Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4024
mod_vvisit_counterDün5470
mod_vvisit_counterBu Hafta4024
mod_vvisit_counterGeçen hafta39664
mod_vvisit_counterBu Ay4024
mod_vvisit_counterGeçen Ay202530
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15386887

IP'niz: 3.230.154.129
Bugün: 01 Haz 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11657905

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

28 ŞUBAT'IN TÜRKÇESİ: ERBAKAN KARŞITLIĞI EMPERYALİZM UŞAKLIĞIDIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

E. Orgeneral Tuncer Kılınç'a ve Aydınlık'a Göre: "28 Şubat, demokrasinin eseriydi!"

O zaman, şu her fırsatta karşı çıktıkları AKP' de aynı demokrasinin meyvesi değilmiydi!?

Aydınlıkçılar ve 28 Şubatçı Paşalar bu çelişkiyi nasıl izah edeceklerdi?

Aydınlık, eski Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç'a 28 Şubat'ı sormuş. Kılınç, o dönemi şöyle özetlemişti.

"28 Şubat'ın nedenine baktığınız zaman, kendilerine ‘karşı devrimci' dediğimiz kişiler, laik yapımızı rayından çıkarmak için bir takım faaliyetler içindeydi. 28 Şubat, bu faaliyetlerin demokratik bir çerçevede siyasetin kendi içerisinde tedbir almasını sağlayan bir girişimdi. 28 Şubat bir milli güvenlik kurulu toplantısıdır. Bu toplantı yalnız askerlerin yapmış olduğu bir toplantı değildir. Çoğunluğunun sivil olduğu, cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların bulunduğu bir toplantıdır. Bu toplantıda alınan karar sonucunda yeniden siyaset şekillenmiştir. Bir takım tedbirler alınmıştır. Laikliğe karşı gidişata ‘dur' deme fırsatı yakalanmıştır."

Anayasa, Ulusa ve Kurumlara Siyonizm'e Hizmet Görevi mi Vermişti!?

Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, 28 Şubat'ın günümüzdeki önemini şu cümlelerle açıklıyor: "Bu, Anayasamızın hepimize, ulusumuza ve anayasal kuruluşlara yüklediği bir sorumluluktur. Anayasa'nın 14'üncü 24'üncü ve 174'üncü maddeleri çerçevesinde 28 Şubat'ı korumak gerekir. Demokrasiyi amaçlarına gitmek için vasıta olarak kullananlara karşı demokrasinin korunmasıdır 28 Şubat. Laiklik demek, öz anlamıyla demokrasinin ana unsurudur. Bugün, yarın, ilelebet laikliğe sahip çıkmak zorundayız."

"Laikliğe Sahip Çıkılması Birilerini Rahatsız mı Etmişti, Yoksa Gâvurlara Uşaklığa Laiklik Kılıfı mı Geçirilmişti !?"

Aydınlık'ın "Günümüzde de 28 Şubat'ı karalama kampanyası sürüyor. Bu ne anlama geliyor?" sorusuna Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç'ın yanıtı şöyleydi:

"Laikliğe sahip çıkılması, birilerinin işine gelmiyor. Türkiye'yi çağ dışı bir ülke yapmak istiyorlar. Bu ortamda karşı devrimi engelleme girişimleri hoş karşılanmaz. Bu da onlar için doğaldır."

"NATO Ayak Bağı" ise NATO'nun Düşman Saydığı İslam, Kurtuluş Reçetesiydi!..

Kamuoyu, Eski Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç'ın laikliğin yanı sıra Türkiye'nin bağımsızlığı konusunda yaptığı çıkışlarla da tanıyor. Kılınç, Aydınlık'ın NATO konusundaki sorusuna şu yanıtı vermişti:

"NATO anlaşmaları çerçevesinde yükümlülüklerini yerine getiren bir ülke konumundayız. Türkiye tam bağımsızlığını koruyabilmek adına ayağındaki bağları çözmeli. Bunlardan bir tanesi de NATO'dır. NATO kanalıyla Türkiye kullanılıyor. Buna fırsat vermemek açısından Türkiye bu coğrafyadaki herkesle iyi geçinmeli. Böylece güçlü olabiliriz. Tek tarafa bağlandığınız zaman sizi sömürürler."23[1]

Bu iddialarıyla hem Aydınlık, hem Tuncer Kılınç önce kendi mantıklarıyla çelişmekteydi. Eğer 28 Şubat demokrasinin gereği ise AKP'de bu demokrasinin meyvesi değimliydi? Üstelik Erbakan Hoca o yüksek feragat ve fedakârlığı göstermeyip inat etseydi TSK içindeki kutuplaşma fiili kavgaya dönüşebilecek ve dış güçlerin istediği biçimde, Türkiye bir iç savaşa ve parçalanmaya sürüklenecekti. Aydınlıkçıların ve bazı Emekli paşaların bu gerçeği anlaması için daha kaç fırın ekmek yemeleri gerekirdi... Kimbilir, belki de bile bile bu gerçekleri gizlemek işlerine gelmekteydi!?

Daha sonra Doğu Perinçek te Erbakan hıncını ve hazımsızlığını 28 Şubat şakşakçılığıyla kusmaya çalışmıştı.(Aydınlık 8 Mart 2009) Hızını alamayıp Yugoslavya'nın parçalanmasının suçunu Erbakan'a yüklemeye çalışacak kadar sapıtmıştı. Erbakan Hoca'nın başındaki Refah Partisini "En  Bosnacı ve en sırp düşmanı siyasal akım" diye, kendi aklınca karalamaya uğraşan Doğu Perinçek, alsında kendi ayarını ve amaçlarınıda ortaya koymaktaydı. Bu küflü kafalara göre kominist olan herkes her zaman haklı, bunların zulüm ve zorbalıklarına karşı çıkanlar ise, sürekli haksız ve yobazdı. İşte Perinçek te, bütün Batının ve İsrail'in desteğini alarak, mazlum ve masum Boşnaklara soykırım uygulayan Sırp zındıklarının tarafını tutuyor, Boşnaklara sahip çıkan Erbakan'a sataşıyordu. Çünkü Sırplar Kominist-Kâfir, ama Boşnaklar Müslümandı!

Yine bu Kominist geçinen, çoğu sabataist ve Pakraduni (Yahudi Ermeni)ler sözde Türk Milliyetçisi takılırlardı. Ama Doğu Türkistan'da yıllardır Çin zulmü altında kıvranan Türklere sahip çıkmaz, Çin'in tarafını tutarlardı. Çünkü Çin Kâfirdi ve Koministti, ama Uygur Türkleri Müslümandı!

Bizim de fark ettiğimiz ve eleştirdiğimiz emperyalist güçlerin Çinle Türkiye'nin arasını bozmak için Uygurları kullanma ve kışkırtma girişimlerini ise, kendilerine bahane yaparlardı.

İşte Bunların tiyniyetini ve zihniyetini, çok iyi anlayan halkımız, bu yüzden güvenmiyor ve destek vermiyordu.

Bir zamanlar açıkça cephe açıp saldırdıkları, hatta Erbakan'ın siyasi kararlılığıyla başlatılan şanlı Kıbrıs harekâtında "işgalci" diye suçladıkları Askerimize ve Lenin'in bir çömezi gibi gördükleri Mustafa Kemale sığınmaları da, kendi akıllarınca bu milli değer ve dinamiklerimizi, karanlık hesapları için kullanma niyetlerinden kaynaklanıyordu. Bunların AB ve ABD karşıtlıkları ise, samimiyetten uzak bulunuyordu ve Yahudi siyonizmi gizlenmek isteniyordu. Çünkü bugünkü Batı; hararetle savundukları Fransız ihtilalinin irinli bir sonucuydu. Barbar Batı emperyalizmi ve İsrail siyonizmi, bu ulusalcı geçinen Koministlerin kutsal iman temelini oluşturan dinsiz Darwinizmden besleniyordu.

İslam düşmanlığı ve Müslüman gıcıklığı her tavırlarında yansıyan Aydınlıkçıların ve masonik sabataist ulusalcıların, AKP'ye ve Fetullah Gülen'e tepkileri ise, halkımızın nazarında bu din istismarcısı ve Siyonist hizmetkârı oluşumlara maalesef haklılık ve saygınlık kazandırmakta ve dindar toplumun bunların tuzağına atmaktan başka işe yaramıyordu. Kim bilir belki de kasıtlı yapılıyordu.

Süleyman Demirel ile Doğu Perinçek'in Paralelliği

Eski AP milletvekili ve Genel Başkan yardımcısı, babası Sadık perinçek'le olan manevi kardeşliği yüzünden Doğu Perinçek için: "Ben Onun manevi amcası sayılırım" diyen Süleyman Demirel de, 28 Şubat meselesine aynen Perinçek gibi yaklaşıyor ve Erbakan'ı suçlamak içn aynı argümanları kullanıyordu.

Vatan Gazetesinden Semra-Bilal Çetinle yaptığı 28 Şubatı değerlendirme röportajında Süleyman Demirel:

"Bakın Selefi cereyanında Kur'anı Kerimin bir virgülünden bile vazgeçemezsiniz (Bu Sn. Demirel bir saptırma ve safsatasıdır. Çünkü Kur'anın bir tek harfinden ve hükmünden vazgeçilmeyeceği, sadece selefilerin değil bütün İslam ulemasının ve bizzat Kur'anın beyanıdır. M.Ç.)  Kur'anda 6666 ayet var. Bu ayetlerden 230 tanesi dünyayı tanzim eden ayetlerdir. Bu 230 ayette miras, kadın, ceza hukuku vardır. Bu 230 ayetle Osmanlı Devleti idare ediliyordu. Cumhuriyet bunun yerine pozitif hukuku almıştır. Bugün Mısır'da, Afganistan'da, Pakistan'da olan cereyanlar (bu 230 ayetin esas alınmasına çalışan) cereyanlardır. Bunlar Türkiye'ye de geliyor. Hizbullah oluşumları hep bunların neticesi." diyor ve yine gerçekleri çarpıtıyor. Çünkü Hizbullah yapılanmasının CIA-MOSSAD güdümlü Ergenekon maşası Veli Küçüklerin marifeti olduğu artık belgeleriyle mahkeme kayıtlarına girmiş bulunuyor. Ve tabi Veli Küçüklerle Hüseyin Kıvrıkoğlu gibileri aynı kategoriye sokmak isteyenler de başka bir şeytanlık kurguluyor.

Şimdi İslam'a bakışı ve irtica yaklaşımı sosyalist Doğu Perinçek'le aynı olan Liberalist Süleyman Demirel'e ve yıllarca bu masonları destekleyen dincilere soralım.

Kur'anın bir harfini ve hükmünü bile çağdışı ve yanlış bulan açıkça "KÂFİR" sayıldığı tüm İslam ulemasının ortak içtihad ve icması olduğuna göre, acaba Kur'anın tam 230 temel ayetini, artık "geçersiz, gereksiz ve yetersiz" bulan Süleyman Demirel ve aynı kanaatteki manevi yeğeni Doğu Perinçek'in durumu ne oluyor?

28 Şubatla ilgili şok ifşatlar ve canlı tanıklar!

Siyasi tarihimize ‘postmodern darbe' diye kaydedilen 28 Şubat sürecinin üzerinden 12 yıl geçmişti. Bu süre zarfında birçok perde arkası bilgi ortaya çıkmıştı.

O dönemin iki şahidi, istifacı vekillerden Hikmet Aydın ve DYP lideri Çiller'in danışmanı Şükrü Karaca'nın anlattıkları ifşaat niteliğinde bilgilerdi...

Hikmet AYDIN: Darbe ve hapis tehdidiyle istifaya zorlandım. Doğru Yol Partisi resmen kundaklandı, DTP parayla kuruldu. Mumcu bana ‘tek kuruşa mal olmayan sadece sensin' dedi. Bir vekil, tartıştığı arkadaşını 750 bin dolar almakla suçladı.

Şükrü KARACA: Cunta Susurluk tepkisini hükümete karşı kullandı. Kıbrıs'taki kurşun 28 Şubat'ın sonunu hazırladı. Çevik Bir rol çaldı, Karadayı cuntaya ite kaka girdi. Sincan'da yürüyen tanklar acziyet ifadesiydi.



Erkan Mumcu'nun ‘Hemen istifa et, yoksa darbede ilk seni alacaklar' tehdidi!

28 Şubat sürecinin en dikkat çeken olaylarından biriydi milletvekili istifalarıydı. Herkesin kafasını karıştıran bu gelişme, güya demokrasi adına yaşanmıştı. 28 Şubat sürecindeki transferlerin şahidi Çanakkale Milletvekili Hikmet Aydın, korkutulduğunu söyleyerek: "Erkan Mumcu, odama gelerek ‘istifa etmezsen darbede içeri alınacak ilk kişi sen olacaksın' diyerek beni tehdit etti" açıklamasını yapmıştı.

28 Şubat'ın ardından 12 yıl geçmesine rağmen postmodern darbenin gerisindeki sır perdesi tam olarak aralanmamıştı. Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Müslüm Gündüz gibi figüranlarla irtica yaygarası koparıldı; medya ve sivil toplum örgütleri önemli bir silah olarak kullanıldı; milletvekili, iş adamı, gazeteci ve devlet memurları fişlenip baskı altına alındı. Bütün bunların arkasında da Batı Çalışma Grubu'nun olduğu ortaya çıktı. Ancak, dönemin hükümeti Refah-Yol'a karşı Meclis'te oluşturulan "siyasi cephenin" nasıl bir rol üstlendiği pek anlatılmadı.

Hatırlanacağı üzere, Türkiye, 28 Şubat'a giderken, hükümet ortağı DYP'de büyük bir istifa depremi yaşandı. Çok sayıda DYP'li bakan ve milletvekilinin istifası hem partinin başındaki Tansu Çiller'i hem de hükümeti zor durumda bıraktı. Bu isimlerin, devrin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e yakın olması dikkat çekiyordu. Aslında o dönemde sadece DYP'de değil, Meclis'teki diğer partilerde de aynı şok vardı. Âdeta bir milletvekili transferi furyası yaşanmıştı. İstifacı vekiller, bir süre sonra Hüsamettin Cindoruk'un liderliğinde Demokrat Türkiye Partisi (DTP)'ni kurdu. DTP, Refah-Yol hükümeti düşürüldükten sonra Meclis'te grup oluşturacak bir sayıya ulaştı. Daha sonra kurulan Anasol-D hükümetinin en küçük ve kilit ortağı yapıldı. Dönemin başbakanı Necmettin Erbakan ise, istifaların arkasında rüşvet, baskı ve tehdit olduğunu münasip bir dille defalarca hatırlattı. Bu iddia, bugüne kadar hep yalanlandı. Ancak, istifacı cenahtan bir isim, Erbakan'ın iddiasını ilk kez doğrulamaktaydı. O süreçte DYP'de bulunan, sonra istifa ederek ANAP'a geçen Çanakkale Milletvekili Hikmet Aydın, DYP'nin kundaklandığını, DTP'nin kurulmasında rüşvet ve baskının yaşandığını açığa vurmaktaydı.

Hikmet Aydın, 1995 seçiminde DSP'den milletvekili seçildi. Daha sonra DYP'ye geçti. 28 Şubat'ın en hararetli günlerini bu partide yaşadı. Refah-Yol düşürüldükten sonra da ANAP'a geçti. Partiyle ilgili yolsuzluk iddiaları üzerine buradan da istifa ederek siyaseti bıraktı. Aslında Meclis'te bulunduğu süreçte çok farklı, hatta aykırı bir portre çizdi. ‘Dr. Filozof' lakabıyla anıldı. Frankfurt Üniversitesi'nde okuyan ve burada ekonomi üzerine doktora yapan Aydın şimdi 12 yıl sonra, 28 Şubat'la ilgili ilginç iddialarla gündemi sarsmıştı. Ona göre, DTP ‘parayla' kurulmuştu. Bu partinin kurulması özel bir operasyondu. 28 Şubat'ta TSK'da bir iç çatışma seziliyordu. İstifalarla hem bu iç çatışmayı hem de bir askerî darbeyi önlediklerini düşünüyordu. Ancak şimdi pişman: "Refah-Yol hükümetinin yıkılmasına ön ayak olduğum için Sayın Erbakan'dan özür diliyorum." Deme olgunluk ve özeleştirisinde bulunuyordu.

-Türkiye 28 Şubat'a giderken, Refah-Yol hükümetine karşı siyasi bir cephe de oluşmuştu. Böyle bir hükümetin kurulması birilerini neden rahatsız etti?

Refah Partisi açısından en önemli husus, küçük günahların üstünü örtmek; ama büyük sevapları kazanmaktı. Yani bir tarafta D-8 ve havuz sistemini uygulamaya çalışırken; diğer taraftan DYP içindeki bazı yolsuzluklar göz ardı ediliyordu. Buna rağmen, eğer hükümet devam etseydi büyük ihtimalle Türkiye'nin bugün borçlanma ve özelleştirme sorunu olmayacaktı. Çünkü nitelikli hırsızların önünü kesti o hükümet.

-Nasıl kesti?

O günlere dönecek olursak, Türkiye'nin borçlanma oranı büyük ölçüde azalmıştı. Yaklaşık yüzde 120 dolaylarında bir devalüasyon oranı vardı. Buna karşılık devletin özel bankalara serpiştirilmiş yüzde 30 civarında nemalandırılan parası yatmaktaydı. Erbakan Hoca, devletin irili ufaklı bütün paralarını topladı Ziraat Bankası'nda. Ve devletin o kadar borçlanması gerekmediği ortaya çıktı. Bunun için de faizler düşmeye başladı. Tefeciliğin önünü kesti hükümet. Aslında devlet içindeki milli aparat (ekip) Erbakan Hoca'nın askeri ve memleketi ne kadar sevdiğini biliyorlardı. Ancak bütün bunlara rağmen içerideki hâkim sınıflar 28 Şubat operasyonuna karar verdi, dışarının desteği ile bunu başardı.

- hükümet ortağı DYP'de büyük bir istifa depremi yaşandı. O istifaların sebebi neydi?

DYP içindeki Emniyetçi ekip bu istifalarda etkili oldu. Bu (elebaşları Fetullahçı CIA'cı olan M.Ç.)  ekibin Tansu Hanım'a (Çiller) karşı içeriden pasif bir başkaldırısını gördüm. Ancak benim istifamın gerekçesi başka. 28 Şubat pik noktaya giderken, bir gün Erkan Mumcu odama geldi. "Bu askerler darbe yapacak. İlk seni alacaklar. Sen DYP'ye geçmekle büyük hata ettin." dedi. Şahitler huzurunda söyledi bunları. Arkadaşlarım vardı. Odamdan kovdum. Ondan sonra ben daha yakından baktım ordunun içine, ne olup ne bitiyor diye. Genç arkadaşlarım vardı Genelkurmay'da. Onlarla görüşmeye başladım. Benim şöyle bir özelliğim varmış; herhangi bir bakanlığın özel kaleminde iş takip telefonu olmayan 13 vekilden biri benmişim. Milletvekilleri takip ediliyordu yani.

- Erkan Mumcu'ya inandınız mı?

Hayır, inanmadım. Ancak daha yakından takip edince ordu içindeki o hizipleşmenin farkına vardım. TSK, Çevik Bir ve Karadayı (İsmail Hakkı) komutasında neredeyse bölünmüş hâldeydi. Yani iki ayrı grup vardı.

-Hangisi daha etkiliydi?

Çevik Bir ve ekibi (daha çok yüze çıkmıştı), eğer bu işi götürseydi dünyada ilk kez kadife devrim Türkiye'de olacaktı.

- Nasıl bir devrim bu?

Tamamıyla kapitalizmin küreselleşmeci siyasetine, yani finans (Siyonist) kapitalizminin esaretine giren bir TSK olacaktı. Bizler ise belki o mübarek hükümeti yıkma pahasına da olsa bu devrime engel olmakla çok hayırlı bir iş yapmıştık. (Bu Erbakan Hoca'nın yüksek feragat ve siyasi manevrasıyla başarıldı. M.Ç.)

-Mübarek bir hükümet mi?

Evet, D-8 ve havuz sistemini kurduğu ve yaşatmaya çalıştığı için böyledir. Cumhuriyet tarihinde Atatürk'ten sonra en mübarek hükümettir.

- Erkan Mumcu'ya inanmadınızsa sonra niye ANAP'a geçtiniz?

Parlamento aritmetiğine baktığınızda şaibe ile kurulmuş bir DTP vardı. DTP, parayla kurdurulmuş durumdaydı. Benim oraya geçmem para aldığım anlamını taşırdı. CHP'nin ise dünyadan haberi yoktu. Geriye sadece ANAP kalıyordu.

- DYP'den istifa edenler sonra DTP'yi kurdu? Neydi amaç?

O bir operasyondu. Eğer siz bir hükümet kurmak istiyorsanız bir aritmetiği sağlamanız gerekiyor. Yani güven oylaması için yeterli sayıda milletvekili olmalı. Bunun da yöntemi diğer partilerden vekil koparmaktır.

- Yani Refah-Yol hükümetini düşürdükten sonra kurulacak hükümet için çok önceden siyasi arayışlar başlamıştı?

Tabii. DYP resmen kundaklandı. DYP'den DTP çıktı. Tıpkı DSP'den YTP'nin çıkması gibi.

-Bu kundaklamayı kim yaptı?

Bilemem. (Ama ABD Yahudi lobileri ve Türkiyedeki masonik işbirlikçileri oldukları kesindi M.Ç.)

-Dönemin başbakanı (Erbakan) da Adalet bakanı (Şevket Kazan) da istifa edenlerin rüşvet aldıklarını, bazılarına da baskı yapıldığını iddia ediyor.

Para döndü. Bunu çok sonradan öğrendim. Hatta tanık olduğum bir olay var. hükümet düşürülmüş ve Anasol-D hükümeti kurulmuştu. Ben ANAP'a geçmiştim. Benim gözümün önünde ANAP'lı bir milletvekili DTP'li bir milletvekiline aynen şunu söyledi: "Sen şu adamdan 750 bin dolar almadın mı?" İkisi o sırada tartışıyordu.

-Nerden geldi o para?

Sonradan batan bir bankadan.

-Hangi banka?

Savcılar sorsun, söyleyeyim. Bir tanesi sorsun, anlatırım. Yani milletvekilliğini para ile satanlar oldu.

- Buna benzer olaylar da var mı?

Bu olay kesinlikle oldu. Benim gözümün önünde yaşandı. Yani DYP içeriden kundaklandıktan sonra kurulacak hükümete payanda olacak yeni bir siyasi partinin milletvekili toplama işine şahit oldum.

-Peki, Demirel'in 28 Şubat'taki rolü neydi? İstifalarda onun etkisi oldu mu?

O da rejisördü, her zamanki gibi. Demirel bence o sürecin tam da içinde. DTP'ye geçmiş bir milletvekili aynen şunu anlattı bana: "Süleyman Bey beni çağırdı, DTP'ye geçmemi istiyor." Bunu dedikten iki gün sonra o kişi DTP'ye geçti.

- Ancak Demirel ile Karadayı'nın fiilî bir darbeyi önlediği iddia ediliyor.

Hepimiz öyle yaptık. Ben ordu içindeki emir komuta kademesine karşı, yani Genelkurmay'a karşı yapılacak darbeyi önledim. Bizim derdimiz TSK'nın yara almadan bu süreci atlatmasıydı. Ama bugün yaşanan hadiselere baktığımda bu konudaki düşüncelerim de değişti. Hiç kimse çuval olayını anlatamıyor, Aktütün'de neler olduğu izah edilemiyor.

-Darbeyi nasıl önlediniz?

Refah Yol dağılsın diye Doğru Yoldan ayrılıp geçerek (ANAP'a)... Genelkurmay'a karşı darbe yapmak isteyen adamlara karşı hükümeti bütün sevaplarıyla bozmak adına ordunun içyapısı bozulmasın diye adamların dediklerini yapıyormuş gibi yapıp hükümeti yıktık; ama TSK'nın oradan sapasağlam çıkmasını sağladık.

-Sizce sağlam çıktı mı?

Kendi adıma böyle yaptığıma inanıyorum. Bütün namussuzluklar bir tarafa, benim yaptığım tek bir şey var; TSK içinde pik noktaya varan ikiliği Genelkurmay'ı koruyarak, yani hiyerarşiyi koruyarak büyük bir beladan kurtardığımızı düşünüyorum.

-TSK'nın hiyerarşik yapısını koruduğunuzu söylüyorsunuz. Peki, ya milletin iradesi?.

Doğrusu, bu sorunun cevabını açıkçası vermek çok güçtür. Ama millet iradesine sahip çıkamayanların başında (Erbakan dışındaki siyasi) liderler geliyordu.

-Eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, "İstifa ederek Refah-Yol hükümetinin düşürülmesini sağlayan DYP'li bakan ve milletvekilleri bir anlamda darbeyi önlediler. Onları şükranla anıyorum." diyor.

Ben onu şöyle tamamlayayım. Çünkü eksik söylemiş arkadaş. Biz önce ordunun içindeki iç savaşı önledik. Ondan sonra darbeyi önledik. İç savaşı kazanan, darbeyi de yapacaktı. O güzide hükümeti kurban ederek bunu başardık... En büyük günahımız da (en büyük sevabımız da) budur. NATO'cu olmasalardı, dirayetli olsalardı, bu işi kendi içinde halledebilselerdi bütün bunlar yaşanmayacaktı.

-Pişman mısınız?

Milyar kere. O hükümet devam etseydi bugün Türkiye'nin borçlanması inmişti ve bu özelleştirmeleri yapmak zorunda kalmayacaktık. Erbakan'dan helalinden affımı istedim.

- "İç çatışmayı engelledik." diyorsunuz; ama sonuçta MGK kararlarını asker hazırladı. Çatışma varsa bu ortak kararları nasıl aldılar?

Ama Karadayı, sonra Çevik Bir ve ekibinin istediğini yapmak zorunda kaldı. Bir'in tazyikiyle. Şener Eruygur nasıl bu hükümete karşı bir hareket içine girdiyse o dönemde de Refah-Yol hükümetine karşı Bir ve ekibi vardı.

-Yalım Erez, "Çiller bir gün beni çağırdı. Korkulacak bir şey yok. Darbe marbe olmayacak, ben Amerika'dan garanti aldım." diyor. Böyle bir beklenti var mıydı?

Çiller aynı şeyi bana da söyledi. DYP'den ayrılmadan önce Tansu Hanım'la görüştüm: "Korkma, hiçbir şey olmayacak." Dedi Ama her şey bitmişti artık.

-Peki, o gün hem hükümet hem de bütün partiler ve Meclis, yani siyaset bir kurum olarak MGK kararlarına direnseydi ne olurdu?

(Erbakan Hoca'nın demokrasiye ve Milli iradeye sahip çıkma çağrısına uyulsaydı)

Bugün çok daha olgunlaşmış bir demokrasi ve parlamenter sistem olurdu. Bu kadar yolsuzluk olmazdı. Böyle bir güç çıkabilseydi parlamentodan bütün bu pislikler olmazdı. Ama böyle bir güç çıkmadı. Çünkü psikolojik olarak etki altına alınan bir Meclis vardı.

- DYP'den istifa edenler sonradan hükümette DTP çatısı altında yer aldı. Bu bir ödüllendirme miydi?

Tabii ki, bu çok net. Hatta sadece DTP'ye değil, ANAP'a da geçenler oldu. Erkan Mumcu'nun bana bir lafı var: "Bir kuruşa mal olmayan bir tek sen varsın bize." Demişti.

- ANAP'a geçenler de mi para aldı?

Ben tanık olduğum şeyi söylüyorum. Hepsi gerçektir.

- Batı Çalışma Grubu (BÇG)'nun bir baskısı oldu mu?

BÇG, inanılmaz amatörceydi. Bir konjonktür yaratıyorsunuz. Bugün Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)'nin yaptığı gibi. Ben o gün onlardan etkilenenlerin içinde değildim. Yaptıklarının hepsini amatörce işlerdi.

-28 Şubat'ın kaybedeni kim, kazananı kim?

Bu süreçle birlikte maalesef sandık demokrasisi ortadan kalktı. Milli irade baskı altına alındı. Türkiye'de REFAH, DYP, ANAP, MHP ve DSP gibi partiler tamamen tasfiyeye uğradı. Yani millet iradesini yansıtan siyaset kısıtlandı, kontrol altına alındı. 28 Şubat'ta bu memleket çok büyük zararlara ve ekonomik kayıplara uğradı. İnanılmaz yolsuzluklar yapıldı. Derin bir borçlanmaya sokuldu. Halkın psikolojisi mahvedildi. Aile yapınızdan inançlarımıza kadar her şey manipüle edildi. Bankaların içi boşaltıldı. Teoman Koman, Güven Erkaya gibi 28 Şubat'ı yapanlar, sonra bu bankaların sahiplerine danışman atandı!?.

- Refah-Yol hükümeti düşürüldükten sonra Mesut Yılmaz'ın başbakanlığında Anasol-D hükümeti kuruldu. Ancak siz ANAP'tan da istifa ettiniz.

28 Şubat'ın aynı zamanda bir hırsızlık süreci olduğunu görünce istifa ettim. Meclis'te genel kurul restorasyonu 6,5 milyon dolara mal olacakken, 43 milyon dolara mal edildi. Mesut Yılmaz'a soruyorum, sustu. Bazı milletvekilleri yolsuzluğa bulaştı. Zaten sonra Anasol-D hükümeti düştü. Tek nedeni de yolsuzluktu.

-28 Şubat'ın gerekçesi neydi?

28 Şubat'ta medya marifetiyle harika bir senaryo üretildi. Fadime'yi sokaktan alıp başına türbanı geçirdiler, olay birden irtica tehlikesine dönüşüverdi. Tam bir toplumsal mühendislik ve manipülasyon gerçekleşti. Olayların perde arkasına baktığınızda en önemli sebeplerinden biri D-8 ve havuz sistemini kuran ve bunları uygulayan Erbakan hükümetinin ülkeyi milli ve yerli hedefler doğrultusunda yönetmeye başlaması idi. Yani nitelikli hırsızların bu zavallı halktan çalarak yurtdışına kaçırıp tekrar bu halka borç vermesi ile elde ettiği yüksek faiz dönemini bitirdiği için Refah-Yol'un yıkılmasına karar verilmişti.

- Ergenekon'da da ‘hükümeti yıkma' amacı var. Soruşturmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

hükümeti yıpratmak ve yıkmak için bir kesim ayaklandırılmak istenmiş olabilir. Ama iddianamedeki suçlama benim dikkatimi çekti. Burada sadece ‘hükümeti yıkmak' suçlamasına yer verilmişti. Anayasayı değiştirmeye yönelik suçlamalar yoktu. O yüzden bu davadan bir şey çıkmaz gibi görünmektedir. Zaten sanıklar tek tek tahliye edilmekteydi. Çünkü hükümet hala ayakta ve iktidarda. Yani amaçları sübuta ermiş değildi. (Kaldı ki bu çeteleşme ve cepheleşme oluşumlarının dış bağlantılarına ve asıl patronlarına neden hiç değinilmemişti?)

-Ama ek iddianame daha hazırlanmadı. O dediğiniz suçlamaların, özellikle darbe suçlamasının, bu iddianamede yer alması bekleniyor.

Bana kalırsa Tayyip Erdoğan'a karşı yapılan ve sübuta ermemiş bu komplovari hareketlerden değil de Erbakan'a karşı yapılmış olanlardan dolayı bazıları içeri alınmalıydı. Yani 28 Şubatçıların dış bağlantılı ve art maksatlı olanlarına dava açılmalıydı.

Erkan Mumcu: "O Adamın Yüzünü Bile Hatırlamıyorum" diye inkâr ediyor

Hikmet Aydın, DYP'ye geçtikten sonra Erkan Mumcu'nun kendisini ziyaret ettiğini, "Darbe olacak. İlk seni alacaklar..." dediğini açıklamıştı. Bu iddiaları yalanlayan Erkan Mumcu ise Hikmet Aydın'ı ‘deli' olmakla suçlamıştı. "Ben o adamın yüzünü bile hatırlamıyorum. Böyle bir adamla beni muhatap etmeyin." diyen Mumcu, o dönemde kimsenin Aydın'ı ciddiye almadığını söyleyerek, bir nevi suçluluk psikolojisiyle Aydına saldırmıştı. Her zaman 28 Şubat'a karşı olduğunu, bu yönde açıklamalar yaptığını ifade eden Mumcu'nun bu sözlerine sinirlenen Hikmet Aydın ise 2,5 yıl birlikte çalıştıklarını, Mumcu'nun o dönemde ANAP genel sekreteri, kendisinin ise genel sekreter yardımcısı olduğunu hatırlatarak: "Beni nasıl tanımaz? Bu mümkün mü? Ben ona ekonomi dersi verdim, resmen yıllarca yardımcılığını yaptım." Diyerek; söz konusu olayın kendisine ait odada yaşandığını ve şahitlerinin hala hayatta olduklarını belirtip, Erkan Mumcu'nun saçmaladığını vurgulamıştı.

İlk Vekil Transferi Güneş Motel'de Yaşandı

28 Şubat'ta Refahyol hükümetinin düşürülmesinde önemli bir rolü üstlenen DTP'nin parayla kurulduğu iddiası, 1978'de yaşanan Güneş Motel olayını hatırlatmıştı. 1977 seçiminden sonra Bülent Ecevit'in CHP'si birinci parti olmuş; ancak yüzde 42 oya rağmen tek başına iktidar olamamıştı. Bunun üzerine Ecevit, 15 Haziran 1977'de bir azınlık hükümeti kurmuş; ancak güvenoyu alamamıştı. Ardından Demirel başkanlığında İkinci Milliyetçi Cephe (MC) hükümeti kurularak. AP, MSP ve MHP yeniden iktidara taşınmıştı. Ecevit, "Kumar borcu olmayan 11 vekil arıyorum." diyerek 2. MC hükümetini düşürmek için hareket başlatmıştı. İstanbul'daki Güneş Motel'de gizlice AP'li 11 vekille görüşüp. AP'lilerle pazarlık masasına oturan Ecevit, hepsine bakanlık sözü vererek onları CHP'ye geçmeye ikna etmeyi başarmıştı. İddiaya göre, AP'liler sadece makam değil aynı zamanda para karşılığı Ecevit ile anlaşmıştı. Bu olaydan sonra 2. MC hükümeti yıkılmıştı. 5 Ocak 1978'de Ecevit, şaibeli bir şekilde transfer ettiği milletvekilleriyle yeni bir hükümet kurmuşlardı. Ancak kısa süre sonra bu 11 milletvekili hakkında çıkan yolsuzluk söylentileri, Ecevit'i zora ve zarara sokmaktaydı. 1979 yılında yapılan ara seçimlerde başarısızlığa uğrayan Ecevit görevden çekilmiş ve Demirel 25 Kasım 1979 tarihinde MSP ve MHP'nin desteğiyle bir azınlık hükümeti kurmuşlardı.

28 Şubat sürecinde DYP'den İstifacı Milletvekilleri

DYP'den istifa eden milletvekilleri: Emre Gönensay, Köksal Toptan (önce istifa etti, sonra partiye döndü), İsmet Sezgin, Yalım Erez, Hamdi Üçpınarlar, Mustafa Küpeli, Safter Gaydalı, Cavit Çağlar, Yaşar Dedelek, Mehmet Batallı, Şamil Ayrım, Necdet Menzir, Gencay Gürün, Mehmet Köstepen, Rıfat Serdaroğlu, Şinasi Altıner, Mehmet Korkmaz, Tevfik Diker, Ayseli Göksoy, Refaeddin Şahin, İrfan Demiralp, Hikmet Aydın, Hasan Denizkurdu, Doğan Güreş, Mahmut Yılbaş, Mustafa Zeydan'dı.

Erbakan: "Milletvekillerine çeşitli ve etkili baskılar yapıldı!"

Dönemin başbakanı Necmettin Erbakan, 28Şubat'ta Refah-Yol hükümetini düşürmek için DYP'li milletvekillerine baskı yapıldığını, hatta bazılarına imkânlar sağlandığını vurgulamıştı. Bu düşüncesini daha sonra kamuoyuna şöyle açıkladı: "Refah-Yol'u yıkmak için DYP milletvekillerine rüşvet ve tehdit dâhil her yol denendi. DYP milletvekillerinin sayısını azaltmak için bazıları çeşitli şekilde ikna ettiler. Bazılarını tehdit ettiler. Tehdidin Genelkurmay İkinci Başkanı (Çevik Bir) tarafından yapıldığı söyleniyor. Milletvekilleri ‘Ya istifa edin ya da Yassıada'ya gidersiniz. Yassıada'da yerleriniz belli. Senin numaran budur.' diye baskılar yönetildi."24[2]

AKP'nin Kuruluş Yıllarında CIA ve MOSSAD!..

Yıl 2000. Türkiye ekonomik krizle yatıp kalkıyor. Başbakan Ecevit rahatsız. Siyasi istikrar yok. Başbakan Ecevit'in yardımcıları Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli.

Medya manşetleri ve televizyon ekranlarında sürekli hortum haberleri.

Halk, yolsuzluklardan bıkmış. Yolsuzluklar can yakmaya da başlamıştı. Bazı kamu bankaları hortumlanmış 50 veya 60 milyar dolar uçmuştu. Hayali ihracat, naylon fatura, ihale yolsuzlukları, BİT'lerdeki, belediyelerdeki yolsuzluklarla birlikte o günlerde 100 milyar dolarlık bir hortum söz konusuydu.

Hortumcular siyasetçilerle iç içe bulunuyordu.

Bir şeyler yapmak gerektiğine inanarak isimsiz sekiz kahraman arkadaşla birlikte 3 Mart 2000 tarihinde Yolsuzlukla Mücadele Derneğini benim başkanlığımda kurduk. Başbakan Ecevit, Genelkurmay Başkanlığı, Baro Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, tüm siyasi partiler, sivil toplum kuruluşlarına ve Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcısı Vural Savaş ile Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'a yazılı bir mektupla derneğin amacını anlatmak maksadıyla bir diyalog çağrısında bulunduk.

Anlayacağınız isteklerimizi ve düşüncelerimizi paylaşmak üzere hepsinden yazılı bir randevu talep ettik.

11 Nisan 2000 tarihinde Genelkurmay Başkanı (E.) Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'dan davet aldık.

Genelkurmay Karargâhı'nda yaklaşık bir buçuk saat karşılıklı değerlendirmelerde bulunduk.

O görüşmede Org. Kıvrıkoğlu, "Genelkurmay Başkanı olduğumda protokol kurallarını çiğneyerek, Emniyet Genel Müdürlüğüne gidişim, çetelerle mücadeleye destek olarak değerlendirildi. Şimdi sizi kabulüm de yolsuzlukla mücadeleye destek anlamındadır" diyerek bize anlamlı biri destek vermişti.

O günlerde gündemde birinci madde 10.Cumhurbaşkanı seçimiydi.

Mesut Yılmaz, Demirel'in tekrar Cumhurbaşkanı olması için yapılan 5+5 değişikliğinin önünü kesmişti.

Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu'na görüşmemizde; "Cumhurbaşkanı aynı zamanda Başkomutandır. Başkomutanın şaibeli ve TBMM'de dosyası olan birinin olması uygun değildir. Bu konuda Başbakan Ecevit' le konuyu görüşmenizde fayda var. Kamuoyundan gelen bu konudaki değerlendirmeleri sunuyorum" demiştik.

Kamuoyunun malumları olduğu üzere Org. Kıvrıkoğlu, Başbakan Ecevit'le kırkbeş dakikalık bir baş başa görüşme yapmış, ardında da Anayasa Mahkemesi Başkanı Necdet Sezer, tüm parti liderlerinin ortak önerisiyle 10. Cumhurbaşkanı seçilmişti.

2000'li yıllarda TBMM'de muhalefeti DYP (Çiller) ve Fazilet Partisi (Recai Kutan) temsil ediyordu.

Fazilet Partisi üzerine hesaplar okyanus ötesinden (ABD Yahudi lobilerinden) yapılmış ve düğmeye basılmıştı. "Yenilikçiler" adı altında bir organizasyon yapılması için gerekçe hazırdı. Parti kapatılacak ve AKP'ye zemin oluşturulacaktı.

RP-Fazilet Partisi daha açıkçası "Milli Görüş" elbisesiyle büyüyen dörtlü "Gül, Erdoğan, Arınç ve Şener"le yola çıkılarak yeni bir parti kurulacaktı. Fazilet Partisi Büyük Kongresi'nde Gül'ün Genel Başkan adaylığı bu süreçte önemli bir virajdı.

Şunu açık yüreklilikle söylemekte fayda vardı:

Benim bilgilerime göre senaryolarda Gül, Arınç ve Şener hiçbir zaman yeni partinin lideri olamayacaktı.

Lider, Erdoğan'dı.

Kod adı da Reis'ti.

Kısa bir anekdot vermemiz yararlı olacaktır:

O yıllarda Yeni Şafak Gazetesi'nde Yolsuzlukla Mücadele logosuyla da köşe yazıyordum. Yani, Fehmi Koru, Selahattin Sadıkoğlu, Ömer Çelik başta olmak üzere Erdoğan kadrolarıyla yakın diyalog içinde bulunuyordum. Erdoğan parti kuruluşunda bizzat telefonla beni de arıyordu. Eski Milletvekili Bekir Sobacı da diyalogda olduğum bazı şeyleri paylaştığım bir dostumdu.

Erdoğan, ceza evinde yatarken, Ankara'da Turan Güneş'te bir sitede: "Gül ve arkadaşları parti kurma aşamasındalar. Hasan Celal Güzel'in partisi dahil, bazı seçime girmeye hazır partilerle de temasa başladılar." Diye yazıyordu.

Sonra yeni parti kurmaya ve adını Adalet ve Kalkınma Partisi koymaya karar kılınıyordu.

Bu süreçte Yolsuzlukla Mücadele Derneği olarak bizler de "merkez sağ- merkez ve merkez sol- kimlikli 101 kişiye, "yolsuzlukla mücadele onur ödülü"  veriyorduk.

İşte ne olduysa bundan sonra oldu.

Bir dernek nasıl oluyor da, bir Genelkurmay ziyaretiyle 10. Cumhurbaşkanlığı seçiminde faktör oluyor ve verdiği ödüllerle kamuoyunun yakın ilgisini çekiyordu!?

ABD Başkanı Bill Clinton, Yardımcısı Al Gore ve Dış İşleri Başkanı Madline Olbrayt'ın direktifleriyle National Democratic Institute | NDI'ın Orta Doğu Koordinatörü Thomas Berry temasa geçiyordu.

TSK'dan emekli olduktan sonra ABD Kongresinde hakkında çıkarılan bir özel kanunla ABD Ankara Büyükelçiliğinde 17 yıl müşavirlik yapan bir (E.) Hava Pilot Kurmay Albay hala sağ ve tanıktır.

Bu temaslarda yanımda en az beş- altı kişi bulundurdum.

Konu derneği partileştirmemizdi.

Gerekli destek vaadi yapıldı.

Eski DTP Müsteşarı İlhan Kesici'nin Genel Başkanlığında bir yeni "Milli Demokrat" parti denemesi yapılması telkin edildi.

Kesici, zor yolla Başbakan olmak yerine daha kolay yolu bekler gibiydi!...

Uzatmayayım bunu ne yazık ki başaramadık.

Bu konuda her türlü detay bilgiyi birçok eski parlamenter arkadaşımla paylaşıyordum. Ayrıca benim milli duruşum ABD yetkililerini rahatsız ediyordu. Bu daha sonra bana söyleniyordu. Bizimle yeni parti için temasta olan güçler aynı zamanda da FP'deki yenilikçilerle de temas kuruyordu.

İsrail Ordusu'ndan emekli, Türkiye'de MSB F-16 Modernizasyon Projesi'nde görevli hem İsrail, hem de Türk vatandaşı bir MOSSAD yetkilisi ( M.B.) bir gün bana; elinizi çabuk tutun başaramazsanız Recep Tayyip Erdoğan cezaevinden çıkacak, yeni parti kuracak, parti iktidar olacak ve Erdoğan Başbakan olacak, sana da tavsiyem bu partide kurucu ol" diye öğüt veriyordu.

Geleceği nasıl okuyorsun? Dediğimde de." Projeyi yapanlar nelerin olacağını üç aşağı beş yukarı bilirler herhalde" şeklinde yanıtlıyordu.

Gerekçelerini de şöyle sıralıyordu:

*İsrail'in bölgede sonsuzluğa kadar güveni için yeni bir Ortadoğu kurulacak.

*Irak'ta operasyon yapılacak ve Baba BUSH'un intikamı alınacak.

*Türkiye'de İslami duyarlılığı olan kesimlerin eylemlerinin önü tıkanacak.

*Su ve enerji kaynakları kontrol altında tutulacak.

*PKK ile mücadelede Barzani ve Talabani ile işbirliğine girecek bir Türkiye yapılandırılacak.

*Türkiye, globalleşecek, yani küresel sisteme entegre olacak...

Aynı tarihlerde Egemen Bağış, İshak Alaton ve Erdoğan'a "Üstün Cesaret Madalyası" veren Yahudi Lobisi, Ömer Çelik ve Cüneyd Zapsu ile ABD'de gereken lobi çalışmaları yapılıyordu.

Ve tabi, Kemal Derviş olayını bu gelişmelerden soyutlamak da yanlış olur.

2000'li yıllarda okyanus ötesinden düğmeye basılarak Türkiye'ye Ilımlı İslam adında yeni bir elbise giydirilmeye çalışılıyordu.

ABD bölgedeki projesini hayata geçirmek için önce "Milli Görüş" başta olmak üzere Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ı ve bilahare de "Milli Duruş"çuların üzerini çiziyordu."25[3]



Diyen Tevfik Diker, bu tarihi itiraf ve ifşaatlarıyla, 28 Şubatın ve tabi Ergenekon operasyonlarının karanlık perdelerini aralıyordu. Evet, sormak gerekiyordu: 28 Şubat senaryosunu da, Ergenekon operasyonunu da aynı Siyonist ve emperyalist odaklar planlayıp uyguladığına göre, piyonlar değişse de patronlar değişmiyordu.



Nejat HAKKUL

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız



Milli Görüş gecelerinde sandalyelerin üzerine serpilen parti bayraklarından birisinin sapını çekerek hediye diye Milli Görüş'ün Aziz Liderine verirken, Erbakan Hoca'nın elini öpmeye tenezzül etmeyip, hiç utanmadan yüzünü yalayan geçmişten günümüze haddini bilmeyen yetmelere... Tenkidimiz, kişilere değil, bozuk karakterlere.....

UYAN VE UTAN!



İnsanı rezil eden, çirkin hayasızlıktır

Büyüğe böbürlenen; "ebter" olur nesepsiz!

Hamuru çamur eden, elbet mayasızlıktır.

Hoca'ya hakaretin, sanmıyorum sebepsiz!



Seksen üç yaşındaki, bir insan-ı Kamilin

Elin öpmezsen, yerin; bil, esfeles safilin

Hiç değeri olur mu, böyle cahil gafilin

Ne çok nefret kazandın; bre huysuz nasipsiz!



Eğilip el öpmüyor, gururun köpeğidir

Halis buğday un değil, arpanın kepeğidir

Hidayet kararması, Allahın köteğidir

Ey terbiyesiz çocuk; kalitesiz, erdemsiz!



Hoca'nın sayesinde, adam yere kondunuz

Civcivken güvercindiz, karga olup kondunuz

Nifak aşı yapıldı, şımarıp kudurdunuz

Mücevher kutu olmaz; gümüş kakma, sedefsiz!



Kimler sana öğretti, töresizlik tersliği

Belaya çarpılırsız, bırakın teresliği

Hoca'ya saygısızlık, locaya metresliği

Terk etmeyen kayıyor, uçuruma hedefsiz!.



Haram zade olanlar, bilmez kadir-ü kıymet

İnsafsız vefasızlık; alamet-i kıyamet

Vicdanım isyandadır: kahbeliğe kıyam et!.

Bu ne soysuz kibirdir, ey zavallı edepsiz!.



Tevbe et, özür dile; gel artık, özün düzelt

Hayra koş hakkı savun; Allah rızasın gözet

İslam, haddin bilmektir; budur nasihat özet

Milli Görüş Hak dava, diğerleri mesnetsiz!



[1] Murat Aksoy / Aydınlık / 22.02.2009

[2] Aksiyon / 24.02.2009

[3] Tevfik Diker / Milli Gazete / 24.02.2009

Bu yazarin diger makaleleri

ZAFER YAKINDIR
  Ey Müslüman hiç üzülme Teslim olma sen bu zulme Siyah kefen Siyonizm'e Ha...
Devami
NECİP FAZIL’IN ATATÜRK HAYRANLIĞI
  NECİP FAZIL’IN ATATÜRK HAYRANLIĞI          Atatürk’ün vefatından sonra yurt içinde ve...
Devami
EHL-İ SÜNNETİN İNANCI VE TEMEL ESASLARI
  Sünnet’i Terk Etme Tehlikesi ve Sapkın Sonuçları “Şayet örneksiz ve rehbersiz,...
Devami
SAYIN BAYIM (ŞİİR)
  SAYIN BAYIM          Milli Görüş saye-sinde sivrildin Artık halkımıza, umuttun bayım… Sonunda davandan,...
Devami
FANİ VE FENA DÜNYA
Ey gaflet hıyanet, rezalet yurdu Şeytan takımına, pazarsın dünya! Hatta boğdurursun,  tilkiye...
Devami
AKP'LİLER İÇİN, SERVET VE ETİKET Mİ ÖNEMLİ, YOKSA İNSANİ HAYSİYET VE MİLLİ HASSASİYET Mİ ?
  AKP'nin kapatılma süreci Recep T. Erdoğan ve ekibini şaşkınlığa...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1896

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR