Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3879
mod_vvisit_counterDün5241
mod_vvisit_counterBu Hafta3879
mod_vvisit_counterGeçen hafta37193
mod_vvisit_counterBu Ay79595
mod_vvisit_counterGeçen Ay163016
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14757184

IP'niz: 3.229.118.253
Bugün: 17 Şub 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11419993

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

HÜKÜMET-CEMAAT KAPIŞMASI; İçtihat Farklılığı mı, Menfaat Kavgası mı?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

Fetullah Gülen’in İran’a sataşması!

Muta nikâhı, İslam öncesi cahiliyet devrinden kalan, “para karşılığı geçici evlilik” şeklidir. İslam'ın ilk yıllarında, özellikle harp zamanlarında, uzun zaman kadınlardan uzak kalan askerler için muta nikâhına izin verilmiş, Hayber’in fethine kadar mübah olan bu muvakkat nikâh, Peygamberimizin sünnetiyle yasaklanıp haram edilmiştir. Muta nikâhı; ücret karşılığında belli bir vakit için bir kadınla evlenmektir. Muta'nın en az müddeti bir cinsel ilişki geçecek zaman dilimi, en çok ise 99 senedir. Son dönem Türkiye’sinde özellikle hızlı bir artış trendi olan ve yaygınlaşmaya başlayan bu uygulama, birçok ehl-i sünnet ve ehl-i takva kesimin dikkatini üstüne çekmektedir. Çünkü ehl-i sünnet bu durumu kesinlikle men etmekte ve “gizli zina” olarak görmektedir.

İşte Fetullah Gülen “İran “Muta Nikahı” tuzağıyla iş adamlarımıza kancayı takmaktadır” gerekçesiyle şunları konuşmaktaydı:

Maalesef günümüzde -belki bir yakın komşu esasen yalanı malzeme yaptığından, aldatmayı malzeme yaptığından, insanları şöyle-böyle angajmanlarla bağlamayı, adet - huy - tabiat haline getirdiklerinden dolayı, bu sistemleri kullanarak insanları AVLIYORLAR. Ağlarına düşürüyorlar. Ve sonra da kendi hesaplarına değerlendiriyorlar.-

Bu durum bizim milletimizin 2-3 asırlık derdidir. O yakın gibi görünen ama uzak olan KOMŞU bütün bu hususların hepsini değerlendirir.

Bir dönemde Bizans’tan yedikleri darbe ile o güçlü devlete karşı güçle ve kuvvetle karşı koyamadıklarından dolayı, “takiyye” ile o gücü ters yüz etmeye çalışmış, çok ciddi bir “takiyye” sistemi geliştirmişlerdir. Ve sonra da o “takiyyeyi”, dinlerinin içine bir rükun olarak sokmuşlardır.

Ali sevgisi değil ancak Ömer’e olan adavet, Ömer’e olan düşmanlıklarını bir sistem haline getirebilmek için yine peygamberin nur halkası içinden birilerine sarılmaları lazımdı ki o işi daha da ileriye götürebilsinler.

Bir de bunun yanında, aldatmaya daha fazla neler katmışlardır derseniz; ”KAPALI ZİNA”- fuhuş, ahlaksızlık da peşi sıra burada sayılabilir.

Nikâh-ı Muta vakıa Kütüb-ü Fıkhiyeye giren şekliyle, nikâh-ı muvakkattır. En basit anlatımıyla; ‘gel seninle muvakkaten evlenelim. Muta nikâhı da belli bir para karşılığında seninle evlenelim’ demektir.

Cahiliye döneminde bu yapılıyordu. İnsanlığın iftihar tablosu (sav) belli bir dönemde işlenen bu şeyi faiz gibi 4 fasılda yasak etti. İçki gibi 4 fasılda yasak etti. Tabiatlara girmiş böyle dem ve damarlarına karışmış bir illeti birden bire söküp atmak bir yönüyle onlarda tepkiye sebebiyet verebilirdi. Bir diğer anlatımla; alkolik olan o insanlara daha Mekke döneminde birdenbire / aniden içki yasaktır denseydi, çok önemli bir meseleye karşı tavır alabilirlerdi. La ilahe illallah muhammedurrasulullah’a tavır alabilirlerdi. Namaza tavır alabilirlerdi. Zekâta tavır alabilirlerdi.

Dünyanın bir kesiminde iki tarafımızda bir güneyimizde bir doğumuzda iki devlet bu şer sistemini bu “KAPALI ZİNA” sistemini – fuhuş sistemini – ahlaksızlık sistemini toplumu dejenere etme sistemini birilerini avlama – angajmanlık altına alma adına hep kullandılar.

Birisi bana çok ciddi olarak anlattı. İslam dünyasında çok kimseleri bununla vurdular. Âlimdi bu insanlar. FOTOĞRAFLARINI ÇEKTİLER. SONRA ONLARA DEDİLER Kİ BİZİM ALEYHİMİZDE OLURSANIZ MEDYAYA VERİLİR BUNLAR.

İki asır evvel Türk siyasetine de burnunu sokan bu “takiyye” şebekesi, muta’yı ve benzer ahlaksızlıkları kullanarak, “kılcal” damarlarımıza kadar nüfuz ettiler.

Ve günümüzde aynı şenaat aynı denaat bütün ürperticiliyle bütün çirkinliğiyle AYNIYLA YAŞANMAKTADIR.

Çok kimseler ister haklarında çıkartılabilecek dedikodularla, ister bankalarına yatırılan paralarla ciddi bir angajmanlığa girmişler. İsterse de Muta nikâhıyla – muvakkat nikâhla gençleri toplayıp Acem diyarına götürüyorlar ve orada muta nikâhıyla bağlıyorlar. O zavallı gençlerin de başları dönüyor ve bir daha diyorlar. Uyuşturucu gibi bir daha diyorlar. Bir daha diyorlar, bu anadan doğma nezih bir toplum olan insanımızı dejenere etmek için. Emellerine hizmet eder hale getirmek için. O yakın durdukları halde, uzaktan daha uzak olan insanlar, sizi içten fethetmeye, kılcallarınıza nüfus etmeye ve çok hayati yerlerinizi ele geçirme adına bu sistemleri kullanıyorlar.

Allah takiyyelerini kendi başlarına dolasın. Fakat kendi ülkenizde o mübarek beldede o mübarek toplum içinde böyle bir angajmanlığı yaşayan, öyle bir gaflet oyununa gelmiş, muvakkaten hevai nefsine uymuş, pek çok günaha girmiş, fuhşa düşmüş veya bankalarda hesabına yatırılan paralardan dolayı sesini çıkarmaz hale gelmiş “DİLSİZ BİR SÜRÜ ŞEYTAN” var.

Haksızlık karşısında susana peygamber efendimiz (s.a.v) “DİLSİZ ŞEYTAN” buyuruyor. Bugün maalesef ki Anadolu’muzda da DİLSİZ BİR SÜRÜ ŞEYTAN VAR”

“Şimdi yukarıda maddeler halinde Fethullah Gülen’den alıntıladığımız anlatımı bir kere daha düşünelim ve onun bu anlatımında “neler demediğine” bir bakalım isterseniz” diyen Önder Aytaç’a göre: Hocaefendi; tıpkı dershaneler örneğinde gibi ki o zaman dershaneler konusunda Başbakan’a cevap veriyor demelerine rağmen, o sohbetlerinde / vaazlarında bir kez bile ‘dershane’ sözcüğünü kullanmamıştı… O halde neler demediğine bakacak olursak;

a- Kesinlikle İran kelimesini ağzına almadı. Aşağı tarafımızdan bahsederken Suriye’deki rejimi elinde bulunduran “Nusayri” azınlığa hiç değinmedi

b- Kılcallara kadar giriyor derken, hangi devlet kurumlarımızda bu adamların at koşturduklarından hiç bahsetmedi. Hatta tezlerini İran’da yapan Ankara’nın batısındaki kurumdan da bahsetmedi.

c-  Biz Türkiye’den kalkan otobüsler günah işlemek için sadece Ukrayna-Rusya‘ya doğru gider bilirken, aslında son dönemlerde kalkan “fuhuş otobüsleri”nin İran’a gittiğini de söylemedi.

d- Hocaefendi İran’dan ülkeye sokmaya çalışılan, 2000 hemşire konusuna da hiç değinmedi.

e- Hocaefendi akçeli işlerden bahsetse de, kendi kardeşlerimiz olan Azerbaycan yerine İran’dan neden en pahalı doğalgazı aldığımızı da hiç sor(gula)madı.

f-  Hocaefendi, İran’a girip çıkan, hatta VAN depremini bile o bölgenin angajmanı açısından kullanmaya kalkan “fitne” den de hiç söz bahsetmedi.

g- Türkiye’de kılcallara kadar girmiş dediği bu ülkeye tek yurtdışı gezisini yapan ve Soner Yalçın hapisten çıktıktan sonra onu ilk arayanlardan birisi olan adamdan da hiç bahsetmedi.

h- Türkiye’de Giresun üniversitesinde ne olup bittiğini de irdelemedi.

i-   Hocaefendi Türkiye’de İran’ın etkisinin artması konusundaki gayretleri ve “Caferi abimiz” dedikleri B. Atalay’dan da hiç söz etmedi.

j-   Ve Hocaefendi, bizim yanımızda farklı, kapalı kapılar arkasında farklı konuşan, kökenleri dersimin dağlarına giden “takiyyecilerin gözü yaşlı üstad-ı azamı”na da hiçbir mesaj göndermedi.

k-  Son dönem yaşadığımız olaylar karşısında sessiz sessiz cebine 15,000 lirası tırınk giren, bir de evine gidip “huzurlu” -“huzurlu” yatıp, yaşanan süreç karşısında dut yemiş bülbüle dönen “karakter abidesi” şahsiyetlere de göndermelerde bulunmadı!..

Peki, Fethullah Gülen; ‘ne dedi?’ diye sorarsanız, ben de Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek’in Mevlana’dan alıntılayarak ‘twitter’dan paylaştığı bir deyişle makalemizi sonlandırırım; "Farz et ki yazdıklarımı anlayabildin. Ya anlayamadıkların? Ya yazıp da benim sildiklerim? Ya yazamadıklarım?"[1]

Şimdi şunları soralım ve Fetullah Gülen’in samimiyet derecesini ortaya koyalım:

1- Sn. Fetullah Gülen Kur’an ve Sünnete (yani şeriata) dayalı yeni bir adalet düzeni istiyor muydu, yoksa bunu lüzumsuz görüp karşı mı çıkıyordu?

AKP’nin Yeni Anayasa hazırlığı sürecinde, Fetullah Gülen, İslami esaslı ve çağdaş standartları da kapsayıcı bir anayasa taslağı niye ortaya koymuyor ve tavsiye etmiyordu? Böyle bir taslak hazırlamaya ilmi ve dirayeti mi yetmiyordu, yoksa Amerika’nın şefkatli himayesine sığındığı halde, insanlara Hakkı sunmaktan ve savunmaktan mı korkuyordu? Veya, “Şeriat nizamına gerek yok, temel kurallarını ABD ve AB’nin dayattığı, AKP’nin Türkiye’yi bölme anayasası yeterlidir” diye mi düşünüyordu?

2- Bizim de defalarca yazdığımız ve karşı çıktığımız “Muta Nikâhı” üzerinden, İran’ı en büyük tehdit ve tehlike olarak göstermeye ve İran’la bazı ekonomik münasebetleri yüzünden Sn. Recep T. Erdoğan ve ekibini kötülemeye çalışan Fetullah Gülen acaba:

a- 4562 papaz ve rahip hakkında kiliselere gelen oğlan çocuklarına tecavüz iddiasıyla mahkeme açılan… Bankaları yüz milyarlarca dolarlık uyuşturucu, kumar ve fuhuş ticareti paralarını aklama merkezi olarak kullanılan Vatikan’ın; kendi ifadesiyle “papalık misyonunun bir parçası olmaya” hala ne diye devam ediyordu?

b- Sığındıkları Amerika’da, “Hoşgörü ve Diyalog” başlattıkları Avrupa’da, artık insanların büyük kesimi, bırakın “muta” gibi geçici nikahı, hepten nikahsız beraberlikler yaşıyordu ve Sn. Gülen nedense bu “yaygın ve açık zina” nedeniyle ABD ve AB ülkelerine hiç dokunmuyordu?

1877'de kurulan ve Hamburg'daki en büyük tersaneye sahip olan ve Alman Deniz Kuvvetleri'nin yanı sıra ihracat için de savaş gemileri üreten Blohm Voss Group'un başkanı Alman Ernst Freiherr von Freyberg işte bu Vatikan Bankası’nın başkanı yapılıyordu.

Papa 16. Benediktus'un görevi bırakmasının nedenlerinden biri olduğu öne sürülen, kara para aklama iddialarıyla gündeme gelen ve dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri olarak kabul edilen Vatikan Bankası'nın başkanı olan bu şahsın çok karanlık ilişkileri konuşuluyordu. Diyanet İşleri Enstitüsü (IOR) olarak da bilinen bankanın yeni başkanı, Kardinaller Komisyonu'nun seçimini Papa'nın da onaylamasının ardından Alman Ernst Freiherr von Freyberg oluyordu.

Malta Tarikatı Üyesi

Öte yandan basınla paylaşılan, büyük ekonomik gücün 55 yaşındaki yeni başkanı Freyberg'in biyografisinde, Siyonist Malta Şövalyeleri tarikatının bir üyesi ve tarikatın Alman şubesi saymanı olması da dikkat çekiyordu. 1000'li yılların ikinci yarısında doğan Katolik tarikat, 17'nci yüzyılda etkisini kaybetse de tarihin bazı dönemlerinde bağımsız bir devlet statüsü elde ederek, güçlü bir ordu ve donanmaya sahip olmayı başarıyordu. Malta Tarikatı, günümüzde kendine ait topraklardan yoksun olmasına rağmen, Birleşmiş Milletler'de (BM) gözlemci devlet statüsünde sayılıyordu.[2]

Tekrar soruyoruz: Sn. Fetullah Gülen böylesine bir yapının hizmetinde olmayı nasıl içine sindiriyor ve yakın çevresine bunu nasıl izah ediyordu?

3- Şu AKP, ABD’nin gözdesi ve Cemaatin hizmetçisi iken, “zinayı suç olmaktan çıkaran” kanuni düzenlemeyi yapıyor ve ama Fetullah Gülen’den ve takipçilerinden hiçbir itiraz gelmiyordu?

4- Ve asıl merak ettiğimiz konu: sadece istihbarat örgütlerinin ve ilgili emniyet birimlerinin bileceği:

İran’ın muta nikâhı ve özel seyahat turlarıyla; işadamlarımızı, yazar-çizer takımını “avlayıp tuzağına çektiği”

Türkiye’deki bazı üniversitelerde ve zenginleşen kesimlerde Muta-geçici nikâhın ve gizli zinanın yaygın hale getirildiği”

İran’ın bu yolla kılcal damarlarımıza ve en hassas ve özel kurumlarımıza kadar nüfuz ettiği”

Şeklindeki gizli ve kirli bilgileri, Fetullah Gülen’e kim sızdırıyordu? Yoksa CİA-MOSSAD bağlantılı bazı MİT mensupları ve emniyet elemanları Sn. Gülen’e mi çalışıyordu? Fetullah Hoca, dini hizmet erbabı bir kanaat önderi mi, yoksa özel istihbarat şefi mi oluyordu?

Veya bütün bunları KERAMET’le biliyorsa, ülkemiz, bölgemiz ve İslam âlemiyle ilgili Siyonist-şeytani planları niye deşifre etmiyordu?

5- Ahlaki ve manevi erozyon korkunç boyutlara ulaşmış, İstanbul’un birçok semti, açık fuhuş alanına dönmüş durumdaydı. Bazı semtlerde aileler sokağa çıkamaz hale gelirken, yetkililer sessiz ve tepkisiz durmaktaydı. Şehrin en işlek caddelerinde güvenlik güçlerinin gözleri önünde fuhuş pazarlığı yapılmaktaydı. Daha da ötesi parklar, kör noktalar, fuhuş yapılan mekânlar haline gelmiş durumdaydı. Fetullah Gülen bunları niye hiç gündeme taşımıyor, AKP’yi uyarmıyordu?

6- Türkiye’nin doğu ve Güney komşularını, yani Suriye ve İran’ı düşman gösteren Fetullah Gülen, biraz daha güneyimizdeki İSRAİL’i neden bir tehdit ve tehlike olarak görmüyordu? Yoksa, Mavi Marmara saldırısında söylediği gibi, hala “İsrail’i meşru bir devlet ve izin alınması gereken bir otorite” olarak mı görüyordu?

7- Yoksa Fetullah Gülen, ABD’ye kafa tuttukları ve Büyük şeytanı takmadıkları için mi İran’ı “Muta Nikâhı” üzerinden karalamaya çalışıyordu. Elbette Şia’nın ehli sünnetten farklı, hatta aykırı düşünce ve davranışları vardı. Ama Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselamı ve Kur’anı azimüşanı kökten inkâr eden ve 1430 yıldır kin ve düşmanlık sergileyen Yahudi ve Hıristiyanlarla diyalog ve hoşgörüden yana olan Fetullah Gülen’in; Kur’an’a ve Resulüllah’a inanan ama yorum ve yaklaşım yanlışlıkları bulunan İran’a ve Şia’ya bu denli nefret kusması, hangi iman ve vicdanla bağdaşıyordu?

8- Sn. Fetullah Gülen’in, bazı siyasilerin ve ilim erbabı meşhur kişilerin “fuhuş kasetleri”yle ilgili de bilgi ve belgeleri bulunuyor muydu? Öyle ya, İran’ın hazırladığı özel fuhuş tezgahlarından ve tuzağına düşürüp kullandığı “yetkili ve etiketli avlarından” haberi olduğuna göre, bu konuda da gerekli ve yeterli malumatı olması gerekiyordu!..

9- Sonradan: “Ortamı yatıştırmak, Erbakan’a karşı kabaran öfkeleri bastırmak, kaçınılmaz bir müdahaleyi daha ucuz ve kolay atlatmak için, öyle davranmak zorunda kalındı” gibi bahaneler uydurulursa ve oryantel misali kıvırtılsa da;

ABD’nin derin devleti Yahudi Lobilerince planlanan ve yerli askeri paşalar ve sivil maşalarca uygulanan 28 Şubat sürecinde, açıkça Erbakan Hocayı “TSK’yı kışkırtmak, ortamı karıştırmak ve iktidarı yüzüne gözüne bulaştırmakla” suçlayıp ayarını ve tarafını ortaya koyan… Yani 28 Şubat’ta ulusalcıların ağzıyla ve ordu yalakalığıyla konuşan Fetullah Gülen’e, şimdi cemaat-hükümet kapışmasında ulusalcılardan destek geliyor, komutanları ve aydınları içeri tıkan “Özel mahkemeler, Fetullah Gülen’in değil doğrudan ABD-BOP eşbaşkanının (yani Recep T. Erdoğan’ın) denetimindedir” Türkiye’ye ve Türk askerine düşmanlıkla görevli merkezi iyi tanıyalım. Komutanlarımızı tutuklatan makam (Fetullahcılar değil) BOP eşbaşkanlığıdır”[3] deniyordu. Yani göstermelik ve yetersiz de olsa, AKP’nin milli Görüş’ten kalma reflekslerle, ara sıra ABD ve İsrail’e karşı bazı kof çıkışlarına ve asla eyleme dönüşmeyen başkaldırışlarına bile, Fetullahçılarla, ulusalcılar aynı tepkileri koyuyordu!?

Bu arada ABD eski Dış Bakanı Bayan Clinton’dan Erdoğan’a mektup geldiği iddiasına hala bir yanıt verilmiyordu.

‘Anlaşmamız TSK’da tasfiyeyle sınırlıydı’ denen mektupla, Sn. Başbakan’ın uyarıldığı söyleniyordu. Erdoğan, Obama’nın ikinci döneminden bu yana Beyaz Saray’dan randevu istiyor ama alamıyordu. Çünkü Erdoğan’ın, Clinton’un mektubundaki gerekleri yerine getirmesi bekleniyordu!

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın, Amerikan seçimleri öncesinde Tayyip Erdoğan’a mektup gönderdiği ortaya çıkıyor. Clinton, “Anlaşmamız TSK’da tasfiyeyle sınırlıydı, siz operasyonu çok aşırı noktalara götürdünüz” diye uyarıldığı iddialarına hala bir yanıt verilmemesi dikkat çekiyordu. Mektubun gizlendiğini belirten kaynaklar, mektubun diplomatik anlamını şöyle ifade ediyordu: “Bu uyarının gerekleri yerine getirilmediği için, Kasım ayından bu yana Tayyip Erdoğan’ın Obama ile görüşme taleplerine olumlu yanıt verilmiyordu. Erdoğan’ın, TSK’yla ilgili son feveranları da Clinton’un mektubunun gerekleri” olarak yorumlanıyordu.

Mektubun içeriğinde:

Anlaşmamız TSK’da tasfiye yapılmasıyla sınırlıdır.

Oysa tarafınızdan operasyon çok aşırı noktalara taşınmıştır.

Durumu düzeltmeniz, Türkiye’de istikrar sağlamak, bölgede etkin olmak ve ortak çıkarlarımız için gerekli sayılmaktadır” uyarılarının yer aldığı belirtiliyordu.

Fehmi Koru yazmıştı

21 Mart 2008 günü de büyük operasyonlar başladı. Bu kararın perde arkasını da Erdoğan ve Gül’e yakınlığıyla bilinen gazeteci Fehmi Koru, 1 Şubat 2008 tarihli Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde yazıyordu.

Koru ‘Türkiye’nin önü açık’ başlıkla yazısında şunları belirtti: “5 Kasım 2007 tarihinde Beyaz Saray’da yapılan Tayyip Erdoğan-George W. Bush görüşmesi ile Ergenekon operasyonu arasında bir irtibat olduğuna inanıyorum. O görüşme PKK terörüne karşı ABD’nin geleneksel tutumunu değiştirdi, biliyorsunuz.

Aynı görüşmede, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki diğer engellerin de konuşulmadığını bilemiyoruz. Konuşulmuşsa, ‘devlet içinde yuvalanmış çeteler’ konusu da masaya getirilmiştir. Bu benim bir tezim”[4] diyerek Ergenekon ve Balyoz davalarında ABD’nin rolünü itiraf ediyordu.

Yeni Şafak Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi: “Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’na ABD temasları sırasında, ‘Enerji konusunda Kuzey Irak’la yapılan anlaşmalara siz Maliki’yi İran’a itiyorsunuz’[5] dediklerini yazıyordu.

TESEV’in “Ortadoğu’da Türkiye Algısı” raporunu sunmak için Washington’a giden Mensur Akgün’e ABD’li yetkililer, “Türkiye’nin yanlış politikaları yüzünden İran’ın bölgedeki nüfuzunun daha da artmasından endişe ettiklerini” belirtiyordu.[6]

10- Fetullahçıların, Ordunun komuta kademesine duydukları derin nefret ve husumetin ve TSK’yı yıpratma ve yozlaştırma gayretlerinin asıl nedeni kendi genlerinden mi kaynaklanıyordu; yoksa tapındıkları Amerika ve Avrupa (Siyonist Haçlı Batı) hesabına bir gavurcuk damarı mı oluyordu?

Recep T. Erdoğan’ın, daha önce general ve subayların tutuklanması girişimlerinin savcılığını yaptığı ve TSK’yı hizaya sokan kahraman edasıyla seçimlerde oy topladığı halde, ağır ameliyatı nedeniyle hastaneye kaldırılan Ergun Saygun’u ziyarete gitmesi bile, Fetullahcı takımını şiddetle rahatsız ediyor ve “kendisine darbe hazırlayanları ödüllendirecek kadar ahmak ve korkak bir yaklaşım” anlamına gelecek yorumlar yapılıyordu.

İşte Hüseyin Gülerce’nin “Başbakan’ın Saygun’u ziyareti” yazısından:

“Darbe tehlikesinin geçmediğine inananlar, asıl itibarıyla darbecileri caydıracak, hukukî düzenlemelerin yapılmadığından hareketle endişelerini izhar ediyorlar. Endişenin kaynağı da, bir asırlık hukuk dışı yapının (TSK’nın) kolay kolay değişmeyeceğidir. Bu yüzden darbelere karşı anayasal teminat şarttır” Ayrıca Silahlı Kuvvetler’in diğer NATO ülkelerinde olduğu gibi bizde de Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması gerekmektedir. (…) tehlike devam etmektedir.

A. Turan Alkan’ın: “Yeni anayasaya minik bir katkı” yazısından:

“Evvelâ Balyoz davası sanıklarına, âhiren Ergenekon ve emsâli darbe işleriyle ilintili gibi gösterilerek uzun zamandan beri tutuklu bulunan sanıklara peşinen geçmiş olsun demek isterim; çook alâmetler belirmiş ve tahliyelerinin ardından beraatlarına sayılı günler kalmıştır.”

Joost Lagendik’in: “Hasta bir general niye ziyaret edilir?” yazısından:

Başbakan Tayyip Erdoğan yine yaptı yapacağını. İki hafta önce aç analist ve köşe yazarları sürüsünün önüne kemirmeleri için Şanghay kemiğini fırlattıktan sonra, geçen hafta sonu yoruma sonuna kadar açık bir manevra daha yapıp emekli General Ergin Saygun’u hastanede ziyaret etti. Erdoğan, daha 2007’deyken kendisini alaşağı etmek için uğraşan, yeminli düşmanlarından birine niye birdenbire merhamet göstersin? Bazılarına göre, bu ziyaret, son derece sembolik bir siyasî af olarak okunmalı. Erdoğan, Saygun ve diğer darbeci generalleri affetmeye istekli olduğunu gösterdi ki, bu, eski düşmanlarını tarafsız hale getirmeye yönelik hesaplı bir manevraydı ve Kürt meselesini çözme çabalarının ordu tarafından engellenmemesini garantiye alacaktı. Financial Times, Erdoğan’ın daha önce dile getirdiği yüzlerce subay ve eski subayın hapiste olmasının Türkiye’nin askerî kapasitesini zayıf düşürdüğü korkusu ve toplu davaların yavaş ilerlemesinden duyduğu rahatsızlık ile bağlantı kurdu. FT’nin son dönemdeki bazı yüksek rütbeli subay istifalarına atıf yapması, kısa bir süre önce, kuvvet komutanlarının sabırlarının tükenmekte olduğunu Erdoğan ve Gül’e net biçimde dile getirdiklerine dair söylentileri doğrular gibi. Dolayısıyla Saygun ziyareti, Erdoğan’ın bu tehditlere yanıtı olarak yorumlanmalı:

11- Fetullahcılar “Türk Milleti” kavramından niye bu denli kıcık alıyor, hem anayasadan, hem de resmi evraklardan çıkarılmasını istiyordu? Oysa bu kavramın: Türkiye’de aynı inanç (İslam) potasında kaynaşmış, aynı tarihi ve tabii ihtiyaç ve amaçlar etrafında kucaklaşmış ve bin yıldır, kavim, kabile, aşiret ve mezhep taassuplarını aşıp “ümmet olma şuuruna ve şerefine” ulaşmış aziz ve necip bir Milleti anlatan ortak ve uygun bir sıfat olduğunun Batılı gavurlar bile farkındadır, hatta bu tanımı önce asırlar boyu onlar kullanmışlardır. Şimdi kalkıp güya, insan hakları ve demokrasi kuralları bahanesiyle, Kürtleri, Çerkezleri, Göçmenleri, Alevileri ve Laz kökenlileri kışkırtıp ayrıştıracak, Milli Birlik ve Dirliğimizi laçkalaştırıp bozacak bu şeytani girişimleri; Yahudi ve Hıristiyanlar kadar şu Fetullahcılar da ne diye destekleyip savunuyordu?

Cemaat: “Resmi belgelerde ‘Türk Milleti’ olmasın” diye çırpınıyordu.

28. Abant Platformu’nun sonuç bildirgesinde, hiçbir resmi belgede ‘Türk Milleti’ ifadesinin bulunmaması istendi, ‘Eğitim müfredatı da bu hususları yansıtmalıdır’ deniliyordu. Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın organize ettiği 28. Abant Platformu’nun, “Türkiye Üzerine Farklı Bakışlar” konulu toplantı sonrasında 27 maddelik sonuç bildirgesi yayımlanıyordu. PKK’nın da gündeme getirdiği talepler sonuç bildirgesinde yer alırken, “Hiçbir resmi belgede ‘Türk Milleti’ ifadesinin bulunmaması” isteniyordu. Hükümetin yürüttüğü açılıma destek verilen bildirgede yeni anayasanın genel seçimler öncesi yapılması gerektiği vurgulanıyordu. Toplantıya Innsbruck Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Hans Köchler, Gazeteci-yazarlar Ümit Fırat, Yavuz Baydar, Murat Belge ve Yüzleşme Derneği Başkanı Cafer Solgun gibi isimler katılıyordu.

‘Ders kitaplarından da çıkarılması’ isteniyordu.

Bildirgenin 6. paragrafında, “Eğitim müfredatı, yukarıda sözü edilen hususları yansıtmalıdır” denilerek “Türk Milleti ifadesi ders kitaplarından da çıkarılsın” mesajı veriliyordu. “Başkanlık sistemi” tartışmalarıyla yeni anayasanın tehlikeye sokulmaması da istenen bildirgede, “Yeni anayasa, Türkiye’nin demokratikleşme, insan hakları, eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü, devletin hesap verebilirliği, ordunun sivil denetimi ve merkeziyetçiliğin azaltılması gibi konularda imzaladığı uluslararası anlaşmaların gereklerini de yansıtmalıdır” çağrısı yapılıyordu.

“TC vatandaşlığı” tavsiye ediliyordu:

Abant Platformu’nun Sonuç Bildirgesi’nde yer alan bazı maddeler şunlardı:

Hiçbir resmi belgede, Türk vatandaşlığının sosyolojik bir tanımı olmamalıdır. Bunun yerine, sadece “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı” kavramı üzerine odaklanılmalıdır.

Devlet, herhangi bir üst kimlik tasarlama girişiminde bulunmamalıdır.

Türkiye’nin; farklı mezhep, din ve etnisiteleri barındıran fakat bunlarla sınırlı olmayan çok kültürlü yapısı, devlet ve toplum tarafından tanınmalıdır.

Yerel nüfusun talebi halinde, yer isimleri orijinal haline kavuşmalı ve olumsuz tarihi çağrışımları olan birtakım yer isimleri kaldırılmalıdır.

Eğitim müfredatı, yukarıda sözü edilen hususları yansıtmalıdır.

‘Anayasa değişmeli’

Türkiye-Irak-Suriye üçgenindeki bölgesel dinamik, Kürt sorununun çözümünü acil kılmaktadır.

Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılara hassasiyeti her türlü takdire şayandır. Uluslararası toplumla işbirliğini sürdürmelidir.

Yeni anayasa, vatandaşların genel beklentileri kadar ordunun sivil denetimi ve merkeziyetçiliğin azaltılması gibi konularda imzaladığı uluslararası anlaşmaların gereklerini de yansıtmalıdır.

En son genel seçimlerden önce tüm siyasi partilerin söz verdiği şekilde, mevcut Anayasa bir dahaki genel seçimlerden önce yeni bir anayasa ile değiştirilmelidir.

Hükümetin, Kürt sorununun barışçıl çözümü yönündeki son girişimi desteklenmelidir. Bu, yeni anayasa eşit yurttaşlık garantisini de içermelidir.

Başkanlık sistemi tartışmaları, yeni bir anayasa için gerekli olan siyasi mutabakatı tehlikeye atmamalı ve geciktirmemelidir.[7]

12- “Dinlerarası diyalog” fitnesini başlatan zihniyet her geçen gün iyice işin suyunu çıkarıyordu. “Diyalog bahçesi”, “Üç din” vs. diye diye tek din İslâm’ı diğer batıl dinlerle aynı kefeye koyarcasına ılımlı ve Batı’ya bağımlı bir İslâm türetmeye çalışanlar şimdi de Osmanlı’nın beşiği Bursa şehrinde bir rezalete imza atıyordu. İslâm’ın ve diğer iki batıl dinin temsilcilerinden oluşan “Antakya Medeniyetler Korosu” güya ‘barış ve hoşgörü’ için Bursa’da bir araya geliyor ve masonlarla kucaklaşıyordu.

Kökü dışarıda olan ve Masonluğun bekleme odası olarak anılan Rotary Kulüpleri yeni bir ifsad faaliyeti için kolları sıvıyor, her yıl 23 Şubat haftasını ‘Dünyada Barış ve Anlayış Günü’ olarak kutlayan Rotaryenler üç semavi dinin temsilcilerinin oluşturduğu Antakya Medeniyetler Korosunu, hoşgörü mesajları iletmek amacıyla Bursa’ya davet ediyordu. Etkinlik öncesi Bursa İl Müftü Yardımcısı Lütfi Akay, Bursa Türk Musevi Cemaati Vakfı Başkanı Leon Elnekave ve Bursa Protestan Kilisesi Pastörü İsmail Kulakçıoğlu, Muradiye Mahallesi’ndeki ‘’Bursa Osmanlı Evi’’nde bir araya getiriliyordu. Buluşma öncesi AA muhabirine açıklama yapan Uluslararası Rotary 2440 Bölge 2012-2013 Dönemi Federasyonu Başkanı Güneş Ertaş, 200 ülkede 1 milyon 200 bin üyeleri olduğunu belirterek, ‘’Her yıl 23 Şubat haftasını ‘Dünyada Barış ve Anlayış Günü’ olarak kutluyoruz. Bu kapsamda geçen yıl Nobel ödülüne aday gösterilen Antakya Medeniyetler Korosu, Bursa’da konser verecek. Tüm Bursalıları bu konsere bekliyoruz’’ diyordu.[8]

Yahudi ve Hıristiyanlarla ve “kökü dışarıda fesat ocağı ve Yahudi kumpası” olduğu gerekçesiyle kapatılan Masonluğun yan kuruluşlarıyla bu denli sarmaş dolaş olan Fetullahcıların, bu İran düşmanlığının altında acaba ne yatıyordu?

Vural Savaş’ın duyarsız ve tutarsız tavrı:

Haberx’ten Hülya Okur’a röportaj veren Vural Savaş, Refah Partisini kapatmak için mahkeme açmak üzere hazırladığı dosya ile ilgili, eşine: “Öyle bir çirkefe taş atıyorum ki, siz seyredin!” diyerek; İslami ve insani temeller ve Milli hedefler üzerine şekillenen Milli Görüş hareketini ve Refah Partisini “ÇİRKEF” görecek ve bu talihsiz tavrını hala sürdürecek kadar bir bağnazlık sergiliyordu. Daha önce Refah Partisi için “Habis ur” tabirini kullanan Vural Savaş’ın şimdi yine aynı kini kusması nefretle karşılanıyordu. Aynen Vural Savaş gibi bütün ulusalcılar da, Fetullahcılar gibi ılımlı İslamcılar da “şeriatsız İslam” istiyordu. Her iki zihniyette, Erbakan kıcıklığında ve Milli Görüş karşıtlığında ortak hareket ediyordu!? Ve yine Türban meselesine ve Erbakan Hükümetine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM)de aynen kendileri gibi yaklaştığını defalarca vurgulayan ve farkında olmadan emperyalist Haçlılarla aynı safta ve kafada olduklarını itiraf buyuran Sn. Vural Savaş’a “yahu, bu örnek aldığınız ve hukuken onlara bağlı olmayı şeref saydığınız Avrupa Birliği Kurumları, güya Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri bahanesiyle Güneydoğumuza Özerk Kürdistan kurulması ve yine ülkemizin bölünmesine hukuki meşruiyet oluşturacak yeni anayasa hazırlanması talep ve tavsiyelerini de” dayatıyordu! O halde türban ve Erbakan karşıtlığı gibi, bunlara da razı olmanız gerekmiyor muydu? Bu hususlarda Haçlı gavurlarla aynı tarafta bulunmak, Milli haysiyet ve hassasiyetinizle nasıl bağdaşıyordu.

İslami konularda, sırıtacak kadar ilgisiz ve bilgisiz olduğu anlaşılan Sn. Vural Savaş’ın “6-7 yaşlarında, çocuklara Kur’an öğretilip ezberletilmesinin yanlışlığını iddia etmesi ve buna bir papaz çocuğu olan İsveç Büyükelçisinin sözlerini de delil göstermesi” de kendisini acınacak duruma düşürüyordu. Çünkü, Kur’an’ı Kerim bir harfi bile bozulmamış tek Allah Kelamıydı ve bir mucize olarak çok küçük yaşlarda bile baştan sona ezberlenmesi kolaydı. Bugün ülkemizde on binlerce, İslam âleminde yüz binlerce böyle hafız vardı. Buna, başka hiçbir dinde, özellikle Hıristiyanlık ve Yahudilikte rastlanmazdı; Çünkü onların kutsal kitapları insan sözüyle karıştırılmış ve yozlaştırılmıştı. Küçük yaşta Kur’an öğrenen ve hafızlığı bitiren Müslüman talebelerin, her türlü ilim ve sanatta, emsallerinden daha ileri bir başarı gösterdikleri de, bilimsel araştırmalarda sabit bir hakikatti. İşte bu satırların yazarı olarak bizler de 6-7 yaşlarında Kur’an öğrenmeye ve ezberlemeye başlamıştık ve çok şükür biri yurt dışında, biri kendi ülkemizde iki üniversite bitirmeyi de rahatlıkla başarmıştık.

Ülkenin birliği, Milletin dirliği ve Cumhuriyet değerleriyle ilgili samimi gayretlerini takip ve takdir ettiğimiz Sn. Vural Savaş’ın sözlerini daha bir tartarak ve kulaktan dolma safsata ve saplantılarla değil, doğruları araştırarak söylemesi bekleniyordu.



[1] Önder Aytaç / Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız / 15 02 2013

[2] 15 Şubat 2013 / www.denizhaber.com.tr

[3] Doğu Perinçek / Aydınlık / 15 Şubat 2013 / Sh: 8

[4] Aydınlık / 22 Şubat 2013

[5] Yeni Şafak / 22 Ocak 2013

[6] Star / 16 Şubat 2013

[7] Aydınlık / 12 02 2013

[8][8] Milli Gazete / 19 02 2013

 

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

"MÜDDESSİR" SURESİ DAVET VE DAVA PRENSİPLERİ
  Aleyhissalatü Vesselam Efendimize, kırk yaşlarında iken, mutlak Hakikati ve...
Devami
Çevre İllerine Patriot Yerleştirilen AMİK OVASI VE ARMAGEDDON SAVAŞI
  Yıllar önce yayınladığımız bu yazı güncelliğini hala koruyordu ve tüm...
Devami
İsmailağa Cemaati'nin Anayasa Taslağı KUR'AN TEMELLİ Mİ, AVRUPA MENŞELİ Mİ?
  A: 1- Daha ilk maddesinde, bu anayasa taslağını: Türkiye'yi parçalama, kavim...
Devami
ASRIN DAVASI MI, HALKIN AVUTULMASI MI?
Ergenekon sanıkları içinde de herhalde derin çeteleşme ve cedelleşmelere, gizli ve...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1965

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR