Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3385
mod_vvisit_counterDün4854
mod_vvisit_counterBu Hafta13781
mod_vvisit_counterGeçen hafta37193
mod_vvisit_counterBu Ay89497
mod_vvisit_counterGeçen Ay163016
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14767086

IP'niz: 3.234.245.125
Bugün: 19 Şub 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11424928

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

BAŞKANLIK HESAPLARI VE 3. DÜNYA SAVAŞI HAZIRLIKLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

İlham Aliyev’in karısı Mehriban’ı yardımcısı ataması şaşkınlığa yol açmıştı!

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev eşi Mehriban Aliyeva hakkında aldığı kararla kafaları karıştırmıştı. Aliyev karısını Cumhurbaşkanı yardımcısı yaparken tüm aile yeniden gündeme taşınmıştı. Muhalifler Aliyev'i 3 kadının idare ettiğini öne sürerek sert eleştirilere başlamıştı. Aliyev'in hayatında eşinin dışında kararlarında etkili olduğu söylenen iki kadın daha vardı ki, bunlar kızları Arzu ve Leyla’ydı. Dünya Aliyev ailesini konuşurken Mehriban Aliyeva'nın atanma kararını ilan ettiği anın görüntüleri de ortaya çıkmıştı. Aliyev tüm bakanlarını toplamış ve “Benim canım!” diyerek karısını alkışlatmıştı. Mehriban Aliyeva'nın Cumhurbaşkanı yardımcısı olduğunu duyurduğu anda bakanlar önce oturdukları yerde alkışlamaya başlıyorlardı. Sonra da yeterli bulmayıp ayağa kalkıp Aliyev'in eşini alkışlıyorlardı. Azerbaycan kabinesinin büyük bir kısmını da Aliyev'in akrabaları oluşturmaktaydı. Cumhurbaşkanı Aliyev'in eşini yardımcısı olarak ataması, muhalifleri tarafından “ailenin yönetimdeki gücünü artırması” olarak yorumlanmıştı. İlham Aliyev, komünist rejim sırasında ve Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ülkeyi yaklaşık 30 yıl boyunca yöneten babası Haydar Aliyev'den sonra ülkenin başına geçmiş bulunmaktaydı.

İlham Aliyev'in yardımcısı olarak atadığı eşi Mehriban Aliyeva, 52 yaşındaydı. Ülkesinde Kafkas Sophia Loren'i olarak nitelenen Mehriban Aliyeva 2005 yılından beri iktidardaki Yeni Azerbaycan Partisi'nin milletvekilliğini yapmaktaydı. Mehriban Aliyeva aynı zamanda İlham Aliyev'in babası Haydar Aliyev'in ismine kurulan vakfın da başkanıydı. Güçlü Paşayev ailesinden olan Mehriban Aliyeva, çoğu zaman eşinin yerine geçecek kişi olarak tanıtılmaktaydı. Mehriban Aliyeva Moskova'da eğitim almış bir göz doktoru iken, mesleğini değil siyaseti ve Azerbaycan yönetiminde söz sahibi olmayı tercih edip öne çıkmıştı. İşte Başkanlık Sistemi böylesine demokratik ve despotik(!) bir idare tarzıydı.

İlham Aliyev 2003 yılından beri Cumhurbaşkanıydı. 14 yıl sonra birdenbire eşini resmen yardımcılığına ataması halâ tartışılmaktaydı. Oysa bu gelişmeye yol açan Azerbaycan’daki Anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulup, onaylanarak Meclisin bazı yetkilerinin Cumhurbaşkanı’na devriyle başlamıştı. Yani Cumhurbaşkanına birinci yardımcısını atama hakkı bu referandumla tanınmıştı. Bu gelişmeler üzerine Anayasa Profesörü AKP’li Burhan Kuzu konuyla ilgili bir soru üzerine:

“Hanımını getirip birinci yardımcısı yapmasını ben doğru bulmam: Ama bunun sistemle alakası yok. Başkanlık modelinde de bunu yapan yapar, parlamenter sistemde de yapan yapar. Başkanlık gelince olur, şimdi olmaz diye bir şey yok. Etik değil, yanlış ama her sistem buna müsait” dedikten sonra: “Bugün varsayalım ki başbakan (veya başkan) kendi eşini başbakan yardımcısı yaptı, yurt dışına gittiğinde de vekâleti verdi. Buna ne engel var?” buyurmuşlar, böylece asıl amacını ve ayarını ortaya koymuşlardı.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev, eşi Mihriban'ı birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak atayınca ortalık karışmıştı. Çünkü kocasına bir şey olursa, Azerbaycan'ı Mihriban Hanım yönetmeye başlayacaktı. Sanki Memleket babalarının malıydı da, tapusunu eşinin üstüne yapmıştı. Böylece yönetim tek elden de öte artık “tek evde” toplanmış durumdaydı.

Amerika’daki Başkanlık ise daha demokratik(!) kurallara dayalıydı. Ama yularlar hep Yahudi Lobilerinin elinde bulunmaktaydı.

Hatırlayınız Trump'ın sağ kolu olarak sahne alan Mike Flynn, Ruslarla görüştüğü için Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini bırakmak zorunda bırakılmıştı. Siyonist güdümlü Washington Post gazetesi operasyonun merkez üssü konumundaydı. Derin Amerika'nın içindeki bir başka Derin Kol Trump'a mesaj yollamış ve Flynn dayanamayıp ayrılmıştı. Yerine gelecek en güçlü aday Robert Harward'tı. Silah sanayinin güvendiği bir adamdı. Arkasında hatırı sayılır bir güç vardı. Ancak o da tehdit edildi ve yeni görevine başlayamadı...

“Amerika'daki iktidar kavgası giderek büyüyordu. Sonucunu kimse şu an için göremiyordu. Oradaki savaşı göremeyince, içinde bulunduğumuz bölgeyi de telaş kaplıyordu! Taşlar yerine oturacaktı. Ama önce ABD'de işlerin rayına girmesi gerekiyordu!” diyenler aldanıyordu. Bunların ya akılları yatmıyordu veya bile bile olaylar çarpıtılıyordu. Çünkü Trump da Siyonist odakların bir elemanıydı; ama halkın avutulup oyalanması için bu kurgulanmış kavgada figüranlık yapıyordu… ABD Başkanı Trump, Mike Flynn'ın istifasıyla boşalan Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevine askeri stratejist ve Yahudi Siyonist Korgeneral H.R. McMaster'ı atamıştı. Çünkü Flynn'ı götürenler ve Harward'ı engelleyenler, bu ismi dayatmışlardı. Gelen isim asla ve kat'a sıradan biri sayılmasındı. Korgeneral olmasına rağmen yazdığı kitaplar Pentagon'da ders olarak okutulmaktaydı. McMaster'ın etkinliği çok başka bir sebebe dayanmaktaydı: O bir Yahudi asıllıydı. Nasıl CIA eski Direktörü David Petraeus, Bilderberg'in önemli simasıysa, McMaster de CFR'nin önemli bir elemanıydı. Hatta CFR'de yani Dış İlişkiler Konseyi'nin bilinen etkili ismi olduğu için Dunford'un yerine Genelkurmay Başkanlığına hazırlanmaktaydı. Yani üzerine çok ciddi yatırım yapılan ve küresel bir oyuncu olan komutandı! McMaster, CFR sayesinde dünyanın en güçlü ülke liderleriyle de yakın temas halinde bulunmaktaydı. Liderlerin dışında önemli işadamlarına da 'gönüllü' danışmanlık yapan McMaster için, "ABD'de onun öngörmediği hiçbir şey gerçekleşmez" kanaati yaygındı. Dikkat edin başka biri için bu tabir kullanılmazdı! Demek ki Flynn'i götürenler kendi adamlarını hatta en iyi adamlarını Ulusal Güvenlik Danışmanlığı koltuğuna oturtmuşlardı.

Trump, kendi elinde olsa, yani bağımsız bir Başkan gibi davranma şansı bulunsa asla McMaster ile çalışmazdı, ama belli ki çaresiz kaldı ve anlaşmaya mecbur bırakıldı. Ancak bilinen bir gerçek var ki yakın zamanda McMaster Gölge Başkan olacaktı. Çünkü akıllı ve dengeleri bilen bir adamdı. Başkan Trump'ı kesinlikle ve kesinlikle etkileyeceği konuşulmaktaydı. Ve Trump'ın belli politikalarını o belirlemiş olacaktı” diyen Ergün Diler AKP iktidarını ve Sn. Erdoğan’ı bu Yahudi’ye “biat ve itaata” çağırmaktaydı.

Şimdi biz Türkiye'ye yoğunlaşalım. Orada konuşulan ama bize ulaşmayanlara bakalım... Bakalım ki dengelerin nasıl kurulduğunu anlayalım... Medya ve para desteğini alan Hillary Clinton'a kesin Başkan olacak gözüyle bakılıyordu, ama olmadı ve Trump kazandı. 8 Kasım öncesinde caddeler bile Hillary'ye göre hazırlanmıştı. Kutlamalar sandıklar açılmadan planlanmıştı. İşte sonuç ortada, olmadı! Ancak konu sadece Hillary sanılmasındı. Hillary'ye yaptırılacak olan özellikle Ortadoğu, Afrika ve Asya planları vardı. Seçimlerden önce Derinler oturup bunları konuşmuşlar, pürüzleri gidermeye çalışmışlardı. Hillary geldiği an düğmeye basılacaktı... Peki, Hillary gelmedi diye bütün bunlar çöpe mi atılacaktı? Hayır, işte bu danışıklı kavganın önemli bir ayağıydı… Güya Trump buna karşı çıkmaktaydı. Karşısındaki güç de bilek güreşine başlayıp dediğini Başkan'a yaptırmaktaydı. Derinlerin aldığı kararlar kolay kolay çöpe atılamazdı ve yok sayılamazdı.

Bu sırıtan ve artık kabak tadı vermeye başlayan ucuz kahramanlık rolleri, Sn. Erdoğan’ın lafta ABD, BM ve İsrail’e çıkışlarını, ama icraatta hep onların dediklerini yapmasını hatırlatmıştı. Şimdi Referandumda bu Başkanlık Sistemi oylansa ve kabul olunsa, bu takdirde ülkenin birlik ve dirliğini koruma ve kutlu geleceğe hazırlama sigortası olarak; gerçek bir dirayet, feraset ve cesaret sahibi olan ve yüksek bilgi, birikim ve becerisiyle tanınan örnek bir şahsiyetin Başkan Yardımcılığına atanması kaçınılmazdı.

Maksat, Türkiye-İsrail ticaretini 8 milyar dolara çıkarmakmış! İsrail’le ilişkiler iyice “sıklaşmış ve sıkılaşmıştı”!

İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Shai Cohen, Türk iş adamlarına daha uzun süreli ve çok girişli vize vereceklerini açıklarken TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi ise iki ülkenin çok daha büyük bir “potansiyele” sahip olduğunu ve Mayıs’ta İsrail’e “büyük bir ticaret heyeti” ile gideceklerini vurgulamıştı. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM), Türkiye ile İsrail arasında “normalleşme” sürecine giren ilişkilerin ihracata yansımalarını Türkiye-İsrail İş Forumu’nda masaya yatırmıştı. Forumda konuşan İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Shai Cohen, karşılıklı ilişkilerde çok büyük bir değişim içinde olunduğunu gözlemlediklerini ifade ederek, uzlaşma sürecinin etkilerini bütün paydaşlar üzerinde görmeye başladıklarını açıklamıştı. Cohen, daha önce Ankara’da gerçekleşen özel bir toplantıda pek çok alanda ilişkilerin yenilenmesine karar verildiğini, burada özellikle ekonomik anlamda yeni anlaşmaların yapılması, eskilerinin de güncellenmesi konusunda kararlar aldıklarını hatırlatmıştı.

Anlaşılan Türkiye iyice İsrail’e yanaşacak, buna karşılık ABD ise Fetullah Gülen’i belki de yurt dışına çıkaracaktı. Zaten Başbakan Binali Yıldırım “Avrupa Birliği’ne yük olmak için değil, yük paylaşmak için girmek istiyoruzbuyurmuşlardı. Yani bu AKP iktidarı, makam ve çıkar hırsına İsrail’in ve AB’nin yükünü sırtlamaya dünden hazırdı. Ulusalcı Kemalistler Çin ve Rusya’nın, İslamcı AKP’liler yani “Hamalistler” ise ABD, AB ve İsrail’in hamallığını yaparlardı.

Hiç de layık ve sadık olmadıkları halde, Milli Görüş saflarında riyakârlık ve cazgırlık yaptıkları ve bedavadan Milletvekilliği ve Belediye Başkanlığı ganimetlerini kaptıkları süreçte; kahraman Askerimize, TBM. Meclisimize ve Atatürk’e çirkefler saçarak sataşan, ama şimdilerde mecbur kalınca bu kurumlara ve şahıslara sığınmaktan utanmayan Şevki Yılmaz gibi yalaka takımı; “16 Nisan referandumunda EVET mührü basmayı Ebabil kuşları gibi Kâbe’yi korumakla eş anlamlı”[1] saymışlardı. Doğru söylüyorlardı; Çünkü Kâbe’leri Beytullah değil, ABD olanlar, Kıbleleri AB olanlar, Kutsiyetleri İsrail olanlar ve normalleşme anlaşması imzalayanlar için “EVET” demek; Amerika’nın, Avrupa’nın ve Siyonist İsrail azgınının çıkarlarını korumak manasını taşırdı! Kendileri Milli Görüş gibi HAK davaya hıyanet edip, Erbakan’ın İslami, İnsani ve İlmi projelerini sekteye uğratmanın günahını ve utancını düşünmeden, “Hayır” diyenlerin geçmişteki güzel ve hayırlı hizmetlerin iptal edileceğini” söylemekten bile sakınmayacak ve sıkılmayacak kadar, din istismarcılığının zirvesine çıkmışlardı ve tepetaklak olmaları kaçınılmazdı.

Türkiye Gazetesi yazarı Fuat Uğur "gizli hayırcıları” listelediği yazısında AKP’li olup da 'Hayır'ın değirmenine su taşıyanları sıralamıştı. Bugün Star Gazetesi yazarından gelen yazı 'zamanlama da' düşünülecek olursa aynen Fuat Uğur'un tespitine uymaktaydı. Star Gazetesi yazarı Resul Tosun hiç gündemde yokken ‘saygı duruşu' tartışmasını başlatmıştı. Üstelik kendisinin de belirttiği gibi 'epey zaman önce'ki bir olayı şimdi ısıtıp gündeme getirmesi anlamlıydı. "Şehitlere saygı duruşu saçmalığı" başlıklı bir yazı kaleme alan Resul Tosun, sosyal medyanın sayfalarına ve bazı AKP’lilerin saldırılarına maruz kalmış ve “gizli hayırcı” olmakla suçlanmıştı.

Fetullah yemiyle Rakka oltası!

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, ABD Adalet Bakanı'na Gülen'in iadesi için mektup yollamıştı. Bakan Bozdağ mektubunda, "Türk halkı ve devleti FETÖ lideri Gülen'in ülkemize iade edileceği beklentisi içindedir. Gülen'in iadesi iki ülke ilişkilerinin güçlenmesine katkı sağlayacaktır" diyerek, Fetullah yemi karşılığında oltaya razı olacaklarını duyurmuşlardı.

ABD'nin Avrupa Birliği (AB) Büyükelçisi olması beklenen Ted Malloch;

"AB Türkiye için bir nevi karar verdi aslında, üye olarak alınmayacak. Açıkça belirtmek gerekirse bunu 20 yıldır biliyorduk" itirafında bulunmuşlardı. Yani küresel odaklar Türkiye’yi yıllardır AB kapısında aldatıp oyalamaktaydı. Yahudi Malloch, “Bir Amerikalı olarak ise ABD'nin terörist başı Fetullah Gülen'i Türkiye'ye iade etmesi gerektiğini” de vurgulamıştı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim kampanyasında aktif olarak yer alan ve Trump tarafından AB büyükelçisi olarak atanmasına kesin gözüyle bakılan Oxford Üniversitesi öğretim üyesi Yahudi Ted Malloch, görev yaptığı üniversitedeki Türk öğrencisinin davetiyle Antalya’da ağırlanmıştı. ABD hükümetinde henüz resmi bir görevi olmadığını belirten Malloch, Trump Tower'da AB Büyükelçiliği konusunda görüşmeleri olduğunu açıklamıştı. ABD'nin AB'yi çok önemli bir birlik olarak gördüğünü belirten Malloch, şöyle konuşmuştu: "Esas soru şudur: Yakın zamanda Avrupa'da ne kadar (Yani AB ne zaman tek devlet olacak) bir politik birlik olacak? Bu sorunun cevabı Avrupa'daki seçimlerde belli olacak. Ama Türkiye için zaten bir nevi karar verdi aslında, üye olarak alınmayacak. Açıkça belirtmek gerekirse bunu 20 yıldır biliyorduk. Tabi bu Avrupa ile Türkiye'nin güçlü bir ticari ilişkileri olmayacağı anlamına gelmiyor.”

“Artık çok daha net olarak anlaşılıyor ki 15 Temmuz'daki "kontrollü darbe girişimi"ne yol verilmesinin asıl hedefi, Türkiye'yi kısa vadede etnik temelde bölünmüş bir federal yapıya sürükleyecek rejim değişikliği yapılmasıdır! Meseleye böyle bakılırsa, 15 Temmuz'u planlayanların, hedeflerine ulaşmak üzere, Türkiye'yi, rejim değişikliğini başlatacak bir Anayasa değişikliğine mecbur ettikleri net bir şekilde anlaşılmaktadır. Özerkliğe kapı aralayacak ve kolaylık sağlayacak "Yeni bir anayasa" yapılması, PKK'nın arzuladığı ama ABD ve AB'nin dayattığı bir proje olduğu açıktır. PKK’nın “HAYIR” tavrı, AKP’ye mazeret ve meşruiyet kazandırma numarasıdır. Bu itibarla, bugün PKK'nın hayırcı görünerek, zihinleri karıştırması, "istemem ama yan cebime koy" politikasıdır. Gerçekte, PKK heyecanla, referanduma "evet" denilmesine çalışmaktadır. 15 Temmuz'u planlayanlar tarafından PKK'ya verilen talimat, içerik olarak "hayırcı görünün ki, evet çıksın olmalıydı."[2]

Referandumda "Evet" çıkması için, PKK'ya "sahte hayır" dedirtilmesi yeterli olmamıştı! Takvim'de Ergün Diler, "Referandumdan önce Gülen'i verirler mi? Obama döneminde çok zayıf olan bu ihtimal, şimdi her geçen gün güçleniyor... Ortaklığı yeşertmek için bölgede yeni şekli belirlemek için böyle bir adım atabilirler..." Hatta: "CIA kendi içindeki bütün karışıklığa rağmen 'Gülen'i verirsek Türkler ne düşünür?' diye gizli bir araştırma yaptırmıştı. Türkiye ile çalışan ABD, Rusya'nın da diğer oyuncuların da Akdeniz'de güçlenmesinin önüne geçecek... Ama asıl hedef Çin ile sıkı ticari bağları olan İran olacaktı... CIA Direktörü Pompeo'nun Suudi Arabistan'a gidişi, muhtemelen bu konu ile ilgiliydi...

İlk ziyaretini Ankara'ya yapan Pompeo'nun gelişi “Gülen’i vereceğiz. Ama bize biraz zaman tanıyın. İlişkilerimizi tamir edelim. Sağlıklı bir yolculuğa çıkalım... Hazırlığımızı yapalım...' mesajıydı sanki..." sözleriyle bu kirli pazarlıkları ağzından kaçırmıştı. Evet AKP iktidarı, referandumda "evet" çıksın diye, Suriye ve İran konusunda ABD'nin her dediğini yapmaya başlamıştı! Başdanışman İlnur Çevik'in, "PYD kantonlarını tanımayı tolere edebiliriz" açıklaması da böyle okunmalıydı…

Şimdi soruyoruz: "15 Temmuz Kalkışması'nın Yönetici Kadroları ve dışarıdaki destek odakları niye halâ ortaya konulmamıştı? Kim kiminle ne anlaştı ki bu sorular kasıtlı olarak yanıtsız bırakılmaktaydı? Semih Terzi gibi ölüler konuşamayacağı için mi bütün suçlar bunların sırtına yıkılmaktaydı? Oysa Semih Terzi katil de olsa, darbeci de olsa, FETÖ'cü de olsa nihayetinde bir Tuğgeneral’di! İyi de Tümgeneraller, Korgeneraller ve Orgeneraller bir Tuğgeneralden mi emir almışlardı? Hepsinden önemlisi bunların dış bağlantısı ve CIA ayağı niye hiç konuşulmazdı? Ve hele bu FETÖ’nün siyasi kanadını ve Belediye Başkanlarını halâ kimler korumaktaydı? Üstelik Fetullah iade olunsa ne yazardı? Nihayetinde O da basit ve fasit bir figürandı…

Melih Gökçek’in martavalları ve Ordu-Millet kışkırtmaları!

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, FETÖ'nün ikinci bir darbe için 800 askeri beklettiğine dair çıkan haberlere ilişkin twitter'dan açıklama yapmıştı. Ancak Melih Gökçek, Türkiye'de ikinci bir darbenin mümkün olmadığını, çünkü, "Bu millet birinci darbeyi elinde bırakın silahı, sopa bile olmadan sadece tükürükle boğdu. Ben ilk Tweet'imi 15 Temmuz akşamı; Hadi sokağa, FETÖ'cüleri tükürükle boğmaya diye atmıştım. Gerçekten millet FETÖ'cüleri tükürükle boğmuşlardı. Şimdi tekrar hadi binde bir ihtimal diyelim ki darbeciler tekrar sokağa çıktılar. Bu kez halk deneyimli ve hazırlıklıdır. Vatandaşın pek çoğu kendine, çoluğuna çocuğuna pompalı tüfek almıştır. Yapılan iş tartışılır, ama realite budur. Bu kez darbe teşebbüsü kanlı olacak ve halk affetmeyip bunları vuracaktır. Sokağa çıkacak darbeci aklını peynir ekmekle yememişse buna kalkışmamalıdır. Üçüncüsü her yerde tedbir alınmıştır. Uçak veya helikopterler hemen vurulup indirilecek durumdadır" diyecek kadar zıvanadan çıkmıştı. Demek ki ülke bu denli sahipsiz ve başıboş kalmıştı!

AKP Başkanlık sevdasına dalmışken, normalleşme-teslimiyet anlaşması imzaladığı ve Bakanlarını ayaklarına yolladığı kuduz İsrail, Mescid-i Aksa’nın altını oymaktaydı.

Amerikalıların Başkanı Donald Trump’ın, ABD’nin Tel Aviv’deki Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıma vaadi ve terörist oluşum İsrail’e verdiği destek Siyonistleri oldukça memnun kılmıştı. İsrail’de yayın yapan bir televizyon kanalında Trump’ın başrolde yer aldığı ahlaksız bir mizansen yayınlanmıştı. Video kaydında Filistinliler aşağılanmış… Müslümanların ilk kıblesi ve kutsalı olan Mescid-i Aksa, ırkçı video kaydına alet edilerek siyaset malzemesi yapılmıştı. Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya yakınlığıyla bilinen Israel Hayom gazetesine, ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması ile ilgili yaptığı açıklamada, “Tabi ki Kudüs ile ilgili sözümü çok iyi hatırlıyorum. Tabi ki unutmadım ve biliyorsunuz ben verdiğim sözlerden vazgeçmeyen bir şahsiyetim” ifadelerini kullanmıştı.

Barzani’nin Türkiye Ziyareti öncesi küstahlıkları!

Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretten önce yaptığı açıklamada, “Barış süreci için HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve diğer vekillerin serbest bırakılması gerektiğini” söyleyecek kadar küstahlaşmıştı. Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung'a konuşan Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, “Iraklı Kürtlerin bağımsızlığa hazırlandığı, ancak İran ve Türkiye'nin buna karşı çıktığı doğru mu?” şeklindeki soruyu şöyle yanıtlamıştı: “Bağımsızlık için Referandum bizim doğal hakkımızdır, elbette olur. Bu konu, Bağdat'la aramızdaki bir iç sorundur. İran ve Türkiye'yle hiçbir ilgisi yoktur. Bir ulusun kendi geleceğine karar vermek istemesinin, demokrasi ve insan haklarına aykırı hiçbir yanı yoktur. Bu referandumu yapmak için hiç kimsenin izin ve müdahalesine ihtiyacımız da yoktur."

Mesut Barzani, Irak ve Suriye'nin sınırlarının anlamsız hale geldiğini de hatırlatarak: "Artık Suriye ve Irak diye birleşik bir ülkeden söz etmek anlamsızdır? Siyasetçilerin büyük çoğunluğu, bu iki ülkenin resmi sınırlarının hiçbir anlamının kalmadığının, bunun tarihe karıştığının farkındadır. Irak'ta güçlü bir merkezi yönetimin olduğu dönemler eskide kalmıştır" diyerek açıkça Suriye ve Irak topraklarında Birleşik Kürdistan’ı kuracaklarını anlatmıştı.

Türkiye'nin bölgedeki görevi hakkında ise Barzani, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'ın rolüne dikkat çekerek, “Kürtlerin Suriye'de Türkiye'nin endişelerini göz önünde bulundurmaları ve daha temkinli davranmaları gerektiğini” hatırlatmıştı.

PKK Sincar’dan sonra şimdi de Erbil’de yeni üsler kurmaktaydı!

Irak'ta Musul'un Sincar ilçesindeki varlığı tartışılan terör örgütü PKK, şimdi de Erbil'e yakın Mahmur ilçesi sınırları içerisinde yeni karargâhlar oluşturmaya başlamıştı. Terör örgütü DEAŞ'ın 2014 yılında Mahmur ilçesine yönelik saldırıları bahane ederek bölgeye taşınan ve Kandil'den getirdikleriyle buradaki militan sayısını her geçen gün artıran PKK, Mahmur Kampı'nı ve yanındaki Karaçuğ Dağı'nı adeta askeri üs haline getirmiş durumdaydı. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) güvenlik kaynaklarından alınan bilgilere göre, terör örgütü, Mahmur Kampı ile yanındaki Karaçuğ Dağı'nın çevresine hendek kazarak mevzi ve kontrol noktaları oluşturmaktaydı.

Yunan komutan Türk adasına çıkmış, Yunan bayrağını asmıştı!

Yunanistan’da Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nı devralan Korgeneral Alkiviadis Stefanis, ilk ziyaretini Ege Denizi’nde işgal edilen 18 Türk adasından biri olan Koyun Adası’na yapmıştı. Stefanis, 19 Şubat 2017 günü hiçbir engelle karşılaşmadan İzmir Koyun Adası'na gitmiş, Yunan bayrağının altında işgalci Yunan askerleri ile birlikte poz verip hava atmıştı. Türk adasındaki Yunan askerlerini denetleyen Stefanis’in, SAT komandoları ile birlikte çektirdiği fotoğrafları, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın resmi internet sitesinde yayımlanmıştı.

Balkan Savaşı'nda işgal edilmeyen, Lozan'da verilmeyen İzmir Koyun Adası, 6 millik Türk karasuları içinde bulunmaktaydı. Başbakan Binali Yıldırım'ın adalarımızdaki Yunan işgaline yönelik sorulara verdiği “Ege'deki 130 tane irili ufaklı kaya parçası, bunların kimliği bile yok, yani kime ait olduğu bile belli değil” cevabına itiraz eden Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım: “Bunlar gerçeklerle bağdaşmıyor. Başta Koyun Adası olmak üzere Ege Denizi'nde işgal edilen adalarımız Türkiye Karayolları Haritası'nda bile gösterilmiş. Yıldırım'ın, Yunan bayrağı ve pasaportla girdiği İzmir Koyun Adası 11.5 km. uzunluğunda, irili ufaklı kaya parçası dediği Koyun Adası, İstanbul'daki Büyükada'nın 3 misli büyüklükte.” gerçeğini hatırlatmıştı. İzmir Koyun Adası'nın da işgal edilen diğer adalarımız gibi birisi Türk diğeri Yunan olmak üzere ikişer vali ve ikişer belediye başkanı tarafından yönetildiğini öne süren Yalım: “Devletin birliği ve tekliği ortadan kalkmış otorite Yunanistan ile paylaşılarak Türkiye'nin batısında ikili devlet düzenine geçilmiştir. 18 Türk Adası ve 1 Türk kayalığının hangi gerekçe ile Yunan askerine teslim edildiğini yetkililer açıklamak zorundadır. Türk adalarını, Yunan askerine teslim etmek suretiyle, vatana ihanet ve terör suçu işleniyor. Terör suçu işleyen Erdoğan ve Yıldırım'ın, referandumda hayır oyu verecek vatandaşlarımızı, terör örgütlerinin yanında göstermeye hakları yoktur.” diyerek iktidarı ve halkımızı uyarmıştı.

Trump Yahudi Lobilerinin Hizmetkârıydı!

John Podesta kimsenin bilmediği derin dehlizlerde gidebilen ve gizli güçlere ulaşabilen bir Amerikalıydı. Hillary Clinton'un beyin takımındandı. Çok etkili ve güçlü bir adamdı. Soros'un arkadaşı, Rothschild ailesinin silahşörü sayılırdı. Obama'ya da çok yakındı. 15 Temmuz'dan sonra Gülen'in imajını yenileme ve tazeleme görevini almıştı. Bir de Benenson şirketi vardı. Selahattin Demirtaş ile CHP'ye seçimlerde danışmanlık yapardı. CHP’ye Referanduma sunulacak yeni Anayasa değişikliğini “Anayasa Mahkemesine götürmeyin!” diyen adamın da John Podesta olduğu konuşulmaktaydı. İşte John Podesta her taşın altından çıkmaktaydı. Beyaz Saray'daki bütün gelişmelerden haberdardı. Başkanların yanındakiler her bilgiyi Podesta'ya, o da Soros’a ve Baronlara aktarırdı. Podesta ve arkasındaki güç, HDP'den CHP'ye, oradan FETÖ'ye kadar her oluşumun içinde ve arkasındaydı! AKP’nin de strateji hocalarındandı. John Podesta ve arkasındaki odaklar şimdi Trump’ı da avuçlarına almışlardı.

Mike (Michael) Flynn, Başkan Trump'ın sağ kolu sayılırdı. Ama daha Başkan yerine doğru dürüst oturmadan gitmek zorunda bırakılmıştı. Trump da buna afallamıştı. Yetmez hemen arkasından Çalışma Bakanı olacak kişi de devre dışı kalmıştı.

Podesta ABD seçim sonuçlarının açıklandığı gece "Daha henüz hiçbir şey bitmedi, yeni başlıyor..." demiş ve dediğini yapmıştı. Mike Flynn'ı görevden alan Podesta'nın yönettiği takımdı. Trump, mecburen Flynn'in yerine Ulusal Güvenlik Danışmanlığı için emekli Koramiral Robert Harward'da karar kılmıştı. Trump'ın Sağ Kolu görevini yapacak olan Robert Harward hayatının büyük bir bölümünü Türkiye ve Irak'ta geçirmiş bir adamdı. Her olayın içinden bu Harward çıkmaktaydı. Türkiye ile ilişkisi 1990'larda başlamıştı. Harward özellikle 2003 yılındaki Irak İşgali esnasında, operasyonu yöneten ABD Merkez Komutanlığı'nı (CENTCOM) yöneten ve şu an Savunma Bakanı olarak atanan James Mattis'in o dönemde yardımcısıydı! Harward, uzun yıllar Türkiye'de kalmıştı. Çok kişi ile teması bulunan bir komutandı ve özellikle 1 Mart Tezkeresi için Ankara'da en çok çalışanlardan biri Harward'dı... ABD ordularının Türkiye üzerinden Kuzey Irak'a girmesi Mecliste reddedilince AKP yönetimiyle ve muhalefet milletvekilleriyle de yakın temaslara başlamıştı. Ancak 1 Mart tezkeresi sonrası ABD'nin B planını hazırlayan kişi de Harward olacaktı. Harward Türkiye'nin yanında görünmeye özen gösteren Yahudi asıllı Siyonist bir Amerikalıydı. NATO'nun Türkiye'ye uyguladığı politikalara ve bakışa da hep karşı çıkardı; Ortadoğu'da güçlü olmak isteyen ABD’nin yapması gerekenin, pastadan Türkiye'ye de pay vermesi olduğunu özel toplantılarda çekinmeden açıklardı. Bütün hedefi Büyük İsrail ideali doğrultusunda Türkiye’yi kullanmak ve Kürdistan’ı kurdurmaktı. Ha bir de bu Robert Harward Mesut Barzani’nin de Akıl Hocasıydı.

Ve halâ NATO'ya sadakat mesajı verenler gaflet sınırını aşmışlardı!

Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin NATO’ya üyeliğinin 65. yıldönümü mesajında, “Türkiye, 65 yıl olduğu gibi bundan sonra da güvenilir(!) bir müttefik olarak NATO’ya katkı sağlamaya kararlı olup, İttifak yükümlülüklerine tam anlamıyla bağlı kalmaya devam edecektir ifadelerini kullanmıştı. NATO, kurulduğu günden bu yana, İslâm coğrafyasını sömürüp Müslüman kanı akıtırken Türkiye’nin bu eli kanlı örgüte 1952 yılında üye oluşunun üzerinden tam 65 yıl geride kalmıştı. Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, Türkiye’nin NATO’ya üyeliğinin 65. yıldönümünün kutlandığı belirtilerek, 1952’de üye olunan NATO’nun Türkiye için öneminin(!) artarak devam ettiği bildirilmesi Siyonizm’e sadakat mesajı mıydı? Dışişleri Bakanlığı, NATO’nun, Türkiye’nin “savunma ve güvenlik” politikasının temel yapı taşını oluşturduğunun ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana karşılaştığı en çetin sınamalara ve tehditlere kendisini uyarlayarak, etkinliğini ve caydırıcılığını sürdüren NATO’nun, Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliğinin ve istikrarının korunmasında vazgeçilmez bir aktör olduğunu vurgulamıştı. Bakanlığın NATO’nun 15 Temmuz’daki “rolüyle” ilgili açıklamasında da şu ifadeler yer almıştı. “NATO’nun menfur FETÖ darbe girişimi sonrasında sergilediği destekten ve dayanışmadan memnuniyet duyulmuştur. Türkiye, 65 yıl olduğu gibi bundan sonra da güvenilir bir müttefik olarak NATO’ya katkı sağlamaya kararlı olup, İttifak yükümlülüklerine tam anlamıyla bağlı kalmaya devam edecektir.” Oysa 15 Temmuz Darbesini yaptıranlar da CIA’nın gizli NATO’su sayılan özel gladyo takımıydı.

ABD-İsrail “ortak Yahudi yerleşim birimi komisyonu” kurulacaktı ve İran’a saldırı konusunda anlaşmışlardı!

Siyonist İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ırkçı ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile İsrail arasında, Batı Şeria’da Yahudi işgal birimleri ile ilgili ortak bir komisyonun kurulacağını açıklamıştı. Kabine toplantısında konuşan Netanyahu, ABD ziyareti sırasında yeni Başkan Trump ile yaptığı görüşmede, İsrail ile ABD arasında işgal altındaki Batı Şeria’da inşa edilen Yahudi işgal birimlerinin durumunun ele alınacağı ortak bir komisyon kurulacağı kararı aldıklarını vurgulamıştı. İşgal altındaki Doğu Kudüs’te Yahudi işgal birimi inşa faaliyetlerinin devam edeceğini dile getiren Netanyahu, Batı Şeria’daki işgal birimi inşa faaliyetleri konusunda ise ABD ile anlaşmaya vardıklarını açıklamıştı. ABD ziyareti ile İsrail-ABD ilişkilerinin daha da güçlendiğini hatırlatan Netanyahu, söz konusu komisyonun çalışma şekline ilişkin bilgi aktarmıştı. Netanyahu kabine toplantısında ayrıca, “İran’ın bölgesel anlamda en büyük tehdit olduğu” konusunda ABD Başkanı Trump ile hemfikir olduklarını da sözlerine katmıştı.

“Dün Amerika’yı bugün dünyayı yağmalıyorlar” diyen Abdulkadir Özkan haklıydı

Bugünkü ABD’nin nasıl ortaya çıktığını hatırlamak için maceraperest Avrupalı beyaz adamın zengin olma hayallerinin peşine takılıp kendilerini Amerika kıtasına attıklarını bilmek lazımdır. Öylesine hırsla Amerikan kıtasına ayak basmışlar ki, ilk andan itibaren kıtanın yerli halkını önce kıtanın içlerine sürmüşler, ardından da sürdükleri yerlerde de soykırım uygulamaya başlamışlardır. Ne var ki, daha sonraki yıllarda çevirdikleri filmler ve Tommiks, Teksas gibi çizgi romanlarla yurtlarını savunan yerli halkı “vahşi adamlar”, kendilerini ise bu vahşileri terbiye etmeye çalışan “kahramanlar” olarak tanıtmışlardır. Bu kampanya uzun yıllar sürmüş, etkili de olmuşlardır. Kısacası, bugünkü Amerikalıların dedeleri Amerika’da kıtanın zenginliklerine sahip olmak adına soykırım yapmış ve yağmalamışlardır. Bu arada, el koydukları geniş tarım alanlarında çalıştırmak üzere Afrika’dan da milyonlarca insan gemilere doldurularak Amerika’ya getirilmiş, köle olarak çalıştırılmıştır. Bugün bile dünün köleleri hâlâ ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekte, polisler için canlı hedef olarak kullanılmaktadır. Kısacası ABD’nin temeli soykırım ve yağma üzerine atılmıştır. Bu anlayış ABD yöneticileri için bugün de dünyanın sömürülmesinin gerekçesi haline getirilmiş durumdadır. Avrupalıların Amerika’ya gitmeyenleri de aynı soykırım ve sömürü çarkını Afrika ve Asya’da uygulamışlardır. Bu sömürü çarkının bugün de devam ettiği açıktır.

Avrupalı beyaz adam Amerika’da soykırım ve yağmasını sürdürürken zaman zaman kendisi de az da olsa bedel ödemeyi göze almıştır. Ama şimdilerde ABD ve AB, ülkeleri işgal ediyor, zenginliklerini yağmalamakta, bu işgal ve yağmalamanın maddi karşılığını ya işgal ettikleri ülkeye ya da diğer Müslüman ülkelere ödetiyorlar. Bunun da ötesinde çeşitli ülkelerde yandaşlarını iktidara getirmek için darbeler yaptırıyor, buna karşılık o ülkeyi çeşitli yollardan sömürünün teminatını alıyorlar. Söz gelimi Saddam’ı önce, ‘Kuveyt aslında Irak’ın bir parçasıdır’ diyerek Kuveyt’i işgale teşvik ettiler, destek verdiler. İşgalin ardından Kuveyt ve Suudi Arabistan ABD’den yardım istediler. ABD askeri birlikleri Kuveyt’in Saddam’ın birliklerine işgale son verdirdiler. Ardından da bunun için üç kuruş harcadılar ise 100 kuruş tahsil ettiler, belki tahsilât bugün de sürüyor. Ardından da Irak’ı işgal ederek uzun yıllar birlikte çalıştıkları Saddam’ı devirdiler. Bununla da kalmayarak astılar. Saddam’ın ardından Irak’a 60 bin civarında asker yerleştirdiler, Irak’ın yeraltı zenginliklerine el koydular. Saddam’ın arkasından işbaşına getirilen kukla yönetimler de buna rıza gösterdiler.

 Bölgemize yönelik planları halâ yürürlüktedir. Büyük İsrail Hedefine erişinceye kadar da sürecektir. Irak’ın işgalinin ardından oluşan otorite boşluğunu terör örgütleri ile doldurma yoluna gitmişler ve Barzani’ye Kuzey Irak’ı hediye etmişlerdir. Destekledikleri ve kontrolleri altındaki terör örgütleri eliyle bölge ülkelerini köşeye sıkıştırmaya, sömürü çarkını istedikleri gibi döndürmeyi sürdürüyorlar. Bununla da yetinmeyip Suriye’yi karıştırdılar ve orada da devreye terör örgütlerini soktular. Böylece kendi askerlerini tehlikeye atmadan planlarını uyguluyorlar. Türkiye haklı olarak güney sınırlarının ötesinde güvenli bölge oluşturmaya kalkışınca ABD Başkanı Trump’ın şu yaklaşımının Amerika kıtasına ilk giden beyaz adam ile bugünkü ABD yönetiminin yaklaşımı arasında bir fark olmadığını ortaya koyuyordu. Bakın Trump güvenli bölge konusunda ne diyordu:

 “İnsanlar oralarda kalabilsin diye Suriye ve diğer yerlerde güvenli bölgeler yapmak istiyorum. Parasını körfez ülkelerine ödeteceğiz, paradan başka bir şeyleri yok.”

Bu yaklaşım ile Amerika’ya göç eden Avrupalı maceraperest beyaz adamın soykırım uygulaması ve yağmacı anlayışı arasında bir fark bulunmuyordu. Bölgeyi körfez ülkeleri karıştırmadı ki, bedeli onlara ödetiyorlar. Bölgeyi gelip karıştırıyor, karıştırdıkları ülkelerin zenginliklerine el koyuyor, ondan sonra güvenli bölge oluşturmanın masrafını da körfez ülkeleri ödesin deniyor. Üstelik “bunların paradan ve petrolden başka da bir şeyleri yok” denilerek aşağılanıyor. Bu durum karşısında Müslüman ülkelerin Erbakan’ın tarihi projelerine sahip çıkmaktan, İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatını ve İslam Savunma Paktını kurmaktan başka çareleri kalmamıştır. Yoksa bu hallerine rıza göstererek birlik oluşturmaya yanaşmazlarsa soykırımcı ve yağmacılar kadar yaşananlardan sorumlu olacaklardır.”[3]

Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'ın iş dünyası heyeti ile 22-26 Ocak'ta Tanzanya, Mozambik ve Madagaskar'a yaptığı ziyaretlerin, “Türkiye'nin "kara kıta" ile olan ekonomik ilişkilerini daha da derinleştirmesi” kılıfı altında İsrail’in ve ABD’nin Afrika’yı sömürme planlarına alet olma ve alt yapı hazırlama gezisi olduğu kuşkuları, İsrail’le normalleşme anlaşması üzerine daha da yoğunlaşmıştı.

İsrail’in bir eli de Afrika’daydı!

Ortadoğu’nun çıbanbaşı işgalci Siyonist yapılanma, yayılmacılık haritasına Afrika’yı da katmıştı. Ekim ayında Togo’da “İsrail-Afrika Zirvesi” yapılacaktı. Güya bu zirvede güvenlik, terörle mücadele ve çeşitli alanlarda ortaklık konuları ele alınacaktı. Ancak İsrail’in işi tahmin ettiği kadar kolay olmayacağı anlaşılmıştı ve Türkiye’ye ihtiyaçları vardı. Mağrib bölgesindeki birçok Afrika ülkesinin zirveyi boykot etmeye hazırlandığı ortaya çıkmıştı. Geçen yaz Kenya, Uganda, Ruanda ve Etiyopya gibi Afrika ülkelerini ziyaret eden Netanyahu, İsrail’in Afrika’ya, Afrika’nın da yeniden İsrail’e döndüğünü açıklamıştı.

Siyonist ve Emperyalist Güçler çoğu Müslüman Afrika, Asya ve Ortadoğu ülkelerinde mazlum halkın ekmeğini alıp silah veriyorlardı!

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu, “Nijerya, Somali ve Yemen’de 1 milyon 400 bin çocuk açlıktan ölmek üzere” çağrısı yaparken, Ortadoğu, Asya ve Afrika kıtaları ise adeta silah deposuna dönmüş durumdaydı. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNİCEF), bu yıl kötü beslenmeden dolayı Nijerya, Somali ve Yemen’de 1 milyon 400 bin çocuğun hayatını kaybedebileceğini açıklamıştı. UNICEF tarafından yapılan açıklamada, iki yıldır savaşın devam ettiği Yemen’de 462 bin çocuğun açlık çektiği, Kuzeydoğu Nijerya’da ise 450 bin çocuğun ciddi şekilde kötü beslendiği hatırlatılmıştı.

Buna karşılık silah satışları Ortadoğu ve Asya’dan gelen taleple artıştaydı

Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), Ortadoğu ve Asya bölgelerinden gelen talep artışı nedeniyle 2012-2016 yılları arasında silah ticaretinin, Soğuk Savaş sonrasındaki en yüksek düzeye ulaştığını açıklamıştı. Merkezi İsveç’te bulunan SIPRI’nin 2012-2016 silah satışlarına ilişkin hazırladığı raporda, 2004’ten bu yana artış gösteren satışların son 5 yılda, bir önceki 5 yıla kıyasla yüzde 8,4 gibi önemli bir oranda arttığı vurgulanmıştı.


[1] Bak: AKİT TV. Milli Diriliş Programı

[2] CIA “Gülen iade edilirse” araştırması – Arslan Bulut

[3] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

BAYKAL'IN ÇARŞAF YAKLAŞIMI TARİHİ BİR ADIMDIR!
Bazı İslami simgeler (şeair ve alamettir), "temsil etme" özelliği nedeniyle,...
Devami
GÜÇ DENGELERİ VE ERBAKAN’IN TSK SEVGİSİ
Erbakan Hoca’nın Tercüman’da iken Behiç Kılıçla röportajında söylediği: “Biz Milli Görüş...
Devami
AYIN AYNASIAYIN AYNASI
  4 OCAK 1996 . Çırağan Sarayı... Görünüşte; Fettullah Gülen'in...
Devami
JEOPOLİTİKTEN STRATEJİYE
  (Geçmişe Bakarak ve Mevcut Potansiyeli Zorlayarak, Geleceği Planlamak) Dünyamızda, denizler...
Devami
SINIR ÖTESİ HAREKÂT VE ENDİŞELERİMİZ
Irak'ın kuzeyindeki terörist hedefler önce karadan, sonra havadan vuruldu İhanet kamplarının...
Devami
İŞÇİ PARTİSİ FAİZCİ Mİ?
  “Kanunlar, tüzükler ve yönetmelikler, "Allah’ın emrine" göre yapılmaz. Yapılmaz değil,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 525

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR