Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4028
mod_vvisit_counterDün6268
mod_vvisit_counterBu Hafta17044
mod_vvisit_counterGeçen hafta43778
mod_vvisit_counterBu Ay139547
mod_vvisit_counterGeçen Ay251747
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16574463

IP'niz: 3.238.8.102
Bugün: 21 Eki 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12094226

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

NATO; Koruyucu Kalkanımız mı,YIKICI DÜŞMANIMIZ MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Paris’te, daha önce Hz. Peygamberimize yönelik hakaretleriyle tanınan bir mizah dergisine yapılan ve 15 kişinin ölümüyle sonuçlanan terör saldırısını, acaba kimler tezgâhlamıştı? Bütün Hıristiyanları ve Avrupa’yı İslam dini ve dünyası aleyhine kışkırtmayı, NATO’yu bu amaçla kullanmayı ve dolayısıyla İsrail’i rahatlandırmayı amaçlayan odakların şeytani bir planı olduğu açıktı. Bu olay sonuç itibariyle en çok kimlerin işine yarar? sorusu, bizi en isabetli yanıta taşıyacaktı.

Amerika ve NATO’nun yönlendirmesiyle asıl düşman İran, ön düşman ise Suriye yapılmıştı. Suriye canciğer kuzu sarması dostluk durumundan, gene Erdoğan tarafından birden can düşmanı ilan edilmiş durumdaydı. Yani; İsrail’in düşman konumundan çıkarılmasına karşın, alternatif düşman olarak Suriye tanıtılmıştı. Bu da yetmedi... Erdoğan döneminde; İsrail’e yaptığı bütün diklenmelerine karşı sanki “özür” mahiyetinde, İsrail’in korunmasına yönelik füze rampalarının, yani Patriotların Türkiye sınırına konuşlandırılmasına razı olunmuş, İsrail’le ticaretimiz artmıştı… Ve son olarak da NATO’da İsrail’in gözlemci üyeliğine onay çıkmıştı. Çoğu gazetenin sütunları arasında kalan, Jerusalem Post gazetesinin yayınlayıp Dışişleri Bakanlığı kaynaklarının doğruladığı habere göre, Türkiye’nin de onayıyla İsrail bundan böyle NATO’nun ortak üyesi olarak ittifakın seminer ve çalışmalarına katılacaktı. (Radikal 24.12.2012) Böylece İsrail’in resmi müttefikimiz olması sağlanmıştı. Her ne kadar 2013’teki NATO tatbikatları konusunda bir plânlama yapılmadığı belirtilse de, NATO üyesi olmayan İsrail, bundan böyle NATO’nun bütün askerî programlarına katıldığı gibi NATO nezdinde daimî temsilcilik kuracaktı. Türkiye, ilişkilerde doğrudan bağlantılı olarak İsrail’le daha güçlü bir ortaklık ve dayanışma içinde olacak “One minute”nin yerini “Yes! Allright!” (Evet, tamam, Peki) almış olacaktı! Yıllardır, Türkiye tarafından veto edilen ve NATO’ya üye olamayan İsrail, artık AKP sayesinde NATO üyesi olup çıkmıştı. Yani bundan sonra İsrail’in düşmanı bizim düşmanımızdı! Bunu bir sol hükümet yapsaydı kim bilir neler olacaktı. Cuma namazı sonrası ne gibi eylemler yapılacaktı. Yani artık İsrail’e saldırana karşı İsrail ile beraber karşı koyacağız..! NATO’dan dolayı müttefikimiz olan İsrail’e bir saldırı olursa İslam ülkeleri karşısında bizi bulacaktı. Kısaca uluslararası sularda Türk bayraklı Mavi Marmara gemisine saldırıp dokuz sivilimizi öldüren, yüzlercesini günlerce fizikî ve psikolojik işkenceye tâbi tutan İsrail, Türkiye’nin “özür dileme” ve “maktullerin yakınlarına tazminat ödeme” şartlarını yerine getirmediği halde, Türkiye tarafından ödüllendirilip müttefik yapılmıştı. Tek Müslüman üye ülke olarak, İslâm dünyasından ve Filistin’den gelen bütün uyarılara rağmen, İsrail’in OECD üyeliğini veto etmeyip onaylayan da Erdoğan’dı.”[1]

Çoğu İngilizceden çevrilmiş, ders notları olarak kullanılmaya elverişli, muhtemelen ABD’de basılmış kitaplar hala Ordumuzda okutulmaktaydı. Eğitim ve doktrin kitaplarını Amerikalıların yazdığı bir ordunun ulusal olma niteliği tartışmalıdır. Maalesef ittihatçı mason kadroların gafletiyle I. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında da Almancadan çevrilmiş eğitim ve doktrin kitapları kullanılmıştı. Acaba kendi toprakları dâhil 3 kıtada yüzyıllarca savaşmış bir ordu kendi askeri doktrinini ve eğitim kitaplarını kendi ihtiyaç ve hedeflerine göre yazamaz mıydı? Ancak asıl soru şu: Soğuk Savaş sonrası Türkiye, Kuzey Atlantik askeri ittifakı içinde kalmak zorunda mıdır? Soğuk Savaş dönemi bir dereceye kadar anlaşılırdı. Sovyet ordularının taarruzuna karşı NATO bir ihtiyaçtı. II. Dünya Savaşı’nın strateji mantığına göre kurulan, fakat günümüzde sadece ABD’nin emperyal çıkarlarını koruyup kollayan NATO teşkilatında hala durmamıza ne lüzum vardı? İran, Suriye, Rusya ve Çin bize mi saldıracaktı? Antlaşma’nın 5. Maddesi olmasa, İran’ın Şahap, Rusya’nın Topol, Yunanistan’ın S-300 füzeleri başımızda mı patlayacaktı? Çin füzesi bile alamayacak mıydık? Bir Genelkurmay Başkanı (Doğan Güreş) televizyon ekranlarından 1992 yılında PKK’ye yardım malzemesi taşıyan bir ABD helikopterinin vurulması için emir verdiğini söylemişti (elbette emekli olduktan sonra!). O sırada ufukta ne AKP iktidarı, ne de Ergenekon ve Balyoz kumpasları görünüyordu. Her şey adım adım gelişti. ABD’nin “Çizgi dışına çıktılar” dediği subayların çok basit, hatta ahmakça komplo düzenekleriyle tasfiye edilmiş olmaları (bunun başarılabilmiş olması), son tahlilde, Pentagon’un TSK’ya derinlemesine nüfuz etmiş olduğunun bir kanıtı mıydı? Ordumuza yönelik kumpasa karşı ABD’den en ufak bir fiili direniş olmadı. “TSK’ya karşı sistematik bir psikolojik harp” yapıldığı söylendi, fakat taarruz eden düşmanın adı ağıza alınmadı. Sanki bir Genelkurmay Başkanı, bizim çocukluğumuzdan beri bağırdığımız gibi “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!” diye bağırsa, sanki büyü bozulacak, ülke kâğıttan bir şato gibi yıkılacak, yerden kaynar sular fışkıracak, süpürgeye binmiş cadılar gökten ateşler saçacaktı!? Evet, Türkiye paramparça olmamak ve başka ülkelerin askeri stratejilerinin aracı yapılmamak için NATO’yla yolunu ayırmalıdır. Gözlemci üye olup statü kaybetmek, tam üye kalarak her şeyi kaybetmekten daha yararlıdır. “Biz istesek de bırakmazlar” yaklaşımı, psikolojide kullanılan “öğrenilmiş çaresizlik” terimini hatırlatmaktadır.”[2]

Barzani’nin petrolü İsrail’de depolanmaktaydı!

Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin Ceyhan’a gönderdiği petrol burada AKP hükümeti aracılığıyla satılmaktaydı. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın 25 Ekim’de gazetelere yansıyan açıklamasında, Ceyhan üzerinden 19,2 milyon varil petrol satıldığını, bunun da yaklaşık 2 milyar dolarlık ticaret anlamına geldiğini ifade ederek petrolden tahsil edilen 700 milyon doların Halkbank’a yatırıldığını açıklamıştı. Oysa Ceyhan’da petrol dolumu yapılan 23 tankerden 11’inin İsrail’e gittiği anlaşılmıştı. ABD basınında çıkan haberde İsrail’deki “Petrol Rafineri Limited (ORL)” fabrikasında bu petrolün büyük kısmının işlendiği ve işlenen petrolün de mazot, benzin ve kerosen (uçak yakıtı) olarak kullanılmaya başlandığı yazılmıştı. Arkasından Hürriyet’ten Merve Edil’in “Kürt petrolü İsrail’de depolanıyor” başlıklı haberinde ilgi çekici ayrıntılar yer almıştı. Haberde, gemi hareketlerini takip eden New York merkezli Clipper Data’nın kurucularından Abudi Zein’in, yayımlanan bir makalesinde “Kürt petrolünün İsrail’de depolandığına ikna olmuş durumdayız” ifadelerini gündeme taşımıştı.

ABD, KDP’yi terör listesinden çıkarmıştı!

ABD Kongresi, Mesut Barzani’nin lideri olduğu Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni (KYB) “üçüncü sınıf terör örgütleri listesi”nden çıkarmıştı. ABD’nin Irak ve İran’dan sorumlu Müsteşar yardımcısı Bret McGurk, resmi twitter hesabından yaptığı açıklamada, “ABD Kongresi, KDP ve KYB’yi üçüncü sınıf terör örgütleri listesinden çıkardı. Adil olmayan bu tanımlama, Amerika’yı ziyaret etmek isteyen Kürtler için engel çıkarıyordu. Bu sorunun çözülmüş olmasından memnuniyet duyuyorum” ifadelerini aktarmıştı.

Peşmerge’yi eğiten Türkiye Kürdistan’ın mimarı olacaktı!

Hatırlayacaksınız Başbakan Ahmet Davutoğlu, Irak’ın kuzeyini ziyareti sırasında iki önemli mesaj ağzından kaçırmıştı: 1) “Kürdistan’ın güvenliği Türkiye’nin önceliğidir.” 2) “Bu öncelik gereği TSK Peşmerge’yi eğitecektir.”

Bu sözler ABD heyetiyle yapılan ve belli bir mutabakata varıldığı söylenen “eğit-donat” konusunu açıklığa kavuşturmaktaydı. Şöyle ki kamuoyuna yansıyan haberlere göre Genelkurmay karargâhında yapılan Türk-Amerikan heyetleri görüşmesinde eğit-donat konusu masaya yatırılmış ve şöyle sonuçlanmıştı: TSK değil PYD’yi, Peşmerge’yibile eğitmeyecek, sadece ÖSO’yu eğitecek! Hatta ABD heyeti ÖSO’nun eğitileceği Kırşehir’deki askeri bölgeyi bile ziyaret etmişti. Gerçi kimi askeri kaynaklar “konu masaya geldi ama anlaşma olmadı” dediyse de, ÖSO’nun eğitilmesinin önünde gerçekte bir engel yoktu. Zira ÖSO’yu kuran zaten AKP iktidarıydı. İşte Davutoğlu’nun açıklamasıyla “eğit-donat” konusunda sadece ÖSO’nun değil, Peşmerge’nin de eğitileceği anlaşılmıştı.

“Hiç lafı dolandırmadan söyleyelim: Niyetiniz ne olursa olsun, ÖSO’yu eğitmek pratikte Suriye’yi bölmeyi amaçlamaktadır, Peşmerge’yi eğitmek de pratikte Irak’ı bölmek anlamındadır. Bu iki ülkeyi bölmek ise sonuçları itibariyle Kürdistan’ı kurmaktır. Olan budur: ABD IŞİD stratejisi kapsamında Türkiye’ye Kürdistan’ın ebeliğini yaptırmaktadır” tespitleri elbette doğruları yansıtmaktaydı.

Kuzey Irak’tan sonra Kuzey Suriye parçalanacaktı!

Türkiye’mize ve İslam ülkelerine yönelik sömürgecilerin hesapları adım adım uygulanmaktaydı. Ufak parçalara ayırmak için harekete geçtikleri Müslüman ülkelere özgürlük ve demokrasi vaadiyle geliyor, adeta kendilerini kurtarıcı gibi takdim ediyorlardı. Söz gelimi ABD’nin Irak’a müdahalesinin gündeme geldiği günlerde bu ülkenin parçalanacağı, Kuzey’de bir Kürt devleti oluşturulacağı defalarca yazılmış, hatırlatılmıştı. Bu sebeple uzun yıllar Türkiye’yi yönetenler hangi partiden olurlarsa olsunlar “Kuzey Irak’ta yeni bir oluşuma izin vermeyeceklerini” açıklamıştı. Ama sonuçta Türkiye’nin tüm karşı çıkmalarına rağmen stratejik müttefiki(!) ABD Siyonistlerin arzusuna uyarak Kuzey Irak’ta bir oluşumun temellerini atmıştı. Bununla da kalınmadı güya özerk bir bölge oluşturulmasına karşılık Türkiye bu oluşumu muhatap olarak kabul etmek zorunda bırakılmıştı. Peki, ABD ve yandaşlarının Irak, Suriye, İran ve Türkiye’ye yönelik hesapları böylece kapanmış mı olacaktı? Bu soruya ‘evet’ karşılığı vermek ya gelişmeleri doğru okuyamamak ya da bilerek kabullenmek anlamını taşırdı. Çünkü Büyük Ortadoğu Projesi’nin nihai hedefi öncelikli olarak Irak ve Suriye’nin parçalanmasıydı. Ardından plana Türkiye ve İran da katılacaktı.[3]

IŞİD, üretilmiş bir bahaneydi, asıl hedef, kuzeyi Şam’dan koparmaktı

ABD’nin IŞİD’e yönelik stratejisi Haziran ayı başında örgütün Irak’ın Musul kentini işgal etmesinden itibaren tartışılmıştı. ABD IŞİD’in Musul’u işgaliyle başlayan süreçte, uzun vadeli planını hayata geçirmeye çalışmaktaydı. Planın özü, Irak ve Suriye Kürt bölgelerinin merkezi Irak ve Suriye yönetimlerinden koparılmasıydı. IŞİD’in Musul işgalinin ilk sonucu Kerkük’ün Barzani tarafından ele geçirilmesi kafaları karıştırmıştı. İkinci önemli sonucu da PKK’nın resmen Amerikan müttefiki olduğunun ilan edilmesi olarak karşımıza çıkmıştı. ABD operasyonun başlangıcından itibaren Peşmerge güçlerine ve Peşmerge ile ortak savunma anlaşması yapan PKK’ya doğrudan askeri ve lojistik destek vermeye başlamıştı. Şimdi asker ve sivil, akıl ve vicdan sahibi, herkese soralım: ABD ve NATO bize dost muydu, düşman mıydı?

Donanmamızın Doğu Akdeniz’e çıkışı olumlu ve onurlu bir adımdı!

Doğu Akdeniz’de son aylarda tırmanan gerginliğin perde arkasındaki egemenlik mücadelesi ön plana çıkmıştı. Türk Donanması, yıllar sonra ilk defa bölgede güç gösterisi yapmış, Kıbrıs Rum Kesimi’ni ve İsrail’i destekleyen güçleri telaşlandırmıştı. Erbakan’ın özel cesaret ve dirayetiyle başlatılan 1974’deki şanlı Kıbrıs harekâtımızdan bu yana Türkiye, Doğu Akdeniz bölgesinde ABD’nin başını çektiği ve İsrail’in de içinde bulunduğu Batı ittifakına kafa tutması tarihi bir olaydı. Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, Türkiye’nin bu politikasını sürdürmesi gerektiğini belirterek, “Bir an önce Münhasır Ekonomik Bölge ilan edilmeli” diye uyarmıştı. Kıbrıs Uzmanı Gözde Kılıç Yaşın da, TSK’nın Ergenekon ve Balyoz tertiplerinin çökmesiyle bölgede ağırlığını artırdığını hatırlatmıştı.

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Plan Prensipler Başkanı E. Tümamiral Cem Gürdeniz, Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri “Türkiye, 2011 öncesi pozisyonuna döndü” sözleriyle açıklamıştı. Devletlerin jeopolitik çıkar kayıplarının hesabını gelecek kuşaklara veremeyeceğinin altını çizen Gürdeniz’in, “Devlet, Doğu Akdeniz’de gerçek oyunun ne olduğunu çok net gördü ona göre bir girişimde bulundu. Kıbrıs, 2003 yılında tek taraflı uluslararası hukuku göz ardı etti. Buna şu an ABD, AB ortak oluyor. Türkiye bir an önce Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmeli. Bunu yapmamız şart. Yunanistan ön alıp Meis Adası’nı göz önüne alarak bir ilanda bulunursa, bizi Antalya Körfezi’ne sıkıştıracaktır. Türkler ‘Barbar, işgalci’ olarak anılacak ve Yunanistan’a destek verilecektir. Onlar devreye girmeden Türkiye, deniz yetki alanını ilan etmelidir. Aksi takdirde Türk denizciliği çok büyük darbe alır” çağrısı haklıydı.

Kumpasçılar gizli tanık safsatasıyla TSK’ya savaş açmışlardı!

Ergenekon Davası’nda tanıştık gizli tanıklarla. Savcıların “Osmanım”ı, suç makinesi Osman Yıldırım’ı herkes hatırlayacaktır. Sincan Cezaevi’nden çıkarılıp tanık yapıldıktan sonra onca mahkûmiyetten beraat ettirilip salıverilmesi unutulamayacaktır. Tuncay Güney, Şemdin Sakık rezillikleri hukuk tarihimizin yüzkarasıdır. Şimdi, Güney’e yakalama kararı çıkarılmıştır. Bir de İlker Çınar, Tuncay Güney’in Zirve şubesi gibi kullanılmıştır. E. Tuğg. Ersöz’e attığı/attırılan iftirası nedeniyle açılan “Özal’ı zehirleme” davası 25 Kasım’da beraatla sonuçlanmıştır. Görüntüde paralelciler üzerine gidildiği yazılıp konuşulmaktadır. Ancak, Zirve davası sanıkları “Gizli Tanık Koruma Birimleri”ne henüz el atılmadığı anlaşılmaktadır.

Tatar’ın ölümü F tipinin suç dosyasına aktarılacaktı!

Deniz Yarbay Ali Tatar’ın ağabeyi Ahmet Tatar, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen “Poyrazköy kumpası” soruşturmasında ifadeye çağrılmıştı. Ahmet Tatar aynı zamanda kardeşinin ölümüyle ilgili eski emniyet müdürleri Yurt Atayün ve Ömer Köse hakkında da suç duyurusunda bulunacaktı. Deniz Yarbay Ali Tatar, Amirallere Suikast Davası nedeniyle 10 gün tutuklu kalmış serbest bırakıldıktan sonra hakkında yeniden yakalama kararı çıkınca başına tek el ateş ederek hayatına kıymıştı. Ali Tatar’ın ağabeyi Ahmet Tatar konuyla ilgili şikâyet dilekçesinde, “Bugün ortaya çıkan gerçekler, kardeşimi bu sona getiren sürecin çok önceden kurgulanmış olduğunu ortaya koymaktadır” diye yazmıştı. Tatar dilekçesinde şu taleplerini sıralamıştı:

“Devlet içerisinde paralel bir yapı oluşturan ve Fetullah Gülen cemaati talimatları doğrultusunda AİHS, Anayasa ve yürürlükteki kanunlara aykırı olarak belgeler düzenlemek suretiyle kardeşim Ali Tatar’ın tutuklanmasına ve haksız tutuklamalar nedeniyle psikolojisinin bozularak ölümüne neden olan Emniyet Müdürü Yurt Atayün, Emniyet Müdürü Ömer Köse, Emniyet Müdürü Hüseyin Işıldak, Emniyet Amiri Halim Pehlivanlar, polis memurları Ferdi Uz, Lezgin Biter, soruşturma savcısı Süleyman Pehlivan; 10. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Zafer Başkurt, üye Ali Efendi Peksak, üye Murat Üründü, 11. Ağır Ceza Mahkemesi heyetini oluşturan Başkan Şeref Akçay ve üye Metin Özçelik, Bülent Akasma’nın suç işlemek amacıyla kurulmuş örgütün üyesi olmak, örgüt faaliyetleri çerçevesinde görevlerini kötüye kullanmak, tehdit, şantaj, suç atmak, adil yargılamayı etkilemek ve kasten adam öldürmek suçlarını işledikleri hususunda kuvvetli emareler bulunduğundan haklarında soruşturma yapılmasını arz ve talep ederim.”

AKP iktidarı, TSK’nın PKK’ya karşı inisiyatif almasına niye karşıydı?

27 Kasım 2014 günü yapılan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) Sonbahar toplantısı ve toplantı sonrasında yapılan açıklama kafaları karıştırmıştı. Geçen yıllardan farklı olarak gündeme gelen konulardan biri teröristle mücadelede kolluk kuvvetlerinin desteklenmesi konusunda sorunlar ve TSK’nın alınmasını istediği tedbirler ile ilgili hususlardı. Oysa, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin iç güvenliğin sağlanmasında TSK’ya kolluk güçlerini destekleme görevi verdiği açıktı. Ancak bu desteğin yapılışı ve destekleme esnasında TSK birliklerinin statüsü konusunda yasal düzenlemeler yapılmamıştı. TSK’nın kolluk kuvvetlerine yapacağı destek 5442 sayılı il idaresi kanununu 4 d maddesinde Vali’nin talebine bağlanmıştı. Ancak bu kanunda ne destekten önceki hazırlık durumu, koordinasyon ne de destek esnasındaki TSK birlik ve komutanlarının statüsü maalesef ortaya konulmamıştı. İktidarın, PKK ve diğer terör örgütlerine karşı mücadelede TSK’nın inisiyatif almasını istemediği gibi bir kanaat oluşturmaktaydı.

Başbakanlık ‘Yalanla’ demiş, Genelkurmay aldırmamıştı!

Başbakanlık koridorlarında yankılanan olaya göre, bir Hükümet yetkilisi Genelkurmay’daki muadilini arayarak: “‘TSK’nın çekinceleri” haberlerini yalanlayın’ talebini aktarmış, ama TSK yetkilisi ise bunu takmamıştı. Başbakanlık yetkililerinin “Bedelli askerlikle ilgili çekince haberlerini yalanlayın” talebini Genelkurmay Başkanlığı’nın reddettiği ortaya çıkmıştı. Bedelli askerlikle ilgili TSK’nın çekincelerinin yansıdığı haberler Başbakanlık koridorlarını karıştırmıştı. Haberlerde, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, 27 Kasım’daki YAŞ toplantısında gündemde olmadığı halde kendisine konuyla ilgili yöneltilen soruya “Net bir şey yok” diye yanıtlamıştı. Ancak aynı Davutoğlu, 5 gün sonra partisinin grup toplantısında uygulamayı “müjde” gibi açıklamıştı. YAŞ toplantısındaki diyaloğun ortaya çıkması ise hükümeti zor durumda bırakmıştı. Davutoğlu, Atina’ya gitmeden önce kızgın bir şekilde “Genelkurmay Başbakanlığa bağlıdır. Konu YAŞ gündeminde vardı” diyerek çıkışmıştı. Ancak yapılan tüm araştırmalarda YAŞ gündeminde “bedelli askerlik olmadığı” ortaya çıkmış. İşte Başbakanlık koridorlarında konuşulan olay da bu fırtınanın koptuğu cuma günü yaşanmıştı.

Genelkurmay sansüre de uymamıştı!

PKK ile açılımı hızlandıran ve özerklik görüşmeleri yapan hükümetin, örgüt eylemlerinden değil, bu eylemlerin kamuoyuna yansımasından rahatsız olduğu ortaya çıkmıştı. AKP’nin valiliklere, Genelkurmay Başkanlığı’na ve ilgili güvenlik birimlerine özellikle “Bayrak yakma eylemlerini duyurmayın” talimatı gönderdiği anlaşılmıştı. Ancak Genelkurmay konuyla ilgili açıklamalarını ve kuşkularını ilgili sitelerinde duyurmaktaydı. Hükümetten iyi bilgi alan ve açılım sürecini yakından takip eden kaynaklara göre son dönemlerde özellikle bayrak yakma, hendek kazma, Atatürk büstlerine saldırı gibi eylemlerin haberlerinin kamuoyunda tepkilere neden olması hükümeti kaygılandırmıştı. Hükümet, valilikler, Genelkurmay Başkanlığı ve ilgili güvenlik birimlerine “Bu eylemleri kamuoyuna duyurmayın, karartma uygulayın” talimatı yollamıştı. Kaynak valiliklerin bu talimata uyduğunu belirtirken, Genelkurmay Başkanlığı’nın bu tür eylemleri açıklamaya devam ettiğini hatırlatmıştı.

TSK’ya göre: Paralı askerlik, halk-ordu birliğini bozardı!

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, “Mümkün olduğu kadar profesyonelce askerliği meslek olarak benimsemiş insan unsuruna ağırlık vermek lazım” sözleri, AKP hükümetinin “paralı-profesyonel” askerlerden oluşacak bir ordu planını ortaya koymaktaydı. Oysa 2001 yılında Genelkurmay Başkanlığı “profesyonel ordu”ya çekince koyan bir rapor hazırlamıştı. TSK’nın itirazlarına rağmen bedelli askerliği çıkaran hükümet, “profesyonel-paralı ordu” konusunda da aynı tutumu almıştı. Türk ordusunu tamamen NATO’ya ve siyasal iktidara daha bağımlı hale getirecek olan ve TSK’nın “milli ordu” özelliğini yok edecek adımlara karşı çıkanları da AKP, “Ordu günün ileri teknoloji ürünü silah, araç gereç ve sistemlerini kullanmasın mı?” argümanıyla savuşturmaktaydı. Hükümet, NATO’nun önerisiyle önce kısa vadede zorunlu askerlik yapanlar ile profesyonel askerlerden oluşacak karma bir sistem, ardından orta ve uzun vadede de sadece profesyonel askerlerden oluşacak bir ordu kurulmasından yanaydı. Buna karşın TSK ise; makineli tüfek nişancısı, tank nişancısı ve tank şoförü, hudut birlikleri gibi zor ve uzun eğitim süreçlerinden geçerek uzmanlaşılan kritik noktalarda görev yapacak askerlerin “profesyonel” olmasını, ancak ordunun bel kemiğini oluşturan “avcı askerlerin” halen mevcut olan uygulamadaki gibi kalmasını hayati önemde bulmaktaydı.

Oysa AKP kurmayları kırk gün önce, “Fakir çocuklarının askere gitmesi, zengin çocuklarının ise bedel ödeyerek askere gitmemesi olmaz” diye horozlanmışlardı. Kırk gün sonra, “Bir müjdem var” diye kürsülere çıkılacak ve bedelli askerliğin yolunun açıldığı duyurulmaktaydı! Türkiye kırk gün önce söylediklerini, kırk gün sonra adeta tekzip edercesine ortadan kaldıran bir tutarsızlıkla karşı karşıyaydı. Madem öyleyse bedelli askerlik talebi ile kamuoyunun karşısına çıkanlar “yara kaşımakla” niye suçlanmıştı? AKP’nin açılımını “Aklı Karışıklar Partisi” olarak yapanları haklı çıkarmaya başlamıştı.

Nereye kadar, NATO’ya katlanılacaktı?

Soğuk Savaş sonrası dönemde dış politikada başta ABD’yle olmak üzere, Batı ile yaşanan sıkıntılar ve derin hayal kırıklıkları üzerine yeni denge arayışlarını gündeme getiren Türkiye’nin başına PKK terör örgütünün musallat edilmesi oldukça manidardır. Muavenet zırhlısının “yanlışlıkla” vurulmasına kadar giden süreçte Türkiye’nin Irak sınırında yaşananlar ortadadır. Türkiye’yi ayrılıkçı/bölücü terör üzerinden “kulüpte” kalma noktasında “terbiye/ikna etmeye” çalışan Batı’nın ülkemizde gerekirse bir iç savaş çıkartabileceği 6-8 Ekim olayları ile ortaya çıkmıştır. Kobani gerekçesi ile Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaya yönelik bu eylemlerin önümüzdeki süreçte tekrar gündeme gelmesi ise halen olasıdır. Özellikle de Putin’in ziyaretinin hemen sonrasında Çeçenistan’da patlatılan bombalar ve Gaziantep noktasında yapılan uyarılarla birlikte bu ihtimal daha da artmış durumdadır. Bu bağlamda ABD’nin tüm ülkeleri Rusya ile iş bağlantısı yapmamaya çağırmaması ve yapılacak yeni kontratları takip edeceğini duyurması oldukça anlamlıdır. Umuma yapılan bu çağrı, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” atasözünü hatırlatmıştır?

Bu arada ABD kongresinin Irak’taki Mesut Barzani tarafından kurulan KDP ve Celal Talabani tarafından kurulan KYB’nin terör listesinden çıkarılmasını öngören tasarıyı kabul etmesi Türkiye’ye bir gözdağıdır. Başta KDP ve KYP olmak üzere bölge Kürtlüğü ile uzun bir süredir “çok boyutlu” bir işbirliği geliştiren ABD’nin bu hamlesi canavarın diş göstermesi şeklinde okunmalıdır. Tam da bu noktada DTK Eş Genel Başkanı Hatip Dicle’nin yaptığı açıklama büyük bir önem taşımaktadır. Dicle süreçte gelinen aşamayı anlatırken, Öcalan’ın 1999 yılında Türkiye’ye teslim edilmesinin altında yatan nedenin Türkiye’de bir iç savaş çıkartmak olduğunu savunup şunları aktarmaktadır: “Sayın Ecevit de demişti; ‘Öcalan’ı bize niye teslim ettiler anlamıyorum’ diye. Anlamadan da vefat etti. Öcalan’ı Türkiye’ye teslim edip, Türkiye’de korkunç bir savaşı başlatmak için bu komployu kurdular. Sayın Öcalan doğru yolu gösterdi ve Türkiye’yi bu savaş ve korkunç kavganın içine düşmekten kurtardı. Aksi takdirde bugün sonuçlarının düşünülemeyecek durumda olduğu, belki de NATO’nun müdahalesini gerektiren bir süreçle karşı karşıya kalınabilirdi. NATO’nun 5’inci maddesinin ‘B’ şıkkı var; Eğer ‘NATO’ya bağlı bir ülkede iç savaş çıkar ve o ülke bu iç savaşı bastıramazsa NATO müdahale eder’ diye. Bu madde 1952’de konulmuş ve Türkiye de bunun altına imza atmış...”

PKK’lı Hatip Dicle’nin bu aba altından gösterdiği sopa: “Ya Güneydoğu’ya özerklik tanıyın, ya da NATO müdahalesine hazırlanın!” anlamındadır.

ABD’nin 4-5 Eylül’de İngiltere’de yapılan NATO toplantısından sonra Rusya’ya, Çin’e ve Türkiye’ye karşı “soğuk savaşı” başlatmış olduğu sırıtmaktadır. Bu NATO toplantısından önce “soğuk savaş”ın ABD’deki iç fikri temelleri hazırlanmıştır. Bu konuda elimizdeki somut belge, ABD Barış Enstitüsü (US Intitute of Peace-USİP) tarafından hazırlatılan “Gelecekte güçlü bir ABD savunmasını garantiye almak” (Ensuring a Strong US Defense for the Future) başlıklı raporda yazılıdır. Raporu hazırlayanlar arasında, Hagel’in yerine Pentagon’un başına gelmesi düşünülen Michele Flournoy da vardır. USİP raporu “geri çekilmeci”liğine karşı, ABD’nin müttefikleriyle birlikte bir cephe savaşının yanı sıra birden fazla küçük çarpışmayı yürütmesini esas almaktadır. Bu da NATO’yu yeniden “savaş düzenine” sokmak anlamındadır. 4-5 Eylül toplantısından bu yana Avrupa’ya ABD’den tank ve zırhlı araç sevkiyatı hızlanmıştır. 2015 yılı boyunca Avrupa çapında kesintisiz askeri tatbikatlar planlanmıştır.[4]

Bölgemizle ilgili NATO’dan 'geçici güç' kararı çıkmıştır

IŞİD’e karşı koalisyon adı altında toplanan NATO dışişleri bakanları, “kriz ve tehdit” halinde müttefiklere hızla konuşlandırılabilecek “geçici güç” kurulması konusunda uzlaşmıştır. “Müttefikler”in başında da elbette Türkiye bulunmaktadır. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, İttifak’ın Galler zirvesinde kararlaştırdığı, 2016 yılında aktif hale gelecek öncü güç oluşturulana dek bu ihtiyacı karşılayacak geçici gücün 2015 başında Almanya, Hollanda ve Norveç’in katkısıyla aktif hale geleceğini açıklamıştır. Dışişleri bakanları ayrıca İttifak’ın doğusunda gelecek yıl boyunca daimi NATO varlığı bulundurulmasını onaylamıştır. Özetle Türkiye ya NATO’nun jandarması olacak veya saldırıya uğrayacaktır.

Sam Amca Gaziantep’i kaşıyıp durmaktadır!

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği, aşırı uç grupların Gaziantep’teki Suriye Geçici Hükümet binasına saldırı düzenleyebilecekleri yönünde istihbarat alındığını belirterek, vatandaşlarını bu bölgeden uzak durmaları konusunda uyarmıştır. ABD Büyükelçiliği, yaptığı açıklamada Gaziantep’te Fevzi Çakmak Parkı ve Kalyon Kavşağı yakınındaki Suriye Geçici Hükümet binasına aşırı gruplar tarafından saldırı hazırlığı olduğu yönünde bilgi alındığını açıklamıştır. Vatandaşlarına çağrıda bulunan Büyükelçilik, ABD vatandaşlarını Suriye sınırına yakın bölgelerden uzak durmaları için uyarmıştır. ABD Ankara Büyükelçiliği’nin, aşırı grupların Suriyeli muhaliflerin Gaziantep’teki merkezine saldırı gerçekleştirebileceğine dair ihbar aldığını açıklaması Gaziantepli esnafı tedirgin edip kuşkulandırmıştır. ABD’nin yaptığı açıklamadan sonra daha da tedirgin olduklarını belirten şehirdeki esnaf, Suriyeli geçici hükümet yetkililerinin kaldıkları binayı bekleyen polis sayısının daha da arttığını hatırlatmıştır. Acaba bütün bunlar Türkiye’yi karıştırmanın ön hazırlıkları mıdır?

NATO Güney sınırımıza 615 bin mayını döşeyip 10 bin insanımızı öldürdükten sonra, şimdi de İsraillilere söktürüp para kazandırmaktaydı!

Son 55 yıldır Güney sınırımızdaki NATO’nun mayınlarıyla başımız sürekli beladaydı. Hatay-Kilis-Gaziantep-Şanlıurfa-Mardin-Şırnak illerini kapsayan 600 kilometrelik Suriye sınırı boyunca NATO İkmal ve Bakım Ajansı (NAMSA) tarafından döşenmiş 615 bin adet mayınları temizlemek için görünürde Milli Mayın Faaliyet Merkezi kurulmuş, ama gerçekte İsrail'e fırsat sağlanmıştı. Bakan İsmet Yılmaz ise şu anda toprağa döşeli 975 bin mayın olduğunu açıklamıştı. Bedelli askerlik tartışmalarının gölgesinde kalan 109 maddelik Tasarı TBMM Milli Savunma Komisyonu’nda itirazlar arasında kabul edilmişti. Başbakan Ahmet Davutoğlu imzasıyla TBMM Başkanlığına sunulan “Milli Mayın Faaliyet Merkezi Kurulmasına İlişkin” Kanun tasarısı Genel Kurula inmeye hazırdı.

Tasarı ile Bakanlar Kurulu kararıyla görevlendirilmesi halinde yurtdışında da olmak üzere Türkiye sınırları dâhilinde gerçekleştirilecek insani amaçlı mayın veya patlamamış mühimmat temizliğine yönelik Milli Mayın Merkezi kurulacaktı. Merkez, mayın veya patlamamış mühimmat tehdidini ortadan kaldırmak amacıyla, ilgili bakanlıklar, kurum ve kuruluşlar ile işbirliği yaparak, milli politika, strateji, öncelikler ve iş planlarını içeren milli mayın faaliyet planını oluşturacak ve Bakanlar Kurulu’nun onayına sunacaktı. Böylece ABD ve NATO, hem Türkiye’nin güney komşularıyla dostluğunu mayınlamıştı, hem de çok kıymetli arazilerimizi 50 yıl boyunca tarıma kapatmıştı. Dahası, resmi olmayan verilere göre mayınlı arazilerde Türkiye-Suriye geçişi yapmak isteyen 10 bin kişinin hayatına kıyılmıştı. 20 bin kişi de sakat kalmıştı. İşte şimdi NATO ve Batı İttifakı, bu mayınları NAMSA’nın gösterdiği şirketlere temizletin diyordu. Mayın temizleme işi ise bir hayli pahalıydı. Bu alanda da tekeli İsrailli şirketler ellerinde tutmaktaydı. Tabi söz konusu olan, Siyonizm’in sözde Arz-ı Mev’ud sınırları içindeki Güneydoğu’muz olunca, İsrailli firmaların iştahı daha da kabarmaktaydı.

Türkiye, 12 Mart 2003’te imzaladığı Ottowa sözleşmesi gereği, sınırlarındaki anti-personel mayınları 10 yıl içinde temizlemek zorundaydı. Peki, bu mayınları kim ne zaman döşeyip ülkenin başına bela sarmıştı? Türkiye 1952 yılında NATO’ya üye olunca, üç yıl sonra Türkiye’nin sınırlarını bizzat NATO mayınlamıştı. Mayınlar, Menderes hükümetinin kararıyla 1955-1959 yılları arasında NATO İkmal ve Bakım Ajansı NAMSA tarafından döşenmişti. Şimdi nasıl ki “Batılı Müttefiklerimiz!” “Suriye’den, IŞİD’den, Irak’tan, PKK’dan, İran’dan gelecek tehditler var. Patriot yerleştirin. İncirlik’i kullandırın!” diyorsa, o zaman da Menderes döneminde NATO, daha 1946 yılında bağımsızlığını kazanan Suriye’den, güneyden gelecek bir saldırı hayali dayatarak, Suriye sınırını mayınlamıştı.

Alman komutan Korgeneral Naskrent ellerini kollarını sallayarak “Kahraman” şehrimizi teftiş buyurup Maraş’ımızın güven içinde olduğunu açıklama küstahlığında bulunmaktaydı… Sen rahat uyu Ankara! Amerikan Büyükelçiliği de “Gazi” şehrimize yakın ilgi duymaktaydı… Kahramanmaraş Almanların, Gaziantep Amerikalıların himayesine alınmıştı!..

Türkiye’nin son dönemlerde kritik ziyaretçileri sıklaşmıştı. ABD Başkan Yardımcısı Biden’in ve ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin yaptıkları ziyaretlerin ardından; K. Maraş ve G. Antep için yapılan açıklamalar kafaları karıştırmıştı. Maraş’taki Patriot Birliği’ni ziyaret eden Alman Hava Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Naskrent, “Maraş halkı için tehlike yok” derken, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nden yapılan açıklamada ise Antep’te aşırı uç grupların saldırı planladığına ilişkin duyumlar alındığı vurgulanmıştı. Türkiye’nin sınırları içindeki şehirlere dair bu açıklamalar, “Türkiye’yi kim yönetiyor?” sorusunu gündeme taşımıştı. Sütçü İmam’ın şehri Kahramanmaraşlılar, artık daha rahat uyuyacaktı. NATO’nun Patriotlarını Maraş’a kurduran Türkiye, kendi şehrinin güvenliğini de Alman birliğine emanet bırakmıştı. Maraş’ın “Patriot ziyaretçisi” eksik olmazken, Patriot Birliği’ni bu sefer de Alman Hava Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Korgeneral Dieter Naskrent Gazi Kışlası’nda konuşlu Alman Patriot Birliği’nde incelemede bulunarak, Kahramanmaraş’taki işbirliğinden “çok memnun” olduğunu ifade edip, “Türk askerlerle uyum içerisinde çalışıyoruz” buyurmuş ve Kahramanmaraş halkı için şu an “tehlikenin olmadığını” vurgulamıştı.

Taliban da IŞİD gibi bir ABD-İsrail planıydı.

Yaşları 9-18 arasında değişen çocukların Pakistan’da bilinçli olarak bir intikam eyleminin parçası haline getirilmesi, Taliban’ın ruh halini ortaya koymaktaydı. Bu saldırı, bundan sonraki süreçte belki de görevi tamamlanan Taliban’ın sonunu hızlandıracak bir eylem olarak şimdiden tarihe geçmiş bulunmaktaydı ve tabi eğer Pakistan buna yönelik adımlar atarsa... Nasıl mı? Burada iki önemli husus vardı: Birincisi “Yeni Afganistan” süreciyle alakalıydı. Afganistan ile bağlayıcı anlaşmalar yapan ABD, şimdi tüm gücüyle Pakistan’a yüklenme imkânı yakalamış durumdaydı. Bu bağlamda öncelikle Pakistan’ın Afganistan üzerindeki etki arayışlarını sonlandırmak ve İslamabad’ı kendi çizgisine çekmek için Taliban’ı kullanmaktaydı.

Bu noktada ABD Başkanı Barack Obama’nın verdiği “ince mesaj” oldukça anlamlıydı. Söz konusu saldırıyı ‘‘iğrenç ve adice’’ olarak nitelendiren Obama aynen şunları sıralamıştı: “Bu adi saldırıda, öğrencileri ve öğretmenleri hedef alan teröristler, bir kez daha günahkâr ve ahlaksız olduklarını ispatlamışlardır. ABD olarak Pakistan halkının yanındayız, bölgede barış ve istikrarı sağlamaya çalışan Pakistan hükümetini terörizm ve aşırılıkla olan mücadelesini sürdürüp destek olacağız.” Burada kilit mesaj son cümlede saklıydı!

İkinci husus ise, Çin’in Pakistan dış politikasında ön plana çıkan önemi ve Pakistan’ın ŞİÖ üzerinden Batı kampından Doğu kampına sıçrama arzuları frenlenmiş olmaktaydı. İki ülkenin (Çin ve Pakistan) karşılıklı stratejik işbirliği-ortaklık anlaşmaları da açıkçası ABD’yi telaşlandırmıştı. Çin’i hedefine koymuş olan ABD’nin nükleer güce sahip tek İslam ülkesi Pakistan’ı göz göre göre kaybetmesi elbette imkânsızdı. Dolayısıyla bu saldırı sonrası ABD, İslamabad yönetimini terörle mücadele adı altında daha derin işbirliğine zorlayacaktı. Mesaj alınana kadar da bu eylemlerin devam edeceği aşikârdı. Dostu ve Müttefiki Türkiye'ye karşı PKK’yı, Pakistan’a karşı Taliban’ı kışkırtan Amerikan’ın dostluğu başımıza belaydı.

 


[1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız / Milli Gazete / 30 Aralık 2014

[2] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız / Aydınlık Gazete / 23.12. 2014

[3] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız / Milli Gazete / 23.12.2014

[4] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


Bu yazarin diger makaleleri

MEVLA BAKİ, DÜNYA FANİ!
  “Yemin olsun ki; daha önce de onlar fitne peşinde koşmuşlar...
Devami
İSLAM LİBERALİZMİ SAFSATASI VE HOŞGÖRÜ SALATASI
  BM, dine hakareti kınayan tasarıyı kabul etmişti. Ama asıl amaç...
Devami
FİLİSTİN SORUNU VE AKP’NİN KONUMU
Batı, acaba Arap Baharı denen ve demokratikleşme kılıfı geçirilen gelişmelerde...
Devami
ÇANAKKALE DESTANI NASIL YAZILDI?
  Ahmet Akgül Üstadımızın Çanakkale Şehitlerini Ziyaret Kampındaki Sohbet Notları: Bismillahirrahmanirrahim. Bakara Suresi: 154-...
Devami
FETULLAHÇILARIN TELAŞI!?
Hilmi Özkök suçlu durma düşmez miydi? Hilmi Özkök, Ergenekon savcılarına ifade...
Devami
EHL-İ SÜNNETİN İNANCI VE TEMEL ESASLARI
  Sünnet’i Terk Etme Tehlikesi ve Sapkın Sonuçları “Şayet örneksiz ve rehbersiz,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 848

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR