Get Adobe Flash player
Reklam

BAŞKANLIK (Kum)PASI (*) VE Kendi Kalemize GOL KRALLIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

Ülkemizin 2015 yılı itibariyle külçe altın rezervlerinin yüzde 76’sı İngiltere’ye rehin bırakılmıştı. Almanya, Hollanda ve Avusturya gibi ülkeler, ikinci Dünya Savaşı sonrasındaki iki kutuplu dünyada, güvenlik kaygılarıyla biraz da baskıyla fiziki altın varlıklarını, ABD ve İngiltere'nin altın mahzenlerine emanet bırakmıştı. Daha doğrusu ABD ve İngiltere bu altınları zorla alıp depolamıştı. Birçok devlet şimdi çok kutuplu dünyanın değişen güvenlik şartlarına ve stratejik menfaatlerine bağlı olarak külçe altınlarını geri almaya uğraşmaktaydı. Türkiye'nin ilk uluslararası ekonomi dergisi Derin Ekonomi, Şubat 2017 tarihli 21'inci sayısında emanet altınların akıbetini mercek altına almıştı. 2008'de patlak veren ve Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada ABD'ye karşı güvensizliğe neden olan finansal krize kadar sorgulanmayan altın emanetçiliği, bugün artık kaygılara yol açmıştı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) 2015 sonu verilerine göre, 118,6 tonu TCMB'nin kendi malı, 400 tonu bankaların ve finansman şirketlerinin ayırdığı zorunlu karşılık altınları olmak üzere 518,6 ton altın rezervi bulunmaktaydı.

Türkiye Altın Rezervinin Yüzde 76'sı İngiltere'de, %6’sı Amerika’daydı!

2011'den bugüne kadar TCMB'nin kendi malı olan altın miktarı aynı kaldı, bununla beraber bankalardan yaklaşık 400 tonluk zorunlu rezerv kabul ederek toplam rezervini yaklaşık 4,5 kat yükseltti. Türkiye altınlarının 3'te 2'si İngiltere'de bulunuyor. 2014 sonunda toplam altın rezervinin yüzde 87'sini İngiltere Merkez Bankası'nda saklayan TCMB, 2015'te zorunlu karşılıklardan gelen yeni altınları burada tutmak yerine Borsa İstanbul bünyesindeki altın deposuna aktarmaya başlamıştı. Böylece, 2015 itibariyle TCMB altın rezervinin yüzde 76'sı (Bakan Mehmet Şimşek’in itirafıyla tam 450 tonu) İngiltere Merkez Bankası'nın kasalarında, yüzde 11'i Borsa İstanbul emanet sandığında, yüzde 7'si kendi kasasında, yüzde 6'sı ise ABD'de FED'in deposunda saklanmaktaydı. Yani Türkiye’nin bütün altın rezervinin %82’si İngiltere ve ABD kasalarında, %11’i küresel sermaye güdümlü İstanbul Borsasında ve sadece %7’si Merkez Bankasında bulunmaktaydı. İşte işbirlikçi AKP iktidarı ülkemizi bu noktaya taşımıştı. Yandaş yalaka Yeni Şafak gazetesi ise bu marazlı manzarayı: “Emanet altınlar yuvaya dönüyor!” şeklinde duyurmaktan utanmamıştı.[1]

Bir ara bankalar, "altın hesabı açıyoruz" diye vatandaşın yastık altındaki altınlarını sisteme çekmeye çalışmıştı. Sistemin gazeteleri ve televizyonları, "Altın hesabı zirve yaptı", "Altın hesapları kabardı" gibi manşetler atmıştı! Mehmet Şimşek Maliye Bakanı iken Türkiye'nin 490 ton olan altın rezervinin 450 tonunun, İngiltere Merkez Bankası Bank Of England'da emanette olduğunu açıklamıştı. Duyarlı yazarlar, "Elde kalan son devlet varlıklarının, 'Varlık Fonu' adı altında elden çıkarılmasının, 450 ton altın olayıyla bir ilişkisi var mıdır?" diye sormuş, ama yanıt alamamışlardı. Anlaşılan Türkiye'nin 400 milyar doları aşan dış borcu karşılığında 450 ton altınımız İngiltere’ye rehin bırakılmıştı. Daha vahimi aslında "Merkez Bankası döviz rezervi" denilen paralar da İngiltere'ye yollanmaktaydı. Merkez Bankası eski başkanlarından Yaman Törüner, 2007 yılı Haziran ayında Milliyet'teki yazısında "Yabancılar (Siyonist sermaye baronları) bizden aldıkları 112 milyar doların, 80 milyar Dolarını Hazinemize ve borsamıza sıcak para olarak yatırır; böylece bizim paramızla havadan yüzde 22 faiz alırlardı. Bu hükümet (AKP) geldikten beri bu yolla, (2007 yılına kadar) sıcak paraya yaklaşık 90 milyar Dolar faiz ödemek zorunda bırakılmıştık. (Şimdi bu faiz miktarı 200 milyar Doları aşmıştı). İşte bu faizlerle, yani hiç para koymadan yabancılar bankalarımızı ve diğer önemli kuruluşlarımızı satın almışlardı. Almaya da devam ediyorlardı. Bu sebeple, ülkemize rekor derecede yabancı yatırımcı gelmesi sadece sömürü amaçlıydı" itirafında bulunmuşlardı.

Türkiye bu döngü içinde kendi parasını kredi olarak kullanmak için 60 milyar Dolara köklü kuruluşlarını satmıştı!

• Arslan Bulut kendisine gelen önemli bilgileri aktarmıştı: "Varlık Fonu'na devredilen kurumların, 2,233 milyon metrekare hazine arsa ve arazisi de var. Sadece kurumlar değil, vatan toprağı da ipotek gösterilip borç alınacaktı."

Bu konuda vahim iddialar vardı:

Ekonominin çarkları tıkanmıştı. Dolar zirvedeyken "kaynağı belirsiz" 5 milyar Dolar Türkiye’ye aktarılmış, peyderpey en yüksek fiyattan bozularak, iflas geciktirilmeye çalışılmıştı.

Türkiye'nin çok büyük bir sanayi şirketinin, Çinlilere 3 milyar Dolar'a acilen satılması için büyük baskı vardı. Sebep, acil döviz ihtiyacıydı!

Yine yurt içi ve yurt dışında çok sayıda üretim tesisleri olan bir grubun yabancıya satılması baskısı artmıştı. Üstelik sadece yarı fiyatına Katar fonuna satılması için baskı yapılmaktaydı.

Referandumdan hemen sonra, Katar'dan ilk plânda 10 milyar Dolar (karşılıksız kâğıt para) Türkiye’ye yollanacaktı.

Merkez Bankası hisseleri de satılacaktı. 3-4 yıl içinde, Osmanlı'nın son dönemindeki gibi Türk parasını yabancılar basarsa hiç şaşırmamak lâzımdı!

Köprüler, barajlar ve otoyollar da elden çıkarılacaktı!

Şehir hastanelerinin yapımıyla, şehir merkezlerindeki değerli tüm arazi ve binalar Varlık Fonu'na devredilerek satılacaktı.

"Vakıflar"ın elindeki bütün mallar, araziler, fona devredilip satışa çıkarılacaktı!

Yurt dışındaki rüşvet ve uyuşturucu kaçakçılığından edinilmiş kara paraların Türkiye'ye getirilerek yıkanması sağlanacaktı. (Başladı bile.)

Referanduma ekonomik sıkıntı içinde gidilmesin diye geçici olarak piyasalara para pompalanacaktı!

Uluslararası tahkim kabul edilmiş olduğu için, satılan kurumların ve vatan toprağının parayla bile artık geri alınması imkânsız olacaktı.

Türk ekonomisinin bütün çarklarına, yurt dışında (Katar'da) tutulan ve rüşvetle edinilmiş yaklaşık 200 milyar Dolar'la el konulacaktı. "İngiltere güdümlü halifelik" palavraları işte bunun üzerine bina edilip yutturulacaktı. İşte bu referanduma Evet demek, ülkenin satılmasına razı olmaktı” tespitleri ufuk açıcıydı. 

Yandaş yazarlar niye birbirlerine sataşmaktaydı?

Başbakan Binali Yıldırım, Malta ve Almanya gezisine çıkmadan önce Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi’yi telefonla aramış, “Nasılsın” diye başlayan hâl hatır sormanın ardından; “Sen bizim hareketimizin tüm aşamalarını bilen, duruşu olan bir arkadaşsın. O yüzden seninle konuşmak istedim” girişinden sonra, “Referandumda havayı iyi görüyorum” diye söze başlamıştı. Peki bu konuşmaya neden ihtiyaç duymuşlardı? Çünkü Selvi’nin, “Evet rüzgârı tersine döndü” başlıklı yazısı keyiflerini kaçırmıştı.

Ve yine eski yandaş yazar, yeni sitemkâr Ahmet Taşgetiren 16 Şubat tarihli “Bir zihniyet problemi” başlıklı yazısı da “Mahalle”yi ve AKP severleri kızdırmıştı. Ahmet Kekeç gibileri eski ağabeylerine hemen hücuma kalkışmıştı. Ahmet Taşgetiren ise şöyle çıkışmıştı:

“- Önce şu “Mahalle” denen şey her ne ise onun açıklığa kavuşması lazım. Açıklığa kavuşması lazım ki “Mahalle adına racon kesen herkes” ortada dolaşmasın. Ağızları çamur deryası haline gelmiş duvar dibi varlıklarını mahalleden mi sayacağız, bu açıklık kazansın. Beni duvar dibi varlıklarının dilinden tanıyanlar hiç tanımasın, ben, mahalleye dadanan bu küfürbazlardan beriyim. Onlardan biri sanılmamalıyım.”

Hüseyin Gülerce’nin Abdülkadir Selvi'yi "sinsi hayırcı" ilan etmesi neyin telaşıydı?

Star gazetesinin yazarı Hüseyin Gülerce, AKP’ye yakınlığıyla bilinen Abdülkadir Selvi’ye sert çıkmıştı. Selvi Hürriyet’teki köşesinde “evet rüzgârı tersine döndü” şeklinde bir yazı kaleme alınca bir telaş başlamıştı. Bunun üzerine Hüseyin Gülerce şunları yazmıştı:

“Bir de sinsi ‘hayır’cıların algı operasyonu var. Son hamleleri, koro halinde, “evet rüzgârı tersine döndü” diyorlar. Sürekli ‘evet’ ile ilgili kafa karıştırıyorlar. Algı yönetiminde rol kapan bir kalem de umulmadık şekilde kılıç sallıyor. Anayasa değişiklik teklifi Cumhurbaşkanlığında birkaç gün bekletilince, “Erdoğan kanunu geri göndermeli, referandumu engellemeli” diye yazabildi. Şimdi de “Cumhurbaşkanı sahaya inmemeli, çünkü ters teper, ‘hayır’ın işine yarar” diye gözdağı veriyor. “İktidar cephesi bu defa çok zorda” diyor, “tarafsız destekçisi yok ‘evet’ cephesinin…” diye ekliyor. Bir yandan kafa karıştırıyor, bir yandan da uyanıklık yapıyor: “Hayır çıkınca Başbakan ve Cumhurbaşkanı yerlerini koruyacak zaten…” diyor. Yani ‘evet’e ne lüzum var, diyerek AKP ve MHP tabanını gevşetmeye çalışıyor.”

“Ya Erdoğan’ı Başkan yaparız veya iç savaş çıkartırız!” Şantajı mıydı?

AKP Manisa İl Başkan Yardımcısı Ozan Erdem, "Eğer yüzde 50'yi geçemezsek ve bu referandum oylamasında başarısız olursak iç savaşa hazır olun. Gerek kendi içimizde gerek kendi dışımızda kartların yeniden karılacağını yeniden plan masalarının kurulacağını iyi bilelim" tehditlerini niye savurmuşlardı. AKP yönetimi, Ozan Erdem'in istifasını isteyip konuyu kapatmaya çalışmıştı. Yoksa Ozan Erdem, AKP'nin derin görüşünü yansıtmış olmasındı! İşte biz bu yaklaşıma "hayır" diyoruz. "Hayır çıkarsa"ya göre iç savaş planlayan bir zihniyetin "Evet çıkarsa" ne yapacağından kuşku duyuyoruz. Kartların yeniden karılacağını söyleyenlerin gidişatını beğenmiyoruz” diyenler haklıydı.

Fehmi Koru, konuyla ilgili yazısında "Yanlış propagandayla doğru sonuca ulaşılmazdı. Siz kalkıp 'İstiklâl Savaşı' derseniz, partili de çıkıp 'iç-savaş' çığırtkanlığı yapardı..." göndermesi yapıyor ve:

" 'İstiklâl Savaşı' (Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan) ve 'Sakarya Meydan Muharebesi' (Başbakan Binali Yıldırım) ile eş-değerde görüldüğü devletin/partinin en etkin ve yetkin ağızlarından ifade edilen bir referanduma gidiliyor ve bunları işiten bir partilinin istifaya zorlanmasını getirecek türden bir konuşma yapması neden mahzurlu görülüyor? Sakarya Meydan Muharebesi'ni ve İstiklâl Savaşı'nı kaybetseydik, ardından nasıl bir Türkiye ile karşılaşacaktık?” diye soruyordu. Hem "2010 referandumunda MHP de HDP de 'hayır' dediler diye ‘Aynı safta’ saymamız mı gerekiyordu?" "Camilerde gençlik kolları" kuracağını açıklayan ve hayır diyenleri terörist olmakla suçlayan siyasi iktidar, "devrim muhafızları ordusu" kurmak peşinde mi koşuyordu? Camilerde gençlik kolları kurmak, dini esaslara dayalı devletin sokak gücünü oluşturmak olmuyor muydu? Bunu bir iç savaş hazırlığı şeklinde yorumlayanlara niye saldırılmıyordu? Soruları halâ yanıtını arıyordu…

15 Temmuz darbesinin perde arkası halâ karanlıktı!

Oluşturulan Komisyon Ekim ayında kurulmuş, üç ay çalışmış, Milletvekilleri 141 kişinin bilgisine başvurmuşlardı. Ocak ayının ilk haftasında ise görev süresi tamamlanmıştı. Ardından “Raporumuzu yazacak kadar bilgi ve belgeye ulaştık” diyerek ek süre istemeye bile gerek duymamışlardı. Ancak 15 Temmuz Fetullahçı darbe girişimini kimlerin hazırladığını ve nasıl başladığını ve o gece neler yaşandığını halâ yazmamış yani raporu bir türlü sunamamışlardı. Her nedense bu darbe raporu referandumdan sonraya bırakılmıştı!? Yoksa darbe Komisyonu Başkanı rapora ne yazacağını bulamadığı için mi savsaklamaktaydı? Yoksa milletten sakladıkları bir şeyler mi vardı? Bunu “Darbeyi araştırıyorlarmış gibi yaptılar, ama araştırmadılar şeklinde mi okumalıydı? Darbe komisyonu üyeleri o gece Genelkurmay Karargâhı’nda ne yaşandığını ortaya çıkarmışlar mıydı? Hayır… Çünkü darbenin iki kilit ismi Genelkurmay Başkanı ile MİT Müsteşarı dinlemeye çağrılmamıştı. Topluma ikisinin baş başa geçirdiği saatler hakkında en küçük bilgi aktarılmamıştı. Özetle darbenin o altı saati hâlâ karanlıktı. Bu nedenle 15 Temmuz 2016 günü, 15.30-21.30 arasında neler olduğunu rapora yazacaklar mıydı? Eğer cevap hayırsa o raporu hiç yazmasınlardı!..” uyarıları haklıydı.

Çünkü 15 Temmuz'un karanlık kalmış yönleri ortaya çıkarılmamış, tam aksine gerçeklerin üzeri kapatılmıştı. Meclis'te kurulan komisyonun, Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı'nı dinlememesi bir skandaldı ve darbeye karışan ve tutuklu bulunan sanıkların ifadeleri bile incelemeye alınmamıştı. Sonuçta sanki bir "örtbas raporu" yazılmış ve toplum aldatılmıştı.

Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'ın Marmaris'te kaldığı otele, 15 Temmuz darbe girişimi gecesi saldırı düzenleyen 47 kişinin yargılanması sırasında, iddianamede olayın plânlayıcısı olarak suçlanan Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş'in ifadesi, aslında bir sır perdesini aralamıştı. Sönmezateş, ifadesinde şunları anlatmıştı: "İstanbul'da Semih Terzi ile görüşmemizin sebebi 2 gündür Cumhurbaşkanı'na ulaşılamaması ve yerinin bilinmemesiydi. Görevin iptali hep gündemdeydi. Ankara, Cumhurbaşkanı'nın yerini bilmiyordu, bize de söyleyemiyordu. Esas benim aradığım soru; 4 saat boyunca neden, kim tarafından bekletildik? Cumhurbaşkanı Marmaris'ten ayrıldıktan ve Semih Terzi öldürüldükten sonra saat 02.20'de biz yola çıkarıldık. Tuzağa düşürüldük. Bilsem o insanları oraya götürmezdim." "Evet ben bu görevi kabul ettim ve şu anda bunun bedelini ödüyorum. Bizi kim yanılttı, kim harcadı? 4 saat bizi kim bekletti? Onun cevabını arıyorum."

Zaten bu sır aydınlanırsa, Türkiye'nin referanduma gitmesine bile gerek kalmaz herhalde, gereği yapılırdı![2]

Başbakan Başdanışmanı Abdülkadir Özkan, Habertürk'ten Kübra Par'a, 2007 yılında Dolmabahçe'de o dönemin Başbakanı Recep T. Erdoğan'la dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt arasında konuşulanlara dair bomba bir ifşada bulunmuşlardı. İlk kez Başbakanlık kaynaklarından üst düzey bir isim o görüşmenin içeriğine dair bilgi aktarmıştı. Özkan'ın iddiasına göre “Büyükanıt o görüşmede Erdoğan'ı 'cemaat' konusunda uyarıp ikna etmeye çalışmıştı. Ancak görüşmeden sonra FETÖ elini çabuk tutup karşı atak olarak Ergenekon'u başlatmıştı!” İşte Abdülkadir Özkan'ın, Dolmabahçe'de Erdoğan ve Büyükanıt arasındaki görüşmeye dair açıkladıkları: 

-“Çok enteresan bir şey söyleyeceğim. Hatırlarsanız Sayın Erdoğan Başbakan olduğu dönemde Dolmabahçe’deki ofisinde dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile özel bir görüşme yapmıştı. İçeriği açıklanmadı ve Büyükanıt da 'Benimle mezara girecek' deyip kapatmıştı. İşte o görüşmeden tam bir ay sonra Ümraniye’de bir gecekonduda mühimmatlar çıkmıştı. Sonra Poyrazköy baskını yapılmış ve Ergenekon süreci başlatılmıştı. Bence Sayın Büyükanıt o gün bu cemaatin devlet, emniyet, istihbarat ve ordu içinde ulaşmış oldukları tehlikeli noktayı Sayın Erdoğan’a anlatmış ve iknaya çalışmıştı. 2007’de Erdoğan bu örgütün devlet içerisinden tasfiye edilme operasyonunu başlatacaktı. Ama (Fetöcüler) bir ay sonra orduya ait gizli mühimmatların ortaya çıkarıldığı ve darbe günlüklerine ulaşıldığı” haberleri üzerinden bir kamuoyu oluşturmuşlardı. Fetöcüler Ordunun darbe hazırlığına başladığını ve kendilerinin de bu darbeyi deşifre edip engellemeye çalıştıklarını söyleyip süreci manipüle etmeyi başarmışlardı. Böylece Ergenekon sürecine toplumsal bir destek sağlamışlardı. Fakat kuvvet komutanları yavaş yavaş içeri alınmaya başlayınca ve İlker Başbuğ hapse atılınca Sayın Erdoğan bir şeylerin yanlış gittiğini fark etse de çok geç kalınmıştı. Ergenekon süreci ve Taraf Gazetesi aleyhine konuşmalar yaparak ve 2011 sonrasında da dershaneler tartışmasını açarak örgütün tasfiye sürecini başlatmıştı.”

İşte tam o süreçte Biz Milli Çözüm dergisi olarak FETÖ gerçeğine ve arkasındaki CIA gibi güçlere dikkat çekip AKP iktidarını defalarca uyarmış; Ve Ergenekon tezgahının TSK’yı ve ABD karşıtı subayları yıpratmak üzere aynı merkezlerce planlandığını yazmıştık. Ama bütün bunların karşılığı olarak Ergenekon’un Dinci Kanadı saçmalığıyla tutuklanmıştık. Şimdi kalkıp “Hiç haberim olmamıştı, Fetöcüler beni aldatmışlardı!.” yalanlarına sığınmaları tam bir aldatmacaydı. İşte başdanışmanları ta 2007 yılında dönemin GKB.nın FETÖ’yle ilgili tüm detayları ve hıyanet hazırlıklarını Sn. Erdoğan’a ilettiğini açıklamaktaydı. Şimdi bırakın her önüne gelenle kolayca aldatılanlara, hatta darbe hıyanetiyle hem de 2007’de uyarıldığı halde gerekli tedbirleri alamayanlara bu ülke nasıl bırakılırdı?

İkiz yasalar, Başkanlığın temel taşlarıydı ve referandum son aşamaydı!

Küresel efendilerin federasyona giden yolda bize çizdiği en önemli yol haritalarından biri “ikiz yasalar” (4867 ve 4868) diye bilinen kanunlardı. Türkiye; 2000 yılına kadar yaklaşık 34 yıldır dayatılan bu ikiz yasaları imzalamamıştı. Amerika sözleşmeyi imzaladığı halde onaylamamıştı. Türkiye ise; 2000 yılında Ecevit, Bahçeli, Yılmaz hükümeti tarafından imzalanmış, üç yıl sumen altında saklanmış, AKP hükümeti tarafından, tam ABD Irak’a girerken sumen altından çıkartılarak onaylanmıştı. “İkiz yasaların” amacı, halkların, mezheplerin yani farklı toplumsal kökenlere sahip olanların “kendi kaderini tayin etme” hakkına kavuşturulmasıydı. Yani bunu imzalayan devletlerde yaşayan etnik kökenler, dilerse o ülkeden ayrılacak ve kendi özyönetimlerini kuracaklardı.

Ulus devlette halklara kendi kendilerini yönetme şansı tanınmazdı. Mevcut parlamenter sistemde bunun olması imkânsızdı. Başkanlık sistemi ulus devletin sinsice çözülmesini sağlayacak tek anahtardır. Amerika’yı yöneten elitler Başkanlık Sistemini başka ülkelere bunun için dayatmaktaydı. Bu sistem; ABD’nin en tehlikeli ihraç ürünü sayılmaktaydı. Dünyada 30’dan fazla ülke ABD’den ithal ettiği Başkanlık Sistemi nedeniyle anayasal çöküntü yaşamıştı. Başkanlık Sistemi birbirine dayanan iki partiden oluşmaktaydı. Halk için değil, halka karşı ayakta durmaları için birbirlerine rakip görünen ama aynı kaynaktan beslenen iki parti bu sistemin olmazsa olmazıydı. İşte batı bu yüzden her ülkede kuvvetli muhalefette ısrarlıydı! Düşmanı olmayan hiçbir sistem ayakta duramazdı. AKP hükümeti 14 yıldır aldanıyor tekrar aldanıyor, memleketi kutuplaştırıyor kendinden olmayanı ötekileştiriyor, sürekli karşısında bir düşman oluşturuyor ve iktidarda bu şekilde kalmayı başarıyordu.

İşte bu maksatla Türkiye anayasa değişikliği için referanduma zorlanmıştı. Darbe anayasasının tamamını değiştirmek yerine kısmi değişiklikle bir yama yapılacaktı. Mevcut anayasanın 123. maddesinde ülkemizin idari yapısını nasıl ve kimlerin belirleyeceği yazılıydı. Bu maddeye göre; “İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur” yazılıydı. Maddenin sonunda bu tür bir bölgesel düzenleme, kamu tüzel kişiliği (eyalet, özerk bölge, otonom bölge) ‘ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanarak kurulur’ cümlesini atmışlardı… Yerine ‘kanunla veya Cumhurbaşkanı kararnamesi ile kurulur’ cümlesini koymuşlardı… Bundan: Cumhurbaşkanı kararname ile Türkiye’nin idare yapısını değiştirebilir anlamı çıkmaktaydı. Baykal Başbakan yapmıştı, Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı yapmıştı, Bahçeli de Başkan yapacaktı. Yani muhalefet lafta kalmıştı.[3]

Türkiye’yi RAKKA batağına çekme ve 3. Dünya Savaşının fitilini ateşleme çabaları!

Daha önce, yapılan haklı uyarıları dikkate alarak: “EL-BAB’ta duracağız, genişlemesine (Suriye sınırımız boyunca) bir güvenlik koridoru oluşturmaya bakacağız... Suriye’de daha içlere-derinlere dalmayacağız!..” diyen Sn. Erdoğan şimdi tam tersi ve talihsiz bir tavırla, Türk askerini Rakka tuzağına çekme planlarına sıcak bakmaktaydı. Bu girişim, belki de 3. Dünya Savaşını başlatacak ve başımıza büyük belalar açacaktı.

2008 Cumhuriyetçi Partinin Başkan adaylarından ve ABD Başkanı Trump'ı sert eleştirmesiyle tanınan Yahudi asıllı Cumhuriyetçi senatör John McCain Türkiye'ye sürpriz bir ziyaret yapmışlardı. McCain, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım'la buluşmuşlardı. Amaç TSK’yı Rakka’ya sokmaktı!

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleşen kabul yaklaşık 1 saat 10 dakikada tamamlanmıştı. Bir bölümüne Başbakan Binali Yıldırım'ın da katıldığı görüşmede ABD-Türkiye ilişkileri ile Suriye'de devam eden Fırat Kalkanı Harekâtı ve olası Rakka operasyonunun gündeme geldiği açıklanmıştı. ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi Başkanı da olan John McCain Türkiye ziyareti öncesinde NATO üye ülkelerine yaptığı ziyarette Suriye'de devam eden operasyonlara destek verilmesini amaçlamıştı. Türkiye ziyaretiyle gündemde olan Cumhuriyetçi senatör John McCain, ABD'de Cumhuriyetçi Parti'nin en etkili isimlerinden birisi olmaktaydı. ABD Senatosu'nda Silahlı Kuvvetler Komitesi Başkanı olan ve Siyonist lobilerinin en etkili adamlarından sayılan 80 yaşındaki senatör McCain iddialı ve zorlayıcı bir dış politikadan yanaydı. Uzmanlara göre Amerikan dış politikası, zaten on yıllardır McCain'in savunduğu ilkelerle şekilleniyor durumdaydı. Senatör McCain'i "askeri güç kullanma heveslisi" olarak tanımlayan da vardı. Türkiye'nin Fırat Kalkanı Harekâtı’na sıcak bakmadığı bilinen McCain 2013'te Türkiye üzerinden Suriye'ye geçmiş ve muhaliflerle görüşmeler yapmıştı. Senatör McCain Cumhuriyetçi Parti içinde Başkan Donald Trump'ı çok sert eleştiren bir adamdı. Trump, medya için "Amerikan halkının düşmanı" ifadesini kullanınca McCain de ona, "Diktatörlerin ilk işi basını susturmaktır" açıklamasını yapmıştı. Oysa bütün bu atışmalar sataşmalar bir numaraydı, Trump da ABD derin devleti Siyonist sermayenin (Yahudi lobilerinin) bir figüranıydı.

ABD GKB da Rakka ajandasıyla yollanmıştı.

ABD Genelkurmay Başkanı Türkiye’ye Rakka ajandasıyla yollanmıştı. Dunford’un ziyaretiyle ilgili ayrıntılar veren MSB Işık, “Genelkurmay Başkanımızla görüşecek. Rakka operasyonunun birlikte yapılıp yapılamayacağı değerlendirilecek. Bu görüşme önemli bir görüşme olacak; askeri açıdan Rakka operasyonunun birlikte yapılıp yapılamayacağı noktasında önemli değerlendirmeler içerecek. Dolayısıyla teknik çalışmalar da yapıldıktan sonra bir karara varılacak. Benim gördüğüm ABD bu konuda kesin kararını vermiş değil, Türkiye’nin tavrına göre karar verecek” itirafında bulunmuşlardı. Bakan Işık, “El Bab’dan sonra ümit ederiz Menbiç’teki PYD/PKK unsurlarının tamamen çekilmesi arzumuz. Bu noktada ABD ile çalışıyoruz. Arzu ettiğimiz sonucu şu ana kadar alamadık. El Bab operasyonundan sonra iki önceliğimiz var. Biri Menbiç diğeri Rakka” diyerek ağzındaki baklayı çıkarmıştı. Daha önce CIA Başkanı Mark Pompei, Ankara’da başta MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Başbakan Binali Yıldırım ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmüş ve konunun Suriye, Rakka, terör ve ABD’deki FETÖ yapılanması olduğu açıklanmıştı. ABD Genel Kurmay Başkanı Dunford’un Tükiye’ye ziyareti ise analistler tarafından “yeni operasyonlar için somut adım” olarak yorumlamıştı.

Amerika’nın: “PYD’yi PKK’dan ayıracağız!?” palavraları

TÜRK Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK), desteklediği Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte yürüttüğü El Bab operasyonunda sona yaklaşılırken, birdenbire PYD’nin, PKK’dan kopup kopamayacağı sorusu gündeme taşınmıştı. “PYD’nin, PKK ile arasına mesafe koyup, Kandil’den koparak Suriye’nin kuzeyinde bir kanton kurması halinde, Türkiye’nin buna razı olacağına” yönelik fikirler tartışılmaya başlanmıştı. PYD’nin, Kuzey Irak’ta Mesud Barzani’nin yaptığı gibi PKK ile ilişkisini kesip, hatta ona karşı çıkıp, Kuzey Suriye’de bir özerk bölge oluşturmasının kabul edilebileceği kanaati kafalara kazınmaktaydı. Anlaşılan, silahsız ve PKK’dan kopmuş görüntülü bir PYD’nin özerk bir yönetim olarak Kuzey Irak gibi Türkiye ile iyi ilişkiler kurmasını esas alan bir model üzerinde durulmaktaydı.

Böyle bir model üzerinde kafa yormadan önce PYD-YPG’nin ne olduğu ve PKK-KCK’dan ayrılıp ayrılamayacağı sorularına yanıt aramak lazımdı. PYD (Partiya Yekîtiya Demokrat-Demokratik Birlik Partisi), Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan verdiği talimatla, PKK’nın Suriye kolu olarak Ekim 2003 tarihinde kurulmuş terörist bir teşkilattı. Aynı yıl İran’da yine Öcalan’ın talimatı ve PKK’nın kontrolünde 2002’de kurulan, “Demokratik Birlik Hareketi”nin adı 2003 yılında PJAK (Partiya Jiyana Azad a Kürdistanê-Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) olarak yapılandırılmıştı. Irak’ta ise Nisan 2002’de PÇDK (Partiye Çareseriye Demokratik Kurdistan-Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi) ortaya çıkarılmıştı. Bu üç örgüt de PKK’ya bağlı olarak ve özellikle Türkiye’yi hedef alarak bölücü ve yıkıcı faaliyetlerde bulunmaktaydı. Şimdi Amerika’nın “Biz PYD’yi PKK’dan ayıracağız, siz de onların Suriye’de bir kanton kurmasına razı olacaksınız” teklifleri tam bir sahtekârlıktı ve açıkça dayatmaydı. Buna razı olan siyasiler ve askerler tarihin lanetinden ve Milletin nefretinden kurtulamayacaktı!

İsrail Güdümlü Barzani yandaşlığının iflası!

Suriye’deki iç savaş şiddetlenip PKK-PYD ülkenin kuzeyinde hâkimiyet kurunca, Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani de bağımsızlık sinyalleri vermeye başlamıştı. Türkiye’nin 1 Mart tezkeresini reddetmesinden sonra Washington, Barzani ve Talabani liderliğindeki Kürt gruplarla kuzeyden cephe açmıştı. Bu ittifakın siyasi ödülü Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanlığı’na, Barzani’nin de Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanlığı’na getirilmesi olacaktı. Ayrıca, ABD ordusuna yardımcı olan peşmergeye de önemli ölçüde askeri yardım yapılmıştı. Irak ordusundan kalan silahlar onlara dağıtılmıştı. Bu durumdan yararlanan sadece Barzani ve Talabani değil, aynı zamanda PKK da yararlanmıştı. ABD, PKK’ya da hem siyasi hem askerî açıdan sahip çıkmış, bölgeye yerleşmesine ve güçlenmesine zemin hazırlamıştı.

Bu arada Kuzey Irak’taki gelişmelerden sonra Abdullah Öcalan ile Mesud Barzani arasında tüm Kürtlerin liderliği konusunda suni bir rekabet de başlatılmıştı. Öcalan, Türkiye’ye teslim edilmiş ve mahkûm edilmiş olmasına rağmen, PKK ile Barzani arasındaki bu yarış son bulmamıştı. Bugünkü durumda ise PKK silahlı güç açısından Barzani’yi tehdit edecek boyutlara ulaşmıştı. Siyasi olarak da varlığını güçlendiren PKK, şimdi Barzani’yi de devirip, Kuzey Irak’ta da egemen olmak amacındaydı. Zaten önemli PKK militanları, şimdi Barzani’nin Peşmerge komutanlarıydı. Türkiye 2003’teki gelişmelerden sonra ABD’ye daha çok mecbur ve mahkûm bırakılmıştı. Daha önce Kuzey Irak’taki Barzani’nin bağımsızlık ilanını “kırmızı çizgi” olarak gören AKP iktidarı, PKK’nın güçlenmesi karşısında politika değiştirip Barzani yönetimiyle iyi komşuluk ilişkisine başlamış hatta resmiyet ve meşruiyet kazandırmıştı. Özellikle ekonomik irtibatlar ve yatırımlar bakımından Ankara-Erbil ilişkileri dostluk sınırlarını bile aşmıştı. Tabi Barzani de söylem ve politika değişikliğine giderek Ankara’dan yana tavır takınmıştı. PKK ile arasına göstermelik bir mesafe koymaya başlamış, Öcalan ve PKK’nın, “Komünal-Konfederal Kürdistan” projesinin dışında kalmıştı. ABD’nin ısrarla desteklediği PKK-PYD’nin hedeflerinden biri de Barzani’yi alaşağı edip Kuzey Irak ile Kuzey Suriye’de egemenliği ele geçirmek ve iki bölgeyi birleştirerek “Birleşik Kürdistan” projesini tamamlamaktı. Böyle bir girişim elbette Türkiye, İran, Irak ve Suriye merkezi yönetimlerinin karşı koyacakları bir gelişme olacağından, Barzani’nin bağımsızlık ilanına razı olunacaktı! İşte Siyonist odaklar böyle tuzak kurardı.

Üçüncü Dünya Savaşı, resmen olmasa da fiilen başlamıştı!

Ortadoğu'da ABD'nin istediği partnerin Türkiye olduğu açıktı. Tek sıkıntı Türkiye'nin bölgedeki Kürtlerle olan ilişkisinde bazı sıkıntıların olmasıydı. Özellikle Suriye'deki Kürtlerle Türkiye'nin aynı masada olma ihtimali imkânsızdı. ABD yani Trump'ın ekibi, çok önceden Rusya ile ortak çalışma kararı almıştı. Ancak PYD konusunda Rusya ve ABD ortak hareket ediyorlardı. Zaten her ikisi de bunu gizlemiyorlardı. PYD'nin arkasında ABD ve Rusya olursa, Türkiye bölgede kıskaca alınacaktı. ABD de Rusya da bu konuda mutabıktı. Ancak ABD, Türkiye'nin olmadığı bir denklemde, istenilen başarıya ulaşmanın güç olduğunun da farkındaydı. Bu yüzden güya PYD’yi PKK’dan ayıracak ve Türkiye’yi Barzani’nin bağımsızlık ilanına razı olmaya zorlayacaklardı. “Biz Fetullah Gülen’i verebiliriz, ancak siz de PYD konusundaki tutumunuzu değiştireceksiniz. Güya PKK ile alakasını kesmiş PYD’nin özerk kanton kurmasına ve Barzani’nin bağımsızlık ilanına rıza göstereceksiniz!..”

G.K. Başkanımızı Siyonist Dunford’un ayağına yollamışlardı!

Rakka’ya operasyonun konuşulduğu günlerde ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Joseph Dunford, Türkiye’ye yollanmıştı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın Türkiye’nin bağrına sokulmuş hançer olan İncirlik Üssü’nde Dunford ile görüşmesi Milli vicdanı yaralamıştı. Siyonist General Ankara’ya gelmeye bile tenezzül buyurmamıştı. İncirlik’ten kalkan uçakların PKK’ya mühimmat desteği verdiğini bilmeyen kalmamıştı. Adeta ABD’nin 51. eyaleti muamelesi gören İncirlik 15 Temmuz darbesinin planlandığı yer olarak da sıkça gündeme taşınmıştı. İncirlik’in toplum nezdinde oluşan imajını düzeltmek için yapılmış bir faaliyet olduğu anlaşılan bu seçime neden göz yumulduğu ise halâ yanıtını bulamamıştı.

Amaç bataklığın derinlerine çekip boğmaktı

Coğrafyamızda çok önemli gelişmeler yaşanırken başta İslam dünyası olmak üzere Türkiye’nin de başına çorap ören ülkeler adına yapılan bu ziyaretlerin sebebi açıktı. Bölgemizde ateşi yakıp daha sonra başına geçip harlayan emperyal güçlerin amacı Türkiye’yi, meydana getirdikleri bataklığın içine sokmaktı. ABD ile görüş birliğine varıldığı açıklanmıştı. Akar ve Dunford’un görüşmesinin hemen ardından yapılan açıklamada, “Bölgede güvenliğin sağlanmasına yönelik olarak, başta PKK ve DEAŞ olmak üzere Suriye ve Irak’taki terör örgütleri ile mücadele konularında görüş birliği de teyit edilmiştir” ifadeleri yer almıştı.

Bu kafalarla, Türkiye bu belayı nasıl atlatacaktı?

Türkiye savaşa doğrudan müdahil olmaktan kaçındıkça, Amerika ve diğer batı ülkeleri Türkiye’yi tehdit etmeye başlamış ve DEAŞ’ı desteklemekle suçlamışlardı. Türkiye tüm bunlara direnince PYD ile şantaj yapıp, “Bizim çıkarlarımıza uygun savaşmazsan, biz de PYD’nin önünü açarız” buyurmuşlardı. Fakat ABD baskıyı öylesine abartmıştı ki Türkiye için geri adım atacak yer kalmamıştı. Kaldıracı öyle zorladı ki, sonunda kaldıraç kırılmıştı. Türkiye de kendisine yeni bir yol çizdiğini sanıp: Rusya ile uzlaşmaya yanaşmıştı. Oysa bu sonuç aslında yapılan tehdit ve şantajın bir parçasıydı. Anlaşıldığı kadarıyla, Türkiye Rusya ile varılan bir uzlaşı sonucunda Fırat Kalkanı harekâtını başlatmıştı. Bu anlaşmaya göre Türkiye destekli ÖSO El-Bab’a kadar sokulacak, M-4 karayolu rejimle ÖSO arasında sınır olacaktı ve böylece PYD bir koridor kuramayacaktı. Afrin ile Fırat arasına giren ÖSO bir kalkan görevi yapacak, DEAŞ Türkiye sınırından uzaklaştırılacaktı. DEAŞ’ı, İran’ı ve Çin’i düşmanlaştıran Trump’ın gelmesi hayalleri yıkmıştı. Aslında Moskova da bunun farkındaydı. Çünkü El-Bab Türkiye’nin kontrolüne geçince, Türkiye’nin Rusya’ya olan ihtiyacı kalmayacaktı. Trump Erdoğan ile oldukça sıcak bir görüşme yapmıştı. İran’a ve DEAŞ’a karşı sahaya ineceğini ima edip hatırlatmıştı. AKP iktidarındaki Türkiye de bu sinyallere benzeriyle karşılık vermiş, Rakka’nın temizlenmesi için bir plan hazırlayıp sunmuşlardı; yani zokayı yutmuşlardı. Bunun üzerine CIA şefi hemen Ankara’ya yollanmış, Beyaz Saray’dan Türkiye ile beraber tüm terör örgütlerine karşı mücadele verileceği açıklanmıştı. Bütün bunlar arka arkaya gelince, tabi Rusya güven kaybına uğramıştı. Rusya’nın Türkiye’yi tehdide başlaması ve PYD ile anlaştığını duyurması, “Yanlışlıkla” Türk askerlerinin karargâhını vurması... Evet bunların hepsi Siyonist bir planın parçasıydı, amaç Türkiye’yi Rakka batağına sokmaktı.

Putin, Moskova'da Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) yönetimiyle toplantısında yaptığı konuşmada, geçen yıl Temmuz ayında Varşova'da düzenlenen NATO toplantısını hatırlatarak "Bu toplantıda Rusya, 1989'dan bu yana ilk kez NATO için güvenlik tehdidi olarak kabul edilirken, Rusya'yı caydırmak resmi misyon olarak benimsendi." ifadelerini kullanmıştı. NATO'nun lider ülkelerin öncülüğünde sınırlarının ötesinde stratejik ve konvansiyonel silahlar yerleştirme sürecini giderek hızlandırdığını vurgulayan Putin, "Rusya'yı provoke ediyorlar. Bizi bir çatışmanın içine çekmeye çalışıyorlar." yorumunu yapmıştı. Putin, NATO'yu Rusya'nın içişlerine karışmak ve istikrarsızlaştırmaya çalışmakla suçlayarak bu durumu "endişe verici" olarak nitelendirip diyalog çağrısında bulunmuşlardı. Oysa asıl hedefin Rusya değil Türkiye olduğunun Putin de farkındaydı.

Daha da beteri ve bunun bir adım ötesi, kışkırtılan Şii-Sünni savaşında, Türkiye’yi İran’ın karşısına çıkarmaktı.

Ve zaten, Körfez ülkeleri ziyaretinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Suriye ve Irak'ta terör örgütü Haşdi Şabi'yi kullanarak kan döken İran'a tepki göstererek Bahreyn'de söylediği sözüne "Pers milliyetçiliği" eleştirilerine İran tarafından sert açıklamalar yapılmıştı. İlgili Bakanlığın internet sitesinden yapılan açıklamada, "İran’ın Irak’taki varlığı, bu ülkedeki meşru hükümetin isteği üzerine, kötülüğü defalarca Türkiye’nin kalbine kadar bile ulaşmış terörist gruplarla mücadele amaçlıdır. İran’ın önceliği, bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanmasıdır. Bu meselenin çözümü, teröristleri destekleyen kaos oyuncuları ile istikrar isteyenleri tanımadan mümkün olamayacaktır" ifadeleri yer almıştı. Bakanlık Sözcüsü Behram Kasımi imzasıyla yayımlanan açıklamadaki; "Sayın Erdoğan, bölge liderleri arasında, İran’ın başta Irak olmak üzere bölgedeki yapıcı rolünü herkesten daha çok bilmektedir" sözleri anlamlı mesajlardı.

Rakka operasyonu çok tehlikeli sonuçlar doğuracaktı

Öteden beri Türk-İran ilişkilerinde cereyan etmekte olan ve bölgesel krizin nirengi noktasını oluşturan Sünnî-Şiî ayrıştırıcı politikaları, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gittiği Bahreyn’de verdiği beyanda; “Pers milliyetçiliğinin önünü almamız gerekiyor” ifadesiyle İran’ı üstü örtük hedef alması salt İsrail ve ABD çıkarına yönelik bir durum oluşturmaktaydı. İktidarın bölgesel sorunları çözüme kavuşturma çerçevesinde İsrail mantığıyla yaklaşım içerisinde olması, bölgesel düzeydeki ilişkilerde negatif seyrin hâkim olmasına, uzun yıllar sonucu gelinen noktadaki ortak kazanımların ortadan kalkmasına ve farklılıkların daha da derinleşmesine yol açacaktı. Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu yirmi bir milyon insanın mülteci durumuna düştüğü, kırk bir milyon insanın da açlık, savaş ve baskı nedeniyle yerlerinden olduğu bir dünyada, özellikle Türkiye, İran ve Mısır gibi bölgesel aktörlerin, güç noktasında “çarpan etkisi” yaratmayacak bir düzlemde siyasi ve ekonomik bağlamda dizginlenmeye çalışılmaları Siyonist bir plandı.

 Türkiye’nin müttefiklerini çeşitlendirme adına, son dönemde Rusya ve İran ile yaklaşım içerisinde olması, ister istemez ABD ve İsrail çıkarları açısından her hâlükârda kırılma noktalarına sebep olacaktı. Bu nedenle AKP hükümetinin dış politikada ortaya koyduğu geri adım politikaları kafaları karıştırmıştı.[4]

ABD Suriye’yi işgal planında Türkiye’yi mi kullanacaktı?

ABD Savunma Bakanlığının (Pentagon) Suriye’nin kuzeyine konvansiyonel kara gücü gönderme teklifini değerlendirdiği ortaya çıkmıştı. İsmi açıklanmayan bir savunma yetkilisi “Bir süreliğine(!) konvansiyonel kara birlikleri Suriye’ye gidebilir” itirafında bulunmuşlardı. Trump, bir Başkanlık Genelgesi ile Savunma Bakanı Jim Mattis’ten 30 gün içerisinde DEAŞ ile mücadeleyi hızlandıracak bir plan hazırlamasını istediği hatırlanacaktı. Söz konusu bilgilerin Pentagon’un Trump’a sunmak üzere hazırladığı planın bir parçası olduğu basına yansımıştı. Trump tarafından onaylanırsa ABD’nin Irak savaşından beri ilk kez bu ülkenin sınırdaşına operasyon yapmak üzere konvansiyonel kara gücü göndereceği konuşulmaktaydı. ABD kara gücünün Suriye’deki misyonunun ne olacağı konusunda henüz bir detay bulunmasa da eğer gerçekleşirse bazı işgalci kuvvetlerin Kuveyt’ten Suriye’ye gireceği tartışılmaktaydı. Yani Irak’tan sonra şimdi Suriye işgale uğrayacaktı. AKP iktidarı da bu mezalime ortak olacaktı.

Amerikalıların yeni CIA Direktörü Pompeo'nun, gizlice Ramallah'a gidip Filistin Başkan'ı Mahmud Abbas ile görüştüğü ortaya çıkmıştı.

İsrail İşgal Yönetiminin Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Amerikalıların yeni Başkanı Donald Trump ile görüşmesinden bir gün önce CIA Direktörü Mike Pompeo'nun, gizlice Ramallah'a gidip Filistin Başkan'ı Mahmud Abbas ile görüştüğü ortaya çıkmıştı. Filistin İstihbarat Başkanı General (Macid Ferec) Majed Faraj'ın da katıldığı öne sürülen toplantının içeriği özenle saklanmıştı. Basına kapalı gerçekleşen görüşmeye Abbas ve Pompeo'nun dışında bazı yetkililerin de katıldığı anlaşılmıştı. İsrail'in Haaretz gazetesi de Abbas-Pompeo görüşmesine Filistin İstihbarat Başkanı Macid Ferec ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Genel Sekreteri ve Baş müzakereci Saib Ureykat'ın katıldığını yazmıştı. Ureykat ise Eriha şehrinde düzenlediği bir basın toplantısında gazetecilerin, Pompeo ve Abbas görüşmesi ile ilgili yönelttiği soruyu, "Bu konuda bir şey söyleyemem." şeklinde cevaplamıştı.

Almanya’da yapılan Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Başkan Yardımcısı Yahudi Pence, Trump’ın daha önceki açıklamalarının aksine “NATO’ya güçlü desteğimiz sürecek” demiş, ancak üye ülkelere savunma harcamalarını paylaşma taahhütlerini yeniden gündeme taşımıştı. Pence de Trump gibi NATO üyelerinin gayri safi milli hasılalarının yüzde 2’sini savunmaya ayıracağı yönündeki taahhüdü hatırlatmıştı. Trump’ın Savunma Bakanı James Mattis 15-16 Şubat NATO toplantısında ‘pamuk eller cebe’ diyerek daha çok savunma harcaması yönünde karar çıkartmıştı. Avrupalılar ise ABD’den kendilerini korumasını ama onun dışındaki konulardan uzak durmasını istiyorlardı. Bayerische Hof otelinin lobisinde Devlet Başkanları, Başbakanlar, Dışişleri Bakanları birbirlerine soğuk nezaket gülümsemeleriyle selam veriyorlardı. Rekor sayıda ikili, üçlü görüşmeler yapılmıştı. Başbakan Binali Yıldırım’ın Pence, Merkel ve Azeri lider İlham Aliyev görüşmeleri bunların arasındaydı. Bu bağlamda Türkiye panelinde konuşan eski CIA Başkanı ve yeni ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı adayı David Petraeus’un “Türkiye’nin önemi artacak” vurgusu anlamlıydı. Mesela NATO’nun geleceğinin konuşulduğu panelde İngiliz, Fransız, Hollanda, Kanada ve Türk Savunma Bakanı Fikri Işık da vardı.

Bizim anladığımız, 3. Dünya Savaşına hazırlık yapılmaktaydı… Şii-Sünni (İran-Arabistan) çatışması bunun ilk adımı olacaktı!

Bütün acı gerçeklere ve sinsi gelişmelere rağmen, Sn. Erdoğan’ın Körfez ziyaretini ve ABD’nin (İsrail’in) kışkırttığı İran’a yönelik tehditlerini “İslam NATO’sunun şahlanışı!” gibi takdime çalışan Milli Gazete yazarı gerçekten bu kadar saf mıydı, yoksa bile bile mi bu safsataları sıralamaktaydı?

6 Ocak ve İslam NATO’su

“Burada hiç kuşkusuz “Türkiye-Körfez-Pakistan Üçlüsü”nün sürecin lokomotif gücü olarak ön plana çıkması ve daha da önemlisi İslam Ordusu/İslam NATO’su bağlamında kat edilen mesafe bu coğrafyada farklı bir iradeye işaret sayılmalıydı. Siz buna ister coğrafyadaki stratejik aklın dönüşü, isterseniz coğrafyanın yeniden işbaşı yapmaya başlayan sağduyusu deyin, sonuç ortadaydı… Bu kapsamda yukarıdaki tarihe dikkat çekmek istiyorum. 6 Ocak haklı olarak birçoğunuz açısından sıradan bir gün olabilir ama öyle sanılması yanlıştı. Bu tarih, Pakistan eski Genelkurmay Başkanı Rahil Şerif’in, Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği 41 üyeli “Teröre Karşı İslam İttifakı” komutanlığına atandığının açıklandığı bir tarih olmaktaydı. Dolayısıyla, İslam dünyası açısından önemli bir adımdı. Nitekim bu atamadan bir hafta sonra, yani 13 Ocak’ta Müslüman ülkelerin Genelkurmay Başkanları Cidde’de bir araya geliyor ve başta CENTCOM üzerinden olmak üzere, dünyanın birçok başkentine “selam” yollamışlardı.

Bu atamanın kendisi bile başlı başına önemli sayılmaktaydı. Çünkü bu atama şu anlamları taşımaktaydı:

1. Bu adımla birlikte 16 Aralık 2015’te kuruluşu deklare edilen “İslam Ordusu Koalisyonu” açısından önemli bir aşamaya girilmiştir.

2. Bu gelişme, ortak bir irade sonucunda kurulmasına karar verilen İslam Ordusu’nun kurumsallaşması ve daha caydırıcı bir güce dönüştürülmesi bağlamında devam eden kararlılığa işaret etmektedir. Böylece, İslam Ordusu konusundaki birtakım spekülasyonlara da son verilmiştir.

3. İslam ülkeleri kendi sorunlarını kendi içlerinde çözmek istemektedir. Dolayısıyla, bölgede oluşturulacak etkili bir “İslam NATO”su ile birlikte bölge dışı aktörlerin alana müdahalesinin önüne geçilebileceği gibi, bölgedeki istikrarı bozma kapasitesi, niyeti olan her türlü ülke ve tehdide karşı da bir caydırıcılık sağlanacağı kesindir.

4. Dolayısıyla bu görevlendirme, sadece Suudi Arabistan-Pakistan bağlamında bir işbirliğinin sonucu olarak değil; iki ülke özelinde, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 41 ülkeden müteşekkil “Teröre Karşı İslam İttifakı”nın ortak bir adımı olarak da değerlendirilebilir.

Bu gelişmelerin hemen ardından da Cumhurbaşkanı Sayın Recep T. Erdoğan’ın Körfez ülkeleri ziyareti tarihi ve talihli bir gelişmedir.”[5] şeklindeki yorum ve yaklaşımlar, boş temennileri ve kof tesellileri yansıtmaktan ve kendi kendilerini avutmaktan öte hiçbir anlam taşımamaktaydı!


(*) Kumpas: Aynı kafada olanların sinsi ve şeytani amaçları için toplanıp plan kurmaları.


[1] 04 Şubat 2017 / Yeni Şafak

[2] 15 Temmuz’un en büyük sırrı / Arslan Bulut

[3] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[4] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[5] M. Seyfettin Erol – 16 Şubat 2017 – Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

SABATAİST "KAPANİZADE"LER VE LİBERALİST AKP'LİLER
İsmail Cem İpekçi'nin amcazadesi ve Yahudi dönmesi modacı Cemil İpekçi...
Devami
AHMEDİNECAD'LA BÜYÜK ŞEYTANIN DANSI
  İsrail'i Haritadan Silmeyi Öneriyor, ABD Düşmanlığında Humeyni'yi Solluyor, düşünmeden...
Devami
ABD!YE GÜVENEN KAYBEDİYOR!
  "Domuzdan post, gâvurdan dost olmayacağını" unutan gafiller, hala Amerika'ya...
Devami
“YERLİ ARABA” PALAVRASI VE “PKK’YA GÖZDAĞI” PATAVATSIZLIĞI
Kandil’i yerle bir edeceksiniz de; 15 yıldır neyi bekliyorsunuz? Şemdinli'den gelen...
Devami
AÇILIM EDEBİYATI VEYA HIYANETİN YOL HARİTASI
AKP’nin Kürt açılımını, bir seçim yatırımı olarak kullandığı ortaya çıktı “Kürtler...
Devami
ARINÇ VE ERDOĞAN’IN “ÖZGÜL AĞIRLIĞI” VE BARZANİ BORAZANLIĞI
  Bir zamanlar Barzani şu tehditleri savurmuşlardı: “Türkiye Kerkük’e karışırsa, biz...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 304

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR