadarını hatıralarına şöyle aktarır: “Sıradan bir askere benzemiyordu, tehlikeli bir sükûneti vardı. Enver Paşa’nın kendisinden neden çekindiğini o zaman anladım… Bunlar küçük şeyler! Çanakkale’de İngiltere, Fransa gibi iki büyük devletin ordusunu ve donanmasını durdurdu, yüz geri ettirdi ya, bana da lazım olan odur! Muvaffakiyeti için dua ettim”[4] der. Abdülhamid hatıralarında Mustafa Kemal ile aralarında kalpten kalbe bir yol oluştuğuna dikkat çekmektedir.

İkinci neden de şudur:

Abdülhamid’in 1917’de dünyada büyük yankılar uyandıran, Paris’te ve İstanbul’da yayımlanan siyasal görüşlerine Mustafa Kemal’in ilgisiz kalması düşünülemezdi. Özellikle Mustafa Kemal’in, Abdülhamid’in geleceğin Anadolu merkezli yeni devleti hakkındaki düşüncelerinden habersiz olması imkânsız gibidir. Onu bu konularda bilgisiz göstermek doğru değildir. Mustafa Kemal, Abdülhamid iktidarının etkili muhaliflerinden biridir. Buna rağmen bu iki şahsiyetin devletine ve milletine vermek istediği şekil, birbirine çok benzemektedir. Bunu kanıtlamak da kolaydır. Çünkü Abdülhamid’in icraatları ve “Siyasi Hatıralarım” adlı notlarındaki düşünceleri ile Mustafa Kemal’in icraatları birbirine çok benzemektedir. Bütün bunlar, aralarında hiçbir farkın olmadığı anlamına da gelmez. Fakat Abdülhamid’in, “hayatının son yıllarında başkentin İstanbul’dan Konya’ya taşınabileceğini, kendisinin de Bursa’ya götürülebileceğini, dolayısı ile buna hazırlıklı olması gerektiği” mesajını getiren Enver Paşa’ya gösterdiği tepkide, “saltanat”ın anlamını çoktan yitirdiğini görmek mümkündür. Artık Abdülhamid’in tek ölçüsü vardır ve buna hizmet edenlere de dua etmektedir: “Düşmanı durdurmak!”[5]

“Evet, Mustafa Kemal, Abdülhamid iktidarının muhalifidir; fakat birçok hedeflerinin de takipçisidir. Bu da bir paradoks değildir.” (Sh: 19-20-21) gerçeği göz ardı ediliyordu!

Abdülhamid ve Mustafa Kemal’in “Misak-ı Milli sınırlarına çekilme ve çekirdekleşip güçlenme stratejileri: “Uygarlık mücadelesi verenler için kalkınma ve uygarlaşma, topraktan daha önemlidir. Bu nedenle Mustafa Kemal, Lozan’da bir an önce barış olsun da kalkınma ve uygarlaşma mücadelesi başlasın diye fazla toprak elde etmek için direnmemiştir. Benzer fırsatları Abdülhamid de kollamıştır, fakat yakalayamamıştır. Hatıralarında “…Bize de hiç olmazsa on senelik bir sulh tanınsa Japonların o kadar imrenilen ilerlemelerini biz de yapabilirdik”[6] demektedir. Mustafa Kemal’in Avrupa Medeniyeti ile aramızdaki farkı kapatmak için yaptığı fedakârlıkları anlamayanlar, onu daha fazla toprak elde edememekle eleştirebilirler.

Mustafa Kemal, daha yüzbaşı iken İttihatçı kesimlere ve yönetimin üst kademelerindeki tanıdığı sorumlu kişilere, Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika ve Orta Doğu’dan çekilmesini ve bu toprakları yöre halklarına terk etmesini önermiştir. Devletin ancak Anadolu’ya çekilerek ve kavmi (ulusal) niteliğe kavuşarak kendisini savunabileceği tezini ileri sürmüştür. Oysa bu tez daha önce Abdülhamid tarafından gündeme getirilmiştir. İslamcı siyasetçiler buna tarih tezlerinde yer vermedikleri gibi Mustafa Kemal’i İmparatorluğu küçülten politikaları savunduğu için eleştirmişlerdir. Abdülhamid, gelişmelerin Osmanlı’yı böyle bir sona sürüklediğinin farkındadır. Bu nedenle, Balkanlar’dan Anadolu’ya nüfus kaydırmaya başlamıştır bile. (Sh: 23)

Abdülhamid’in son aylardaki düşüncelerine bakarak, Mustafa Kemal’in İstiklâl Savaşı’ndan galip çıkması ile iktidarı hak ettiğini, dolayısıyla Mustafa Kemal’i ve Türkiye Cumhuriyeti’ni onaylayabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü Abdülhamid’in öncelikli şartı olan düşmanı kovmak, milli birliği sağlamak, içeride ve dışarıda savaşları bitirmek ve milletin aslî unsuru olan Müslüman Türk nüfusa dayanmak gibi konular, Mustafa Kemal tarafından eksiksiz bir şekilde yerine getirilmiştir. Bu nedenle Mustafa Kemal Devlet Başkanıdır, iktidar da ancak onun hakkıdır.

“Türklük mü, Müslümanlık mı?” kısır çekişmesi iyi niyet taşımıyordu!

“Mustafa Kemal, Türk milletinin İslamiyet’i günü geldiğinde doğru anlama aşamasına geleceğine ve İslamiyet’le birlikte kalkınacağına inanmıştır. Bunu kendisi birçok kez açıklamıştır. Mustafa Kemal’in öncelikli amacı Türkiye’deki Müslümanların nüfusunu arttırmaktır. Bu nedenle hem doğumu teşvik etmiştir, hem de çekildiğimiz topraklardaki Türkçe bilmeyen Müslümanları Türkiye’ye kabul etmiştir. Örneğin Boşnaklar, Türkçe bilmemelerine rağmen, sırf Müslüman oldukları için Türkiye’ye kabul edilmişlerdir. Böylece amaçlanan, Müslüman nüfusun arttırılması politikası, başarı ile uygulanmıştır. Eğer Mustafa Kemal’in amacı Türkiye’nin İslam’sız Batılılaşması olsaydı, tam tersini yapardı. Müslüman verir Hristiyan alırdı. Bunlar açıkça göstermektedir ki, Mustafa Kemal’in literatüründe “Türk”, “Müslüman” demektir.[7] Türk nüfusun arttırılması ve Hristiyanların gönderilmesi, Türkiye’nin homojen olarak Müslümanlaştırılmak istendiğini kanıtlamaktadır. Bu, tarihin hiçbir döneminde rastlanmayan bir durum yaratmıştır. Anadolu’da ilk kez bu kadar Müslüman bir araya gelebilmiştir. Başlangıçta koyduğumuz varsayımları izleyerek bu konuya bir de II. Abdülhamid açısından bakmamız gerekir. “Bu konuda acaba Mustafa Kemal, Abdülhamid’in ne kadar takipçisi ne kadar muhalifidir?” (Sh: 53) sorusunun uygun ve doğru yanıtı; Mustafa Kemal, Abdülhamid’in siyaseten muhalifi ama fikren takipçisidir!

“Türkiye Cumhuriyeti’nin fikri ve siyasi alt yapı hazırlayıcısı II. Abdülhamid, kurucu mimarı ise Atatürk’tür” varsayımını tartışmaya ve araştırmaya açmakla çok hayırlı bir iş yapılmıştır.

“Anadolu merkezli yeni bir Müslüman Türk devletinin kurulması, tarihsel zorunlulukların (doğal ve sosyal kanunların) bir sonucuydu ve II. Abdülhamid buna inanmaktaydı. Bu inancı nedeniyle gelecekte kurulması muhtemel Müslüman Türk devleti için önemli altyapı çalışmaları yapmıştır. Bu nedenle II. Abdülhamid’in Türkiye Cumhuriyeti’nin (fikri) mimarı varsayımı araştırmamızın konusu yapılmıştır.” “İslamcılar II. Abdülhamid’i anlamış olsalardı tarih başka türlü oluşacaktı. II. Abdülhamid anlaşılmadığı içindir ki, sorunlar büyüyerek Cumhuriyeti de kapsayıcı bir hal almıştır. Oysa (Mehmet Akif, Elmalılı Hamdi Yazır, Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri gibi İslamcılar) II. Abdülhamid’i (doğru anlayabilmiş ve) sahiplenmiş olsalardı Osmanlı’nın sonu bu denli dramatik olmazdı. Yine bu İslamcılar M. Kemal’i sahiplenebilselerdi Cumhuriyet de çok daha halkçı, demokratik, laik ve liberal olacaktı” tespitleri oldukça çarpıcıdır.

Harun Özdemir devrimlerle ilgili önemli analizler yapıyordu:

(Osmanlı’da) “1860’larda Arap alfabesinin revizyonu düşünülmüş ve birçok teklif ileri sürülmüş fakat yöneticiler önerileri dinleyip sonra rafa kaldırmışlardır. Daha sonra Latin alfabesi gündeme taşınmış, onun daha kolay okunup yazılabileceği öne sürülüp tartışılmıştır. Bu öneri başlangıçta çok tepki görmüş, fakat Latin alfabesinin önemi kısa zamanda birçok kişi tarafından kavranmıştır. Ulemanın bu konuda yeniliğe açık olamaması, yöneticileri ıslahat yapmaktan geri bırakmıştır. II. Abdülhamid bu tartışmanın içindedir (yenilik ve değişim taraftarıdır.)” Sultan Abdülhamid: “Yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin alfabesini kabul etmek yerindedir, gereklidir. Her ne kadar bu harflerle lisanımızdaki bazı sesleri vermek güçlüğü mevcut ise de bunu ayarlamak şüphesiz kabil olabilir. Aklı başında hiç kimse öğrenmeye düşman olamaz. Ben de bütün dindaşlarımıza iyi ve faydalı olan her yeniliği tanıtmak istiyorum” (Siyasi Hatıratım; 192, II. Abdülhamid) sözleriyle bunu açığa vurmaktadır.

“Aradan geçen zaman Abdülhamid’i de, Mustafa Kemal’i de haklı çıkarmıştır. Çünkü okur-yazar oranı yüzde 80’i geçen Türkiye’de artık İslamcısı, milliyetçisi, Batıcısı ile tüm millet, Batı’yı anlamaya ve aşmaya çalışmaktadır.”

Abdülhamid Han, hatıralarında şu gerçeği vurgulamaktadır: “Padişah tebaasının ne düşündüğünü, hangi şikâyetleri olduğunu, bir yandan Valilerinden, Kadılarından hükümet yoluyla öğrenir, bir taraftan ülkenin dört bucağına serpilmiş tekkelerin şeyhlerinden, dervişlerinden haber toplar ve buna göre ülkeyi idare ederdi. Ceddim Sultan II. Mahmud, buna gezginci dervişleri de ekleyerek istihbaratı genişletmişti. Ben tahta çıktığım zaman durum buydu ve böylece devam ediyordu. Yabancı devletler kendi emellerine hizmet edecek kimseleri Vezir ve Sadrazam mertebesine kadar çıkarabilmişlerse, devlet güven içinde olmazdı. Doğrudan doğruya şahsıma bağlı bir istihbarat teşkilatı kurmaya bu düşünce ile karar verdim. İşte düşmanlarımın “jurnalcilik” dediği teşkilat budur.” (Abdülhamid’in Hatıra Defteri, İsmet Bozdağ)

Abdülhamid döneminde eski ile yeni, ikisi birden vardır. Her konuda olduğu gibi, istihbarat konusunda da ikili yapı sürdürülmüştür.” “Mustafa Kemal ise bir askerdir ve bir inkılâpçıdır. İnkılâpçı bir asker için hem o hem bu, ikisi bir arada olamazdı. Bu nedenle vahdet-i kuvva, yani tek ordu; tek parti, tevhid-i tedrisat, tek meslek odası, tek dil, tek istihbarat tercih edilmiştir. Bu bağlamda hem (asli misyon ve fonksiyonunu yitirip yozlaşmaya başlayan) tarikatlar, hem “Yıldız Sarayı uzantısı” (istihbarat) bir arada gitmeyeceğine göre ikisinden biri tasfiye olacaktı. Özellikle İstihbarat faaliyetlerinin yoğunluğu, tarikatların nüfuz edemediği alanlara kaymışsa, Yıldız Sarayı uzantıları kalacak, tekke ve zaviyeler tasfiye olacaktı. Gerçekte şu ayrıntıyı belirtmek yararlı olacaktır. 6 Ocak 1927’de kurulan MAH (Teşkilat-ı Mahsusa), Karakol Cemiyeti, Hamza ve Felah grubu, Âkîfîler, Askeri Polis Teşkilatı, Müdafaa-i Milliye’nin devamı değildir. Ama MAH (Milli Emniyet Hizmeti) yeni bir anlayış ve kadroya dayansa da büyük ölçüde eskinin devamıdır. Küçümsenmeyecek kadar bir kısmı da tarikatçılardan oluşturulmuştur.

“Osmanlı devletinde tekke ve zaviyelerin tek fonksiyonu halkın dini inançlarına hitap etmek sanılmamalıdır. Devletin yüce amaçlarına (milli birlik ve dirliğin sağlanmasına) hizmet etmek gibi siyasi fonksiyonları da vardır. Tekkeler ve zaviyeler (ahlâki eğitim ve sosyal disiplin kurumları olma yanında) bugünkü anlamda Osmanlı devletinin istihbarat kuruluşlarıydı. Bir devletin yapısında istihbarat faaliyetleri ne kadar önemli ve gerekli idiyse, tekke ve zaviyeler de Osmanlı devleti için o kadar önemliydi ve lazımdı. İslamcılar Osmanlı’sız olunamayacağını düşünüyorlardı. Fakat (o dönem İslamcıları) Osmanlı devletini Batı medeniyeti karşısında ayakta tutacak İslamiyet’in ne olduğunu bilmiyorlardı. Sonunda tarihin determinizmi, hükmünü icra etti; doğan, gelişen ve duraklayan Osmanlı devleti yıkıldı. İslamcılar, TC’nin kuruluşunda çok çalıştılar, canlarını ve mallarını verdiler. Ancak yeni devlet, Osmanlı’nın yarım bıraktığı “Batılılaşma”yı kararlılıkla tamamlamaya başlayınca devlete ters düştüler. Devlet de onlara ters düştü. İslamcılar Batılılaşmanın Müslümanlar üzerinde yapacağı etkinin ne olacağını önceden kestiremediklerinden Batılılaşmaya ve bu politikayı koşulsuz destekleyen devlete ters düştüler.

Türkiye Cumhuriyeti Müslümanların Müslüman kalarak Batılılaşabileceğine ve bundan büyük faydalar sağlayabileceğine somut bir örnektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin 75 yıl önce Osmanlı’dan devraldığı, önce Batılılaşmayı tamamlama, sonra da Batı’yı aşma politikaları Müslümanlar üzerinde de olumlu sonuçlar vermiştir. Oysa çözüm çok uzaklarda değildir, yanımızdadır. Bu nedenle ortaya çıkan büyük bir başarının başarısızlık gibi tartışılması yanlıştır. Buna açıklık getirilmelidir. İslamcılar hâlâ Batılılaştıklarının farkında olamamıştır. Namaz kıldıklarını düşünerek Batılılaşmadıklarını sanmaktadırlar. Oysa Osmanlı’nın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin “Müslüman kalınarak Batılılaşma” politikası sonunda, İslamcıları da “Müslüman Batılı” yapmıştır. Fakat bu durum politik olarak İslamcılar tarafından deklare edilmemiştir. Oysa fiili durum budur. Ne Osmanlı ne de Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman Batılılaşmayı “din değiştirmek” şeklinde projelendirmemiştir. Yanlış ve yıkıcı uygulamalar, dışarıdan ve Masonlarca tezgâhlanmıştır. İslamcılar, hem birey hem cemaat olarak Batılılaşmıştır. İslamcılar (Milli Görüş gibi) Türkiye’nin en örgütlü siyasi partisini kurabilecek kadar Batı medeniyetinin siyasal sistemine entegre olmuşlardır.”

Şu tespitleri de oldukça önemli ve anlamlı bulunuyordu:

“Avrupa kıtası Batılılar için koca bir işçi deryası iken Türkiye’nin hiç hesaba katılmayan insanlarının hem Türkiye’de hem de Avrupa’da müteşebbis olma mücadelesi vermesi Batılıları hayrete hatta hasede sürüklemektedir. Eğer Müslüman Türk milleti sadece Batılı olsaydı Türkler de bir Batılı gibi işçi doğacak, işçi öleceklerdi. Oysa Batılı, fakat Müslüman kaldığı için her fırsatta müteşebbis olabilmektedir. Türkiye sık sık ekonomik operasyonlara maruz kalmasına rağmen dinamik yapısını kaybetmemektedir.”

“(.......) Araştırma standartları henüz Batılılarınki kadar gelişmemişse de Türkiye’nin hemen her ilinde açılan üniversitelerde öğrencilerin önemli bir kısmı İslamcı kız ve erkeklerden oluşmaktadır. Bu kadar İslamcı kadının yüksek öğrenim görmesi İslam’ın 1400 yıllık tarihinde görülmemiştir. Bu Müslümanların TC’de Müslüman kalarak Batılılaşmasıyla olmuştur. Resim caiz midir? tartışmalarından bütün dünyaya uydudan canlı radyo ve TV yayını yapan sayısız kanalların Müslümanlar tarafından işletilmesine gelinmiştir. İslamcı sanatçı, bilim adamı, politikacı, vaiz ve iş adamı, bu araçları Müslüman kalarak Batılılaştıkları için kullanmaktadırlar ve bu sektörlere yatırım yapmaktadırlar. Batıcılar, milliyetçiler ve İslamcılar arasındaki sorunlar varlığını bugün de korumaktadır. Taraflar buluştukları ve geliştikleri zeminin “Müslüman kalarak Batılılaşmak” projesi olduğunun farkında değildirler, bunu göz ardı etmektedirler. Dolayısıyla İslamcıların da, Batıcıların da, Milliyetçilerin de çatışmaları maalesef uzlaşma ile sonuçlanamamaktadır. Abdülhamid Han’ın “Anadolu için iyi bir gelecek hazırlanmıştır” sözünün, Mustafa Kemal ile anlam kazandığı hep gözlerden kaçmaktadır.”

Mustafa Armağan’ın eksik bıraktıkları ve saptırmaları mide bulandırıyordu!

Daha önce “Bizim Atatürk” kitabımızda bu konuları etraflıca ve tutarlı yorum ve yaklaşımlarla yazmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı devletinin varisi, onun Anadolu Selçukilerinin meyvesi, Onun İran Selçukilerinin neticesi, Onun Hindistan-Afganistan Türk İslam emirliklerinin etkisi olduğunu hatırlatmıştık. Kendi tarihimizi inkâr ve iftiranın bir soysuzluk alâmeti, körü körüne tarihle avunup geçmişimize sığınmanın ve onların yanlışlıklarından ders çıkarmamanın ise bir şuursuzluk hali olduğunu vurgulamıştık. Aziz Milletimizin asıl mayasının ve kaynaştırıcı kimyasının ise İSLAM olduğunu ve şanlı Kurtuluş Savaşımızın bu inançla kazanılıp Cumhuriyetimizin bu mana ve maksatla kurulduğunu anlatmıştık. Zaman gazetesinde farklı tarihlerdeki 3 ayrı yazısında, yakın tarihimizle ilgili çok önemli tespit, tahlil ve tenkitler yapan, tarafımızdan kendisine ve gayretlerine saygı duyulan Prof. Dr. Mustafa Armağan, birçok karanlık noktaların aydınlatılması, kasıtlı saptırma ve çarpıtmaların açıklanması için bazı konuları gündeme taşırken, kafalarda yeni sorular oluşturuyor ve bunlar daha başka kuşkulara yol açıyordu.

Sn. Mustafa Armağan Hoca’ya, yanıtlaması ve aydınlatması gereken soruları yöneltmeden önce, söz konusu tespit ve tenkitleri, bir yardımcımızın özetlemesi ve kısmen sadeleştirmesiyle, okurlarımıza aktarmamız gerekiyordu:

“Erzurum Kongre kararlarının aslına baktığımızda şaşırıyoruz. Meğer 1. madde şöyleymiş: “Trabzon vilayeti ve Canik sancağıyla Şark vilayetleri adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Elaziz, Bitlis vilayeti ve bu saha dâhilindeki bağımsız vilayetler, hiçbir sebep ve bahaneyle diğerlerinden ve Osmanlı camiasından ayrılmak imkânı düşünülmeyen bir bütündür. Mutluluk ve felakete tam olarak katılmayı kabul ve mukadderatı hakkında aynı amacı benimser. Bu bölgede yaşayan bütün Müslüman unsurlar diğerlerine karşı fedakârlık hissiyle dolu ve ırkî ve sosyal durumlarına riayetkâr öz kardeştirler.”

Gördüğünüz gibi Erzurum Kongresi adeta bir Türk-Kürt kardeşliği bildirisidir. Adeta bugünkü sorunların konuşulduğu bir kardeşlik toplantısıyken bize içeriği boşaltılarak anlatılmış! Sözün özü şu: 1) Erzurum Kongresi’nde hâlâ “Osmanlı camiası” hayattadır. 2) Kongrenin gayelerinden birisi, araları açılmak istenen Kürtlerle Türkleri yeniden birbirine bağlamaktır. Üç maddecik bildiride en az üç mantık hatası yapan saygıdeğer “300 aydınımız” Erzurum Kongresi’nin “milliyetçiliği”nin Türkler ve Kürtleri ve bütün “Müslüman etnisiteleri” ayrılmaz bir bütün olarak gördüğünü unutmuş görünüyorlar. Üstelik Türklerin “kurucu ve egemen millet” oldukları türünden bir ifadeyi de ne yazık ki bulamıyoruz. Peki, Erzurum Kongresi kararları Kürt-Türk kardeşliği vurgusundan nasıl arındırıldı?

İnkılâp tarihini “belgesel gerçeklik”ten arındırma sahtekârlığı sırıtıyordu!

Sonraki hemen bütün yayınlar kararların orijinaline inme zahmetine katlanmadıkları için Nutuk’ta yazılanları aktarmış ve Osmanlı’nın Müslüman unsurlarının, bu arada Türklerle Kürtlerin vurgulandığı kaydını görmezden gelmişler. Oysa Nutuk’un 1927 tarihli Osmanlıca baskısının 38 ve 39. sayfalarında Gazi Paşa Erzurum Kongresi’nin kararlarını aynen değil, “zaman ve çevrenin mecbur kıldığı birtakım ikinci derecede önemli (tâlî) ve esasa ait olmayan (sûrî) düşünce ve kanaatleri ayıklayarak” aktardığını bizzat yazıyor. Yani Nutuk’taki karar metinleri “aynen” değil, yorumlanarak ve kısaltılarak verildiği ve bu belirtildiği halde asıl metin muamelesi görmesi yanlıştır, kasıtlı bir yanıltmacadır. Ancak bir husus gözden kaçıyor: Gazi bu maddeyi zikrettikten sonra şunu yazıyor: “Beyanname madde 6. Nizamname madde 3’ün tafsilatı, nizamname ve beyannamenin 1. maddeleri mütalaa ve tetkik buyurulsun.” Yani Atatürk, bu konunun anlaşılması için, şu maddelerden inceleyin diyor. Öte yandan Atatürk Araştırma Merkezi’nin beş profesör ve bir emekli Albay’a yazdırdığı “Milli Mücadele Tarihi”nde o parantez içi not nedense kaldırılmış… Özetle Nutuk, yakın tarihi 1927 şartlarına göre ayarlayan bir metindir ve tarihçilere düşen görev, bu son derece önemli metni de dikkate alarak, ama gerekirse bazı eleştirme ve düzeltmeler de yaparak yeni bir inkılâp tarihini yazmak olmalıdır.

Erzurum Kongresi’nde, “Kur’an’ı yaşatmak için birlik çağrısı” yapılıyordu.

Bu arada 17 Haziran 1919’da toplanan Erzurum Vilayeti Kongresi’ne sunulan bir rapor, güncelliği itibarıyla kayda değer bulunmaktadır. Rapora göre Doğu Anadolu’da Ermeniler, Avrupalılar ve “şahsî çıkar sağlamak isteyen” bazı kimselerin ortaya attığı bölücü fikirlerin başında “Kürtlük-Türklük meselesi çıkarmak” geliyor. Türklerle Kürtlerin birbirinden nefret etmesi isteniyordu. Nihayet Kürtlerle Türkleri birbirine düşürerek Ermenilerin hâkimiyetleri sağlanmak isteniyordu. Raporda “Kürtlerin aslında Ermeni oldukları yönünde propaganda yapıldığı” kaydediliyor ve bir milletin diğerlerinden din, karakter, âdet ve dille ayrıldığı belirtiliyordu. Irk fikri reddediliyor ve Ermenilerin Hristiyan, Kürtlerinse Müslüman oldukları üzerinde duruluyordu. Karakter bakımından Kürtlerin Türklere Ermenilerden daha yakın oldukları bir grafikle gösteriliyor. Varılan hüküm şuydu: “Türk ile Kürt arasında dini ortaklıktan başka soy itibariyle de bir bağın varlığını teslim etmek zaruridir.”

Erzurum Kongresi’nden bir ay kadar önce toplanan bu ön kongreye sunulan raporda işlenenler sanki bugünden geçmişin dağlarına çarparak yankılanmış gibidir. Şöyle deniyordu:

“Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz yaşayamaz. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de Türk ile Kürt’ün aynı tarih, aynı çıkar, aynı hayat sahibi olacaklarını kabul etmemek imkânsızdır. Bu kadar derin ve esaslı bağlarla birbirine bağlı bulunan Doğu vilayetleri Türk’ü ile Kürt’ünü ayırmak her ikisini de ölüme mahkûm etmek anlamını taşır. Bugün gözümüzü açarak yaralarımızı öz elimizle sarmaya çalışır, dışarıdan gelen Kürtlük-Türklük gibi ayrıştırıcı telkinlere kulak asmazsak hem memleketimizi kurtarır, hem de herkesin mutluluğunu sağlayacak esasları hazırlarız.” Çünkü tarihi bir anda bulunuyoruz! Duygusallığa kapılarak düşmanlarımıza hizmet etmekten sakınma göreviyle mükellefiz. Elimizdeki bu son fırsatı da kaybedersek tarihimizi aşağılanmayla kapatmış ve Hazret-i Kur’an’ı elimizle defnetmiş oluruz. Hakkımızda çevrilen entrikaları, düşünülen felaketleri sonuçsuz bırakmak yalnız bir şeye, Doğu vilayetleri Müslümanlarının ittihad (birlik) ve ittifakına bağlıdır.”[8]

Sivas Kongresi’nin ilk iki maddesi Erzurum Kongresi’nin hemen hemen aynıdır. Öte yandan 6. maddede şaşırtıcı bir mesaj veriliyordu:

“Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı tarihteki (30 Ekim 1918) sınırımız içinde kalıp ezici Müslüman çoğunluğun oturduğu kültürel ve medenî üstünlüğü Müslümanlara ait bulunan toprak birliğimizin bölünmesi planından tamamen feragat ederek bu topraklar üzerindeki tarihi, ırki, dini ve coğrafi haklarımıza riayet edilmesini ve buna aykırı girişimlerin iptalini ve bu suretle hak ve adalete dayalı bir karar alınmasını bekleriz.”

Derken Büyük Millet Meclisi’nin açılışından bir gün önce, 22 Nisan 1920 günü Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal Paşa imzalı genelgeyle karşılaşırız. Genelge “Allah’ın lütfuyla” (“bimennihi’l-kerim”) diye başlıyor ve Büyük Millet Meclisi’nin cuma günü Ankara’da açılacağı belirtiliyordu. Hatta açılışın özellikle cuma gününe rastlatıldığı, bunun da o günün mübarekliğinden istifade etmek için yapıldığı, Cuma Namazı Hacı Bayram Camii’nde kılınarak “Kur’an ve namazın nurlarından (envâr) yararlanılacağı” ifade ediliyordu. Namazdan sonra Peygamber Efendimiz’in (S.A.V) sakallarını (“lihye-i saadet”) ve Sancağ-ı Şerif’i taşıyarak Meclis’e varılacağı, ama içeri girilmeden önce dua okunacağı ve kurbanlar kesileceği belirtiliyordu.

23 Nisan 1920 böyle “Nurlu”, şuurlu ve huzurluydu! Hatta o nurlu günün hatırasına hattat Hulusi Efendi’ye iki talik tablo yazdırılıyordu. Birincisi ve daha fazla görüleni, “Hâkimiyet milletindir” tablosudur. İkincisi ve neredeyse kayıp olanı ise “Ve emrühüm şûrâ beynehum” ayetidir ki “Onların işleri aralarında istişare iledir”, anlamını taşıyordu. Ben bu levhanın Cumhuriyet’ten sonra kaldırıldığını sanıyordum ama geçenlerde elime geçen bir kitaptan 1925 baharına kadar Meclis salonunda asılı durduğunu öğreniyordum. Demek ki, 1925 yılına kadar Meclis’imize bir ayet gözetmenlik yapabiliyormuş. Sonra ne mi oldu? Tabi ki müzeye kaldırıldı ve buna benzer fotoğraflar yok edildi. Neden peki?[9]

Her nedense, 1925’te süreç değişiyordu!?

1925 yılı, öz kardeşliği, dini atmosferi, nurları ortadan kaldıran, dinamitleyen bir sürecin başladığı tarihtir de ondan. Belki de bugün son kırıntıları 1925 civarında ortadan kaldırılan o ruhu yeniden fark edip zorla uzaklaştırıldığımız o çizgiye yeniden dönme vaktidir. Bu aynı zamanda tarihin de öz çizgisine dönme anıdır. Sevgili Erol Göka’nın deyişiyle aklın mayalanması için zorunlu bir ara durak... Bu ara durağın değerini iyi bilmemiz gerekiyordu. Bir belge düşünün: Tam ortasından üç sayfası yırtılmış… Bir belge düşünün: Önemli yerleri kalemle çizilip çıkarılmış, bazı kelimeleri karalanmış, bazıları değiştirilip yeniden yazılmış… Bir belge düşünün: Orijinali temizlenerek itinayla yeniden kurgulanmış… Artık o kesilmiş, “düzeltilmiş”, temizlenmiş belgelere güveniniz kalır mı? Amasya denilince hep ünlü Genelgesi’ni hatırlarız ama Amasya Mülakatı’ndan pek dem vurulmaz. Oysa özellikle tartışmakta olduğumuz Türk-Kürt kardeşliğinin tarihin derinliklerine nasıl gömülmek istendiğini gösteren çarpıcı bir örnek sunar 2 No’lu gizli Amasya Protokolü. Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa ile İstanbul’da Bahriye Nazırı olan Salih Paşa arasında 20-22 Ekim 1919 tarihlerinde Amasya’da Tümen Komutanı Cemil Cahit Toydemir’in karargâh olarak kullandığı evde yapılan müzakereler dönemin ruhunu anlamak bakımından son derece önemli. Damat Ferid Paşa 20 gün önce istifasını vermiş, Padişah da Ali Rıza Paşa’ya kabineyi kurma görevi vermişti. Yeni kabinenin görevi, Kuvay-ı Milliye ile ilişkileri tamir etmekti. Salih Paşa, hükümetten ne istediğini sordu Mustafa Kemal Paşa’ya. O da Barış Konferansı’na kendilerinin de katılması gerektiğini söylüyor, adaylarının meclise girmesini, genel af ilan edilmesini, kabinede Kuvay-ı Milliye’ye karşı olanlara yer verilmemesini, dış politikada Sivas Kongresi kararlarına uygun hareketin önemi, Bozkır ve Anzavur isyanlarının bastırılmasını istiyordu. Oldukça ılımlı bir havada geçen görüşmeler sonunda ikisi gizli olmak üzere 5 protokol imzalandı (gizli 4. protokol ise imzasızdır). Hele bir 2. protokol var ki, ilk maddesi bizi bugün de yakından ilgilendiriyordu. Zira Kürt meselesine ciddi bir vurgu yapıyordu. Önce orijinal metninde ne yazdığını okuyalım:

‘Kürtlerin serbestçe gelişmeleri için özel izin ve düzenlemeler!’ gerektiği belirtiliyordu.

“Beyannamenin birinci maddesinde Devlet-i Osmaniye’nin tasavvur ve kabul edilen hududu; Türk ve Kürtlerle meskûn olan araziyi ihtiva eylediği ve Kürtlerin camia-i Osmaniye’den ayrılması[nın] imkânsızlığı izah edildikten sonra bu hududun en asgari taleb olmak üzere temin-i istihsali lüzumu müştereken kabul edildi. Maahaza Kürtlerin serbesti-i inkişâflarını temin edecek vech ve surette hukuk-i örfiye ve ictimâiyece mazhar-ı müsâedat olmaları dahi tervîc ve ecânib tarafından Kürtlerin istiklali maksad-ı mahsusu altında yapılmakta olan tezviratın önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce malum olması tensib edildi.”

Erzurum ve Sivas kongrelerinde de Türk-Kürt kardeşliğine vurgu yapılmıştı ama “anâsır-ı İslamiye” (Müslüman milletler) gibi üstü örtülü bir ifade kullanılmaya dikkat edilmişti. 2. Amasya Protokolü’nün ilk maddesi bunu açmakta ve Osmanlı Devleti’nin tasavvur ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi içerdiği, dolayısıyla Kürtlerin Osmanlı camiasından ayrılmasının imkânsız olduğu vurgulanmaktadır. Bununla birlikte “Kürtlerin serbestçe gelişmelerini temin edecek şekilde, örfi ve sosyal hukukumuz tarafından ayrıcalıklara (daha doğrusu özel destek ve düzenlemelere) mazhar olmaları teşvik edilecekti. Ayrıca Türkler ve Kürtlerin yaşadığı topraklardan oluşan sınırın taviz verilebilecek son hat olduğu ve bu toprakların kazanılması gerektiği üzerinde durulduktan sonra İngilizler kastedilerek, “yabancıların görünüşte Kürtleri bağımsızlıklarına kavuşturacakları vaadiyle yaptıkları tezvirlerin önüne geçmek maksadıyla Türk-Kürt ayrılmazlığının bölge halkına bildirilmesinin uygun düşeceği” belirtilmekteydi.

“Kopuk üç yaprak” nereye kaybolmuştu?

Prof. Dr. Şerafettin Turan, tam 7 ciltlik “Türk Devrim Tarihi”nde maddeyi ustaca budayarak şu hale getirmiştir: “Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılmasına olanak yoktur. Ancak onlar görünüşte kendilerine bağımsızlık verilmesi yolunda yabancıların giriştikleri hareketlere karşı uyarılmalıdır.” Bakın, bir başka “Prof.”, Bekir Sıtkı Baykal güya “Heyet-i Temsiliye Kararları” adı altında Türk Tarih Kurumu’ndan bir kitapçık yayınlıyor. Sayfa 25’e de yukarıdaki maddenin baş tarafını yazıyor. Fakat “…kabul edildi”den sonra bir yıldız koyarak şu notu düşüyor: “Defter, buradan itibaren üç yaprak kopuktur. Bu yüzden tutanak, yine aynı arşivde bulunan orijinal metninden tamamlandı” deniyordu. Yani yalan söylenerek okuyucu yanıltılıyordu. Böylece insanların bilincine bazı soruların çarpmasına engel olunuyor ve okuyucunun doğruyu araştırmasının önü kesiliyordu. Suna Kili, Enver Ziya Karal, Afet İnan ve diğer Prof.lar da Amasya Mülakatı’nda gerçekte nelerin görüşüldüğünü gizlemek için ellerinden geleni yapıyordu. Daha fenası, Mithat Sertoğlu gibi “üstad” kabul edilen bir uzmanın “Belgelerle Türk Tarihi Dergisi”nde belgenin orijinalinden Kürtlere mazhar-ı müsaedat (özel imkân ve fırsatlar tanıma izni) verileceğine dair kısmı fotoşopla temizletmiş olması, insanı şaşırtıyordu.”[10]

Şimdi AKP’nin akil adamlarından Mustafa Armağan Hoca’ya ve aynı konumda olanlara sormak gerekiyordu!

1- Sizce Mustafa Kemal, aslında dinsiz bir insan (ve bazılarının yakıştırmasıyla şeytani bir süfyan) olmakla beraber, netice alıncaya ve fırsat buluncaya kadar Müslüman milletimizi ve din âlimlerimizi aldatıp kullanmak için mi 1925’e kadar, dine yatkın ve saygın bir tavır takınıyordu? 1925’lerdeki Şeyh Said isyanı gibi ayaklanmaların, Atatürk’ün o bölgelere asker yığıp fiili durum oluşturulması talimat ve ısrarına rağmen Kazım Karabekir Paşa’nın savsaklamasıyla Musul ve Kerkük’ün elden çıkması olayları gibi, dış güçlerin planı ve propagandası sonucu din istismarıyla halkı kışkırtma ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkma girişimlerinin payını da hesaba katmak gerekmiyor muydu?

2- “AKP’nin başlattığı Kürt açılımı ve PKK ile Barış anlaşmalarının, gerçekten Türk Kürt kardeşliğini sağlayıp kaynaştırmak yerine daha da ayrıştırmak; Birleşik Kürdistan hayaline ve Büyük İsrail hedefine yaklaştırmak içindir!” şeklindeki kuşkular, sizce tamamen haksız ve dayanaksız boş kuruntulardan mı kaynaklanıyordu? Bize karşı 19 Haçlı seferiyle saldıran 20’ncisinde Irak’ı işgal edip parçalayan ve şimdi Suriye’yi karıştıran şu emperyalist Batı’nın ve Siyonist odakların ve bu konudaki Kur’ani ve Nebevi uyarıların hiçbir anlamı ve önemi bulunmuyor muydu?

3- “Atatürk’ten sonra uydurulan ve zorla uygulanan Kemalist Ulusalcılıkla, şimdi ılımlı İslamcılığı, aynı sabataist ve masonik mahfillerin ve ABD Yahudi Lobilerinin desteklemesi sizce ne anlama geliyordu? Ilımlı dindarlık diye Protestan Müslümanlığı ve Siyonist İslamcılığı, Rahmani kesimler mi, Şeytani merkezler mi istiyordu? Bu soruların yanıtı, kendi mantığımıza ve şahsi yorumlarımıza göre mi, yoksa ilgili ayet ve hadislerin şaşmaz kurallarına göre mi veriliyordu?

4- Ilımlı İslamcıların, Dinlerarası diyalogcuların, örneğin Fetullahcıların Kur’an ahkâmına ve Milli vicdana açıkça ters düşen “papalık misyonunun gönüllü hizmetkârı ve sadık bir parçası olmaları” ve ABD Yahudi Lobilerince korunup destek çıkılmaları gibi girişim ve işbirliklerine, birtakım hikmet ve kerametler uydurulduğu gibi; Mustafa Kemal’in bazı aykırı tutum ve tavırlarına da milli mecburiyetler ve insani mazeretler bulup hayra yormak lazım gelmiyor mu? Çifte standartlı davranmak bir ilim adamına ve hele manevi sorumluluk sahibi bir Müslümana yakışıyor muydu? Sabataist cuntanın, masonik zındıka takımının, Siyonist ve Emperyalist dış odakların baskılarını ve Atatürk’ün onları oyalamak zorunda bırakıldığını da hesaba katmak gerekmiyor muydu?

5- Kur’an'a ve Resulüllah'a göre: Açıkça din inkârcılığı mı, yoksa münafıkça din istismarcılığı ve İslam'ın yozlaştırılması mı daha tehlikeli ve tahripçi sayılıyordu?

6- Sultan Abdülhamid Han Hz.lerine şiddetle, hatta nefretle karşı çıkan Rahmetli Mehmet Akif, Üstad Bediüzzaman ve Elmalılı Hamdi Yazır gibi zevatın, sonunda Mustafa Kemal’le de ters düşmeleri ve sürtüşmeleri; karşılıklı bir anlama ve algılama hatası mı, yoksa kısır bir muhalefet mantığı mı sayılıyordu? Veya, “Küllün müyesserün lima hulike leh” yani; “her şey ve herkes ne için yaratılmışsa ancak o işe müyesser ve muvaffak kılınır” Hadis-i Şerif’inin işaret buyurduğu Ezeli kaderin cilvesi mi işliyordu?

7- Erbakan Hoca; hem kendi halkımızın farklı kesimlerini, hem İslam âlemini, hem de tüm mazlum ülkeleri, Kur’ani bir barış ve bereket düzeni etrafında kucaklaştırmaya çalışırken, sürekli ona engel çıkaran din düşmanları ve çengel takan İslamcı takımı AKP’nin PKK ile barış planını hararetle destekliyordu! Acaba bu, akli ve vicdani bir olgunlaşmanın alâmeti mi oluyordu, yoksa Milli ve manevi duyarlılıkların dumura uğradığını mı gösteriyordu?

8- Dinsiz ve anarşist PKK ile barışmaya can atanların, hâlâ her fırsatta TSK’ya karşı derin bir hınçla sataşmalarının altında ne yatıyordu ve sizce bu yaklaşım nasıl bir ruh sefaletini yansıtıyordu?

 


[1] Hakimiyet-i Milliye’nin 11 Şubat 1923 tarihli nüshası

[2] 28.04.2012, Zaman, “Anayasamız Kur’an’dır” diyen Devlet Başkanı

[3] Mesaj anlamı taşıyan hediyeleşmeler, Dünya Savaşı’nın ağır bir mağlubiyetle sonuçlanacağını gören bazı kişilerin, Abdülhamid’i bir darbe ile tekrar Padişahlığa getirmeyi gündeme getirdikleri dedikodularının konuşulduğu günlere rastlaması ilginç soruları akla getirebilir. Fakat bu konudaki bilgilerimiz şu anda ancak bazı tahminler yürütmemize yardımcı olabilecek kadardır.

[4] Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Sadeleştirerek yayına hazırlayan İsmet Bozdağ, Kervan Yayınları, III. Baskı, İstanbul-1975, s. 169-170; Ayşe Osmanoğlu, Babam Abdülhamid, Güven Yayınevi, İstanbul-1960, s. 211

[5] Abdülhamid’in hatıra defteri, İsmet Bozdağ, s. 169

[6]Abdülhamid, Siyasi Hatıralarım, s. 115; (1450’den 1900’e kadar Osmanlı Devleti her yüz yılının otuz yılını savaşla geçirmiştir.)

[7] 1923 yılında ve daha sonraki yıllarda Türk uyruklu olmalarına rağmen Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlar gruplar halinde tazminat bile ödenmeden kamu ve yarı kamu kuruluşlarındaki işlerinden çıkarılmış, yerlerine Türkler alınmıştır. İşten çıkarılan gayrı Müslimler Türk uyrukluydu ve çalışma yasağı ise yabancılar için çıkarılmıştı. Uygulamayı yürüten yetkililerin bu konudaki açıklamaları ise oldukça ilginçtir. “Türk, dini Müslüman olan kişidir.” Geniş bilgi için bkz: Rıfat N. Bali, Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri – Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945), İletişim Yay. İstanbul-2000, s. 209 vd

[8] 31 03 2013, Zaman

[9] 07 04 2013, Zaman

[10] 21 04 2013, Zaman

 


Bu yazarin diger makaleleri

İNSAN PERESTLİK!
  Radyo ve televizyona çıkmış: İlahici, ezgici... Sözde sanatçı!.. İkide...
Devami
ÇEÇENİSTAN DOSYASI
  İSLAM'IN KAFKAS ÜLKELERİNİ FETHİ: Kafkas diyarları upuzun, sarp ve geçit...
Devami
İSTİŞARENİN ANLAMI VE ÖNEMİ
  İSTİŞARENİN ANLAMI VE ÖNEMİ      Gönül birliği; gaye birliğini, gaye birliği;...
Devami
KAHPELİĞİN KARNESİ
  Filistin'e Destek Konferansına Türkiye Hariç Herkes Katıldı AKP İsrail'in...
Devami
AKILLI YAŞAMA VE STRATEJİ AHLAKI
  “Bir işe başladığınız zaman çektiğiniz Besmele’nin ihlâsı ne kadarsa; başarınız...
Devami
AB'CİLİK, HEM GERİCİLİK, HEM KAHBELİKTİR!..
  Gericiliktir.. Çünkü kurtuluş savaşı öncesi işgal ve esaret dönemine...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 895

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR