Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün7366
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta38731
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay28854
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16803209

IP'niz: 18.234.255.5
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200540

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

SÜPER GÜÇ REALİTESİ VE TÜRKİYE'NİN GÜÇ POTANSİYELİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Çok değerli ve Milli Düşünceli aydınlarımızdan Kemal Yavuz Paşanın 23 Şubat 2005 tarihli Akşam Gazetesinde önemli tahlil ve tespitler içeren bir yazısı çıktı. Emekli Org. Kemal Yavuz gerçekleri dikkatimize sunmaktadır.

"Bir devletin, dünyada 'Güç Merkezi' olabilmesi için, onun 'Coğrafi Konumu' ve bu coğrafyanın yeraltı ve yerüstü 'değerleri' dışında, üç temel 'Güç Unsuru'na sahip olması gerekiyor. Bunlar;

1- 'Ekonomik Güç'

2- Ekonomik Güç'ten destek alarak oluşturulan, 'Askeri Güç'

3- Ekonomik ve Askeri Güç'ü arkasına alarak yürütülen 'Siyasi Güç'tür.

 

Bunlardan birinin noksanlığı, kendisinden sonrakilerin etkinliğini de kısıtlamaktadır.

Bu üç 'Güç Unsuru'nu, hem en büyük potansiyelle elinde tutan ve hem de, birbirini destekleyerek, en etkin şekilde kullanan dünyamızda halen tek bir ülke var; ABD. Diğer 'Güçler' veya 'Güç Adayları' ise, bu üç unsurdan en az birine, şimdilik yeterince sahip değiller.

Bu 'Güç Adayları'nın başında Avrupa Birliği geliyor. AB, son genişlemesi ile 'Ekonomik Güç' niteliği kazandı. 2004 rakamlarına göre, ABD'nin 11.64 milyar $ toplam milli gelirine karşılık, AB'nin toplam milli geliri 13.000 milyar $'ı aştı. Onun eksiği, 'Askeri Güç'ü, onu da, NATO'ya yeni bir şekil vererek çözümlemeye çalışıyor. Yeni hazırladığı Anayasa'sı da onaylanırsa, müşterek bir dış politikaya kavuşarak, 'Siyasi Gücünü' de oluşturmuş olacak. Bu konuda görünen o ki, tüm güç unsurlarını yanlış politikalarla 'harcamakta' olan ve böylece, doruktan 'inişe' geçtiği görülen ABD'ye karşın AB, giderek 'yükselen' bir trend izliyor.

Yeni güç merkezleri

AB dışında 'Dünya Güç Merkezi' olmaya iki aday daha var; biri Çin ve diğeri Rusya. Bu iki ülke, değişik 'satıhlar'dan gelerek, güç unsurlarını hızla oluşturuyorlar. Gerçekte, henüz birinci basamakta (Ekonomik Güç) bulunuyorlar. Fakat zaman, lehlerine işliyor. Bunların dışında da, bazı adaylar var. Fakat onların isimlerinde henüz fikir birliği yok. Değişik görüşler Hindistan'ı, Brezilya'yı, Ukrayna'yı da bu adaylara dahil ediyor.

Japonya'nın bu konuda, gerçekten enteresan bir durumu var. Japonya, AB ve ABD'den sonra, dünyanın üçüncü 'Ekonomik Gücü'. Yani, birinci basamağı çoktan aşmış durumda. Oldukça yeterli bir 'Askeri Gücü de var ve istese - ve ABD önlemezse - bunu daha da artırabilir.

 (Belki de çok istediği halde yapamıyor. Çünkü ekonomisi ve siyaseti, Siyonist Yahudilerin ablukası altında bulunuyor O.E.)

İki devin dostluğu

Rusya ile Çin arasındaki ilişki ve çelişkiler, Rusların Sibirya'ya hakim olmalarıyla başladı ve bir seri        iniş-çıkışlarla sürdü. Uzak geçmişi bırakırsak, 1 Ekim 1949'da Mao Zedung'un Pekin'de 'Çin Halk Cumhuriyeti'ni kurması, bu ilişkilere ivme kazandırdı. Stalin'in ölümünden sonra, Çin'de 1957 'Pekin Baharı' olaylarına rağmen, aynı yıl Ruslar, Atom Bombası'nın sırlarını onlara vermekten geri durmadılar. Ve Çin, büyük çapta, yine Rusların gayretleriyle 1971'de Birleşmiş Milletler'e üye kabul edilerek, dünya siyasal toplumuna dahil olmayı başardı. Bu başarı, ABD Başkanı Nixon'un bir yıl sonra Pekin'e gelmesini sağladı. Fakat Çin, daima ağırlığını 'Asyalı Komşusu'ndan yana tuttu.

Rusya ile Çin'i, gerek soğuk savaş döneminde ve gerekse 1990'dan sonraki dünya konjoktürü içinde bir arada tutan en önemli etken, şüphesiz ki, ABD karşıtlığıdır. 1990 sonrası ve devamında 2000'li yıllar, her iki ülke için, ABD'nin 'patronajı'ndaki dünyada, gerektiğinde ona rakip olmak için mücadele verdikleri yıllar olmuştur. Buna karşın ABD, Rusya'da ekonomik istikrarın sağlanması ve-mümkün olan-demokratik yönetimin tesisiyle, onun, dünya için (daha doğrusu Siyonist dünya hâkimiyeti için O.E.) bir istikrarsızlık kaynağı ve kendisi içinde bir tehlike oluşturmasını önlerken, Çin'i - şimdilik - bir 'Sermaye Yatırım Sahası' olarak görmektedir.

Rusya ve Çin aşırı İslamcı yerel isyanlarla karşı karşıya idiler. Giderek, yayılarak artan bu tehlike onları, yanlarına Tacikistan, Kazakistan, Kırgızistan ve sonra da Özbekistan'ı da alarak 15 Haziran 2001'de, 'Şangay İşbirliği Örgütü'nü kurmaya yöneltti.

Bu iki ülke arasında 1990'lı yıllardan başlayarak önemli projeler de planlandı ve gerçekleştirildi. Bunların en önemlileri, Sibirya ile Kuzeydoğu Çin'i birbirine bağlayan doğalgaz ve Kazakistan ve Rus petrol sahalarını Çin'e bağlayan ham petrol boru hatları ile Şangay yakınında Rusların kurduğu 1000 MW'lik iki nükleer santraldir.

Rusya ve Çin arasındaki ilişkilerin ağırlığını, yine de 'Askeri İşbirliği' teşkil etmektedir. Bunun en açık göstergesi, halen Çin ordusunun silahlarının, yüzde 92'sinin Rus menşeli olmasıdır. Bugün Rusya, imal ettiği silahların yüzde 35'ini doğrudan Çin'e satmaktadır. Bunlar, Rus askeri teknolojisinin en üstün ürünleridir ve bunların içinde, SS-18 kıtalararası füzeler de bulunmaktadır. Ayrıca, bugün yaklaşık 2000 Rus bilim adamı, Çin'de, ileri teknoloji ürünlerinin geliştirilmesi ve imalinde görev yapmaktadır. Bunlara ilave olarak, Ekim 1999'da imzalanan 'Müşterek Askeri Tatbikat ve Bilgi Alışverişi Anlaşması'nın gerekleri de yürürlüktedir. Geçtiğimiz yılın aralık ayı içinde, Rusya ve Çin deniz ve hava kuvvetlerinin de katılacağı büyük çaplı bir tatbikatın, bu yıl içinde uygulanacağı, ilan edilmiştir.

Çelişkiler

Sonuç olarak, bu iki ülke, kendilerini 'yakınlaştırmaya' yönelten, 'ABD Hegemonyası ve Baskısı' ve yeni bir müşterek tehlike olan 'Aşırı İslami Terör Tehlikesi' sayesinde, şimdilik 'bir arada' görünmektedir. Ama bu durum gerçekte', karşılıklı temkinli tavırların geçerli olduğu bir yakınlaşma' dan öte bir şey değildir. Bununla beraber, bu birlikteliğin önümüzdeki birkaç on yıl daha, bu karakteriyle süreceğini söylemek yanlış olmaz. "

Kemal Yavuz Paşa'ya bazı katkılarda bulunmak istiyorum.

Evet, süper güç olmak için, 1- Ekonomik 2- Askeri 3- Siyasi güç mutlaka gereklidir. Ama yeterli değildir. Bütün tarihi dönemlerde, devrimler ve deneyimler göstermiştir ki, bu üç gücü

  • Hem hazırlayacak ve sağlayacak
  • Hem maceradan ve tehlikeli mecralardan sakınacak,
  • Hem dünya dengeleriyle ustalıkla oynayıp rakiplerini sarsacak yüksek beyin, birikim ve beceri sahibi bir "süper lider" e ihtiyaç vardır.
  • Ortak aklı ve Milli iradeyi,
  • Ülkesinde, bölgesinde ve bütün yeryüzünde örnek ve çekirdek bir organizeyi
  • Resmi ve askeri değil, siyasi ve stratejik bir otoriteyi sağlayacak, ender ve önder şahsiyetlere bulunmayan ülke ve hareketlerin "Süper Güç" olma şansı yoktur.

İşte ülkemizin:

•1- Coğrafi ve tabi yapısı

•2- Tarihi ve manevi mirası

•3- Talihli şartları ve fırsatları

Gibi potansiyel imkanlarını harekete geçirecek; Hidayet, feraset ve dirayet ehli bir dehanın varlığı, sadece Türkiye'mizin veya İslam aleminin değil, bütün insanlığın en büyük şansıdır.

   Ve zaten Siyonist ve Emperyalist Amerikan hâkimiyetine karşı, dünyada oluşan ama henüz adı, sıfatı ve resmi levhası konulmayan Rusya-Çin, Hindistan, Pakistan, Venezüella, Almanya, Fransa ve Türkiye-İran gibi çok farklı yapı ve kıtadaki ülkelerin el altından ciddi bir dayanışma ve danışma içine girmeleri ve ABD ve İsrail'e karşı ortak tepkilerini dile getirmeleri, hatta bazen caydırıcı eylemlere girişmelerini; ortak bir organize otoriteden bağımsız olarak, sadece tesadüflerin tesiriyle oluştuğunu söylemek, akla ve mantığa aykırıdır.

   Bu süper Liderin ve evrensel organizenin çok önemli ve öncelikli bir görevi de; düşman güçlerin "ağırlık merkezlerini" yıkmak  "beyin mekanizmalarını" dağıtmaktır.

   Aynı tarihli Akşamda Nejat Eslen Paşa'nın da çok ilginç ve isabetli yorumlarını içeren bir yazısı vardı.

"Basit bir tanımlama ile ağırlık merkezi, 'savaşta neyi etki altına alırsam başarıyı sağlarım' sorusunun cevabıdır. Savaş sanatı ise büyük ölçüde bu sorunun cevabını bulmak ve kendi ağırlık merkezini korumak ile ilgilidir. Savaşta mevcut güçlerin azamisinin mümkünse tek bir darbe halinde bu merkeze yönlendirilmesi gerekir.

Çıkarları korumak ve geliştirmek için hasım tarafın fiziki veya psikolojik ağırlık merkezlerinin araştırılmasında ve seçilen ağırlık merkezlerine göre politika ve diplomasi stratejilerinin geliştirilmesinde yararlar vardır. Eğer savaşın ağırlık merkezi veya merkezleri doğru tespit edilirse ve merkezin veya merkezlerin hangi güçle ve nasıl etki altına alınacağını belirlenirse, stratejilerin başarı şanslarının artabileceği de söylenebilir.

ABD İran'a nereden vuracak?

İran'a müdahale söz konusu olduğuna göre ABD'de, hangi hedefleri seçerek İran'daki politik amaçların gerçekleştirilebileceğinin değerlendirildiği, bunun için de İran'ın ağırlık merkezinin veya merkezlerinin seçilmesinin gündemde olduğu söylenebilir.

  • a- ABD'nin İran'daki politik çıkarları, ülkenin enerji kaynaklarını denetlemek, Basra Körfezi petrolünün küresel pazarlara açılımında önemli bir yeri olan Hürmüz Boğazı'nın güvenliğini sağlamak, ülkenin nükleer güç olma girişimlerini ve teröre destek yeteneklerini engellemek ve böylece İsrail'in güvenliğini pekiştirmek, radikal yönetimi değiştirmektir.
  • b- Eğer ABD'nin öncelikli çıkarı, İran'ın nükleer güce dönüşme potansiyelini yok etmek ise, savaşın ağırlık merkezini, İran'ın nükleer tesisleri oluşturacaktır. Bu durumda, İran'da çok sayıda nükleer tesis olduğuna göre ağırlık merkezinin teke indirgenmesi mümkün olamayacak veya bu tesislerin önem sırasına göre etki altına alınması gerekebilecektir. Hedef olarak sadece İran'ın nükleer tesisleri seçildiği takdirde, ABD'nin diğer politik amaçlarına ulaşması mümkün olamayacaktır.
  • c- ABD'nin öncelikli amacı İran'ın enerji kaynaklarını kontrol etmek ise bu amaç, ancak enerji kaynaklarını bünyesinde bulunduran bölgelerinin kontrolü yolu ile sağlanabilecektir. Bu durumda ağırlık merkezini coğrafi bir bölge ile bu bölgeyi koruyan askeri gücün oluşturacağı ifade edilebilir. Eğer ABD, İran'a karşı yapılacak bir harekâtta öncelikle Hürmüz Boğazı'nın güvenliğini sağlayarak enerji güvenliğini pekiştirmek istiyorsa, bu durumda farklı bir coğrafi bölgenin ağırlık merkezini oluşturacağı söylenebilir. Sadece bu coğrafi bölgelerin kontrolünün amaçlanması durumunda ise rejim değişikliği, teröre destek ve nükleer güç oluşturma gayretlerinin engellenmesi, İsrail'e yönelebilecek potansiyel tehdidin önlenmesi gerçekleştirilemeyecektir.
  • d- ABD'nin amacı, hem İran'daki rejimi değiştirmek, hem de enerji kaynaklarını, Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmek, teröre desteği kesmek, nükleer programı engellemek ve İsrail'e yönelebilecek nükleer tehdidi yok etmek ise bu durumda farklı bir ağırlık merkezi aramak gerekecektir.

Rejim değişikliği

Eğer ağırlık merkezi İran'daki lider kadrosu ve bu yapıyı koruyan güç olarak belirlenirse; rejim değişikliği için bu merkez uygun bir güç ile etki altına alınabilir ve başarı sağlanabilirse, rejim değişikliği ile birlikte İran'ın nükleer güç olma gayretleri önlenebilecek, teröre destek kesilebilecek, enerji kaynakları ve Hürmüz Boğazı kontrol altına alınabilecek, İsrail'in istekleri gerçekleşecek ve ABD'nin İran ile ilgili tüm çıkarları sağlanabilecektir. Bu nedenle de ABD için gerçek ve tek ağırlık merkezinin İran'daki rejim ve stratejinin öncelikli amacının ise İran'daki rejimi değiştirmek olduğu söylenebilir. Bu ağırlık merkezinin etki altına alınabilmesi için ABD'nin dini, etnik veya muhalif dinamikleri hazırlaması gerekmektedir. Bu dinamiklerin harekete geçirilmesi mümkün olmazsa veya etkinlikleri uzun bir süreci gerektirecekse, rejim değişikliği için askeri yöntemlerin kullanılması da gündeme gelebilecektir. Bu amaçla, hava gücü ile etkileme, özel birliklerin harekâtı veya kısıtlı hedefli işgal tipi bir askeri harekât uygulanabilecektir. Eğer İran'ın, ABD rejim değişikliği gayretlerini gerçekleştiremeden nükleer güç olmayı başarabilme ve bu gücü caydırıcı bir unsur olarak kullanabilme yeteneği gündeme gelirse, ABD'nin rejim değişikliğine dayanan stratejisi tehlikeye girebilecektir. Bu nedenle de gerçek ağırlık merkezi İran'ın politik lider yapısı ve rejim değişikliği olsa bile İran nükleer güç oluşturmadan nükleer tesislerinin vurulması gerekebilecektir; ancak bu durumda ABD, politik amaçlarının tümünü gerçekleştiremeyecektir. İran'ın nükleer programından vazgeçtiğini açıklaması ise ABD'nin İran ile ilgili tüm çıkarlarını zora sokabilecektir. "

Şimdi asıl can alıcı soruları yöneltelim:

•1- İran Yönetimi, en azından Beşşar Esad kadar tedbirli ve temkinli davranıp, alttan alması ve ABD'yi tamamen dayanaksız ve desteksiz bırakması gerekirken, tam aksine, horozlanması ve ABD'yi kışkırtması; acaba, gaflet mi, cehalet mi, yoksa dalalet midir?

•2- Bush yönetiminin ise İran'a saldırması halinde, Şii dünyasıyla Suni Müslümanları birlikte hareket etmeye mecbur bırakacağını düşünemeyecek kadar safdil midir?

Çin Parlamentosu, orduya Tayvan'a saldırı yetkisi verdi

Çin'den Batıya gözdağı

Bağımsızlık yanlılarının yanı sıra Amerika'ya da gözdağı vermek isteyen Çin Parlamentosu, Tayvan'ın bağımsızlık girişiminde bulunması durumunda ordusuna bu ülkeye saldırmak için yetki verdi.

Çin Parlamentosu Ulusal Halk Kongresi, kararı oybirliğiyle aldı. Bu arada parlamento, 2005 yılı askeri harcamalarını yüzde 12,6 oranında artıran yasa tasarısını kabul etti. Böylece Çin, askeri harcama bütçesini 29,5 milyar dolar artırmış oldu.

ABD'ye içişlerimize karışma mesajı

Öte yandan, Çin Başbakanı Ven Ciabao Tayvan sorununun Çin'in iç işi olduğunu yinelerken, ‘'Bu konuya yabancı güçlerin müdahalesini görmek istemiyoruz, kimseden de korkmuyoruz'' dedi.

Başbakan Ven, Çin Ulusal Halk Meclisi'nin (ÇUHM) yıllık toplantısının kapanmasından sonra düzenlenen ve 700 yerli ve yabancı gazetecinin katıldığı basın toplantısında, ÇUHM'de kabul edilen ‘'Devleti Bölme Girişimleriyle Mücadele Yasası''nın Tayvan'ın bağımsızlığına karşı olduğunu ve bir savaş yasası olmadığını söyledi. Söz konusu yasanın barışçı birleşmeyi hızlandırdığını ve Tayvanlıları hedef almadığını belirten Ven, Tayvan boğazının iki yakasının tek ülke olduğunu kaydetti. Ven'in ‘'kimseden korkmuyoruz'' sözü salondaki Çinli gazeteciler tarafından alkışlandı.

Pekin hükümetine Tayvan sorununa gerektiğinde ‘'barışçı olmayan yöntemlerle'' müdahale yetkisi veren Devleti Bölme Girişimleriyle Mücadele Yasası, ÇUHM'nin yıllık toplantısının son oturumunda 2896 kabul ve 2 çekimser oyla kabul edildi.

Tayvan, protesto çağrısında bulundu

Tayvan lideri Çen Şui-bien, Çin Ulusal Halk Meclisi'nin (ÇUHM) yıllık toplantısında kabul edilen ‘'Devleti Bölme Girişimleriyle Mücadele Yasası''nın, 26 Mart'ta düzenlenecek bir gösteriyle protesto edilmesini istedi. Çen'in sözcüsü Çen Wen-Tsung, liderin, adada yaşayan 1 milyon kişiye, protesto gösterisine katılma çağrısında bulunduğunu söyledi. Sözcü, gösterinin, iktidardaki İlerici Demokrat Parti tarafından organize edileceğini ve 26 Mart'ta yapılacağını kaydetti.

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, yasaya, ‘'bölgedeki tansiyonu artıracağı'' gerekçesiyle karşı olduklarını söylemişti.

 ABD, Venezüela'nın silah anlaşmalarından rahatsız

Washington yönetiminin, devirmek için anti demokratik girişimlerde bulunduğu Hugo Chavez'in lideri olduğu Venezüela'nın, silah alımına ilişkin yaptığı anlaşmalardan rahatsızlık duyduğu bildirildi.

Financial Times gazetesi, Amerikalı Ordu Komutanı General Bantz Craddock'un açıklamalarına dayandırdığı haberde, ABD'nin, Venezüela'nın silah tedarik etme programından sıkıntı duyduğunu yazdı.

Craddock, Karakas yönetiminin, 100 bin kadar kalaşnikof marka otomatik silah alacağı yönünde çıkan haberlerden kaygı duyduğunu söyledi.

‘'Niyetin ne olduğunu merak ediyoruz'' diyen Craddock, bölgedeki istikrarın ve askeri dengenin önemine değindi.

Haberde, Pentagon yetkililerinin, silahların, Kolombiya Devlet Başkanı Alvaro Uribe'yi devirmek isteyen gerillalara aktarılmasından endişe ettikleri de belirtildi.

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın, ‘'Latin Amerika'nın olumsuz gücü'' olarak nitelediği Venezüela Devlet Başkanı Hugo Chavez, nükleer çalışmaları nedeniyle ABD ve Avrupa ülkeleri tarafından eleştirilen İran'a destek vermişti.

Latin Amerika'nın sosyalist yönetimleriyle ilişkilerini geliştiren Venezüella, Rusya ile 10 adet helikopter alımı konusunda anlaşma sağlamıştı.

Karakas yönetimi ile Brezilya arasında savaş uçağı alımına ilişkin görüşmeler halen sürüyor.[1]



[1] Milli Gazete / 15 03 2005


Bu yazarin diger makaleleri

Fetullahçılar ve Barzanilerle İyi İlişkiler Kurabilen DİYARBAKIR VALİLERİ, ÜST GÖREVLERE ATANIYORDU!
  GAP Eylem Planını Fetullahçılar lehine kullanan Valiler ödüllendiriliyordu. 27 Mayıs 2008...
Devami
ODA TV BASKINI VE İSRAİL BAĞLANTISI! Yeni Bir Uyutma Masalı mı?
Bu yazıyı; kafaları zorlayıp zonklatmak, düşünce tembelliğinden ötürü paslanıp tıkanan...
Devami
AKP TÜRKİYESİ GERÇEKTEN BAĞIMSIZ MIYDI, YOKSA HAÇLI VE SİYONİST AB’NİN TUTSAĞI MIYDI?
   AKP TÜRKİYESİ GERÇEKTEN BAĞIMSIZ MIYDI, YOKSA HAÇLI VE SİYONİST AB’NİN TUTSAĞI...
Devami
HİCİV VE MİZAH SANATI VE ETKİLİ KULLANIMI
  HİCİV VE MİZAH SANATI VE ETKİLİ KULLANIMI          Bizim inancımızda: “Haksızlık ve yanlışlıkları...
Devami
HÜKÜMETİN HABERİ VAR MIYDI?
  Bir takım İslamcı (istismarcı) gafiller, hatta Milli Görüşçü bazı...
Devami
KUVAYI MİLLİYE DERNEKLERİ VE TEDİRGİN ETTİKLERİ
  Kuvayı Milliye Dernekleri: "Vatan elden kayıyor ve geleceğimiz karartılıyor"...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5047

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR