Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4277
mod_vvisit_counterDün5470
mod_vvisit_counterBu Hafta4277
mod_vvisit_counterGeçen hafta39664
mod_vvisit_counterBu Ay4277
mod_vvisit_counterGeçen Ay202530
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15387140

IP'niz: 3.230.154.129
Bugün: 01 Haz 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11658031

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

ENCÜMENİ DANİŞ VE EMEKLİ GENERALLER

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Encümen-i Daniş (Danışma ve İstişare Kurulu) olarak gündeme getirilen oluşumun, gizli masonik yapılanmaların, sivilleştirilmiş ve serbest hale getirilmiş gayrı resmi bir sohbet halkası ve etki aracı olduğu her halinden sırıtıyordu Ancak Hüseyin Kıvrıkoğlu ve İsmail Karadayı gibi E. Genel Kurmay Başkanlarının ve Kuvvet Komutanlarının, Atatürk'ün yüksek bir feraset ve cesaretle, tarihte ilk ve son defa olmak üzere, resmen ve fiilen kapattığı, kökü dışarıda bulunan fesat kurumları ve Siyonizmin-emperyalizmin ön karakolları olan masonik oluşumların hizmetkârı olamayacakları kesin bir durumdu. Her seviyeden bazı askerlerin de masonluğa katılabileceği mümkün ve doğru olsa da, Kıvrıkoğlu ve Karadayı gibi şuurlu ve onurlu şahsiyetlerin, bu gibi toplantılara, özel milli amaçlar için katıldıklarını, hatta deşifre olmalarını sağladıklarını düşünmemiz gerekiyordu.

Devletin birçok üst düzey kademelerinde görev yapan emekli pekçok kişinin katıldığı bir Encümen-i Daniş toplantısı, Moda Deniz Kulübü'nde yapılmıştı.

Toplantı öncesi basın mensuplarının "Gündeminiz nedir?" şeklindeki sorusuna sinirlenen Hüseyin Kıvrıkoğlu, "Ne gündemi ya? Her gün gündem mi olur? İçeri girince gündem belli olur." Diye cevaplamıştı. Edinilen bilgiye göre; eski TBMM Başkanı Necmettin Karaduman, eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, eski Genelkurmay Başkanları Emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı ve Emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, Emekli Orgeneral Necdet Üruğ, Emekli Orgeneral Aytaç Yalman, Emekli Büyükelçi İlter Türkmen, eski Başbakan Bülent Ulusu ve Emre Gönensoy'un da aralarında bulunduğu birçok kişi, Encümen-i Daniş toplantısı için Moda Deniz Kulübü'nde bir araya toplanmıştı.17[1]

28 Şubat, Encümeni Daniş'in tavsiyesi miydi?

Kim bu Encümen-i Daniş? Derin devlet mi? ‘1 numaralar konseyi mi?'... BÇG'nin yerini Encümen- i Daniş mi aldı?'... Üyeler konuştukça kafalar daha da karışıyordu. Aralarında eski kuvvet komutanları da olan bazı üyeler öyle tarifler yaptılar ki nerdeyse ‘kadınların 5 çayı gibi' sunuluyordu.

Oysa aynı grubun bazı üyeleri de ‘burada konuşulanları eşlerimize bile anlatmayız' diyerek hadiseye gizemli bir hava katıyordu. Son olarak da şu anki başkan, eski TBMM Başkanı Necmettin Karaduman konuştu. ‘Arkadaşlar arası sohbet grubuyuz' diyen Karaduman da gizliliğe riayetten bahsediyordu.

‘Tavsiyelerimizi Cumhurbaşkanı'na ve Başbakan'a iletiyoruz' dedi. Fakat mektup arkadaşları arasında bugün Gül ve Erdoğan yoktu.

Aslında tartışma yeni gibi gözükse de kamuoyu son 25 yıldır bu isme aşinaydı. Hatta 1995'te dönemin başbakanı Çiller ve Cumhurbaşkanı Demirel'e yolladıkları mektup tartışma koparmıştı. Encümen-i Daniş'in o zamanki üyeleri mektupta, "Uzun zamandan beri açıkça ve pervasızca, anayasaya dayalı demokratik ve laik düzenimizi kökten tahrip etmeyi ve yerine şeriata dayalı devlet düzenini zorla uygulamayı amaçlayan beyan, eylem ve davranışlara girildiği görülmektedir. Türkiye'yi temelinden yıkmak, ülkeyi ve milleti bölmek isteyen sorumsuz kurum ve kişilere karşı yasal, idari ve yargıya yönelik ciddi tedbirlerin alınmasını öneririz" tehdidi yer almaktaydı. Cumhurbaşkanı ve Başbakan'a önerilen tedbirler şöyleydi: "Cumhuriyetin temel nitelikleri ve laikliğin korunması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun tavizsiz uygulanması, Kur'an Kursları ve İmam Hatip liselerinin sayılarının azaltılarak sıkı denetime alınması, bu amaçlarla çağdaş ve laik her türlü önlemin alınması..."

Geriye dönüp bakıldığında insan düşünmeden edemiyordu: Meşhur 28 Şubat MGK kararlarıyla, Encümen-i Daniş'in yazdığı mektupta sıralanan ‘tedbirler' arasındaki paralellik tesadüf müydü?..18[2] diye soran ve AKP'yi kahramanlaştırmaya çalışan Adem Yavuz, Davos kahramanının İsrail'e özel özür elçisi gönderdiğine ise hiç değinmiyordu.

Jak Kamhi İsrail'e gizli temsilci gönderildi mi?

İSRAİL'İN en büyük gazetesi Yediot Achronot muhabiri İtamar Eichner'ın haberine göre, Türkiye Davos krizini yatıştırmak amacı ile özel bir temsilciyi bu ülkeye gönderiyordu.

Bu gizli temsilci ise Türkiye Yahudi Cemaati'nin liderlerinden ve ülkenin tanınmış iş adamlarından Jak Kamhi oluyordu. Kamhi 15 yıl önce bir suikast denemsinden kurtulmuş olup, Türkiye'de AKP yönetimine yakın biri olarak tanınıyordu. Kendisi İsrail'e geldi ve Dışişleri Bakanı Tsipi Livni ve Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile görüştü. Kamhi'nin ziyareti Cumhurbaşkanı krizi sonra erdirme çabası olarak Abdullah Gül'ün İsrail'e yapacağı ziyaretin koordinasyonu konusunda iki ülke arasındaki temaslar ile ilgili oldu. Başkanlar Kurulu'ndaki konuşmasında Livni: "Türkiye ile ilgili olarak bir generalin" söylenmemesi gereken bazı sözlerin söylendiğini ve Türkiye'nin savaş sırasında yanında yer alacağı taraf konusundaki seçimine üzülmek gerektiğini belirtiyordu. Bununla birlikte, "Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin stratejik olduğunu ve geçmişte oldukları düzeye geri getirmek gerektiğini" vurguluyordu.

MHP'den Erdoğan'a "gizli özel temsilci" sorusu yöneltmişti.

İsrail'in en büyük gazetelerinden Yediot Achronot'ta iki ülke arasındaki krizi yatıştırmak amacıyla Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan'ın bir gizli temsilciyi İsrail'e gönderdiği haberinin 19 Şubat'ta çıkmasının ardından MHP Kütahya Milletvekili Alim Işık konuyu Meclis'e getirmiş ve Başbakan Erdoğan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması istemiyle Meclis Başkanlığı'na bir soru önergesi vermişti.

Işık Erdoğan'dan şu soruların cevaplandırılmasını istedi:

1- Adınıza İsrail'e bir gizli özel temsilcinin gönderildiği doğru mudur?

2- Doğru ise bu özel ve gizli temsilci kimdir? Bu özel ve gizli temsilci, İsrail'de sizler ve dolayısıyla da Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına kimlerle hangi konularda görüşmelerde bulunmuştur? Bu görüşmelerin sonucu ne olmuştur?

3- Adınıza özel temsilcinin İsrail'e gönderilmesi ve T.C. Devletinin Başbakanı olarak Davos'ta gösterdiğiniz dik duruş arasında nasıl bir ilişki söz konusudur?

4- İddia doğru ise bu bir çelişki değil midir? Evet, yoksa Davos tamamen bir şov mudur?

At izi, it izine karışmış gibiydi!

Genelkurmay eski Başkanı emekli orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'ya ait olduğu iddia edilen üçüncü kaset internet sitelerine düşüyordu.

28 Şubat sürecinde ikinci başkan Orgeneral Çevik Bir'in gölgesinde kaldığı sanılan, o tarihte bile ‘1 Numara' olmadığı savunulan Karadayı'nın son yıllarda Erkan Mumcu'ya kadar uzanan hayli ilginç diyalogları gündeme niye taşınıyordu. Doğu Perinçek'in ‘1 Numara' diyerek Hüseyin Kıvrıkoğlu'nu mindere çekmeye çalıştığı ortamda, Veli Küçük'le restleştikten sonra İsmail Hakkı Karadayı'ya ait olduğu konuşulan konuşma kayıtlarının internete düşmesi kafaları karıştırıyordu. Siyasi rekabeti bir parti lehine veya aleyhine değiştirebilecek özelliklere sahip olmayan bu kayıtları internete servis edenlerin, siyasetçilerden değil de Silivri'yi etkileyebilecek güç odaklarından talepleri olabilir miydi, o da meçhuldü.  Kesin olan, bu aşkın ‘sahici' olmadığıydı.  Ancak şu iki soru, cevaba muhtaç gözüküyordu:

1- Karadayı'yı içine alan yeni bir dalga geliyor da bu kasetler uyarı niteliğimi taşıyordu?

2- Yoksa bu kasetlerle operasyonların dalga boyu yükseltilerek örtülü korunak sağlanması mı hedefleniyor du?

Malum, bazı kesimler akıllarına gelen tüm general isimlerini Ergenekon'a bulaştırarak ‘ya birlikte kurtuluruz ya birlikte batarız' pervasızlığı sergiliyordu. Bunlar, ne kadar çok general ismi karışırsa, işlerinin o kadar kolaylaşacağını düşünüyordu" diyenler vardı.

"Akil adamların" yapacağı iş değildi!..

28 Şubat döneminin Genelkurmay 2. Başkanı olan (E.) Orgeneral Çevik Bir imzasıyla YÖK'e gönderilen bir yazıyla, İmam-Hatipler bahanesiyle meslek liselilerin üniversiteye girişlerine nasıl engel olmaya çalışıldığı, geçtiğimiz günlerde ortaya çıkmıştı.

Şimdi de, halen faaliyetlerini sürdürdüğü anlaşılan Encümen-i Daniş isimli bir kuruluşun zaman zaman, devletin üst makamlarına sunulmak üzere, ilginç raporlar hazırladığı anlaşılmıştı.

İsmine baktığınızda, ülkenin gelişmesi ve ilerlemesi için çalıştığını varsayabileceğiniz ve ‘akil adamlardan' olması gereken bu kuruluş, neticelerine baktığınızda, ülkemizin pek de hayrına olmayan türden raporlar hazırlamıştı.

Raporların omurgası, bekleneceği gibi, laiklik ve Atatürkçülük temeline oturtulmaya çalışılmıştı.

Bugün gazetesi tarafından yayınlanan ve zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e gönderildiği anlaşılan 1994 tarihli mektup, 28 Şubat'la ilgili adımların daha o zamandan itibaren atılmaya başlandığını hatırlatmıştı.

Yayınlanan mektuptaki imzalardan anlaşıldığı kadarıyla, Encümen-i Daniş'in yarısı askerlerden, dörtte biri diplomatlardan ve kalanı da akademisyenlerden oluşmaktaydı.

Devlette önemli görevlerde bulunmuş insanların emekli olduktan sonra da, memleketle ilgilenmelerinin ve gidişatla alakalı olarak yönetimde bulunanlara raporlar vermelerinin güzel tarafları olduğuda, söylenebilirdi.

Ancak raporlarda şikâyet olarak dile getirilen hususların tamamen zorlama olması ve talep edilen şeylerin, Anayasa'ya, kanunlara ve dahası demokrasiye tümüyle aykırı olması, oldukça dikkat çekiciydi.

Milletin omuzlarına basarak belli noktalara gelmiş insanların, talep ettikleri şeylerin Milletimizin arzu ve istekleriyle taban tabana zıt olması bir yana, çoğu gerçekleştirilen bu taleplerin, aslında tarihte benzeri çok az görülen bir soyguna zemin hazırlamış olmasıda ilginçti.

Dikkatler, birilerinin muhayyilesinde oluşan bir tehlike olan irtica ile mücadeleye odaklanmışken, bu fakir Milletin on milyarlarca dolarının hortumlanmış olması, Encümen-i Daniş ve benzeri oluşumların neye hizmet için kurulduğu sorusunu anlamlı hale getirmekteydi.

Devletin varlığı, birliği, bölünmez bütünlüğü ve benzeri sözlerin sık geçtiği rapor, yıllardan beri aşina olduğumuz tuhaf bir zihniyetin yansımasından ibaretti.

Çünkü her ne kadar birlikten, beraberlikten; Anayasa ve kanunlardan bahsediliyor olsa da; raporun ana teması, var olan mevzuatın mümkün olduğu kadar zorlanarak, milli, manevi ve haysiyetli gelişmelerin önlenmesi talebinden başka bir şey değildi.19[3]

Aslında, Milli bir "Encümeni Daniş" gerekliydi.

Encümen-i Daniş adı verilen "Danışma Kurulu"nda eski Başbakanlar, Genelkurmay Başkanları, Meclis Başkanları, Bakanlar, Büyükelçiler var; iki haftada bir toplanıp ülke meseleleri ile ilgili konuşuyorlarmış.

Peki, bu kamuoyuna nasıl sunuluyor; sanki ülke aleyhine birtakım faaliyetlerde bulunan "gizli bir örgüt" gibi takdim ediliyor. Ülkenin en önemli makamlarında bulunmuş, devlet sırlarına vakıf olmuş, elinden geldiğince, aklının erdiğince ülkesi ve milleti için hizmet etmiş insanların emekli olduktan sonra, bir araya gelip ülke aleyhine çeşitli çalışmalarda bulunmalarının mantığı var mı Allah aşkına?

Böyle bir bakış açısı düşünceden, eleştiriden, farklı fikirlerin seslendirilmesinden korkulduğunun açık göstergesi değil midir?

Bir zamanlar devleti yönetenlerin, emekli olduktan sonra bir araya gelip ülke meselelerini konuşmalarından kaygı duymak, yıllardır ülke olarak canımıza okuyan anlamsız bir paranoyanın yeniden hortlamasından başka bir şey midir?

Encümen-i Daniş üyelerinin çoğunu yakından tanıdığını söyleyen gazeteci Mehmet Ali Kışlalı, kurulun fonksiyonu hakkında şu bilgileri veriyor: "Burada parti falan yok, tarafsız insanlar grubu. Hepsi, üzerinde tartışma yapılmayacak ve değerli görevler yapmış insanlar. İşleri de gidip kahvede dedikodu yapmak değil, ülkenin önemli meseleleri hakkında görüş teatisi. Orada yapılan şeyleri dışarıda kullanmak gelenekleri yok. Biz şunu konuştuk, şu karara vardık diye dışarıda konuşulmaz. Encümen-i Daniş, yazılı kuralları olan çok disiplinli bir yapı değil, araştırmacı bir grup da değil. Herkes birikiminden dolayı gündeme gelen konular üzerindeki fikrini söylüyor..."

Encümen-i Daniş toplantılarına katılan eski Büyükelçi İlter Türkmen ise, toplantılarda gündemin önemli konularının görüşüldüğünü, özellikle dış politika, ekonomi ve güvenlik konularına ağırlık verildiğini ifade ediyor.

Bu köşede çok sık tekrar ederiz; siyasi iktidarlar "Devlet Aklı"nın önemini çok iyi kavramalı ve doğru yönetmesini becermelidir.

Birileri tarafından kamuoyuna esrarengiz bir örgüt gibi sunulmaya çalışılan Encümen-i Daniş, aslında Devlet Aklı'nın bir parçasıdır.

Devletin en üst makamlarında yıllarca hizmet etmiş, çok değerli birikimlere sahip onlarca kişi, yıllarca her ay iki kez bir araya geliyor, saatlerce ülke meselelerini konuşuyor, elbette birtakım kanaat ve değerlendirmeler ortaya çıkıyor, ama gelin görün ki, bir tek devlet yetkilisi/kurumu bu değerlendirmelerden yararlanmayı düşünmüyor.

Bu çok önemli bir eksikliktir; Devletin sırlarına, hafızasına ve birikimine sahip kişiler emekli olduktan sonra da çeşitli pozisyonlarda görevlendirilmeli, onların tecrübelerinden devlet olarak yararlanılmalıdır.

Belki bu tartışmalar, yetkililerin eksikliği görmelerine vesile olur da, Türkiye sahip olduğu birikimi artık kendi refahı ve kalkınması için kullanmaya başlar.

Eğer devlet bu birikimi kullanmayı ihmal ederse, "kötü niyetli" birileri bu birikim üzerinden pekâlâ kendilerine "vazife" çıkartabilir.20[4]

Akif Çarkçı çok yerinde bir soru yöneltiyordu:

Atatürk'ün ordu-siyaset ilişkilerinde prensipleri!

Ordu-siyaset ilişkilerinin zaman zaman gerginlik düzeyine geldiği Türkiye'de hem siyasetin hem de ordunun kendi açısından ürettiği hassasiyetlerin bu gerginliğin sebebi olmasının yanında İç Hizmet Kanunu'nun silahlı kuvvetlere yüklediği misyonun da zaman zaman askerin tepkisel tavrına meşruiyet ürettiği bilinen bir gerçektir.

Askeri darbe sonucu oluşturulan bir anayasa ile yoluna 2000'li yıllarda da devam eden Türkiye'de rejime ilişkin tereddüt ve hassasiyetleri kabaran askerler, 1960, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat'ta olduğu gibi siyasetin normal gidişatına çeşitli metotlarla müdahale edebiliyor. Esasen bu müdahaleci zihniyetin arka planında sanıldığı gibi cumhuriyetin kurucu iradesinin asker kökenli olmasının çok fazla katkısı yoktur.

Ne 60 İhtilali, ne 71 Muhtırası, ne 80 İhtilali ve ne de 28 Şubat Postmodern Darbesi, Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün askeri bürokrasiye bıraktığı felsefi ve siyasi mirasla asla açıklanamaz, bağdaştırılamaz.

Bu bağlamda Atatürk Üniversitesi'nden Doç. Dr. Erol Kaya'nın yaptığı araştırmaya göre, Mustafa Kemal Atatürk'ün ordu-siyaset ilişkilerine bakışı bugünü iyi değerlendirmek için önemli ipuçları sunmaktadır.

Doç. Erol Kaya'nın kitaplaştırdığı Minber yazılarını habere dönüştüren Aktüel'in yayınladığı röportajda Atatürk, ordu-siyaset ilişkilerini şöyle tanımlıyor: "Her ne kadar kendimde ordulardan, muharebelerden ve askeri hususlardan bahsetmek için kuvvetli bir salahiyet görüyorsam da siyasetten bahsetmek hususunu ilgililere bırakmayı uygun buluyorum. Ancak bu sözlerimle, aziz vatanımızın ve bahtsız milletimizin kurtuluş ve menfaatine yönelik olarak, içinde bulunduğumuz dönemin farklı safhalarında ilgisiz kaldığımı söylemek istemiyorum. Bu konuda farklı dönemlere ait düşüncelerimin ve bu düşüncelerin gerektirdiği araştırmaların bir özetini ve sonucunu ifade etmem gerekirse diyebilirim ki; ben en iyi siyasetin her anlamda en kuvvetli olmak olduğuna inanırım. En kuvvetli olmak tabirinden kastım, yalnızca silah olarak kuvvetli olmak anlaşılmamalı. Aksine, asker olmama rağmen diyebilirim ki, silah kuvveti, kuvvetler değerlendirmesini meydana getiren unsurların sonuncusudur. Benim kastettiğim; manen, ilmen, fennen, ahlâken kuvvetli olmaktır. Çünkü bu saydığım hususlardan mahrum olan bir milletin bütün fertlerinin en son silahlarla donanmış olduğunu kabul etsek bile, kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olmaz. Bugünkü insanlık âlemi içinde mevki sahibi olabilmek için elbette sadece silah kuvvetine sahip olmak yeterli değildir. Benim düşünceme göre, kuvvetli bir ordu dendiği zaman anlaşılması gereken manâ, her ferdi, özellikle subayı ve kumandanı, fen ilmi ve medeni âlemin gereklerine göre yetişmiş ve bunlara göre düşünce ve hareketlerini uygulayan ordudur, ordu ise yüksek ahlâkta bir heyettir. Şüphesiz ki tek amacı, vazifesi, düşüncesi ve hazırlığı vatanı savunmak olan bu heyet, memleketin siyasetini idare edenlerin verecekleri karara göre faaliyete geçer."

Özellikle son cümledeki "ordu, memleketin siyasetini idare edenlerin verecekleri karara göre faaliyete geçer" vurgusu silahlı bürokrasinin siyasi iradeye, yani seçilmişlere tabi olması gerektiğini açıkça vurguluyor. Atatürk'ün bu görüşleri ışığında şu çıkarımları yapmak gerekli hale geliyor.

Birincisi, elbette şanlı Türk ordusu binlerce yıllık bir geleneğin devamı ve ülkemizin özel şartlarının ihtiyacı olarak varlığını sürdürmektedir, Türk milleti ordusuna saygı duyar, askeri sever, askerlik mesleğini yüceltir ve onu destekler. Ancak Müslüman Türk milleti asla ordunun milli savunma ve ülke bütünlüğünü koruma dışındaki konularda müdahil olmasını, seçilmiş siyasetçinin askeri bürokrasi karşısında aciz duruma düşürülmesini hoş karşılamamaktadır.

İkincisi, milletin genel kanaatine göre; asker misak-ı milli sınırlarının yılmaz bekçisidir, ancak Türk halkı bu misyona aykırı davranışlarda bulunan, derin yapılanmalar içerisinde kendisine tevdii edilen meşru savunma görevinin çizdiği istikametten saparak şahsi kazanç ve menfaat temini peşinde olan kimselerin de ordumuz içinde bulunup barınmalarından rahatsızdır.

Üçüncüsü, milletin siyasetçiye karşı haklı serzenişi ile ilgilidir. Bu serzenişin ana temasını ise "adalet ve hakkaniyet çizgisinden saparak, daha da kötüsü Ergenekon davasında olduğu gibi hukuku siyasallaştırarak, yürütülen bazı operasyonlardan politik kazanımlar devşirmek adına yargılama süreci tamamlanmamış bazı asker-sivil kimseler hakkında şık olmayan, ihsas-ı reye yol açacak beyanatların kimi seçilmiş siyasetçilerden gelmesi" oluşturur. Oysa sürecin devamında ortaya dökülecek bazı gerçeklerin yargı yoluyla da teyit edilmesini beklemek gerekir. Öç alma duygusuyla hareket etmek bir çuval inciri berbat etmekle de sonuçlanabilir. Hiçbir kesimin toptan karalama ile karşı karşıya bırakılması kimseye bir şey kazandırmaz. Kamplaşma ve gerilim artar, medyada, akademide, silahlı kuvvetlerde, siyasette önemli yerleri işgal eden temiz ve ahlaklı insanlar bundan zarar görür. Ve hele TSK'yı, ABD ve AB dayatmasıyla yıpratılmaya yönelik tavırlar, hıyanetle eşdeğer tutulacaktır.

Bütün bunlar ışığında oturup tekrar düşünmemiz gerekiyor. Salt ordu veya silahlı kuvvetler düşmanlığı yaparak ya da aksine tam bir paramiliter anlayışla asker-siyaset ilişkilerini değerlendirerek asker-sivil, asker-seçilmiş ilişkilerini anlamamız mümkün değildir. Bir taraftan ordumuzu yıpratacak, zayıflatacak tavır ve eylemlerden uzak durmak, öbür yandan da silahlı kuvvetlerin siyasetin neresinde olması gerektiğini, silahlı bürokrasinin etkinlik alanının hangi sınırlara çekilmesi lazım geldiğini çağdaş, gelişmiş demokrasilerdeki deneyimleri göz önüne alarak değerlendirmeliyiz.

Kemal Atatürk'ü iyi anladığını iddia eden, ancak Kemalizmi jakoben ve faşist bir tavırla milletin genel hissiyat ve beklentilerinin aksine, zırh olarak kullanmaya kalkan zihinlerin de bir kez daha ellerini başlarının arasına alıp düşünmeleri gerekiyor. Aksi halde Türkiye, paramiliter ve hükümran bir militer anlayışla üçüncü dünya liginden birinci dünya ligine sıçrama yapamayacaktır.

Fethullahçıların Fitnesi

Cemaat Erbil'de toplantı yapmıştı... Sonuç bildirgesinin satır aralarını iyi okuyun. 1.3 trilyon dolara bölgedeki aktörlerin (başta ABD) herkesin ölesiye ihtiyacı vardı.

Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Türkiye ile ortak hareket etme kararı almıştı!?

‘AKP Güneydoğu'da yerel seçimleri almazsa Türkiye bölgeyi kaybeder. O nedenle AKP'yi kapatmayın, Başbakan'a siyasi yasak getirmeyin' diye uyarmıştık. Tasarımız algı sınırlarımızın ötesindeymiş. Görünen o ki DTP bölgede seçimleri alacaktı...

Partinin ‘Demokratik özerklik' vurgusunu iyi okumak lazımdı.

AKP'nin herhalde bir bildiği vardı...

Şu anda Güneydoğu'da yapılan bir espri ile yazımızı noktalayalım:

‘AKPARTİ'nin Diyarbakır Belediye Başkanlığı'nı alma ihtimali vardır...'

‘Nedir o ihtimal?' diye sorduğunuzda yanıt şöyleydi: ‘Apo'yu aday göstermesi lazımdır...'

Bu kadar ağır bir ekonomik tabloya ve giderek derinleşen işsizliğe karşı AKP'nin bir oyun planı olması gerek diye düşünüyordum.

Sanırım yanıt ‘Kürdistan' kelimesinden çok oradaki 1.3 trilyon dolarda saklı... Yani kelimeler değil rakamlar güçlü..." Evet, Serdar Akinan'ın vurguladığı gibi hem AKP iktidarı hem de Fethullahçılar BOP kapsamında Türkiye'nin federasyonlara ayrılması konusunda figüranlık yapmaktaydı..



[1] (cha)

[2] Adem Yavuz Arslan / Bugün

[3] Ekrem Kızıltaş / Milli Gazete

[4] Abdullah Özkan / Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

ŞEYTANİ RUH!..
  Şeytan Allah'ı bilir. Ama hâşâ, O'nun haksızlık ve yanlışlık...
Devami
NUMAN KURTULMUŞ, “MİLLİ GÖRÜŞ”E NİYE MESAFELİ?
“Milli Görüş ve Adil Düzen” bu davaya inanmış insanların gerçek...
Devami
“AKP, Erbakan’ın Güdümündedir” diyenler; ŞAPŞAL MI, ŞEYTAN MI?
Bir konuya yaklaşım ve yorumlarımızda: Kuranı Kerim’in zahiri ve muhkem (herkesin...
Devami
ERBAKAN HOCA'NIN YAKIN ÇEVRESİNE İZLETTİĞİ FRANSIZ FİLMİ
  Erbakan Hoca, 2007'nin Mayıs ayında; Genel İdare Kurulu üyelerini ve...
Devami
OBAMA, ABA ALTINDAN SOPA GÖSTERİYORDU!
Şovmenlere şakşakçılık yapmayın! Erbakan Hoca'nın Star muhabirine söylediği gibi:...
Devami
SELİMİYE SATILIYOR MU?
  Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda oturan Hilmi Bey; 3 Ekim'de başlatılan...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2392

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR