Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2405
mod_vvisit_counterDün3126
mod_vvisit_counterBu Hafta27306
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay125221
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16763196

IP'niz: 34.200.252.156
Bugün: 29 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12189161

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

KOCAELİ, KIRIKKALE VE KONYA KONFERANSLARI Özeti: 3. DÜNYA SAVAŞI HAZIRLIKLARI, TÜRKİYE’NİN KUŞATILMASI VE BAŞKANLIK MUAMMASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Milli ve önemli konularda kamuoyunu doğru bilgilendirme ve farklı görüşleri gündeme getirme yönündeki duyarlı gayretlerinden dolayı özellikle Milli Çözüm Ekibi arkadaşlarıma tebrik ve teşekkürlerimi arz ediyorum. Ayrıca siz çok değerli konuklarımıza ve uzaklardan teşrif eden kıymetli yazarlarımıza da hoş geldiniz diyor, hepinize hayırlı akşamlar, huzurlu ve onurlu yaşamlar diliyorum. Bizleri sorumluluklarımızın şuurunda olarak hayırlı maksatlarla bir araya getirip düşüncelerimizi paylaşma imkânı lütfeden Cenab-ı Hak Zülcelal Hz. lerine sonsuz şükürler ederek başlıyorum.

Şu hususu özellikle vurgulamak istiyorum ki; Üst kademelerde bazı kötü niyetli kimseler bulunsa da halkımız olarak önümüzdeki referandumda EVET diyenler de HAYIR diyenler de ülkemizin çıkarları ve aziz milletimizin huzuru ve rahatı için böyle davranmaktadır. Örneğin ormanda çocukları kaybolan kimseler farklı yollardan dağılıp çocuğu bulmaya çalışırken, birbirlerine rastladıklarında kavga çıkarmaz, aksine destek olup faydalı bilgileri paylaşırlar. Millet olarak kuşkularımız da, amaçlarımız da ortaktır. Bu nedenle hayırlı ve yararlı görüşlerimizi elbette konuşacağız, yanlış ve zararlı gördüklerimizi hatırlatacağız… Ama asla ve asla kavgaya ve kamplaşmaya yol açmayacağız, birbirimize düşman gibi bakmayacağız!..

Dünya 3. Cihan Savaşı Telaşında; İktidar Başkanlık Dalaşındaydı!

• 78 Ülkenin savaş gemileri Doğu Akdeniz’e yığılmıştı ve bunlar Türkiye’nin fiilen kuşatılmasıydı.

Çinli askeri bir yetkilinin: "ABD'yle savaşa yaklaşıldığı" iddiaları kafaları karıştırmıştı. Bu askeri yetkili, Trump yönetimindeki ABD'yle savaşın artık bir olasılık haline geldiğini açıklamıştı. Bu açıklamalar, Amerika'nın yeni yönetiminden Çin'e yönelik agresif söylemlere yanıt olarak “Çin Halk Kurtuluş Ordusu” web sitesinde yayınlanmıştı.

ABD derin devletinin güdümündeki CFR'nin 2017 öncelikli Tehditler Raporunda, "PKK ve PYD yüzünden ABD-Türkiye çatışmasının büyük olasılık sayıldığı" vurgulanmıştı.

Tam da bu sırada terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan YPG’ye yeni zırhlı personel taşıyıcı araç verildiği anlaşılmıştı. Vatan Gazetesinden İlker Akgüngör'ün haberine göre, Kanada’da kurulan şu anda dünyanın 8 ülkesinde çok uluslu olarak faaliyet gösteren IAG (International Armored Group) adlı şirkete ait olan zırhlı araçların YPG’ye verildiği örgüt mensuplarının yayınladığı fotoğraflarla ortaya çıkmıştı. Bu arada terör örgütü PKK'nın Suriye kolu YPG'nin omurgasını oluşturduğu SDG ise, ABD yönetiminin ilk kez kendilerine zırhlı araçlar sağladığını açıklamıştı. Pentagon sözcülerinden Binbaşı Galloway, Suriye’de ABD bu kez suçüstü yakalanmış, YPG'lileri eğittikleri ortaya çıkmıştı. TSK, Suriye ve Irak'ta PKK'ya darbe vururken, Türkiye ile müttefik olan Amerika'nın terör örgütü YPG'yi eğittiğine dair görüntüler yayınlanmıştı.

Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretten önce yaptığı açıklamada, “Barış süreci için HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve diğer vekillerin serbest bırakılması gerektiğini” söyleyecek kadar küstahlaşmıştı!

Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung'a konuşan Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, “Iraklı Kürtlerin bağımsızlığa hazırlandığı, ancak İran ve Türkiye'nin buna karşı çıktığı doğru mu?” şeklindeki soruyu şöyle yanıtlamıştı: “Bağımsızlık için Referandum bizim doğal hakkımızdır, elbette olur. Bu konu, Bağdat'la aramızdaki bir iç sorundur. İran ve Türkiye'yle hiçbir ilgisi yoktur. Bir ulusun kendi geleceğine karar vermek istemesinin, demokrasi ve insan haklarına aykırı hiçbir yanı yoktur. Bu referandumu yapmak için hiç kimsenin izin ve müdahalesine ihtiyacımız da yoktur."

“Suriye ve Irak arasında resmi sınır kalmamıştı!?”

Mesut Barzani, Irak ve Suriye'nin sınırlarının anlamsız hale geldiğini de hatırlatarak: "Artık Suriye ve Irak’ta nasıl birleşik bir ülkeden söz edebiliriz? Siyasetçilerin büyük çoğunluğu, bu iki ülkenin resmi sınırlarının hiçbir anlamının kalmadığının, bunun geçmişte kaldığını biliyor. Irak'ta güçlü bir merkezi yönetiminin olduğu dönemler eskide kalmıştır" diyerek açıkça Suriye ve Irak topraklarında Birleşik Kürdistan’ı kuracaklarını anlatmıştı.

Ülkemiz ve Bölgemiz merkezli bir dünya savaşına hızla kayılmaktaydı!

Çevremiz kuşatılırken yöneticilerimiz Başkanlık hayalleriyle oyalanmaktaydı. Yeni bir Ortadoğu oluşturulmasında hem emperyal güçlerin hem de bölge devletlerinin çok farklı görüş ve planları vardı. Hatırlayınız: Irak'ta bir dönem “uçuşa yasak bölge”yle bugünkü Kürdistan Bölgesel Yönetimini oluşturmuşlardı. Bu kez Suriye sınırında yine “güvenli bölge” oluşturulup Kürt Federasyonu kurulması hesapları yapılmaktaydı. Rusya'nın Suriye Anayasası'nın da buna göre hazırlandığı anlaşılmıştı. Artık açıkça Irak'tan sonra Suriye'yi de parçalamak istiyorlardı. Türkiye üzerinde de parçalanması için müthiş oyunlar vardı. Türkiye ve Ortadoğu'nun geleceğiyle ilgili kafa yoranlar şu gerçekleri hemen fark ediyordu:

1- Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi'nde İsrail'in etkisiyle bölge devletlerinin parçalanmasını kendi çıkarlarına uygun görüyor ve bölünme süreçlerini kolaylaştıran bir politika uyguluyordu.

2- Rusya'nın önceliği sıcak denizlere inmeyi amaçlıyordu. Bu amacını ABD ile diyalog halinde ve Suriye'de askeri üs kurarak gerçekleştirmeyi planlıyordu.

3- ABD, "İsrail'i kontrol edemediği" bahanesiyle, aslında Siyonist hedefler peşinde Rusya ile işbirliğini dolaylı yollardan geliştiriyordu.

4- "İsrail'in ve küresel şirketlerin istediği Türkiye-İran savaşının önlenmesinde ABD, Rusya'yla işbirliği yapıyor" görüntüsüyle kendi emperyalist hesapları doğrultusunda Türkiye taşeron olarak kullanılmaya çalışılıyordu.

5- ABD, AB ve hatta Rusya: Şii-Sünni kapışmasını başlatarak, Arabistan-İran savaşını kızıştırarak Müslümanı Müslümana kırdırmayı amaçlıyordu, ahmaklar buna İslam NATO’su diyordu.

Sn. Hulusi Akar’ın Kardak çıkarması neyi amaçlamıştı?

Niye saklayayım, aklımdan geçen şuydu: "Cenevre'de gizli ve kirli pazarlıklarla KKTC'nin şehit kanıyla alınmış toprakları Rumlara satılmaya çalışılırken, keşke Genelkurmay Başkanımız ve Kuvvet Komutanlarımız, Kardak Kayalıklarına değil, Kıbrıs adasına bir çıkarma yapsalardı!?"

İşte dindar kahraman AKP iktidarının Kültür Bakanı NABİ AVCI, İsrail ziyaretinde Siyonist katillere şöyle yılışmıştı: "Sevgili dostlar. Büyükelçimizin bu güzel konuşmasından sonra benim ilave edecek fazla bir sözüm yok. Ama şu kadarını bilmenizi istirham ediyorum. Sadece Kültür ve Turizm Bakanı olarak değil, Cumhurbaşkanından Elçilikteki çalışanımıza kadar hepimiz sizinle birlikteyiz. Dolayısıyla ben artık kendimi artık sadece Türkiye’nin Kültür Bakanı olarak değil, aynı zamanda burada, Türk Yahudileri ve Yahudi Türkler, veya Türkiyeli İsrailliler- İsrail’deki Türkler, hangi sıfat üzerinden konuşursam konuşayım, sizlerin de Kültür ve Turizm Bakanı olarak lütfen herhangi bir şekilde bir ihtiyaç olursa, bize düşen bir vazife olursa, memnuniyetle, hem dernek açısından, hem de buradaki sosyal faaliyetler açısından, hem de Türkiye için planlanacak başka faaliyetler açısından biz her an hizmetinizdeyiz!"

Ayrıca Kıbrıs parça parça pazarlanmakta Ege Adaları işgale uğramaktaydı!

Varlık Fonu mu, İflas Oyunu mu Oynanmaktaydı?

Devletin kıymetli varlıkları, yeni borçlanmalara teminat mı olacaktı? Geçtiğimiz aylar Ziraat Bankası, Halkbank, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri AO, PTT, Türk Hava yolları, Borsa İstanbul ve Türksat’ın sermayelerinde bulunan Hazine’ye ait hisselerin tamamı, Türk Telekom’un da yüzde 6.68 oranındaki Hazine’ye ait hissesi ile Eti Maden ve Çaykur Türkiye Varlık Fonu’na aktarılmıştı. Ardından THY’nin yüzde 49.12, Halkbank’ın da yüzde 51.11 hissesinin Varlık Fonu’na devri kararlaştırıldı. Uzmanlara göre ise Varlık Fonu, hâlihazırda güçleşen dış borçlanmada “teminat” olarak kullanılacaktı. Bunların asıl amacı “Borç” teminine ipotek oluşturmaktı.

450 Ton altınımız İngiltere’ye niye yollanmıştı? Muhalefet niye susmaktaydı?

Dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Türkiye’nin 490 ton olan Altın rezervinin 450 tonunun, İngiltere Merkez Bankası Bank Of England’da emanette olduğunu açıklamıştı. Bu açıklama, Türkiye’nin karmaşık gündeminde yeterince ele alınmamıştı. Hiçbir bağımsız devlet, geleceğinin güvencesi olan birikmiş servetini, başka bir devlete; borç vermezdi, emanetine koymazdı, rehin bırakmazdı. Türkiye’de, askeri harcamalar artıp dış borç ödeme sınırını aşarken ve ekonomik bunalım derinleşirken, hazine 450 ton altını neden ve ne karşılığı yabancılara teslim etmek zorunda kalmıştı? Libya’nın 200 milyar Dolarına el koyan Batı’ya nasıl güven duyulacaktı? Elde kalan son devlet varlıklarını, “Varlık Fonu” adı altında elden çıkarılmasının, altın olayıyla bir ilişkisi var mıydı? Soruları halâ yanıtsızdı.

Erbakan Hoca AKP’liler için:

“Bunlar Düyun-u Umumiye tahsildarlarıdır. Mirashorlar gibi, evi toptan değil de, oda oda satan takımdır. Dışarıdan aldıkları faizli borçları, gelir sayıp, fert başına bölüyor, sonra çıkıp: “Milli Gelir 10 Bin doları aştı” diye hava atıyorlar” buyurmuş ve toplumu uyarmışlardı.

Dünyadaki bütün BOR madeninin %80’i Türkiye’mizde bulunmaktadır. Yabancılar Bor’un kilosunu bizden toprak fiyatına 55 kuruşa alıp biraz işleyerek geri bize 55 dolara satıyorlardı. Yani bire 200 kazanıyorlardı. Erbakan Hoca Kütahya’ya BOR fabrikasını kurunca bu sömürü çarkları tıkanmıştı. Şimdi bu AKP’liler Hocanın temelini attığı 200 fabrikanın ve takır takır üretime başlattığı 70 fabrikanın hepsini arsa fiyatlarının altında ve çoğunu yabancılara satmışlardı. Elde satılacak bir şey kalmayınca şimdi VARLIK FONU kılıfıyla son Milli kurumlar rehin bırakılmıştı.

Yeni Sistem BAŞKAN’lık mı, demokratur krallığı mı?

Cumhurbaşkanı Devletin başı olacak, Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanında bulunacaktı.

Cumhurbaşkanının partisiyle ilişiği kesilmeyecek; hem parti Genel Başkanlığı hem Cumhurbaşkanlığı yapacaktı.

Cumhurbaşkanı hem kendi yardımcılarını hem de bütün Bakanları atayacaktı.

Cumhurbaşkanlığına, siyasi parti grupları, son genel seçimlerde en az yüzde 5 oy alan partiler ile en az 100 bin seçmen imzasıyla aday gösterme imkânı sağlanacaktı!

• “Bir kişiye en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilme şansı tanınacak” yazılmıştı ama, süre dolmadan erken seçim oyunları ile bu birkaç dönem daha uzatılacaktı.

Cumhurbaşkanının, OHAL kararı verip TBMM'ye sunma yetkisi bulunacaktı.

Bütçeyi Cumhurbaşkanı belirleyip Meclisin onayına sunacaktı.

Üst düzey kamu yöneticilerini bizzat Cumhurbaşkanı atayacaktı.

Hem Cumhurbaşkanı hem TBMM, seçimlerin yenilenmesine karar alacaktı.

Cumhurbaşkanının, yürütme yetkisine ilişkin konularda kararname çıkarma yetkisi bulunacaktı.

HSYK'nın başkanını ve üyelerin yarısını Cumhurbaşkanı seçmiş olacaktı.

Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinin 12'sini Cumhurbaşkanı atayacaktı.

Sayıştay'ın ön inceleme başlatması Cumhurbaşkanının iznine tabi olacaktı. (Ve kargaların bile kahkaha atacağı şekilde, halâ yargı bağımsız kalacaktı!?)

• Geçmişte görev alan Başbakan ve Bakanlar hakkında Meclis'in soruşturma ve Komisyon kurma hakkı elinden alınmaktaydı. Sn. Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Binali Yıldırım ile, haklarında yolsuzluk iddiası bulunan Bakanlar bu Anayasa değişikliği ile adeta ibra edilip aklanmaya çalışılmaktaydı. Çünkü 17/25 Aralık dosyaları da Meclis arşivine gönderilip gündemden düşürülmüş olacaktır. Üstelik: "Bu teklifin 16-17-18'nci maddeleri ise şekil yönünden tümden Anayasaya ve iç tüzüğe aykırıydı. Anayasa bir üst kanundur, torba madde ile değiştirilmesi yanlıştı. Anayasanın değiştirilecek maddesi açıkça ve yeni bir metin olarak yazılıp, iki kez görüşülerek ve iki kez oylanması lazımdır.

• CHP bu paketi Anayasa Mahkemesine götürmeyerek, AKP’ye en büyük iyiliği yapmış ve Referanduma meşrutiyet kazandırmıştır. “Anayasa Mahkemesine sakın gitmeyin!” uyarısını da ABD Yahudi Lobileri yetkilileri yapmıştır.

Şimdi soralım: bu kararı oylarıyla onaylayacak olan milletin, bu yetkilerin anlamından ve amacından haberi var mıydı?

Efendim; “Kararı millet verecek, Millete güvenin!” çığırtkanlığı yapanlar... “Milletin kararından ürkmeyin" diye bizi avutanlar... “Milletin şaşmaz sağduyusunu ve seçim sonucunu bekleyin!" diye demokrasi davulu çalanlar... İşte ANAR’ın yaptığı araştırmaya göre Cumhurbaşkanlığı sistemini getiren Anayasa değişikliğiyle ilgili vatandaşın anlayış ve yaklaşımı şunlardı:

"Bu konuda hiç bilgim yok" diyenler: Yüzde 36, "Çok az bilgim var" diyenler: Yüzde 28, "Biraz öğrendim" diyenler ise sadece yüzde 14 civarındaydı. Yani hepsinin toplamı yüzde 78'i ancak bulmaktaydı. Bu anket sonuçlarına göre, toplumun "biraz bilen" %14'ü dışında %86'sının yapılan anayasa değişikliğinin içeriğinden ve muhtemel neticelerinden hiç haberi bulunmamaktaydı! İşte hiçbir ilgisi ve bilgisi bulunmayan bir konuda halkın hipnotize edilip yönlendirilmesi sonucu çıkan seçim sonuçları, Erbakan Hoca'nın tabiriyle "Demukratur" hilekârlığı olmaktaydı.

Bir Hac mevsiminde Pakistanlı bir kardeşimiz: “Ben çok merak ediyorum, bu Türkiyeli Hacılarımızın büyük çoğunluğu niye Kur’an okumuyor? diyordum. Bir Alim Zat bana: “Yahu onlar Osmanlının torunları ve İslam’ın cesur bayraktarları oldukları için hepsi hafızı kelamdır, ezbere okudukları için Mushaf’ı ellerine almıyorlar!” deyince rahatladım…” diye anlatmışlardı. Tabi biz ona: “Ah be kardeş, bizimkilerin çoğu Kur’an-ı Kerim’i okumayı bile bilmiyorlar” diyememiştik.

Kardeşlerim; Ne büyük şereftir ki, bizler Müslümanız. Müslüman her konuda, her durumda ve her sorunda; nefsinin ve hevesinin değil, ayet ve hadislerin, akli ve vicdan prensiplerin gereğine uyan insandır. Geleceğimizi ve Milli Güvenliğimizi ilgilendiren bu Referandumda 80 milyon halkımızın, hatta bütün bölge Müslümanlarının hakkı vardır.

“Kim (İslam’a ve insanlığa yararlı) iyi bir işe (haklı ve hayırlı bir kişiye) aracılık ederse, onun da o işten bir sevap ve nasibi vardır. Kim de kötü bir işe aracılık yapar (yanlış ve yararsız neticelere şefaatçi ve yardımcı olur)sa, onun da (bu kötülüklerden elbette) günahı ve payı olacaktır. Allah her şeyin (ve herkesin) üzerinde koruyucu ve hesap sorucu olandır (ve hak ettiği karşılığı verendir)” (Nisa: 85)

Bu iktidarın ve Sn. Cumhurbaşkanının geçmişine bakarak, gelecekteki icraatını anlamak durumundayız.

Hatırlayınız Avrupa ve Amerika’nın bastırmasıyla ve İzmir’in NATO’nun saldırı üssü yapılmasıyla, tamamen haksız ve dayanaksız bir kararla Libya’ya saldırıp 100 bin masum insanın katledilmesine ve tüm ülkenin harabiyetine sebep oldular. İşte bu büyük zulümlerin günahına ortak olmamak için HAYIR mührü basacağız

“-Öldürdüğü başka birisine karşılık (kısasen), veya bulunduğu yerde çıkardığı fitne ve fesada (anarşi ve isyana binaen) olmaksızın- her kim (haksız yere) bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de (bir masumun öldürülmesine engel olup, yaşamasını sağlayarak) onu diriltirse, bütün insanların hayatını kurtarmış gibidir.” (Maide: 32)

• Cumhurbaşkanlığı sitesinde fotoğrafları bulunan ABD Yahudi Lobisi liderleriyle Sn. Erdoğan’ın 22 Eylül 2016’da (yani 7 ay önce) James Rotschild ve Henry Kissinger’le buluşup karşılıklı sunumlar yapmaları ve soruları yanıtlamaları, bizim kafalarımızı iyice karıştırmış ve itimadımızı tamamen sarsmıştır. Bu nedenle, dünyadaki zulüm ve sömürü sisteminin Siyonist patronlarıyla böylesine irtibatlı ve ittifaklı şahıslara, tek başına iktidar imkânı vermenin çok ağır sorumluluğundan korkup sakındığımız için bizim referandumda oyumuz HAYIR olacaktır.

Eski CIA şefi PAUL HENZE 2006’da Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunda:

Bu Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar sıkı bir denetim sistemi oluşturmuşlar… Biz ABD olarak bir konuda Başbakanı ikna ediyoruz, Cumhurbaşkanına takılıyor… Cumhurbaşkanını aşıyoruz, yargıya takılıp kalıyor. Hükümeti razı ediyoruz, Meclisten geçmiyor… Muhalefet itiraz ediyor, Milli Güvenlik Konseyi engel oluyor… Bu nedenle Türkiye’de artık mutlaka Başkanlık Sistemine geçmek gerekiyor. Çünkü böylece bütün arzularımızın kolaylıkla yerine getirilmesi kolaylaşıyor!” itirafında bulunmuşlardı.

Referandumda Neden “Hayır” İçin Çalışmalıydık?

1- Her şeyden önce, bu referandumda Yeni bir Anayasa paketinin oylanacağı iddiaları tam bir palavradır ve aldatıcı bir propagandadır. Çünkü Eski Anayasanın batıl ve bozuk olan bütün temel maddeleri ve genel prensipleri olduğu gibi korunmaktadır; sadece Sn. Erdoğan’a tek adam olma fırsatı sağlayacak ve Erbakan Hoca’nın tabiriyle kendisini “diktatur”luğa taşıyacaktır, ki bu çok büyük felaketlere neden olacaktır.

2- Bu anayasa tuzağına destek çıkmak; Meclisi, Muhalefeti ve Yargı Erkini devre dışı bırakıp, Türkiye’nin “Meşruti diktatur” eliyle ve telefon talimatı ile dışarıdan yönetilmesinin yolunu açacaktır. ABD; Irak tezkeresi gibi sıkıntılara düşmeme hesabındadır.

3- Bu sinsi ve Siyonist hedefli değişikliği onaylamak, Güneydoğumuzda Özerk Kürdistan’ın kurulmasına kapı aralamak ve fırsat tanımaktır.

Bakınız, Türkiye, Meclis'in yetkilerini daraltan ve 'Başkan’a aktaran Anayasa değişikliği için referanduma gitmeye hazırlanırken, Suriye için Rusya tarafından önerilen anayasa taslağı basına sızmıştır. Rus Sputnik yayın kuruluşu, Kazakistan'ın başkenti Astana'da Moskova Yönetimi tarafından Suriye için önerilen taslağa ulaşmış…

• Ve zaten AKP’nin normalleşme anlaşması imzaladığı Siyonist İsrail, Suriye iç karışıklığından yararlanarak Suriye’nin bölünmüş haritalarını yayınlamaya başlamıştı!

• Suriye’de yıllardır yaşanan iç savaşı fırsat bilerek, adeta Filistinlilere kan kusturan Siyonist terör devleti, bu zulümlerine devam ederken öte yandan ise Suriye’ye yönelik kirli planlarını da devreye sokmaktaydı.

4- Bu İçeride kontrolsüz, dışarıdan güdümlü” BAŞKANLIĞA razı olmak, şu anda AB’ye alınma hatırına Cenevre’de gizli ve kirli taviz pazarlıkları yapılan Kıbrıs’ın parça parça elimizden çıkarılmasını ve siyasi rüşvet olarak Haçlı gâvurlara sunulmasını kolaylaştıracaktır.

5- Bu referanduma “EVET” mührü basmak, yıllardır altı oyulan ilk kıblemiz ve kutsal bölgemiz Mescid-i Aksa’nın yıkılmasını onaylamaktır. Nabi Avcı Siyonist katillerle kucaklaşmak üzere İsrail’e koşmuş, yandaş medya sadece Mescid-i Aksa ziyaretini yansıtmışlardır. İsrail Gazze’ye saldırmıştır.

6- Bu iktidara ve bunların pervasız ve Kur’an’sız icraatlarına arka çıkmak; Bakara Suresi 279. Ayetinin ifadesiyle: “(15 yıldır, her türlü imkân ve iktidar sahibi olmalarına rağmen) Halâ faizci (ve halkın kanını emici sömürü) düzeni yürütmek suretiyle Allah ve Peygamberle savaşanların” safında yer alıp Rabbine başkaldırmaktır!..

7- Bu anayasayı doğru ve uygun saymak, zina ve livatayı meşrulaştırmaya çalışarak yaygınlaştırılan ahlak ve aile tahribatıyla geleceğimizi karartanların… Ve yine Maide Suresi 90. Ayeti kerimesine göre: “İçki, kumar ve şans oyunları gibi şeytani pislikleri” haşa mübah ve normal hale sokanların korkunç boyuttaki günahlarına ortak olmaktır.

8- Her ne hikmetse, ABD, AB ve İsrail’in de, asla karşı çıkmayarak dolaylı destek sağladıkları bu BAŞKANLIK inadı ve sonrasındaki başıboş icraatları, Türkiye’mizi çok derin ve tehlikeli kamplaşma, kutuplaşma ve hatta “iç kapışma” ortamına sürükleme riskini özünde taşımaktadır. Bu nedenle referanduma “EVET” demek, alevlenmeye müsait bu yangına benzin taşımaktır!

9- Bu referandumda “EVET” mührü basmak; her şeyden ve herkesten önce Sn. Recep Tayyip Bey’in manevi ve siyasi intiharına yardımcı olmak; onun dünyevi ve uhrevi felaketlerine ve ülkemizin çok feci akıbetlerine katkı sunmaktır!..

Kuşkumuz yeni Cumhurbaşkanlığının Beyaz Saray’ın Şubesi olmasıydı!

Eski MİT Müsteşarı ve General Fuat Doğu: “Ben MİT Müsteşarlığı değil CIA’nın şube müdürlüğünü yaptım…”[1] itirafında bulunmuşlardı.

18 Madde falan yoktur aslında: “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesileceğine dair hükmün kaldırılması ve eskiden Başbakanlık denen Yer’e “Cumhurbaşkanlığı” denilmesi temel amaçtır, “gerisi teferruat”tır!

İşte en çarpıcı örnek: Azerbaycan’da İlham Aliyev, karısını Başkan Yardımcılığına atamıştı. Ayrıca iki kızı da yönetimde etkin konumdaydı. Yani Başkanlık sistemiyle yetkiler TEK ELDE hatta TEK EVDE toplanmıştı.

Sürekli “iç savaş” kuşkuları niye pompalanmaktaydı. Pompalı tüfek yığınakları sadece Melih Gökçek’lerin ucuz kahramanlık şantajı mıydı?

Maalesef Sn. Cumhurbaşkanının “Hayır diyen vatan hainidir, teröristtir, FETÖ şebekesidir” ithamlarından cesaret alan AKP'liler artık “Hayır”cıları tehdit ve şantaja başlamıştı. İşte AKP’li bir ilçe başkanının çektiği videoda: “Abi referandumda hayır diyenlere ne yapacağız?” diye sorduktan sonra elindeki tabancanın bütün şarjörünü boşaltmaktaydı. Hadi bunlar ahmak takımıydı. Ama Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlarından İlnur Çevik’in twitleri kafa karıştırıcıydı. Eski bir gazeteci olan ve Irak'ta Barzani ile çok sıkı ekonomik ilişkileri bulunan bu adamın: “Hayır diyenlere: 7 Haziran sonrası Türkiye'deki kaos ve istikrarsızlığı mumla ararsınız” tehditleri, iç savaş kışkırtıcılığı mı olmaktaydı? Bu şaşkın şımarıklıklara herhalde sormak lazımdı. Yahu şayet hayır çıkarsa nasıl bir kaos ve istikrarsızlık olacaktı? Bu ülke nereye kaydırılmaktaydı?

İlnur Çevik, bu tweet ile aynı muhtevada çok daha geniş bir şantajı Yeni Birlik gazetesindeki köşesinde yapmıştı:

“Bazıları bu referandumu yalnız sistem değişikliği için halk oylaması olarak görüyor ve esasında “hayır” oyu çıkarsa ülkede her şeyin normal akışında devam edeceğini hayal ediyor… Ama kazın ayağı böyle değil… “Hayır” oyu halkımızın tercihi ve saygı duyulacak bir netice ama böyle bir neticenin ülkeye ciddi bir istikrarsızlık getireceğini bilmek için siyaset bilimcisi olmaya gerek yok…” Peki gerçekten böyle bir “Kaygı” duyuluyorsa ve bu kaygı zirvelerde konuşulup duruyorsa, Türkiye istikrara mı yoksa kaos ve kargaşaya mı hazırlanmaktaydı?

Sn. Cumhurbaşkanı toplumun yarısını nasıl dışlar ve düşman sayardı?

“Köprüler, üstlerinden geçen yükün ağırlığı tabliyelerin dayanabileceği gücün ortalamasını aştığı zaman çökmezler; çünkü, yük; tabliyelerden sadece bir tanesinin, en zayıf olanının üstünden geçtiği anda yıkılır. Diğer tabliyelerin ve onları destekleyen ayakların ne kadar güçlü olduğu hiç önemli değildir, bütün köprünün kaderini belirleyen en zayıf tabliye olmaktadır. Toplumlar da böyledir. Toplum çeşitli parçalardan oluşur ve olumsuzluklara karşı bir noktaya kadar direnci gözlenir. İşte o nokta toplumun en zayıf ve güçsüz kesimidir. Bu sadece ekonomik anlamda düşünülmemelidir. Beden, ruh, kalp ve akıl boyutunda toplumun direncinin bütün parçalarda yüksek tutulması gerekir. Yoksa bir parçanın zafiyetinden dolayı toplumun bütününü heba edebiliriz.

Muhafazakâr camianın da kendini bu noktada sorgulaması gerekmektedir. Çünkü günümüz siyasetinde muhafazakârlık şemsiyesi altındakiler, kendi fikri birlikteliklerin dışındakileri yok farz etmektedir. Bu durum yakın tarihimizde halkın dindar kesimine yapılan baskıların getirdiği bir psikolojik intikam refleksinin yanlış ve yıkıcı bir neticesidir. Hâlbuki toplumun bütün kesimlerinin, birlikte yaşanılan bir ortamda birbirini sahiplenmeleri tarihi öneme sahiptir. “Bizim mahallenin dışındakiler ve bizden olmayan kesimler bizi ilgilendirmez” gözüyle bakıyorsak Milli birlik ve dirliğin kuyusunu kazıyoruz demektir. Çünkü oralardaki kaoslar gün gelecek bizi de etkileyecektir. Komşunun evi yanarken en büyük endişemizin kendi evimiz olması tabidir. Müslümanlar diğer mahallelerin çığlıklarından haberdar, huzurlarından da sorumlu kimselerdir. Bu yüzden Erbakan Hocamız, “Milli Görüş ABD’nin arka sokaklarında yatan evsizler için de çalışır” diye boşa söylememiştir.

Toplumun herhangi bir parçasında karşılaştığımız soruna bakış açımız önem kazanır. Eğer o toplumsal parçayı tedavi edilebilir görüyorsak çözüm için reçeteler sunmamız lazımdır. Eğer arızalı parçayı kanserli bir dokuya benzetiyorsak bu durumda parçanın sökülüp atılmasını istediğimiz açıktır. Aslında ülkemizde siyasetin düğümlendiği nokta da burasıdır. Yani siyasi tarafların birbirlerini kanserli doku olarak kabul etmeleri kutuplaşmayı hatta hesaplaşmayı doğurmaktadır. Bu nedenle siyasi taraflar, birbirleriyle fikirsel anlamda mücadele etmezler. Karşılıklı niyetler ve gizli hedefler üzerinden mücadele ederler. Eğer karşı taraf niyeti ve hedefi kötüyse resmi politika ve palavraların bir önemi kalmayacaktır.”[2]

Şevki Yılmaz’ın Yamuklaşması:

Hiç de sadık ve layık olmadıkları halde, Milli Görüş saflarında riyakârlık ve cazgırlık yaptıkları ve bedavadan Milletvekili ve Belediye Başkanlığı ganimetlerini kaptıkları süreçte, Askerimize, Meclisimize ve Atatürk’e çirkefler saçan, ama şimdi güya bu kurumlara sahip çıkan Şevki Yılmaz AKİT TV’de: “Referandumda EVET oyu vermek Kâbe’yi koruyan Ebabil Kuşlarının sevabına erişmektir” safsatasını yumurtlamıştı. Bunlar doğru söylüyorlardı. Çünkü Kâbeleri Amerika, Kıbleleri Avrupa, Kutsal Efendileri İsrail olmaktaydı.

Binali Yıldırım Elazığ’da: “Yahu 15 senedir ülkenin getirildiği şu rezil hale bakın… Türkiye’ye giren terörist örgütlerin haddi hesabı yok. Sınırlarımız yolgeçen hanına çevrilmiş. Bu gidişe dur demek için EVET diyoruz” çağrısı yapmıştı. Sanki 15 yıldır başkaları iktidardaymış da onları eleştiriyorlardı! Bunlar sağa sola; “Yahu bunlara 5 koyun versen sahip çıkamazlar!” diye sataşıyorlardı. Şimdi bunlara ise 3 koyun değil, üç tavuk değil, 3 yumurta bile emanet edilmezdi ve bunun için HAYIR demek lazımdı.

Çanakkale Boğaz Köprüsü temel atma töreninde Sn. Binali Bey: “Kim demiş Çanakkale geçilmez. İşte biz geçiyoruz!” Ya hu sen İngiliz misin? Böylece düşük profilli Başbakanlıktan, yüksek promilli Cumhurbaşkanlığına geçeceğimiz anlaşılmaktaydı.

Ne diyorlar: “Bu referanduma HAYIR demek Doğu Perinçek ve Fetullah Gülen’le aynı safa düşmektir!” İyi de Doğu Perinçek; “15 Temmuz darbesini 1 gün önceden 14 Temmuz’da biz haber verip hükümeti uyardık” deyip durmaktaydı. Yeni Şafak Ankara Haber Müdürü: Hüseyin Likoğlu da bunu itiraf edip doğrulamıştı.

Şimdi soralım:

1- Doğu Perinçek bile bir gün öncesinden darbeyi bildiğine göre, hükümet hangi uykudaydı?

2- Yoksa çok önceden haberi vardı da, ucuz kahramanlık ve Başkanlık şovu için mi tiyatro oynandı?

3- Doğu Perinçek niye 7 ay gizleyip, sonra açıkladı. Hangi pazarlığın şantajıydı?

4- Yeni Şafak neden bunu, daha yeni itirafa mecbur kalmıştı?

Gelelim Fetullah Gülen münafığına: 30 Mart 1997 ZAMAN’da yapılan röportajda; “Başkanlık sisteminin alt yapısı hazırlanmalıdır. Selahiyetleri genişletilmiş bir Başkanlık modeli Türkiye’yi sıçratacaktır.”

Bunlar bize; “efendim, siz azınlıksınız, HAYIR deseniz de hiçbir yere varamazsınız!” diyorlardı.

Oysa topal karınca misali, hiç değilse haklı ve hayırlı yolda yürürken ölürüz ya! Kaldı ki Firavun’un saltanat sarayını Allah karınca yuvalarıyla yıktırmıştır. Ve yine Nemrutların canını cehenneme topal sivrisinekle yollamıştır.

• Önce “Milli İradeye saygılıyız. Ne sonuç çıkarsa razı olacağız” diye referandum yolunu açanların, ardından “HAYIR” diyenleri anarşist ve hain ilan etmeleri tam bir ayırımcılık ve kışkırtıcılıktı!

• Sn. Erdoğan: “Halkın üstünde hiçbir güç tanımıyorum” ve “Son söz milletindir” diye afişler astırmaktaydı. Oysa halk bilgisiz bırakıldığı yanlışa şartlandırıldığı ve nefsi arzularının esiri yapıldığı durumlarda, demokrasi Atina’daki gibi çalışırdı. Eski Yunan’da Atina halkına “ne istiyorsunuz?” diye sorulduğunda, oylama sonucu şu iki husus öne çıkmıştı: 1- İçki bedava yapılsın. 2- Kadın-Erkek hamamları karıştırılsın!

Şimdi soralım; eşcinselliği, zina serbestliğini ve ensest ilişkileri resmileştiren AB’ye girmekle, Atinalıların tercihleri çok mu farklıydı?

Eğitim Sistemi laçkalaşmıştı!

Eğitim sistemimizi milli ve manevi değerlerimize uygun hale getiremeyen AKP iktidarı döneminde şimdi de masonik yapılanmalar okullarımıza ve öğrencilerimize kanca atmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı, masonların arka bahçesi olan Rotary Kulübü’nün yeni açılan sitesine bakanlığın Müsteşar Yardımcısı Doç. Dr. Mustafa Hilmi Çolakoğlu imzalı belge ile destek çağrısı yapmıştır. Milli Eğitim Bakanlıklarınca, geliştirmiş olduğu projeler kapsamında eğitimdeki Milli değerlerimiz tahrip olmaktadır. Eğitim sistemine bir türlü çözüm bulamayan, eğitimi Milli ve manevi değerlerden uzaklaştıran bakanlık, şimdi de yeni uygulamasıyla eğitim sistemimizi ve projelerimizi Rotaryenlerin vicdanına bırakmıştır.

3 Milyon mülteci yine yoldaydı!

Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak, İran’dan Türkiye’ye gelmek üzere olan 3 milyon mültecinin bulunduğunu açıklamıştır. Veysi Kaynak’ın, “İran’da, aldığımız bilgilere göre yaklaşık 3 milyon mülteci vardır. Bunlar Türkiye’ye doğru hareketlenmeye başlamıştır. İran’daki 3 milyon mülteci Türkiye’ye gelmeye çalışmaktadır” sözleri yeni bir felaket ihbarıdır. Kaynak, mültecilerin çoğunluğunun Afgan olduğunu hatırlatmıştır. Katıldığı bir televizyon programında konuşan Başbakan Yardımcısı Kaynak’ın bu uyarıları yeni bir felaket ihbarıdır.

Dindar Kahraman AKP’nin Aynası: Salâvat-ı şerif eşliğinde transparan kıyafetlerle defile Cahiliye Modasıdır...

Mercedes FashionWeek İstanbul’da büyük bir skandala imza atmıştı. Modacı Murat Aytulum’un transparan kıyafetlerden oluşan koleksiyonunu tanıttığı defilede Salâvat-ı Şerif’in ilahi olarak okunması istismarın daniskasıdır! Defile sırasında mankenler podyumda transparan kıyafetler ile koleksiyonu sergilediği sırada Nuri Harun Ateş, Salâvat-ı Şerif’i ilahi olarak okumaktadır. Cahili algılarla İslâm’ın ve Müslümanların değerlerinin yozlaştırılmak istendiği AKP iktidarında, İstanbul’da düzenlenen bir defile, geldiğimiz noktanın vahametini gözler önüne koymaktadır. Vahşi Batı’nın faizci kapitalizminin “moda” adıyla toplumlara sunduğu kıyafetler, Peygamber Efendimize (S.A.V.) saygının bir ifadesi olan salâvat-ı şerif eşliğinde tanıtılmıştır. Mankenler, ilahi gibi okunan Salâvat-ı Şerif’in ardından açık seçik kıyafetleriyle sahneye çıkmıştır. Yaşanan olay, değerlerimizi alaya almanın ve manevi tahribatın daniskasıdır.

Bütün bunlardan sonra halâ neden HAYIR diyeceğimizi anlayamayanlara bir dörtlük yanıtımız vardı;

“Kapıldık bir, alamete

Gidiyoruz, kıyamete

Hakka kulak tıkayanlar

Nasıl çıkar, selamete.”


[1] (Doç. Dr. Selçuk Özdağ, A Haber, 27 Aralık 2016)

[2] Milli Gazete / Muhammed Esiroğlu.

Makale Paylaşım Sayısı: 422

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR