ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün563
mod_vvisit_counterDün3479
mod_vvisit_counterBu Hafta11207
mod_vvisit_counterGeçen hafta54641
mod_vvisit_counterBu Ay11207
mod_vvisit_counterGeçen Ay195399
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17339205

IP'niz: 54.236.62.49
Bugün: 03 Mar 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12398688

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

HAKAN FİDAN: BAŞÇAVUŞLUKTAN, BAŞBAKANLIĞA MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

NATO tezgâhından, ABD ve İngiliz tornasından geçip basamakları hızla tırmanmıştı.

Hakan Fidan 1986’da muhabereci astsubay çıktı. Daha sonra yurt dışı görevine atandı. Gittiği yer 2. Dünya Savaşı sonrası İngiliz ordusuna tahsis edilen Rheindahlen Askeri Kompleksi’nde konuşlu ARRC Karargâhıydı. Burayı hem İngilizler, hem de NATO kullanıyordu. ARRC Karargâhındaki bu görevde 3 yıl kaldı. Amerikan Maryland Üniversitesi bu üstlerle anlaşmalıydı. ABD askerinin olduğu her yerde bu okulun şubesi vardı ve daha doğrusu CIA kullanmaktaydı. Bu kapsamda askerlere üniversite öğrenim hizmeti de sağlanırdı. Fidan, ARRC karargâhında görev yaparken bu üniversitede kendisine siyaset ve yönetim bilimi okutmuşlar ve 4 yıllık üniversiteyi ona 2 yılda tamamlatmışlardı.

Şimdi yurt dışında alınan diplomaların denklik, gerçeklilik ve geçerliliklerini, incelemeye aldıran YÖK Başkanı Sn. Yekta Saraç tarafından, acaba Hakan Fidan’a; NATO bünyesinde sağlanan özel iltimasla, 4 yıllık okulu 2 yılda nasıl bitirdiği de sorulacak ve araştırma yapılacak mıydı?

İşte İngilizlerin kontrolünde olan ARRC karargâhındaki bu görev, Fidan’ın hayatındaki dönüm noktası sayılırdı. Bu görevden sonra önü açıldı ve baş döndürücü bir hızla yukarılara doğru tırmanmaya başladı. Hakan Fidan TSK’dan istifa ederken önemli görevlere atanacağı çok önceden tasarlanmıştı. Daha Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı iken MİT Müsteşarlığına getirileceği konuşulmaktaydı. O günlerde önemli görevlerde bulunmuş üst düzey bir bürokrat da bunu doğrulayarak, “Bir gün dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner’le sohbet ediyorduk. Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Hakan Fidan’a dikkat çekti. ‘Yakında bunu MİT’in başına getirecekler” ifadesini kullanmıştı. Belli ki çok önceden yapılmış planlar vardı, itirafında bulunmuşlardı.

Fidan’ın enteresan işleri bunlarla da kalmamıştı. Fidan daha Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı iken özel uçakla Ortadoğu ve bölge ülkelerinde sürekli dolaşmaktaydı. Yanında da genellikle o zamanlar Başbakanlık Dış Politika Danışmanı olan Ahmet Davutoğlu vardı. Uçağı kimin verdiği, ziyaretlerin ne amaçla gerçekleştiği ve kimin finanse ettiği saklı bir sırdı. Ziyaretlerde sık sık kesişen merkez ise Katar’dı.

Yahudi John Brennan Hakan Fidan ile kanka çıkmıştı!

İstifa eden MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile ABD Başkanı Barack Obama’nın CIA Başkanlığı’na aday gösterdiği John Brennan’ın sıkı dost oldukları ortaya çıkmıştı. Obama tarafından CIA Başkanlığı’na aday gösterilen ve adaylığı “işkence yanlısı tavırları” ve “İnsansız Hava Araçları operasyonlarına destek çıkması” ile sürekli tartışılan John Brennan, MİT Müsteşarı Fidan ile geçen dört yıl içinde sık sık bir araya gelip buluşmuşlardı. Fidan ile Brennan, ABD Başkanı Obama’nın ilk döneminde yürüttüğü “Terörle Mücadele Danışmanlığı” görevini yürütürken karşılıklı görüş alışverişinden başlayarak sıkı bir dostluk kurmuşlardı. Nitekim, bu dostluk, Hakan Fidan’ın Brennan’a verdiği iki hediye ile iyice sağlamlaşmıştı. Bu hediyelerden biri camdan yapılma yeşil renkli dekoratif  bir tabak (2010 yılında verilmiş) diğeri ise yine dekoratif amaçlı metal bir kaptı (2011 yılında hediye edilmiş). Ve de işte bu hediyeler yasa gereği Brennan’ın ABD Kongresi’ne verdiği “alınan hediyeler listesi”nde yer almıştı.[1]

Kulislere göre Ahmet Davutoğlu, Tayyip Erdoğan’ın militanı konumunda olan Efkan Ala ile Yalçın Akdoğan’ı seçim sonrasında etkisizleştirmek için, eski arkadaşı olan Hakan Fidan’la bir ekip kurmak hesabındadır. Keskin bir başka iddia ise; Hakan Fidan’ın Tayyip Bey’in sağlığı ile alakalı yakın bilgilere sahip olduğu ve ona göre davrandığıdır. Ne olursa olsun Hakan Fidan olayı, Türkiye’nin bir aşiret devleti gibi yönetildiğinin fotoğrafıdır. Tayip Erdoğan, MİT Müsteşarı için “sırdaşım” diyorsa “o kurum devletin değil, artık Tayyip’in hizmetkârıdır” İlaveten MİT Müsteşarı nasıl partili olur ve “Dinlenmek için mebus olacağım” ne anlam taşımaktadır.

Bazılarına göre Hakan Fidan, Tayip Erdoğan’ın onayını almadan asla ve kat’a MİT’ten istifaya kalkmazdı. Peki buna rağmen Erdoğan niçin mi Fidan’ın milletvekili olmasına karşı çıkmıştı? Birinci iddia, AKP’de uç veren isyanı önlemek amaçlıdır. Sadece Abdullah Gül ve Bülent Arınçlar değil, Ahmet Davutoğlu, Efkan Ala ve hatta Yalçın Akdoğan bile Hakan Fidan’ın siyasete girip Başbakanlığa tırmanacağından kendi hesapları bağlamında endişe duymaktadır. Öyle ki Fidan’ın adaylığı bu anlamda partiyi sarsmış ve Erdoğan zorunlu olarak frene basmıştır. İkinci iddia, Tayyip Erdoğan başkanlık rejimi ve federasyona, Hakan Fidan’ın Başbakanlığı ile daha kolay geçebileceği kanaatini taşımaktadır” yorumlarında acaba ne kadar haklılık payı vardı?

Çözüm sürecinin en önemli aktörü Hakan Fidan, Başbakan’a istifasını sunmadan önce yakın çevresine şunları aktarmıştı; “Abdullah Öcalan, *egosantrik[2] (benmerkezcilik) bir kişilik. Her şeyde merkeze kendini koyuyor. Kandil ile arasının açılmasını istemiyor. Kandil’in isteklerini, kendisininkiymiş gibi açıklıyor. Onun her açıklamasını ve mesajını ciddiye almak gerekmiyor. Kandil bile çoğu zaman Öcalan’ın söylediklerini dikkate almıyor” Evet!.. Öcalan’ı öve öve bitiremeyen AKP’nin kozmik odasına bu sözler ve beraberinde yapılan “can sıkıcı”  değerlendirmeler bomba gibi patlamış ve sonrasında da malum istifa yaşanmıştı!?

Fidan’ın adaylığı AKP’yi karıştırmıştı!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, eşi Emine Erdoğan ile bakanların ve işadamlarının bulunduğu bir heyetle Kolombiya, Meksika ve Küba’yı kapsayan Latin Amerika turu öncesinde Atatürk Havalimanı Devlet Konukevi’nde basın toplantısı yapmıştı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın milletvekili aday adaylığı ve muhalefetin tepkisiyle ilgili soru üzerine Erdoğan, şunları aktarmıştı: “Sayın Fidan’ın adaylığına ben olumlu bakmıyorum. Bunu Sayın Başbakan’a da söyledim. Adaylığını kabul etmek veya onu aday olarak göstermek, sayın Başbakan’ın takdiridir.” Acaba bu sözler “Başbakan Davutoğlu’nun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı artık takmadığı!” şeklinde mi yorumlanmalıydı?

Arınç kendilerine oy vermeyen yüzde 50 üzerinden “ANAP da böyle yıkıldı!” diyerek partisini uyarmıştı.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç CNN Türk’te katıldığı bir programda, AKP’nin geleceği konusunda endişeleri olduğunu açıklamıştı. Eskiden sokağa çıktıklarında taraftarının kendilerini sevdiklerini muhaliflerin de saygı duyduğunu kaydeden Arınç, “Şimdi bir nefretle bakış seziyorum. Kemikleşme, kamplaşma var” itirafında bulunmuşlardı. “Emanet (görev ve yetkiler) ehlinde olmalı. Onun bunun yakınında, tarafında, şurasında, burasında kesinlikle olmaz. ANAP’ı yıkan budur, DYP’yi yıkan budur. CHP’yi bu halde bırakan budur. Kemikleşme, kamplaşma var. Bu bizim yüzde 50 oyumuza engel olmaz. Ama Türkiye yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkabilir. Biz yumuşatmalıyız. Siyasette yumuşak dil çok önemlidir. Bağırarak, çağırarak, küçülterek onu güçsüz kılarak bir noktaya getirdiğiniz zaman misal doğru mudur bilmiyorum ama kediyi çok sıkıştırırsanız sonunda yüzünüzü cırmalar” diyen Arınç acaba AKP’nin sonunun yaklaştığını mı hatırlatmıştı?

Hakan Fidan, Erdoğan’a rağmen mi adaylığını açıklamıştı?

Erdoğan’ın “Fidan’ın adaylığına sıcak bakmıyorum” demesi kafaları karıştırmıştı. Örneğin daha önce Fidan için destek mesajı atan Şamil Tayyar gibiler, Erdoğan’ın açıklaması sonrasında o mesajlarını sosyal medyadan silmeye kalkışmıştı. (Mesaj silmeleri haber olunca, “sistem arızası” deyip o mesajı yeniden yayınlamışlardı!)

Peki Erdoğan acaba gerçekten de Fidan’ın adaylığına karşı mıydı?

Keşke Erdoğan’ın mazisi, 40 yerde “BOP eş başkanıydım” dedikten sonra “bunu iddia eden şöyledir, böyledir” gibi örneklerle dolu olmasaydı da, biz de rahatça “Erdoğan sıcak bakmıyorum dediğine göre, sıcak bakmıyordur diyebilseydik!. Erdoğan sadece kamuoyunun önüne bir bilmece bırakmadı, daha önemlisi Davutoğlu’nun eline bir el bombası bıraktı!” diyenler haklıydı. Hakan Fidan’ın adaylığı ve ortaya çıkan somut tepkilerden sonra Erdoğan’ın “sıcak bakmıyorum” mesajı vermek durumunda kalması, aslında 4 başlıkta süren AKP cephesindeki sertleşen çarpışmanın bir sonucu mu olmaktaydı?

Bu oyunun şifreleri sırıtmaktaydı.

Bazı “kuru heves, boş kafes” sahiplerine göre:

1-  Alevi, laik ve sol oylar PKK'nın kuyruğuna takılacaktı.

2- HDP en güçlü şekilde Meclise taşınacak, Türkiye'nin çözülmesi süreci hızlandırılacaktı.

3-  CHP "açılım"a sıkıca bağlanacak, seçim sonrasında hangi hükümet kurulursa kurulsun, dolaylı payandalık yapacaktı.

Bütün bunlara AKP'nin cevabı? Hakan Fidan'ı sahaya sürmek şeklinde mi okunmalıydı? Bu Kandil'e değil de İmralı'ya verilen bir mesaj mıydı? İmralı müzakerelerinde Hakan Fidan’ın temsil seviyesi daha yükseğe mi çıkarılmaktadır? Öcalan'ın karşısında artık en azından başbakan yardımcısı mı oturacaktı? soruları ciddiye alınmalıydı!

Acaba Erdoğan’a Kumpas mı Kurmuşlardı?

Fidan önce Erdoğan’a gidip aday olmak istediğini söylüyor, Erdoğan “olmaz” diyordu. Sonra Ahmet Davutoğlu’na gidip ısrarını sürdürüyor, Erdoğan’a gidip izin istiyordu. Erdoğan yine soğuk bakıyor, buna rağmen 7 Şubat günü işi oldubittiye getirip istifasını açıklıyordu. Kulislere yansıyan bilgilere göre, Erdoğan bu işe çok bozuluyor ve hatta ağır ifadeler kullanıyordu. Erdoğan’ın yakın çevresinin, “Davutoğlu-Fidan, Cumhurbaşkanı’na kumpas kurdu” ifadeleri dikkat çekiyordu.

Erdoğan Güney Amerika gezisine çıkarken Hakan Fidan’ın adaylığına ilişkin tavrını açıkladı. Uçağına bindirdiği gazetecilere olayın detaylarını anlattı. Davutoğlu’na görüşünü hatırlattığını, Davutoğlu’nun takmadığını dolaylı da olsa ağzından kaçırdı. “Ben Sayın Fidan’ın adaylığına olumlu bakmıyorum” diyerek. Kızgınlığını da belirtip, “Ona bazı vaatlerde bulunmuş olabilirler” sözü ise kafaları karıştırdı. Peki Fidan MİT Müsteşarlığı gibi bir görevi bırakıp neden kapağı Meclis’e atma telaşındaydı? “Herkes gibi Hakan Fidan da AKP’nin sonunun yaklaştığının farkındaydı. Konumu nedeniyle gerçek anketleri biliyorlardı. Ortada kalmak istemiyordu. Çünkü çok riskli işlere imza atmıştı. Paçasını kurtarmak telaşıyla dokunulmazlık zırhına sığınmaktaydı”[3]

AKP eski anlaşmalı yol arkadaşlarıyla (Cemaatle) yolunu ayırıyor, aralarında büyük bir mücadele başlıyordu. Kamuoyu geçen sene, 7 Şubat MİT kriziyle taraflar arasındaki sorunlardan haberdar oluyor, Hakan Fidan ismi üzerinde başlayan tartışma kısa sürede ortaklar arasında derin bir çatlağa dönüşüyordu. Her iki taraf birbirine ağır suçlamalar yöneltiyor, olaylar büyüdükçe büyüyor, sonunda gerilen ipler kopuyordu. İşte geçen gene bir 7 Şubat günü Hakan Fidan görevinden istifa ediyor, bu sefer Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında soğuk rüzgârlar esiyordu. Eski MİT Müsteşarı Fidan’ın sıradan bir milletvekili olmak için bu görevden ayrıldığını düşünmek en hafifinden saflık alameti sayılıyordu. Önce Dışişleri Bakanlığı, sonra başbakanlık konuşuluyordu. Sayın Cumhurbaşkanı, Fidan’ın istifasına ve milletvekili adaylığına rızasının olmadığını açıklıyordu.

Evet... AKP bu gidişle mukadder sonuna yaklaşmaktaydı!

Kaldırılan toz bulutunun altında ne işler çevriliyordu? Önceleri Gül ve Erdoğan etrafında dengeler oluşturulmuştu. Numan Kurtulmuş’un ekibe katılmasıyla beklentiler çeşitleniyordu. Ahmet Davutoğlu’nun başbakan oluşu henüz hazmedilemeden şimdi Hakan Fidan üzerinden yeni beklentiler oluşturuluyordu. AKP’de durgun gibi görünen sular iyice dalgalanmış görünüyordu. Ayrıca bu iş geçmişte yaşanan bazı hadiseleri çağrıştırıyordu! Turgut Özal Çankaya’ya çıkınca partisinde yaşananlarla, bugünkü iktidar partisinde yaşananlar arasındaki benzerlikler açıkça sırıtıyordu.[4]

Hakan Fidan’ın istifası: ‘Açılımın faturası bana çıkar’ telaşı mıydı?

Erdoğan’a rağmen istifa eden Fidan için ‘Açılım süreci kanlı biteceği için kaçıyor’ yorumları yapılmıştı. Ayrıca Fidan’ın istifasında bir dönem yakınında bulunduğu Abdullah Gül’ün etkisi olduğu da konuşulmaktaydı. Sn. Erdoğan’ın konuyla ilgili sözlerinden sonra kulislerde birçok senaryo dolaşmaya başlamıştı. Gerek siyaset gerek güvenlik koridorlarında açılım ve Abdullah Gül etkisi öne çıkmaktaydı. Buna göre, ilk aşamada öne çıkan tespit açılım sürecinin sürdürülemez konuma ulaşmasıydı. Açılımı fırsat bilerek Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde halka zulüm yapacak koşulları oluşturan PKK, önümüzdeki aylarda taleplerini dayatmak için özellikle şiddet eylemlerine hazırlanmaktaydı. Bu durumu Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere tüm güvenlik birimleri saptamıştı. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Abdullah Atay’ın 19 Ocak’taki Bakanlar Kurulu’na yaptığı sunumda da bu tehlikeler aktarıldı. Bazı mahfillerde ise Abdullah Gül’ün AKP’ye hâkim olmaya çalıştığı ve Erdoğan ile mücadelesini hala bırakmadığı ve Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan üzerinden Erdoğan’a bir darbe hazırladığı sızmıştı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın istifasını değerlendiren HDP’li Pervin Buldan, “Öcalan, Hakan Bey’e çok güvendiğini birkaç kez belirtmişti” açıklamasını yapmıştı.

Tam da bu süreçte Genelkurmay İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin: “Halkı uyutmayalım, PKK silahlanıyor; hatta PKK’ya uçaksavar takviyesi yapılıyor!” uyarısı yapmıştı!

AKP “açılım”da tepkileri yumuşatmak için “PKK silah bırakacak” iddiasını ortaya atarken, PKK’nın  235 uçaksavar aldığı ortaya çıkmıştı. Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin,  PKK’nın uçaksavar almasının  TSK’nın hava saldırısına karşı hazırlık yaptığının göstergesi olduğunu vurgulamıştı. AKP, yandaş gazete ve televizyonlar  “PKK silah bırakacak” iddiasını piyasaya sürerken gerçeğin bunun tam tersi olduğu anlaşılmıştı. PKK’nın Irak ve Suriye’de ele geçirdiği silahların önemli bir bölümünü Türkiye’ye taşıdığı saptanmıştı. Son dönemde Suriye’den Türkiye’ye silahlı terörist geçişinin arttığı zaten konuşulup yazılmıştı. TSK’nın sınırlarda denetimi arttırması ile birlikte çok sayıda PKK’lı silahları ile birlikte yakalanırken, bu durum Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinden yayınlanan basın duyurularına da yansımıştı. PKK son dönemde Türkiye içindeki silahlanmasını arttırmaktaydı. Irak ve Suriye’de IŞİD’in bırakmak zorunda kaldığı silahlar şimdi PKK’ya aktarılmıştı. PKK’lıların bunlara ek olarak 235 civarında da uçaksavar alarak Türkiye sınırlarına soktuğunun öğrenildiğini belirten kaynaklar, uçaksavarların genelde DOÇKA tipi olduğunu  belirtilirken, bunların parçalara ayrılarak katır sırtında belirlenen yerlerde depolandığı ortaya çıkmıştı. Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, PKK’nın elinde daha önceden bir miktar DOÇKA tipi uçaksavar olduğunu belirterek, PKK’nın yeni uçaksavar silahı aldığı bilgisinin kendisine de ulaştığını belirtip; “Bu konudan MİT’in de Hükümetin de haberi vardır. Olmaması mümkün değil. PKK’nın gerek bölgeye gerek büyük şehirlere silah yığınağı yaptığı bilinen bir durum. Nitekim Oslo tutanaklarında da bu açıkça konuşuluyor. Durum bu iken PKK’nın silah bırakacağını iddia etmek tam bir aldatmaca. Halkı uyutmayalım, PKK hazırlık yapıyor” açıklamasını yapmıştı.

Bunları Türk Uçaklarına Karşı Kullanacaklardı!

“Öyle görünüyor ki PKK bir kalkışma denemesi yapacak. Bu durumda TSK gerekeni yapacağı için Türk savaş uçaklarına karşı silahlanıyor. Bölgeye Türk savaş uçakları dışında başka uçak gelmeyeceğine göre konu çok açık. Önlem almaya çalışıyorlar. Yakalanan patlayıcılar ve diğer silahlarla birlikte değerlendirildiğinde PKK’nın niyeti açıkça ortaya çıkıyor. Ne yazık ki dediğimiz gerçekleşiyor. PKK bu tür ateşkes süreçlerini hep bölgeye yeni silahları yığmak için kullandı. Yine aynısı oluyor. Askerin, polisin eli kolu bağlandığı için PKK rahat hareket ediyor” diyen E. General haklıydı. Kısaca HDP Türkiye’de demokratik siyaset yapmıyor görünürken buna karşılık Kandil, Türkiye dışında ve bir takım odaklarla birlikte, başka planlar peşinde koşmakta ve “açılım, barış, huzur” sloganlarıyla toplum avutulmaktaydı. Kandil’in arkasındaki güç odaklarının da barış sürecinde etkili olacaklarını söylemek yanlış sayılmazdı. Çünkü bir terör örgütü ne kadar güçlü olursa olsun dış bağlantı ve destekleri olmadığı sürece uzun ömürlü olamazdı. Dış güçlerin nihai amacı ise Türkiye’yi parçalamaktı. PKK terör örgütünün 34 yıldır varlığını koruması, kendi gücünden çok sahip olduğu dış desteklerle başarılmaktaydı. Bu bakımdan çözüm sürecinin silahların bırakılması ile sonuçlanmasının HDP’den çok İmralı ve Kandil’in tutumuna bağlı olduğunu iktidar hala anlamıyor olamazdı. Öyleyse kasıtlı bir işbirliği vardı. HDP bir takım yumuşak açıklamalarla barış sürecinin istenen sonucu vermesi yönünde tavır sergilese de esas belirleyici olanın Kandil olduğu unutulmamalıydı.

Artık bıçak kemiği de geçip iliğe dayanmıştı!

Türk Silahlı Kuvvetleri her hafta başı, Pazartesi günü resmi internet sitesinden bol fotoğraflı haberler duyurmaktaydı. Fakat Ocak 2015’in son haftası, Genelkurmay Başkanlığı, internet sitesinden  manşet bir habere imza atmıştı. Hem de 4 fotoğraflı... Fotoğraf altında da  “Yüksek çözünürlüklü fotoğrafları indirmek için tıklayınız” yazmaktaydı. Anlaşılan Öcalan’ın serbest bırakılmasının tartışıldığı bir ortamda bu haberler oldukça anlamlıydı. 14-16 Ocak 2015 tarihleri arasında 2’nci Ordu Komutanlığı (Malatya) ve 20-21 Ocak 2015 tarihlerinde 3’üncü Ordu Komutanlığı (Erzincan) karargâhlarında, yıllık faaliyet değerlendirme çalışmaları icra edilmiştir. Çalışmalarda; Terörizmle Mücadele Harekâtı, Toplumsal Olay Görünümlü Terör Eylemleri ve Hudut Güvenliği konuları ile bu konuların hukuki mevzuatı incelenmiş, 2014 yılının genel değerlendirmesi yapılmış ve 2015 yılına yönelik uygulama esasları görüşülmüştür.”

Şimdi, “bu haberde ve fotoğrafla da ne var” diye soracaksınız. Bilebildiğim kadarıyla açıklayayım;

1-Zikredilen tarihlerde yapılan toplantıların öyle sanıldığı gibi bir “iç denetleme faaliyeti” olmadığı vurgulanmıştı.

2-Toplantı yapılan yerlere dikkat. 2’nci ve 3’ncü Ordu karargâhlarıydı.

3-Kısa metne çok dikkat. Çalışmaların tek gündeminin terörizmle mücadele olduğu belirtildikten sonra “Toplumsal Olay Görünümlü Terör Eylemleri” vurgusu yapmıştı, ardından da  “bu konuların hukuki mevzuatı incelenmiş” kaydı vardı. Bence burada  “toplumsal olay görünümlü”  ifadesi başlı başına manidar bir mesajdı. Ve yine, “incelenen hukuki mevzuat”  mesajı çok çarpıcıydı. Acaba Genelkurmay Başkanlığı, kışlaya hapsedildiği dönemde hukuki mevzuatı bugüne kadar bilmiyor muydu da tekrar inceleme ihtiyacı duymuşlardı?

Daha önce çözüm sürecine itirazlarını ve tepkilerini bölgeden çeşitli haberler vasıtasıyla resmi internet sitesinden duyuran TSK (bence) bu sefer kuşkularını ve hatta uyarısını manşete taşımış ve oldukça anlaşılır bir dilde anlayan herkese “meydanın boş olmadığı” hatırlatmıştı. Devleti idare eden AKP iktidarı, terör örgütü PKK’nın Cizre’yi  “özerk kanton”  ilan etmesini resmen kabul etmiş gibi davranmaktaydı. Başkentteki ÖSYM Başkanlığı, Şırnak ÖSYM Sınav Koordinatörlüğü’ne bir yazıyla bu yıl üniversiteye giriş sınavlarının ilk basamağı olan YGS’nin güvenlik sebebiyle Cizre’de yapılamayacağı talimatını ulaştırmış, sınavın Şırnak’ta yapılacağı açıklanmıştı. Yani; 15 Mart’ta YGS’ye girecek Cizreli öğrenciler Şırnak’a yollanacaktı oysa, YGS geçen yıl Cizre’de yapılmıştı. Ve hatta 2011 yılında ilk defa YGS Cizre’de yapıldı diye iktidar pek hava atmıştı!.. Brüksel’den sonra Kandil’in şefaatine sığınan AKP iktidarı, Cizre’de kazdığı hendeklerle devlet otoritesini sıfırlayan PKK’ya karşı nasıl teslim olduğu resmen belgelenmiş durumdaydı. Üstelik teröristlerin bölgedeki hastanelerde tedavi edildiği yazılıp konuşulmaktaydı. Ancak bundan böyle teröristlerin tedavi masraflarının da SGK’ya ödettirildiği ortaya çıkmış. Malumunuz, terör örgütü PKK’ya teslim olan AKP iktidarı en azından seçimleri kazasız belasız atlatabilmek için büyük ricacı olduğu Kandil’den  “ateş-kes”  garantisi beklerken, TSK’nın terör bölgesine  yoğun bir şekilde komando sevkiyatına başladığı bilgisi”[5] gönüllerimizi biraz rahatlatmıştı.

Ve sonunda… Abdullah Gül’ün milletvekilliği adaylığının gündeme taşınması, böylece AKP’nin başına geçeceği tartışmalarının başlaması üzerine; anlaşılan Abdullah Gül’ün özel arzuları, Başbakan ve Cumhurbaşkanının da rızaları(!) üzerine Sn. Hakan Fidan adaylık başvurusunu geri almıştı. Yoksa bütün bunlar, Abdullah Gül’e zemin hazırlamak amaçlı mıydı veya dış güçler ve işbirlikçiler artık strateji oluşturmak ve uygulamak konusunda başarısız olmaktalardı?

Sanki başka hiç sorun kalmamış gibi bir de, “Gül partiye dönerse neler olur?” sorusuna cevap arama durumunda kalan AKP’lilerin kafaları bir hayli karışıktı. Görünüşe bakarsanız hepsi Gül’ün partiye geri dönmesinden yanaydı, ama yapılan açıklamalar derin kuşkuları yansıtmaktaydı. Kimileri, “Gelirse başbakan olarak gelir” diye şart koşarken kimileri de, “Başbakanlık dolu, Meclis Başkanlığı verelim” tarzında konuşmalar yapıyorlardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Gül’ün partiye geri dönmesinin isabetli bir karar” olacağını vurgulamasının; Başbakan Ahmet Davutoğlu’na bir gözdağı olduğunu iddia edenler bile vardı. Güya bu açıklaması ile Cumhurbaşkanı Erdoğan Başbakan Davutoğlu’na, “Ayağını denk al, kendine çeki düzen ver, benimle ters düşme” demeye çalışmaktaydı. Bir de “üç dönem kuralına” takılanların Gül’ün etrafında halkalanmaları derin endişeleri barındırmaktaydı” tespitleri haklıydı. Yani AKP’de çatışmalar ve ayrışmalar kaçınılmazdı!

Davutoğlu, Siyonist CFR’ye sığınmıştı!

Siyonist sömürü sermayesinin güdümündeki ABD’nin faizleri arttıracağını açıklamasından sonra sıcak paranın yavaş yavaş kaçtığı Türkiye, yeni borçlar bulmak ve yabancı yatırımcıları Türkiye’den gitmemeye ikna etmek için küresel rantiyenin kapısını çalmıştı. Yahudi lobisinin en etkili ve tehlikeli kuruluşlarından CFR’nin (Council on Foregin Affairs-Dış İlişkiler Konseyi) 4-7 Mart tarihlerindeki yıllık kurumsal toplantısına “Onur Konuğu” yaftasıyla katılan Başbakan Ahmet Davutoğlu, hem Citibank ve Goldman Sachs gibi küresel rantiye şirketlerine, “Türkiye, ekonomik dinamizm ve siyasi istikrar açısından gelecek için size umut vadeden bir ülke, gelin yatırım yapın” diye yalvarmış, hem de yabancı yatırımcılar için referans niteliğinde olan Siyonist CFR’nin desteğini almaya çalışmıştı.

Başbakan Davutoğlu, CFR’de “sözlüye kalkmış bir öğrenci” gibi Siyonist lobinin sorularını yanıtlamıştı. Davutoğlu, “Onur Konuğu” pozuyla katıldığı programın moderatörü CFR Başkanı Richard N. Haass’ın iç güvenlik paketine dair sorusunu yanıtlayıp, “komşularla sıfır sorun” palavrasıyla ilgili açıklamalar yapmıştı. Siyonist Haass, Türkiye’nin iç meselelerine dair soruların ardından daha da ileri giderek, Davutoğlu’nu, “Rusya ile ilişkilerinizde sorun yoksa, bu da bizim için bir sorun sayılır. Türkiye’nin Rusya’dan tam bağımsız hareket ettiğini savunuyorsunuz ama bizim buradan gördüğümüz doğalgaz ihtiyacınızın yüzde 60’ını Rusya’dan karşılıyorsunuz. Türkiye, Rusya’nın Ukrayna’da sebep olduğu sorundan dolayı izole edilmesini istemiyor” şeklinde suçlayacak kadar küstahlaşmıştı.

2002’den beri IMF dayatması “düşük kur-yüksek faiz” politikasını uygulayan Türkiye, adeta sıcak para cennetine çevrilmiş durumdaydı. AKP Türkiyesi, dünyadaki likidite bolluğunu fırsat bilerek, ihtiyacı olan kaynağı yüksek faizle borçlanarak küresel rantiyeden temin etme kolaylığına sapmıştı. Yüksek getiriyi gören sıcak para, Türkiye’ye akın ederken, üretim yerine tüketime harcanan “borç” paralarla geçici bir büyüme sağlanmıştı. ABD Merkez Bankası’nın faizleri artırma açıklamasıyla birlikte Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerden kaçmaya başlayan sıcak para, borçla dönen Türk ekonomisini sarsmaya başlamıştı. Bunu “nihayet” gören hükümet, kaçan sıcak parayı ve küresel rantiyeyi yeniden ülkeye çekebilmek için “güven turu”na çıkıp CFR’ye yalvarmaya başlamıştı. Hâlbuki olması gereken, borçlanma ve tüketime dayalı ekonomik yapının yerine yerli üretimi başlatmak ve sıcak para yerine milli kaynakların kullanımını ön plana almaktı. Evet AKP’nin balon ekonomisi yakında patlayacaktı.


[1] http://jöntürk.com/2013/02/14/john-brennan-hakan-fidan-ile-kanka-cikti/

[2] Egosantrizm ya da benmerkezcilik: Her şeyi kendine dayandırmak, kendine bağlamak, kendine indirgemek, her şeyde kendi görüş açısından hükümde bulunmak, her şeyde kendini esas almak ve kendi fikrini, mantığını ve duygusunu hareket noktası, örnek, ölçü ve merkez almak eğilimi olarak tanımlanır. (Vikipedi)

[3] İsmet Özçelik / 11 02 2015

[4] Milli Gazete / Sadrettin Karaduman

[5] Yeniçağ / 15 02 2015 / Ahmet Takan


Bu yazarin diger makaleleri

ŞEHVET İKTİDARI (ŞİİR)
  ŞEHVET İKTİDARI       Gerçeği yazınca, gerzek kızıyor Kovalarlar bizi, Edirne Yozgat… İçinde ne...
Devami
BARZANİ DE KANDIRDI VE TÜRKİYE KUŞATILDI
Şiir:   Kandırıldım, kana kana Ülke yağma, devlet laçka… Sataşırım, bak her yana Kahraman yok,...
Devami
MİLLİ MÜCADELENİN VE MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN ORTAK AMACI
  Mustafa Kemal’in Milli Mücadeledeki en büyük başarısı, bizzat kumanda ettiği...
Devami
AB'CİLİK, HEM GERİCİLİK, HEM KAHBELİKTİR!..
  Gericiliktir.. Çünkü kurtuluş savaşı öncesi işgal ve esaret dönemine...
Devami
KÜÇÜK DÜŞÜNENLERLE, BÜYÜK DÖNÜŞÜMLER BAŞARILAMAZ!
  Mü’minliğin en belirgin özelliği, MERT’lik ve NET’liktir; önderlik ise ayrıca...
Devami
ÇEÇENİSTAN DOSYASI
  İSLAM'IN KAFKAS ÜLKELERİNİ FETHİ: Kafkas diyarları upuzun, sarp ve geçit...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1154

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR