ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3306
mod_vvisit_counterDün5105
mod_vvisit_counterBu Hafta40476
mod_vvisit_counterGeçen hafta43879
mod_vvisit_counterBu Ay154538
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17078678

IP'niz: 3.232.96.22
Bugün: 23 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12287979

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

BU KAFAYLA BURAYA KADARDI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Yandaş ilahiyatçı Hayrettin Karaman'ın bile Yeni Şafak’taki yazısında belirttiği gibi, “Bugün ülkemizde din, ahlak, kültür ve medeniyet anlayışı, inancı, yönelişi bakımından farklı iki kesim oluşmuştur ve bunların birbirine bakışı, ‘tahammül, adalet, hak ve hürriyet’ çerçevesinde birlikte yaşamaya karar vermiş insanların bakışı değildir. İşte bu yüzden de kucaklaşma vaki olamamaktadır. Çare; zihniyet ve tutum değişimidir, kanaat önderlerinin buna karar vermeleri ve eğitim sistemini buna göre yeniden kurmalarıdır.” Evet, Türkiye’nin bugün en acil, en önemli meselesi budur. Mütedeyyin/muhafazakâr büyük kitle ile Batılı modern yaşam tarzını benimseyen diğer büyük kitle, birlikte yaşamanın zeminini inşa etmek zorundadır. Bu iki büyük kitlenin inatlaşma, dayatma, kuvvet kullanma yollarına tevessül etmesi bu ülkeye büyük zarar verir. Bunu yapanlar vebal altına girmekten kurtulamazlar.

Osman Ulagay birkaç sene önce bir kitap yazmış, “Türkiye kime kalacak?” diye sormuştu. Türkiye, bu iki kesimden hiçbirine kalamaz. Çünkü Türkiye hepimizin... Birlikte yaşama zemini, zihniyet değişimi ile mümkündür. Bunun temel şartları şudur: Bir, niyet halis olmalıdır. Birlikte yaşama konusunda samimiyet yoksa oyalama, kandırma, gizli hesaplar için istiyormuş gibi yapma, ileride daha büyük, daha derin fay hatları oluşturacaktır. İki, bir zaruret hali var. Kimse kimseyi yenemez. Kimse kimseyi bu ülkeden süremez. Vatanı da bölemez. İşte ortak vatan, işte hepimiz... Kavga mı çözüm, sulh mu?

Acaba Türkiye kimin ve kimlerin kontrolü altındaydı?

Aslı Aydıntaşbaş Cumhuriyet gazetesindeki yazısında bu sorunun cevabını veriyordu:

“Solculara sorarsanız; her şey Saray’ın kontrolündeydi ve diktatörlüğe kayıyordu!”

“Kürtlere sorarsanız; her şey askerin kontrolündeydi ve 90’lı yıllara dönülüyordu!”

“Cemaate sorarsanız; her şey Ergenekon’un kontrolündeydi ve büyük bir tasfiye yaklaşıyordu!”

“CHP, Tayyip Erdoğan’ı “Derin Devletin” kullandığını düşünüyordu!” Öyleyse ülkemiz kimin kontrolündeydi ve nereye gidiyordu? Cumhuriyetten Aslı Aydıntaşbaş çok önemli bir tespitte bulunuyordu: “Olan bitenin Türkiye’nin en güçlü, en kudretli ismi sayılan Tayyip Erdoğan’ın kontrolünde olduğunu düşünmüyorum... Evet Erdoğan hükümeti kurabilir, devirebilir, kanun metinleri hazırlayabilir, her gün televizyonlarda konuşabilir, belediyelere el koyup şirketlere kayyum tayin edebilir... Ama ne Türkiye’ye ne de devlete hâkim bulunmuyor!”

Geçen Ramazanda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la eşi Emine Erdoğan’ın Huber Köşkü’ndeki iftar sofrasında Bülent Ersoy’la birlikte verdikleri fotoğraf çok tartışılmıştı. Sabah’ın İngilizce gazetesi Daily Sabah, fotoğrafı “Transseksüel şarkıcı Erdoğan’ın iftarına katıldı” başlığıyla sunmuşlardı. Sabah gazetesinde ise eşzamanlı bir başka Bülent Ersoy haberi de aktarılmıştı. Ersoy’un “İftar sonrası evimde beni bekleyen sürpriz” notuyla Instagram’da paylaştığı ‘samimi’ bir fotoğraf yer almaktaydı. “Bülent Ersoy, genç modacısı Semih Doğruer’le sürpriz aşk mı yaşıyor” şüphesini başlığa çeken bir çapkınlık haberi almaktaydı. Vakit gazetesi çizgisinden habervaktim.com sitesi, Daily Sabah’ın haberine yadırgar tarzda projektör tutmaktaydı. Yandaş Vakit’ciler bu haberi: “Erdoğan’ların Batı’ya; farklı tercihlerle de rahatlıkla bir arada bulundukları ve onları dışlamadıkları mesajını verme” kaygısına bağlamışlardı. Özellikle de “manidar bulundu” diyerek haberdeki şu ifadenin altını çiziyorlardı: “Ülkede oldukça popüler bir halk figürü olan Bülent Ersoy, yıllar boyunca Türkiye’deki LGBTİ üyeleri için bir hoşgörü sembolü haline gelmiştir.” Yani Vakitcilere göre, Erdoğanlar “GAY”larla uzlaştıkları ve onları toplumun doğal ve uygar bir parçası saydıkları” mesajını veriyorlardı. Sn. Erdoğan’ların böyle yandaşları ve danışmanları varken herhalde başka düşmanlara ihtiyaçları kalmayacaktı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, sivil toplum kuruluşlarına verdiği iftar yemeğinde terörle mücadelede kararlılık mesajları verirken Cemaatin bitme noktasına geldiğini savunmaktaydı. "Paralel devlet yapılanması adı verilen ihanet çetesinin akıbetini hep birlikte gördük, görüyoruz... İhanetinin ortaya çıkmasıyla sırça bir köşk gibi paramparça olmuştur" derken acaba kendisini mi avutmaktaydı? Çünkü 15 Temmuz kalkışmasında CIA-MAAT’ın ne büyük bir tehdit olduğu daha net ortaya çıkacaktı. Erdoğan, ABD, Avrupa ve Rusya'nın PYD'ye verdiği desteğe dönük eleştirilerine devam ederken, Avrupa’nın terör konusunda ikiyüzlü davrandığını hatırlatıp: "PYD DAEŞ'e karşı savaşıyorsa El Nusra da canla başla savaşıyor ona neden terör örgütü diyorsunuz?" ifadelerini kullanmıştı. Oysa Sn. Erdoğan halâ, şu IŞİD, Irak ve Suriye'ye nereden taşındılar, nasıl teşkilatlanıp silahlandılar, nasıl bu kadar çoğaldılar sorularını bile henüz doğru yanıtlayamamıştı. O Batılılar ve “Üst Akıl” IŞİD'i kurmak için yıllardır hazırlık yapmaktaydı. Kafa kesen bu örgüte katılmak için ismini bilmediğimiz küçük adalarda bile kandırılmış gençler sıraya girmeye başlamışlardı. Aynı Batılı odaklar güya sonradan oluşturdukları bu örgütle mücadele etmek için PYD’ye sarılmışlardı. Oysa IŞİD'i öyle bir ayarlamışlardı ki 55 ülkeden militan bulup taşımışlardı. Ama kurdukları yapı artık tehlikeli olmaya başlamıştı ve durdurulması lazımdı. İşte bunun için de yine YPG'ye el atmışlardı, Kürtler IŞİD ile savaşacaktı. Ama işin içinde gariplikler vardı. YGP bünyesinde savaşmak için 45 ülkeden savaşçı katılmaktaydı. Biz Kürtler'in sadece Türkiye'de, Irak'ta, İran'da, Suriye'de yaşadığını sanmıştık, oysa Kaliforniya'dan, Singapur'dan, İzlanda'dan sözde Kürt gerillalar ortaya çıkmıştı. Bizim hemen yanı başımızda, alevleri bizi yakan ama yabancıların kontrolünde bulunan kocaman bir savaş vardı. Avrupalılar ile Amerikalılar bile baş figürandı, asıl ayarlayan Siyonist odaklardı. Son günlerde Amerikalıların üs kurmak için adım attıkları Kobani ve çevresinde İngiliz-Fransız ve Almanlar da görülmeye başlanmıştı. Rusya zaten oradaydı ve vicdansızca misket bombaları kullanmaktaydı. Batılılar gelirken IŞİD insanların kafasını kesip Çarmıha germeye devam ediyordu. El Kaide'nin daha önce yaptığını çok daha ileri götürerek İslam ile şiddeti bir araya getiriyordu! Peki, İslami bir güç ya da akıl hangi vicdan ve amaçla böyle vahşetlere girişiyordu?Hayır, Müslümanların böyle bir eylemden alacağı ve kazanacağı bir sonuç yoktu! Suriye'ye pasaportla gelen birkaç bin militan şimdi hem Irak'ı hem Suriye'yi bölüyordu ve elbette arkalarında ABD ve İsrail bulunuyordu!

Ve Sn. Erdoğan halâ işte bu ABD, AB ve İsrail’e yaranmak ve yanaşmak için çırpınıyordu! Hem de iftar sofrasında, Emine Erdoğan’la Bülent Ersoy’u aynı masada oturtup fotoğraflarını medyaya sunmakla bunu yapmaya çalışıyordu!

Bu arada niye “yargı sıfırlanmaya” çalışılmaktaydı ve yetkililer niye susmaktaydı?

Yargıtay Başkanları ve Danıştay Başkanları ne günü kollamaktaydı, neden ağızlarını bıçak açmazdı? Neden bu yapılanlar Anayasa’ya aykırı diye haykırmazlardı? Böyle yasayla üyelikleri sıfırlamak yolu açılırsa, iktidara her gelen yüksek yargıyı dizayn etmeye kalkışırsa, neden yargı, yargı olmaktan çıkar! diye itiraz sesleri çıkmamaktaydı? Çünkü Yargıtay sıfırlanıyor; ama Yargıtay Başkanı yerinde kalıyor, yani koltuğunu koruyordu… Birinci Başkan Vekili’ne de yasa dokunmuyordu… O da koltuğunu koruyordu... Başsavcı da, başsavcı vekili de makamında ve masasında kalıyordu. Danıştay’da da aynı durum vardı. Danıştay Başkanı da, başkan vekili de, Başsavcı da görevinde kalıyordu. Yasa onlara dokunmuyordu. Yani diğerlerinin üyelikleri düşüyor, ama onlar kalıyordu. Ama asıl soru bütün bunları kim ayarlıyordu?

Emniyetteki şok atama listesi neyi amaçlamıştı?

Mayıs 2016 sonlarına doğru yapılan polis atamaları listesi şoka yol açmıştı. Emniyet Genel Müdürlüğü'nden gelen son dakika polis atamaları listesine göre 4 bin 500 polis Doğu'ya kaydırılmıştı. Polis atamaları listesi son dakika haberi olarak ajanslara yansımıştı. Emniyet'te deprem yaşanmaktaydı. İstanbul'dan 4 bin 500 polis doğuya yollanacaktı. Emniyet Teşkilatı Personelinin 2016 Yılı Genel Atamaları çerçevesinde 38 bin 103 personelin atama ve yer değiştirme işlemi yapılmıştı. Emniyet Genel Müdürlüğü’nden yapılan yazılı açıklamada, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ilgili mevzuat hükümlerince belirlenen 2016 Yılı Genel Atamaları çerçevesinde Başkomiser, Komiser, Komiser Yardımcısı, Başpolis Memuru ve Polis Memuru rütbelerinde toplam 38 bin 103 personelin atama ve yer değiştirme işleminin gerçekleştirildiği vurgulanmıştı. Açıklamada, 1’inci hizmet bölgesinden 2’nci hizmet bölgesine 23 bin 779 personelin, 2’nci hizmet bölgesinden 1’inci hizmet bölgesine 11 bin 655 personelin, 2’nci hizmet bölgesinden 2’nci hizmet bölgesine bin 033 personelin atama işlemleri yapıldığı, 29 bin 991 personelin ise ipka taleplerinin kabul edildiği duyurulmaktaydı. Alınan duyumlara göre Fetullahçı olduğu söylenen bu polis kadrolarının Doğu ve Güneydoğuya kaydırılması, PKK’ya kolaylık sağlaması bakımından daha büyük sıkıntılara yol açmayacak mıydı?

Üç ülkenin Türkiye uyarısı!

İran'ın başkenti Tahran'da 9 Haziran günü bir araya gelen Rus, İran ve Suriye Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin gündem maddesinin, Hatay'ın Reyhanlı ilçesindeki Cilvegözü Sınır Kapısı ile tam karşısında Halep'teki Bab el Hava Sınır Kapısı olduğu ortaya çıkmıştı. Rus Savunma Bakanı Sergey Şoygu, İran Savunma Bakanı Hüseyin Dehkan ve Suriye Savunma Bakanı Casim el Farec'in katıldığı toplantıda, halen açık olan Bab el Hava Sınır Kapısı'nın kapatılmasının masaya yatırıldığı anlaşılmıştı. Suriyeli muhaliflerin dış dünya ile tek bağlantı kanalı olan Bab el Hava Sınır Kapısı'nı kapatma planının arkasında da PYD'nin Afrin'den batı yönünde başlatacağı operasyon olduğu açıklanmıştı. Toplantıda Rus Savunma Bakanı, 'PYD'nin Afrin'den batı yönünde başlatacağı operasyon hazırlıklarının tamamlandığını ve İran ile Suriye'nin de operasyona kara desteği vermesinin kararlaştırıldığını’ vurgulamıştı. En geç 3 ay süre verilen operasyon kapsamında muhaliflerin elindeki Dar et İzze ve Atme kasabalarının ele geçirilmesi planlamıştı. Toplantıda, Bab el Hava Sınır Kapısı'nın kapatılmasıyla da muhalifleri kuşatma altına alma planı yapılmıştı.

Erdoğan'dan Putin'e, Yıldırım'dan Medvedev'e mektup ve barış çağrısı!

ABD ve İsrail tezgâhına kapılıp Rus Savaş uçağını vurmakla, hiç yoktan başımızı belaya sokanlar şimdi bin pişman ara bulmaya çalışmaktaydı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 12 Haziran Rusya Milli Günü nedeniyle Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, Başbakan Binali Yıldırım ise Rusya Başbakanı Dimitri Medvedev'e tebrik mektubu yollamışlardı. Rus uçağını düşürmenin faturası her geçen gün kabarmış bize çok pahalıya patlamıştı. Oysa ilk günlerde bolca hamaset yapılmış dönemin Başbakan’ı ‘Emri ben verdim ben’ diye bas bas bağırmıştı. Partisinin milletvekilleri de çılgınca alkışlamıştı. Tam da Rusya’yla yüksek düzeyde işbirliği anlaşması aşamasında… Tam da Türkiye - ABD ortak Suriye operasyonuna başlayacağı bir sırada… Tam da Erdoğan’la Putin zirve kararı aldıkları bir ortamda… Tam da Rusya Dışişleri Bakanı hazırlık için uçağa atlayıp Ankara’ya hareket edeceği bir zamanda bu uçağının düşürülmesine kimsenin aklı yatmamıştı. İşin bir de ekonomik boyutu vardı... Rusya’ya ihracat sıfırlanmış, müteahhitlik işleri askıya alınmış, deri sanayii yıkılmış, turizm ağır darbe almıştı... Tarım krize batmış, binlerce kişi işsiz kalmıştı. Sonunda aklı başına gelen Ankara fırsatı kollamış, Rusya Günü bayramını vesile edip hamle yapmıştı… Erdoğan, Putin’e gönderdiği kutlama mesajına ‘Bu vesileyle, Türkiye-Rusya ilişkilerinin hak edilen düzeye çıkmasını temenni ederim’ cümlesini de eklemeyi ihmal etmemişti... Derken Kremlin’den ‘ama’lı cevap ulaşmıştı. ‘Biz de istiyoruz ama önce Ankara bazı adımlar atmalı’ buyurmuşlardı. Zaten Putin bir süre önce açıklamıştı:

- Özür dilensin...

- Tazminat verilsin...

- Uçaktan paraşütle atlayan pilotu vuran kişi mahkeme edilsin... Özetle; Rusya, Ankara’yı nazik bir dille reddetmiş olmaktaydı. Böylece Putin, daha sonra çağrılarını kabule yanaşacağı Türkiye’ye hatalarının cezasını tattırmaktaydı.

Putin'den Amerika'ya mesaj ve fırsatçı atılım!

Kazan'da düzenlenen "Rusya- İslam Dünyası" zirvesinde Putin önemli açıklamalar yapmıştı: “Bugünün gündem maddesi önemli konuları içeriyor, bunların çoğu direkt olarak bazı Müslüman ülkelerde yaşanan olaylarla ilgili bulunuyor ve bunlar hiç kuşkusuz küresel bir kaos oluşturuyor” diyen Putin: Rusya'nın katılımıyla teröristlere ciddi darbe vurduklarını açıklamıştı. Çünkü teröristler ve onlara destek verenler önceden de olduğu gibi kriz yaratmaya ve tüm güçleriyle barışsal çözüm sürecini bozmaya çalışmaktaydı. “Şunun altını çizmek istiyorum ki, İslam Dünyası Rusya'da hayati önem taşıyan sorunların çözümüne yardımcı olmaya hazır güvenilir müttefiğini her zaman bulacaktır. Müslüman ülkelerin uluslararası ilişkilerde adalet ilkesi ve hukukun üstünlüğünü korumaya yönelik aktif tavrını destekleyeceğimiz unutulmamalıdır. Bu toplantı Rusya ve Müslüman ülkeleri arasındaki güven ve işbirliğini güçlendirmeyi sağlamalıdır” diyen Putin bir nevi Erdoğan’ın açtığı boşluğu doldurmaya çalışmakta; Amerika'ya ve tüm Batı dünyasına etkili bir mesaj yollamaktaydı. Bu adımlar, emperyalizme karşı Türkiye ile Rusya ve İran'ı yaklaştıracaktı.

Bizans’ın “Kral Tanrı”sı yerine AKP kafasının “Dahi Başkan”ı, bu sorunları aşmayı başaracak mıydı?

Değerli yazarımız Ufuk EFE önemli bir saptamada bulunmuşlardı:

“Bir zamanlar AKP'liler ile alakalı Bizans'ın çocukları şeklinde bir polemik yaşanmış ve Hocamızın söylemleri maksadını aşacak şekilde medyaya taşınmıştı. Fakat her geçen gün "Bizans'ın Çocukları" sıfatını ne kadar hak ettiklerini ve az bile söylendiğini gün yüzüne çıkarmaktaydı.

Bizans’ın ne olduğunu anlamadan Bizans’ın Çocuklarının ne meymenetsiz bir tabir olduğu anlaşılamazdı. Bizans her şeyden önce Roma İmparatorluğunun, o da Firavun zihniyetinin son antik temsilcileri sayılmaktaydı. Bizans aynı zamanda bünyesinde barındırdığı Hristiyanlık Konsilleri ile; tam anlamı ile Dini Siyasete alet eden, iktidarda kaldığı süre içerisinde yaptığı tüm zulme birer kılıf olarak din kisvesi geçiren, din istismarcısı konumundaydı. (Not: Dindar kavramı yerine Din'ci' tabiri burada kasıtlı olarak kullanılmış, din satarak işini götüren anlamında kullanılmıştır.)

İşte bu Bizans mensubu olduğu Hristiyanlığı yeniden yorumlayıp yozlaştırarak; kendi zulüm iktidarına meşruiyet kazandıran yeni bir din ortaya koymuşlar ve daha da öte giderek "Tanrının Krallığı" kavramını, Bizans’ın Krallığına uyarlamışlar, Tanrı Kral kavramından, “Kral Tanrıya” kayarak, Bizans imparatorluğuna, başta kral olmak üzere tüm bu soylu takımına ve iktidara yakın tabakaya, din kisvesi altında bir dokunulmazlık zırhı takmışlardı. Tapındıkları her şeyi mübah görme, kendilerini efendi diğer tüm insanları ise köle görerek, zaten zihniyette ataları olan Firavunlar gibi, kendilerini dokunulmaz kılmışlardı.

Şimdi de AKP iktidarı Bizans’ın izinden giderek, adeta iktidarlarını Tanrının Krallığı olarak görmekte ve baştaki efendilerini Kral Tanrı makamında, kendilerini ise onun gölgesindeki ve himayesindeki kulları sanıp giderek sapıtmaktadır.

İslam içi Armageddon, Kasım Süleymani ve Kâbe Savaşı…

Bazılarının Armageddon diye bilinen ve yıllardır beslenen kıyamet savaşı senaryosu Ortadoğu merkezli olarak yeniden formatlanmıştı. ABD'li neoconların, İsrail aşırı sağının pompaladığı, “Tanrı'yı kıyamete zorlayarak” Armageddon savaşını erkene alma hazırlıkları, Müslümanları kendi içinde kapıştırma ve kıyamet savaşına katkı sağlama şeytanlığına, çevirmeye çalışılmaktaydı. Bunun ilk ayağı ise güya İran’a karşı Arabistan – Türkiye askeri ittifakıydı. Bize dayatılan kıyamet savaşı altyapısı oluşturulan ve çok ince ve sinsice dokunan mezhep savaşı tuzağıydı. “Savaş İslam'ın kalbine sokulacak, İslam kendi içinde savaştırılacak” tezleri bu yolla gerçeğe dönüştürülmek aşamasındaydı. İyi de İbrahim Karagül gibi bir yandaş yazar nasıl bunun perde arkasını ve Erdoğan’la bu badirenin atlatılamayacağını anlamazdı? Ne yazık ki Türkiye ve bölgedeki gruplar, günübirlik kavgaların ötesine geçip resmin tamamını göremiyorlardı. Bu kadar savaş, acı, yıkım bile onları uyandırmaya maalesef yeterli olmamıştı.

“İnsanı üzen ve endişelendiren o büyük projelerden ziyade Müslümanların içinde bulunduğu basiretsizlikler, coğrafyanın içine yuvarlandığı çaresizlikler olmaktadır. Bir süredir “Tanklar Kâbe’ye dayanmadan, Mekke Savaşı başlamadan” başlıkları altında yazılar yazmaktaydım. İlk başta bu yazılar ve uyarılar şaşırtıcı ve rahatsızlık uyandırıcı bulunmaktaydı. Ama Irak işgalinin ve Suriye savaşının nerelere uzanacağını bilmek kehanet sayılmazdı. Biraz dikkatli gözlemleyen, takip eden herkes gerçeği anlayacaktı. Bir adım sonrasını, savaşın ve krizlerin hangi bölgelere varacağını, hangi ülkeleri vuracağını, kasıp kavuracağını görmüş olacaktı. Suriye'deki güçler savaşı ve İran'ın bütün gücüyle bu savaşın içinde yer alması, Yemen'e müdahalesi ve oradaki iç savaşı körükleyerek Suudi Arabistan'ı çevrelemeye başlaması, Irak'ı denetimi altına alarak ülkeyi Sünniler için yaşanmaz hale sokması, aslında İran'ın öncülük ettiği mezhep savaşlarının ilk adımlarıydı. Tahran, Yemen'den Suudi Arabistan'ı, Suriye üzerinden de Türkiye'yi kuşatmaktaydı. Kuzey Suriye Koridoru, Türkiye ile Sünni Araplar arasına tampon bölge oluşturma ve Kürtleri Türkiye'yle ve Araplara karşı kullanma hesapları tamamen Tahran'ın hesabıydı. Bu amaçla PKK ile ortak hareket etmeye başlamıştı. İran Suriye üzerinden Türkiye ile açıktan savaşmaktadır. Ancak asıl savaş bunlar değil, çok daha vahim bir Fars emperyal projesi vardır” diyen İbrahim Karagül, Siyonist odakların öteden beri planlayıp kışkırttığı Şii-Sunni kapışmasına kolaylık sağladığını ve Müslümanların biri biriyle savaşmasına mazeret ve meşruiyet hazırladığını anlamayacak kadar saf mıydı?

Devam Ediyor: “İran'ın Suriye'deki örtülü operasyonlarını komuta eden, mezhep inadı, cinayet ve kıyımlarıyla bilinen, tipik bir savaş suçlusu olan Kasım Süleymani, artık ülkeleri tehdit etmeye başlamıştı. Hamaney'e bağlı Kudüs Kuvvetleri'nin komutanlarından Süleymani, Bahreyn'e açıktan tehditler yağdırmış ülkede iç savaş çıkaracaklarını açıklamıştı. Bahreyn hükümetinin, Süleymani'ye ve Devrim Muhafızlarına bağlılığı belli Şeyh İsa Ahmet Kasım'ı vatandaşlıktan çıkarması, onun mezhepçilik ve şiddet propagandası yaptığını, dış güçlerin (bu İran oluyor) çıkarları için çalıştığını açıklaması, İran'ın ülke dışındaki silahlı unsurlarını harekete geçirmiş durumdaydı. Elbette İran derin devleti ve Hamaney'in talimatıyla bunlar yapılmaktaydı. Dikkat ederseniz, Irak'ta da Muktada Sadr aynı amaçla isyan ve protesto çağrılarına başlamıştı. Suriye'de sayısız insanın kanına girmiş bir savaş suçlusunun İran adına dünyaya ilan ettiği savaş cümleleriydi bunlar. Herkesi tehdit ediyor. Bütün Körfez ülkelerini. Yarın Türkiye, “Ne oluyor, Bahreyn'e dış müdahaleye karşıyız” türü bir açıklama yapsa, aynı savaş ilanı Türkiye'ye yönelmiş olacaktı. Zaten Süleymani ve cinayet timleri Suriye üzerinden açıktan Türkiye ile savaşmaktaydı” diyen yandaş yazar, acaba AKP iktidarının mı, yoksa küresel odakların mı borazanlığını yapmaktaydı?

Peki ben “Tanklar Kâbe'ye dayanmadan”, “Mekke Savaşı çıkmadan” başlıklarıyla o yazıları neden yazdım? Bölgede yüzlerce Kasım Süleymani olduğu için uyardım. İran'ın İslam'ı da Şiiliği de bir Fars emperyal haritası için kullandığını bildiğim için bunları gündeme taşıdım. Bir iki yıl içinde savaşın Basra Körfezi'ne yayılacağını, bütün Körfez ülkelerinin İran tehdidi altında kalacağını, Tahran'ın nihai hesabının Kâbe'ye dayanmak ve Suudi Arabistan'la hesaplaşmak olduğunu bildiğim için bunları hatırlattım. Ve bunu mezhep savaşı olarak formatlayıp öyle satacaklar bize. Şii-Sünni Savaşı olarak pazarlayacaklar. O zaman hepimiz mezheplerimize göre saflar, taraflar tutacağız. Ama bu savaşın İslam'la, mezheple hiç alakası yoktur. Batı'nın, neocon ve İsrail aşırı sağının “İslam içi savaş” savaş tezi ile İran'ın Fars yayılmacılığı birleşip “İslam için Armageddon” projesine dönüştürülmüş durumdadır” buyuran İbrahim Karagül’e sormak lazımdı: Acaba İran’ın tehlikeli tehditleri için mi, Erdoğan ve AKP iktidarı İsrail’le anlaşmaya can atmaktaydı?

Bu kafalarla, buraya kadardı!

Milli Görüşü katı ve zararlı İslam sayan, Batıya ve malum odaklara yaranmak hevesiyle ve CIA müntesibi Fetullah Gülen’le birlikte 10 yıl boyunca ILIMLI İSLAM edebiyatı yapan dindar kahramanlarımız, halkımızı avutmak ve umutlandırmak üzere ara sıra kararlı ve kabadayı Müslüman tavrı takınsalar da; artık bütün inandırıcılıklarını ve iddialarını yitirmiş bulunmaktadır. Türkiye Gemisinin bu kafalarla ve bu kaptanlarla yol alması, batma ve parçalanma riskini taşımaktadır.

Amerika’da aylar öncesinden ve Yahudi lobilerince kazanacak olanı da sözde rakip kuklası da zaten belirlenmiş olan Amerika'da Başkanlık yarışında kızışırken Hillary ile Trump'un İslam üzerinden karşı karşıya gelmesi de tam bir demokrasi sahtekârlığıydı. Trump soytarısı Müslümanları "öteki" yaparken Hillary "Buna izin vermeyiz. Her Müslüman terörist değildir..." noktasında rol oynamaktaydı. İngiltere’nin ayrılmasıyla "Avrupa Birliği dağılacak mı dağılmayacak mı?" tartışılırken bütün kampanyalar ve kumpanyalar hep Türkiye üzerinden kurgulanmaktaydı. Hatırlayınız 2009 yılında Obama Müslüman dünyasına Mısır'dan seslenerek Kur’an'dan alıntılar yapmıştı. 'Ilımlı İslam' vurgusunun altını defalarca çizip durmuşlardı. Hillary Clinton da eğer ABD Başkanı olsaydı 2017 yazında bir Müslüman ülkede konuşma yapacaktı. Clinton seçilip Beyaz Saray'a gelirse ilk yapacağı işlerden biri "Modern İslam" vurgusunu sık sık tekrarlamak olacaktı. Çünkü bir zamanlar Eş başkanlığını üstlendiğiniz BOP ılımlı İslam safsatasıyla hedefine ulaşacaktı!..

Tarihin sonu mu yaklaşmıştı?

21. yüzyıla girerken bazı zavallıların çok güzel ümitleri vardı. Piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi komünizmi iktisadi olarak da siyasi olarak da mağlup etmiş durumdaydı. Güya artık milletlerin hangi yoldan gideceği belli olmuştu, tarih yeni bir sistem yazmayacaktı, tarihin sonuna ulaşılmıştı. Amerikalı Fukuyama’nın bu tezlerini okuyanlar o zamanlarda bu safsataları inandırıcı bulmaktaydı. Fakat gelişmiş ülkelerde bile küreselleşme karşıtı içe kapanma arzuları, otoriter sağ siyasi akımlar, dini ve etnik kimlikler çatışması yükselişe geçmeye başlamıştı. Ve bu tırmanışa terör olayları eşlik ediyordu! Amerika ve Avrupa seçmeninde bile bu eğilimlerin güçlenmesini tutup eğitimsizlikle izah etmek imkânsızdı.

İşte Donald Trump Meksikalılara ve Müslümanlara hakaret ederek yükselme çabasındaydı… Macaristan’da seçimle işbaşına gelen Başbakan Viktor Orbán, sadece mülteci düşmanlığıyla değil, otoriterliğiyle de “Avrupa’nın Putin’i” olarak tanınmaktaydı… Polonya’da yüzde 38 oyla iktidara gelen Başbakan Beata Szydlo, anayasayı zorlayan tavırları yüzünden Polonya Anayasa Mahkemesi tarafından kuvvetler ayrılığı ilkesini aşındırmakla suçlanmaktaydı… Avusturya’da cumhurbaşkanlığı seçimlerini aşırı sağcı Norbert Hoferz kazanıyordu, ancak yurtdışından gelen 750 bin oy bunu önleyebildi, bağımsız aday Van Der Bellen kazanmıştı. Fransa’da yaşanmakta olan kaosun Le Pen’in partisini daha da güçlendirmesi hiç sürpriz olmayacaktı. İngiltere’de ayrılıkçı hareketler ve AB (küreselleşme) karşıtı eğilimler tırmanıştaydı ve sonunda AB’den çıkma kararı alınmıştı. “Birleşik Krallık” dağılırsa bunun yaratabileceği siyasi ve ekonomik tsunamiler herkesi korkutmaktaydı. Türkiye’deki otoriter eğilimler ve terör sorunu da bu genel tablonun bir parçasıydı!” diyen Taha Akyol, Siyonizm’in küresel hâkimiyetinin ve Gizli Dünya Devletinin çökme endişesini mi taşıyıp telaşlanmaktaydı?

Prof. Ziya Öniş konuyla ilgili çok önemli makalesinde bu dinamikleri “liberal demokrasiye karşı küresel meydan okuma” olarak niteliyordu. Rekabetçi piyasa ekonomisinin eşitsizliği artırmasıyla bu hareketler arasındaki bağlantıyı araştırıyordu. Wall Street işgalini, Arap Baharı’nı, Gezi olaylarını, Brezilya’daki kitle hareketlerini de tabandan gelen protesto eylemleri olarak değerlendiriyordu. Demokrasinin gelecekteki çizgisinin karmaşık göründüğünü yazıyordu. (METU Studies in Development, 43 (April), 2016) “Bilmiyorum ve bilememek endişemi artırıyor. Evvela, liderlerin sağduyulu, dikkatli ve birleştirici olmasına her zamankinden fazla ihtiyaç var bütün ülkelerde. Ve bir de hukuk; tarafsız, bağımsız yargı... 1930’lar gibi 21. yüzyıl da demokrasi ve hukukun reddedildiği bir macera çağı olursa hepimize yazık” ifadeleri neyin kuşkularıydı?

 


Bu yazarin diger makaleleri

SAADET’TE SADAKAT İMTİHANI
Aşağıdaki tespit ve tahlillerimizi herkes aklına, vicdanına ve Kur’anına göre...
Devami
AKP'NİN MİLLİYETÇİLİĞİ VE MASON TARİKATININ DERVİŞİ
  Emperyalist Güçler, Türk askerinin Irak'ta ve İran'da; ABD ve...
Devami
Türkiye Mafya’nın İnsafına mı Kalmıştı? ERDOĞAN’IN “SÜFYAN” İKTİDARI VE KUR’AN’DA “DOKUZLU ÇETE” KAVRAMI
  Türkiye Mafya’nın İnsafına mı Kalmıştı? ERDOĞAN’IN “SÜFYAN” İKTİDARI VE KUR’AN’DA “DOKUZLU ÇETE” KAVRAMI         ...
Devami
IRKÇI EMPERYALİZM: SİYONİZMLE HAÇLI ZİHNİYETİNİN BİLEŞİMİDİR
Bugünkü Barbar Batı ülkeleri ve onların batıl ve zalim sistemleri;...
Devami
SİYONİZMİN; ULUSALCI VE İSLAMCI HİZMETÇİLERİ
Siyonizm; bazı sapık Yahudilerin, Şeytani hedef ve prensipleri sistemleştirdikleri bozuk...
Devami
BİR DELİNİN SON DİLEKÇESİ VE GÖNÜL FERYADI
  BİR DELİNİN SON DİLEKÇESİ VE GÖNÜL FERYADI        Sosyal medyada oldukça...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 645

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR