Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1908
mod_vvisit_counterDün5241
mod_vvisit_counterBu Hafta1908
mod_vvisit_counterGeçen hafta37193
mod_vvisit_counterBu Ay77624
mod_vvisit_counterGeçen Ay163016
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14755213

IP'niz: 3.234.245.125
Bugün: 17 Şub 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11419104

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

SURİYE SAVAŞI VE ARMAGEDDON’UN BAŞLAMASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Not: Bu yazı 28 Mayıs 2013 tarihinde Dergimizde yayınlanmıştır.

   

Başbakan Recep T. Erdoğan’ın her ABD ziyareti sonrasında, ülke ve bölge dengelerini etkileyecek önemli değişimler yaşanmaktaydı. Bütün bunları Sn. Erdoğan’ın planlayıp, ABD’nin aklına yatırıp uyguladığını sanmak saflıktı. Erdoğan maalesef daha önce sırtı sıvazlanan ve kahraman rolüyle komşu İslam ülkelerine saldırtılan Saddam Hüseyin konumundaydı ve maalesef ikbal ve iktidar hırsıyla, nasıl bir akıbete sürüklendiğini bile fark edemeyecek kadar havalardaydı. Aynı sebeplerin aynı sonuçları doğurması değişmez bir sünnetullahtı. Anlaşılan ABD ve İsrail, kahraman Erdoğan üzerinden, TSK’yı Suriye’ye sokmaya, bir müddet pohpohladıktan sonra da, Türkiye’yi işgalci pozisyonuna sokup sıkıştırmaya, hatta saldırmaya hazırlanmaktaydı. Çünkü Siyonist Hristiyan olan NEOCON’lar, Armageddon’a inanmakta, bunun Hatay merkezli Türkiye-Suriye topraklarında yaşanacağı kanaatini taşımaktaydı ve patriotları, Türk askerine karşı kullanmak üzere Hatay’ın çevre illerine konuçlandırmışlardı. İşte Sn. Erdoğan, Batılı gâvurların ve özellikle ABD’li Yahudi odakların beklediği fırsatı sunmak ve Suriye işgaline taşeronluk yapmak üzere Beyaz Saray’da ağırlanmak şerefine layık bulunmuşlardı. Rahmetli Erbakan Hoca’nın tabiriyle “Hidayetleri kararanların, artık feraset gözleri de kapanıyor” ve önlerini-sonlarını göremiyorlardı.

Suriye ve Irak sınırlarımız fiilen kaldırılmış bulunuyordu!?

Son 2 yıl içinde 350 bin Suriyeli Türkiye’nin kucağına atılmıştı. Resmi rakamlara göre çadır kentlerde 192 bin, kendi imkânlarıyla evlerde kalanlar 160 bini bulmaktaydı. Sığınmacıların çoğu Hatay gibi sınır illerine yığılmıştı. Bu kontrolü imkânsız başıboş kalabalığı, Recep Erdoğan’ın sırtını sıvazlayan Avrupa ve Amerika başımıza sarmıştı. 870 kilometrelik Türkiye-Suriye sınırı fiilen kaldırılmış, yarısı PKK/PYD, yarısı da El Kaide/El Nusra Cephesinin denetimine bırakılmıştı.

Dış destekli eski komünist artığı ve radikal İslamcı örgütlerin bütün lojistiği, silah ve milis dahil Türkiye’den sağlandığı iddiaları hâlâ yanıtsızdı. Hava limanlarımız milislerin sevk merkezi konumundaydı. Amerikan gazeteleri bile sürekli bunları yazıp durmaktaydı. Fakat, "Ana Haber Merkezi"nin otomatiğine bağlı yalaka ve yandaş medyamız hâlâ "Suriye Arap baharı” manşetleri atmaktaydı. Hatay fiilen işgal altındaydı. Gaziantep'te Suriyeli muhalif militanların 13 bomba imalathanesi olduğu konuşulmaktaydı. Hatırlarsınız, birinde "iş kazası" olmuş, fakat üstü kapatılmıştı.

Reyhanlı'da Suriyeli nüfusu Türkleri aşmıştı. Kendi döviz bürolarını, lokantalarını, işyerlerini kurmaya başlamışlardı. Adeta "kurtarılmış bölge" oluşturmuşlardı. Türkiye Cumhuriyeti'nin yasaları işlemiyordu. Sağlık kuruluşlarımız Suriyeli milisler için sahra hastanesine dönüşmüştü ve yurttaşlarımız gitmeye çekiniyordu. PYD’li teröristlerin, yabancı selefi çetelerin bölge halkına pervasız tehditleri ve son eylemler daha büyük riskleri besliyordu.

AKP hükümeti Reyhanlı'da "bütün zamanların şüphelisi"ni açıklıyor, El Muhaberat deyip çıkıyordu. Haydi velev ki Muhaberat yaptı! Yahu bu kargaşa ve katliamcıların asıl sebep olanları da önleyemeyerek sorumluları da kendileri olmuyor muydu?

CIA-MOSSAD bombası ve AKP'nin sorumsuzluğu

Hatay-Reyhanlı’da yabancı ajanslara göre 150 yurttaşımızı katleden bombalı terör saldırısından sonra ekranlara fırlayanlar yine zamanlamaya dikkat çekiyor, yine “Türkiye’nin büyümesini hazmedemeyenler” adres gösteriliyordu… Hatta “Banyas katliamını kim yaptıysa, Reyhanlı’daki saldırıyı da o yaptı” diyenler bile oluyordu. Sonradan hepsi Suriye istihbarat örgütü El Muhaberat’ın yönlendirmesiyle THKP-C Acilciler’in yapmış olabileceğinde birleşiyordu. F4’ümüzün hâlâ nasıl düşürüldüğünü, neyle vurulduğunu saptayamayanların Reyhanlı saldırısının adresini bir kaç saat içinde belirlemesi, haliyle gayri ciddi görünüyordu. Bu tip saldırılarda bizi adrese götürecek ilk soru, “saldırının kime yaradığı” konusuydu. İçeride batı destekli silahlı teröristlerle uğraşan, güneyinde İsrail’in saldırılarına uğrayan zalim ve hain Esad rejiminin Türkiye’ye saldırması için süper ahmak olması gerekiyordu. Oysa Türkiye’nin Suriye’ye savaş açmasını Esad değil, Esad karşıtları istiyordu!

Saldırının zamanlaması

Saldırının adresini doğru tespit edebilmemizi sağlayacak ikinci parametre ise saldırının zamanlaması oluyordu. Nedense medyada zamanlama açısından öncelik, Erdoğan’ın Washington ziyaretine veriliyordu.

Oysa asıl zamanlama, ABD’nin geri adımlar atarak ilk kez Suriye konusunda Rusya’nın çizgisine geldiğini duyurması ve Cenevre Bildirisi’ni esas alacak bir çözüm anlaşmasıydı. “Dolayısıyla “kimin işine yarıyor” ve “saldırının zamanlaması” incelemelerinden çıkacak sonuç şudur: Reyhanlı’da bomba patlatanların hedefi, ABD’yi ve dolayısıyla Türkiye’yi Suriye’ye müdahaleye zorlamak ve Washington-Moskova uzlaşmasını baltalamaktır! Bu durumda bombaları patlatanlar CIA-MOSSAD’dır” diyen Mehmet Ali Güller gerçekleri yansıtıyordu.

Tayyip Erdoğan’ın NBC televizyonuna röportajda “ABD karadan girerse destekleriz” sözlerinin basına yansımasının ardından Başbakanlık “çeviri hatası” olduğuna dair bir açıklama yapıyordu. Açıklamada Erdoğan’ın uçuşa yasak bölge konusundaki soruya şöyle yanıt verdiği belirtildi: “Biz tabii başından itibaren bu işe olumlu bakıyoruz: Şu anda Birleşmiş Milletler Konseyi (bunu) masaya yatırır(sa); böyle bir kararı Birleşmiş Milletler Konseyi alacak olursa biz buna olumlu bakarız. Ve üzerimize düşeni de yaparız. Burada Birleşmiş Miletler Konseyi’nin üzerinde çok önemli bir görev var. Özellikle de Rusya ve Çin.” Bu açıklamada aslında Erdoğan’ın “Suriye’ye savaş ilanı” sayılabilecek sözleri söylediğini ortaya koyuyordu. Erdoğan, röportajda Suriye hükümetini kendi halkına karşı kimyasal silah kullanmakla suçlarken, ABD’den de daha sert bir tavır sergilemesini istiyordu. “Rejimin kimyasal silahlar ve füzeler kullandığı ortada” diye konuşan Erdoğan, ABD Başkanı Barack Obama’nın eyleme geçmek için gerekli gördüğü “kırmızı çizgi”nin aşıldığını ileri sürüyordu. Üstelik Başbakan Erdoğan’ın Suriye’de uçuşa yasak bölge istemesi tepkiyle karşılanıyordu. Başbakanın bu teklifi, “Irak’taki film tekrarlanıyor. Irak’ın kuzeyinin bölünmesi gibi Suriye’nin kuzeyi de bölünüyor” şeklinde yorumlanıyordu. Erdoğan’ın önerisinin savaş ilanı olduğu yabancı basında da tartışılıyordu. Erdoğan’ın teklifi diplomatik ve siyasi çevrelerde “Irak’taki film tekrarlanıyor Irak şu an bölünmüş durumda. Bu süreç Irak’ın kuzeyinde uçuşa yasak bölge oluşturularak başladı. Suriye’de de aynı yol izlenmek isteniyor” şekilde değerlendiriliyordu.

Kerry, Suriye “peşrevi” için Moskova’ya gidiyordu

ABD Dışişleri Bakanı Kerry, G-8 zirvesi öncesinde Moskova’da meslektaşı Lavrov ve Devlet Başkanı Putin’le görüşmek üzere Moskova’ya gidiyordu. Gündemin ağırlıklı konusunu Suriye oluşturuyordu. 7 Mayıs’ta 2 günlük ziyaretle Rusya’nın başkenti Moskova’ya giden Kerry’nin Moskova ziyareti, Putin ile ABD Başkanı Barack Obama’nın 17-18 Haziran 2013 tarihlerinde Kuzey İrlanda’nın Lough Erne tatil merkezinde yapılan G-8 toplantısındaki ikili görüşmesinin hazırlığını yapma amacını taşıyordu. Putin-Obama görüşmesinin en önemli iki konusu, ABD’nin füze savunma sisteminden Rusya’nın duyduğu rahatsızlık ve Suriye’deki çatışma olacağı konuşuluyordu. Putin ve Obama’nın, her iki konuyu 5-6 Eylül tarihlerinde San-Petersburg’da düzenlenecek G-20 Zirvesi kapsamında da görüşecekleri bekleniyordu. “Rusya yönetimiyle tam ve sağlam ikili diyalogu kurma zamanının geldiğini” söyleyen Kerry’nin Moskova gezisi öncesinde ABD yönetiminin Suriye konusunda yaptığı açıklamalar, “zirve toplantısının hazırlığı” olarak değerlendiriliyordu. Bu arada ABD, İngiltere ve Fransa ile birlikte Birleşmiş Milletler’in (BM) Suriye’nin bütününde kimyasal silah incelemesi yapması için bastırıyordu. Suriye, BM Genel Sekreteri Ban Ki Mun’un görevlendirdiği inceleme heyetine izin vermeyince, ABD yönetimi önce Suriye yönetiminin kimyasal silah kullanmış olabileceği yolunda “doğruluk derecesi kesin olmayan” bilgiler olduğunu açıklıyordu. Irak işgalinin dayandırıldığı “Saddam’ın kitle imha silahları bulunduğu” yalanı hatırlatılınca, Obama, “Suriye’de kimyasal silah kullanıldığını, ancak hangi yönetimin kullandığına ilişkin kanıt bulunmadığını” söylüyordu. Oysa Recep T. Erdoğan Esad güçlerinin kimyasal silah kullandığının kesin olduğunu savunuyordu!?

Silahlar, ABD’den İncirlik’e, İncirlik’ten ÖSO’ya gidiyordu.

ABD, Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) Türkiye üzerinden ilk muharebe malzemesini göndermeye başlıyordu. Sekiz milyon dolarlık asker karavanası ve ilkyardım malzemesi TIR’larla Halep’e taşınıyordu. Washington merkezli Suriye Destek Grubu (SSG) tarafından yapılan yardımın, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin daha önce İstanbul’da açıkladığı, muhaliflere yapılacak 123 milyon dolarlık yardımın ilk partisi olduğu belirtiliyordu. SSG yetkililerinin verdiği bilgiye göre, Amerikan Hava Kuvvetleri’ne ait kargo uçağıyla taşınan yardım, daha sonra TIR’lara yüklenerek Halep bölgesinde muhaliflerin kontrolündeki bir bölgeye gönderiliyordu. İsrail’in pazar günü sabaha karşı Suriye’ye yaptığı hava saldırısının ayrıntıları da ortaya çıktıkça, Suriye’ye dış askeri müdahalede bulunma zeminini yaratmak isteyen ABD ile İsrail’in birlikte planladığı netleşiyordu. Saldırı konusunda ABD’nin bölgedeki başlıca müttefiklerinin bilgisinin bulunduğu öne sürülüyordu. Saldırıyla eş zamanlı olarak, Suriye içindeki terör grupları da eşgüdüm halinde her yönden Şam’a saldırıya geçiriliyordu. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Mayıs başında, “Ortaklarımızın Suriye’ye dış askeri müdahale niyetinde olduğunu sezinliyoruz” diyerek, ABD’nin İsrail’le birlikte planladığı saldırıya işaret ediyordu.

Kimyasal yalanına kimyası bozuklar inanıyordu!

Saldırı için, Irak işgalinde başvurulan “Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları var” yalanına benzer, “Suriye yönetimi kimyasal silah kullandı” yalanı tekrar ortaya atılıyordu. Dışişleri Bakanı John Kerry, Savunma Bakanı Chuck Hagel gibi ABD üst düzey yöneticilerinin yanı sıra İngiltere, İsrail ve Fransa yetkilileri de bu yönde açıklamalar yapıyordu. Açıklamalara katılan ABD Başkanı Barack Obama, bir yandan Suriye yönetiminin kimyasal silah kullanmış olabileceği kuşkusunu yayarken, bir yandan da “Irak yalanının tekrarı” suçlamasından kurtulmak için, “Yeterli kanıt yok” açıklamaları geliyordu.

Başbakan Erdoğan uzunca bir süredir Suriye ve Esad’a yönelik saldırılarını hafifletmiş görünüyordu. Ama İsrail’in Suriye’yi vurması ile birlikte Başbakan Erdoğan’ın saldırıları da hızlanıyordu. AKP’nin Kızılcahamam kampında Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad için “Vallahi billahi yaptıklarının hesabını verecek” diye kükrüyordu. Arkasından da, “Meta nasrallah, ‘Allah’ın yardımı ne zaman diye’ soran Suriyeli kardeşlerime bir kez daha sesleniyorum; Ela! İnne nasrallahi karib. Hiç kuşkusuz Allah’ın yardımı yakındır” ayetlerini okuyup çirkin bir istismarcılık yapıyordu. Erdoğan’ın İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırısı ile eş zamanlı olarak Esad yönetimine sert ifadelerle yüklenmesi, hatta daha da ileri giderek yemin etmesi anlamlı bulunuyordu. Yine eş zamanlı olarak Dışişlerinden Müsteşar başkanlığında üst düzey bir heyetin İsrail’i ziyaret etmesi de dikkat çekiyordu. Çünkü Erdoğan 16 Mayıs’ta Amerika’ya gidiyordu. Öncesinde, “AKP Hükümeti-İsrail-PKK” işbirliğinde yeni adımlar atılıyordu.

‘Akiller’ neden PKK’ya hiç laf etmiyordu?

“Akil adamlar” polis ordusuyla dolaşıyordu. Halkı ikna etmek için görevlendirilen “Akiller” halktan korkuyor ve korunuyordu. Bütün çabalara rağmen akiller protesto edilmekten kurtulamıyorlardı. “Akil dinleyici” sıkıntısı çekildiği için genellikle çok küçük gruplarla toplantı yapılabiliyordu. Merak edip araştıranlar, “Akil adamlar”dan PKK’yı uyaran, eleştiren tek bir kişiye bile rastlamıyordu. PKK’yı uyarmadıkları gibi hepsi PKK’yı ve Öcalan’ı korumaya çalışıyordu. Fetullah Gülen’in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı olan “Akil adam” Cemal Uşşak, “Öcalan’a bebek katili denmemesi” için çırpınıp duruyordu. Şimdi soruyoruz; bu Fetullahcılar ve AKP yandaşları PKK’ya gösterdikleri hoşgörünün onda birini, niye TSK’dan esirgiyordu?

Suriye’ye “cihad”a götürülen Türk gençlerini kim ayartıyordu?

Hatay Milletvekili Refik Eryılmaz hükümetin yanlış politikalarının faturasının kabardığını belirtiyordu. Eryılmaz, Türkiye’den Suriye’ye “cihada” götürülen çocukların durumu ile ilgili TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nda alt birim kurulmasını istiyordu. Avrupa’nın değişik ülkelerinden ve Türkiye’den küçük yaştaki çocukların “cihada götürüyoruz” diye kandırarak Suriye’ye savaşa yollandıkları yönünde çok sayıda ihbar bulunuyordu.

“Çocukları kandırılan bazı aileler bize başvurup bu konuda kendilerine yardımcı olmamızı talep etmiştir. Suriye’ye savaşmaya giden ve çatışmada ölen gençlerimiz olmuş ve bunların bir kısmının cenazeleri Türkiye’ye getirilmiştir. Muhammed Hüseyin Girişen – Diyarbakır, Ahmet Zorlu- Yalova, Emin Çelik-Sivas, Burak Yazıcı-Rize gibi… Hâlâ Suriye cezaevlerinde çatışmalarda yakalanıp tutuklanan yüzlerce Türk vatandaşının olduğu da ifade edilmektedir. Ahmet Gül (Batman), Serhat Türk (Batman), Sıraç Çoban (Batman), Yüksel Taşan (Gercüş), Zekeriya Gün (Batman), Ferit Alişam (Hatay), Helal Yumuşak (Hatay), İdris Çanakçı (Konya), Mersal almaz (Hatay), Şakir Uci (Almanya), Sinan Aydın Kuban (Almanya) ve daha bir sürü gencimiz şu anda Suriye ceza evlerinde bulunmaktadır” diyen Eryılmaz; “Vatandaşlarımız Suriye’ye kimin kanalıyla nasıl götürüldüğü, hangi illerimizden ne kadar kişinin Suriye’ye savaşmak üzere götürüldüğünün tespit edilmesi ve Suriye’ye gittikten sonra tutuklanan ve öldürülen vatandaşlarımızın akıbetinin araştırılması bir zorunluluk haline gelmiştir” diyerek hükümeti uyarıyordu.

BM uzmanı Del Ponte, Suriye’nin ‘terör grupları kimyasal silah kullandı’ iddiasını doğruluyordu! Suriye ise “kimyasalı Erdoğan gönderdi” diyordu.

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Suriye’de yürütülen soruşturmada, terör gruplarının “sarin gazı” adlı kimyasal silahı kullandığı belirlenirken, Suriye Enformasyon Bakanlığı, “Kimyasal silahı teröristlere Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bilgisi dahilinde gönderildiğini” iddia ediyordu.

Halen BM Bağımsız Soruşturma Komisyonu üyesi olan eski BM Savaş Suçları Başsavcısı Carla Del Ponte, İsviçre’nin RSI (Radiotelevisione svizzera) Televizyonu’na yaptığı açıklamada, komisyonun yerel sağlık görevlileri ile mağdurlardan aldığı numuneler ve topladığı tanıklıklar doğrultusunda, Suriye’de terör gruplarının sarin gazı kullandığı sonucuna vardığını söylüyordu. “Elde ettiğimiz tanıklıklara göre, isyancılar sarin gazına başvurarak kimyasal silahlar kullandı” diyen Del Ponte, Suriye’ye komşu ülkeleri ziyaret ederek mağdurları, sağlık görevlilerini ve seyyar hastanelerin personelini sorgulayan komisyon üyeleri tarafından geçtiğimiz hafta hazırlanan raporun içeriğini aktardığını belirtiyordu.

İncirlik’teki askeri tatbikat neyin nesi oluyordu?

Türkiye geçtiğimiz 6 Mayıs 2013’te İncirlik/Adana merkezli 10 gün süreli bir tatbikat başlatıyordu. Türker Ertürk’ün yorumlarına göre tatbikatın hedefi Suriye ve bu ülkedeki gelişmeler/beklentiler oluyordu. Tatbikatta askerin hazırlık durumu ile seferde ve savaşta bakanlıklar, devlet kurumları ve Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki koordinasyon ve işbirliği hususlarının deneneceği belirtiliyordu. Bu tatbikat Türk Silahlı Kuvvetleri’nin planlı faaliyetlerinden sayılmıyor, belli ki böyle bir tatbikatın yapılması isteği ABD’den geliyordu. Tatbikatın sevk ve idare edildiği merkezin Suriye sınırına yaklaşık 100 km mesafede bulunan ABD üssünde gerçekleşmesi ilginç görülüyordu. Tatbikat eğer milli endişelerle yapılmış olsaydı tatbikatın yönetildiği merkez İncirlik yerine 2. Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı / Diyarbakır veya 2. Ordu Komutanlığı / Malatya’da bulunan harp karargâhında kurulurdu.

Ama Suriye’ye karşı Türkiye tarafından sürdürülen örtülü savaş (örtülü hali kaldıysa) gayri milli ve vekâleten olunca bu savaşın açık ve yaygın hale getirilmesine yönelik tatbikat ve hazırlıkların yönetileceği yerinde vekâleti verenin karargâhında yapılması gerekiyordu. Muhalif olarak adlandırılan fakat Batı kaynaklarına göre bile yüzde 95’i yabancı teröristlerle Suriye’de yapılan bu savaşta ne yazık ki AKP liderliğinde ülkemiz ABD-İsrail senaryosunda başrol oynuyordu. ABD tarafından verilen bu destekle İsrail 3 Mayıs 2013’te uluslararası hukuku hiçe sayarak Suriye’ye iki sefer saldırıyordu. Bu tip saldırıyı geçtiğimiz Ocak ayı içinde de yapıyordu. İsrail bu saldırılar için “Lübnan Hizbullah’ına gönderilmek istenen silah ve cephaneyi” bahane gösteriyor “bu transfere müsaade etmeyeceğini” söylüyordu. Sanırsınız ki İsrail Lübnan’a silah ve cephane intikal ettiren konvoyları vuruyordu. Gerçek tamamen farklıydı! İsrail Şam’da bulunan askeri üsleri, silah depolarını ve özellikle 250 km menzile sahip Fatah-110 füzelerinin saklandığı yerlere taarruz ediyordu. Yani Türkiye ve İsrail arasında eşgüdüm seziliyordu! Hal böyle iken İncirlik Amerikan Üssü merkezli tatbikat gösteriyor ki Suriye’ye karşı yapılan savaşta Türkiye ve İsrail arasında eşgüdüm bulunuyordu.

Ülkemizi Bölmenin Kılıfı ‘Türkiye’yi Kürtlerle Büyütmek’ oluyordu.

Yandaş yorumculardan Fuat Keyman, “Çözüm süreci Türkiye’yi zayıflatıyor mu?” başlıklı makalesiyle, Akil Adam olarak görev yaptığı Ege bölgesinden gelen bu yöndeki sorulara yanıt veriyordu:[1] “Çözüm süreci, Türkiye içinde, belli bir kesim tarafından, Türkiye’yi zayıflatıcı bir gelişme olarak algılanırken, Türkiye dışındaysa, Türkiye’yi bölgesel düzeyde güçlendirecek ve zenginleştirecek bir gelişme olarak algılanıyor” diyordu ve doğruydu. Çünkü Haçlı ve Siyonist odaklar bu süreci elbette destekliyordu.

Keyman bu “saptamasını” son bir ayda çözüm sürecini konuşmak üzere gittiği ABD’deki düşünce kuruluşu temsilcilerinin, akademisyenlerin ve gazetecilerin şu iki başlıkla özetlenen görüşlerine dayandırıyordu: “Türkiye ve Kürtler işbirliği yapmalı ve Ortadoğu’da değişen denklemi birlikte kurmalı”, “Türkosfer: Türkiye, Kuzey Irak ve Suriye arasında ekonomi, enerji zenginlik ve etki alanı oluşturmalı” diyen haçlı gâvurların ve Siyonist baronların Türkleri ve Kürtleri niye bu kadar sevip sahiplendikleri ise hiç sorgulanmıyordu.

Nitekim içerideki aktörler de “çözüm sürecini” zaten benzer şekilde, “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek”, “Ortadoğu’daki sınırları anlamsız hale getirmek” gibi sözlerle savunuyordu.

Yahudi David Phillips ismini anımsayacaksınız. Birincisi “Kürt Açılımı” için Ankara’ya hazırladığı 2007 ve 2009 raporlarıyla, ikincisi de “Ermeni Açılımı”nın mimarı olarak Türkiye-Ermenistan uzlaşma toplantılarına “liderlik” yapmasıyla gündeme geliyordu. Hürriyet’ten Tolga Tanış, kendisiyle “çözüm sürecini” konuşmuştu. Phillips’in “çözüm sürecinin” mimarlarından biri olduğunu, sık sık Ankara’ya geldiğini, AKP Hükümeti’ne akıl hocalığı yaptığını özellikle belirtmemiz gerekiyordu. Zaten kendisi de Hürriyet’le söyleşisinde hem hükümetle hem de Akil Adamlarla düzenli temasta olduğunu açıklıyordu. Yani kendisi Baş Akil Adam oluyordu. İşte bu David Phillips, lafı dolandırmadan AKP-PKK “çözüm sürecinin” sonucunu ilan ediyor ve Türkiye ve Kürdistan konfederasyon olacak! (Hürriyet, 11 Mayıs 2013) diyordu.

“Büyük Kürdistan” diye “Küçük Türkiye” amaçlanıyordu!

Kuşkusuz buraya kadarıyla baktığınızda ve ortada hiç engel olmadığını varsaydığınızda, “teknik olarak” AKP sözcülerinin de belirttiği gibi Türkiye Kürtlerle büyümüş oluyordu! Çin, Rusya ve İran’ın görmezden geldiğini ve Irak ile Suriye’nin topraklarına el konulmasını sessizce izlediğini varsayarsak, 780 bin km karelik ülke toprakları bize katılacak Irak’ın kuzeyi ve Suriye’nin kuzeyi ile hızla genişlemiş sayılıyordu! Haydi diyelim ki oldu ve Kürtler emperyalizmin Ortadoğu’daki kurşunu olmaya, Türk Ordusu da AKP’nin aldığı enerji rüşveti karşılığında boru bekçiliği yapmaya ve komşularına zor kullanmaya razı oldu… Peki ya sonrası? İşte Fuat Keyman, David Gardner ve David Phillips’in şimdilik hiç değinmedikleri gerçek bundan sonra gündeme geliyordu: Türkiye’yle konfederasyon kuracak olan Irak ve Suriye ve bizim Güneydoğu Kürtlerinin, ardından Büyük Kürdistan olarak bağımsızlık ilan edecekleri belirtiliyordu!

Yani, Türkiye önce Kürtlerle “teknik olarak” büyüyecek, ama sonra Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan’ın kopmasıyla küçülecekti! “Barış”, “çözüm”, “terörü bitirmek” gibi palavraların arkasındaki çıplak ve yakıcı gerçek budur: Büyük Kürdistan, Küçük Türkiye demektir!” tespitleri bazı zavallı zırvacılara niye batıyordu?

Abdullah Gül, silah bırakmaları halinde olacakları şöyle açıklıyordu: “PKK’yla resmen masaya oturacağız”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, PKK’nın silah bırakması halinde masaya oturacaklarını söylüyordu. Gül’ün, Kuveyt’te yayınlanan El Ray Gazetesinde verdiği röportaj Cumhurbaşkanlığı’nın internet sitesine de konuluyordu. AKP’nin Abdullah Öcalan’la başlattığı müzakerelere değinen Gül, “Silah bıraktıkları ve terör faaliyetlerinden uzak durdukları zaman onlar ile oturup konuşacağız çünkü silahın olduğu yerde barış olamaz” diyerek PKK’ya resmiyet ve meşruiyet kazandırılacağını ilan ediliyordu. Gazetenin, “Öcalan’ın silah bırakma çağrısından sonra dünkü düşmanınız olan Kürt asiler bugünün dostu olabilir mi?” sorusuna, Sn. Abdullah Gül şu yanıtı veriyordu.

“Bundan önce de Türkiye’de Kürt sorunu olduğunu söylemiştik. Ancak hak talebinde bulunmakla ve terör faaliyetine katılmak kavramlarını ayırmamız gerekir. Biz her zaman teröre karşıyız. PKK, Türkiye’de bulunan bütün Kürtleri temsil etmiyor sadece bir kısmını temsil ediyor. Biz ülkemizde barışın ve istikrarın sağlanmasını istiyoruz. Silah bıraktıkları ve terör faaliyetlerinden uzak durdukları zaman onlar ile oturup konuşacağız. Eskiden demokrasi ve insan hakları konusunda bazı sorunlarımız vardı ancak biz bu sorunları çözdük. Artık ülkede barışın sağlanmaması için neden kalmadı”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bu sözleri, PKK’nın silah bıraktıktan sonra her türlü itibarını kazanacağını, resmen muhatap alınıp uzlaşma masasına oturulacağını, özerklik dahil her türlü hak ve taleplerinin karşılanacağını gösteriyor; daha doğrusu Batılı güçlerin dayattığı barış sürecinin Türkiye’yi hangi badirelere sürükleyeceğinin işaretlerini veriyordu.

 


[1] Milliyet, 11 Mayıs 2013


Bu yazarin diger makaleleri

SAĞCI MI YIZ, SOLCU MU YUZ?
  Ahmet Akgül Hocamıza, bir sohbetle soruyorlar: Solcu koministi mi tercih...
Devami
AHMET HOCAM'DAN İKİ HATIRA: İTLERE ALTIN KOLYE!
  Bir hadisi kutside mealen; "Ben kulumun bana olan zannı...
Devami
SÜNNETİ İNKÂR EDEN, KÜFRÜNÜ İZHAR EDER (ŞİİR)
  Bismillahirrahmanirrahim O (Allah), ümmiler içinde, kendilerinden (biri olan) ve onlara ayetlerini...
Devami
HAİN FETO KALKIŞMASI VE YENİ DARBE KIŞKIRTMALARI (Konya Konferansı Notları)
15 Temmuz 2016’da, küresel güçlerin şeytani siyaseti ve işbirlikçilerin gaflet...
Devami
HAKAN FİDAN: BAŞÇAVUŞLUKTAN, BAŞBAKANLIĞA MI?
NATO tezgâhından, ABD ve İngiliz tornasından geçip basamakları hızla tırmanmıştı. Hakan...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 950

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR