Get Adobe Flash player
Reklam

DİNCİ’LERLE DİNSİZ’LERİN VURUŞTURULMASI VE SEFERBERLİK KOVUŞTURMASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

"Dinsizin hakkından imansız geliyordu!"

Bu çok bilinen atasözümüze bakınca karşımıza şöyle bir tanım çıkıyordu: "Bir zalimi, ondan daha baskın bir zalim alt edebilir. Vicdanı olmayan kişiyi, kendisinden daha acımasız biri yola getirir.” Bu gerçeği, günümüzde şöyle ifade etmek de münasip düşüyordu: “Dinsiz”lerin hakkından “Dinci”ler gelir!” “Dinci”, dindar insan demek değildir, tam aksine, “din istismarcısı, Ilımlı İslamcı ve emperyalizm uşağı” anlamına gelir. İşte bugün, Siyonist merkezler ve küresel güçler Türkiye’de, hatta tüm İslam âleminde, uzun zaman uyguladıkları sağ-sol çatışması yerine, şimdi de dinsiz çevrelere karşı, dinci kesimleri kullanmaya girişmiştir. Komünist ve Darwinist ulusalcılara ve Şamanist ırkçılara karşı panzehir olarak Ilımlı İslamcıları çıkarması, her iki kanadın da dış merkezlerin güdümünde olduğunu göstermektedir.

Tekrar edelim: “İnsafsızın hakkından imansız gelir.” atasözü artık; “Dinsizin hakkından Dinciler gelir.” şeklinde söylenmelidir. Evet, malum ve mel’un merkezler; yıpranan, yırtılan ve yama tutmayan “Dinsiz Masonların” yerine “Dinci münafıkları” yerleştirmiştir. Şimdi münafıklar, Masonların ağzından burnundan getirmekte ve canından bezdirmektedir. Eh, nasıl olsa, her iki taife de; nefsinin esiri, Şeytanın ekibi ve Siyonizm’in hizmetçisidir. Yani Dincilerle Dinsizlerin mücadelesi, öyle zannedildiği gibi “Millicilerle işbirlikçilerin çekişmesi” değil, aksine “dış güçlere kâhyalık şerefini(!) niye elimizden aldınız” didişmesidir.

Maalesef uzun yıllar milletimiz katı ve kasıtlı olarak uygulanan Haim Nahum doktrini neticesinde aç, sefil, işsiz, borca esir ve İslam’dan habersiz bırakılmak istenmiştir. Bir zamanlar tüm dünyaya medeniyet ve hürriyet götüren bu millet, zillet ve sefalete itilmiş, insanlığa adalet dağıtan atalarımız yerine, yeni yöneticilerimiz zulüm ve zorbalığa yönelmiş, en sonunda hiç değilse tarımda kendi kendine yeten çok az ülkeden biri olan bu ülke, buğday dahi ithal eder hale getirilmiştir. Yukarıdaki atasözünde “Dinsiz" diye nitelenen zalim ve hain Haim Nahum takipçilerinin ellerinde bu aziz millet böyle perişan edilmiştir. İslam haricinde asla ve asla saadet bulamayacağımız hem vahiyle hem tarihi tecrübeyle sabit iken, milletimize reva görülen dinsiz ve dengesiz ideolojiler, işte "dinsiz!" dediğimiz ahlaksız ve acımasız kimseler tarafından tercih edilmiştir.

Senelerdir bu imansız ve insafsız grup ülkeyi babalarının çiftliği gibi yönetmiş, Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyetimiz, bunlar tarafından kuruluş amacının tersine çevrilmiş ve günümüze kadar bu istismar saltanatlarını sürdürmüşlerdir. Bu soysuzlar Dinimize, örfümüze ve geleneğimize hep hakaret etmiş ve hıyanetlerine hürriyet kılıfı geçirmişlerdir. Derken Ergenekon operasyonu diye sahneye sürülen ve dergimizde "At değiştirme ve Orduyu dejenere etme operasyonu" başlıkları altında Şeytani niyet ve hedefleri deşifre edilen ve ABD'nin yeni ortaya attığı Neo-Osmanlı doktrini çerçevesinde Siyonist İsrail’e hizmet veren AKP’ye yeni roller biçilmiştir.

Artık Siyonist ve Amerikancı tezgâhın iyice yıpranmış oyuncularının değişme zamanı gelmiş ve yine vitrine Milli Görüş kaçkını AKP kaypakları ve F-tipi yapılanmanın elemanları seçilmiştir! Bunlar da içlerinde iki ana bölüme ayrılmış görünmektedir. İlk grup yukarıda da bahsettiğimiz gibi, İbrani kandan seçilen ve Haim Nahum'un izini takip eden kimseler olup "beraber yürüdük biz bu yollarda” diyerek bizlerle bu yollarda beraber yürüyen, ama asla "bizden biri gibi hareket etmeyen", niyetleri kirli ve cin fikirli olan tiplerdir. İkinci grup ise, gerçek manada imanı bilmeyen, atalarından gördükleri taklidi bir inanç sistemi ile yetinen, imanın ilk basamağı; "Tağutu tanıyıp inkâr etmek" iken, dünyadan bihaber görünen, ferasetten ve basiretten yoksun kişilerdir. Bunların bazıları safdillikle, bazıları ise bozuk tıynetleri sebebiyle, iyi iş yapıyoruz diyerek Siyonist sisteme hizmet etmektedir. Bunların en masumları ise “Sakallı Hüsnü”lerdir.

Eski CHP lideri Deniz Baykal’ın, Cübbeli Ahmet lakaplı şeriat âlimi ve tarikat temsilcisi geçinen kişiyi, kalp damarına stent takıldığı için telefonla arayıp, geçmiş olsun dileklerini iletmesini kıskanan AKP’lilerin bütün sitemleri: “Bizim istismar ve suistimal sahamıza CHP niye el atıyor, niye bizim potansiyel oy depolarımıza dalıyor?” telaşı ve tedirginliğidir. Yani “Dinci”lik gayretidir. Oysa bu milletin yüzde 95’i Müslümandır ve bunların büyük kısmı dindar bilinir. Şeyhleri ve ağabeyleri üzerinden dindarların oyuna göz dikmek ise AKP kadar, CHP’nin de, diğer partilerin de demokratik hakkı ve hedefidir. Acaba Bülent Arınç’a bu durumu, pazarlık kızıştırmak için Cübbeli Ahmet mi bildirmişti, yoksa gizli telefon dinlemelerini Bay Bülent’e ileten özel ve teknik bir ekip mi takipteydi? Veya eski AKP Milletvekili muhaliflerini telefon tuzağına düşürüp, Bülent Arınç’a siyasi rüşvet olarak mı takdim etmekteydi?

Şimdi Siyonist şeytan; uzun yıllar kendi amaçlarına hizmet etmiş bu zalim ve acımasız ekibi, ondan daha acımasız ve daha zalim bir ekip ile değiştirmeye ve zamanında kendi işledikleri her türlü günahı da bu eski ekibe fatura ederek aklınca kara sayfalarını kapatmayı hedeflemektedir. Mason ulusalcı bilinenler, Eski Marksistler, komünistler, asker-sivil zalim bürokrat kesimler, TÜSİAD, Aydın Doğan ve temsil ettiği çevreler, evet bunların hepsi şimdi onlardan daha sinsi ve Şeytani olan “Ilımlı İslam ve Din istismarcısı kadrolarla” tasfiye edilmektedir.

Bakınız bu gerçeği Fatih Altaylı bile 7 Ocak 2010 tarihli Habertürk köşesinde şöyle sızlanıyordu:

"Türk Sanayici ve İş adamları Derneği'ni biraz tebessümle izliyorum. Bir zamanlar Türkiye'nin kaderine yön vermeye soyunan dernek, şimdilerde acınacak halde. Artık iş adamlarının, derneğin başkanlık koltuğuna oturabilmek için birbiriyle yarıştığı birbiriyle kapıştığı dönemler çook gerilerde kaldı. Şimdinin TÜSİAD üyeleri, değil başkanlık için yarışmak, başkanlıktan kaçma yarışında… Etek giymiş beyler, pantolonlu hanımların arkasına saklanmışlar… Ümit Boyner'in yürekli çıkışı olmasa koca TÜSİAD başkansız kalacak. Ümit Hanım'ın başkan olacağı ortaya çıkınca, eşi Cem Boyner uzun süredir vermediği bir siyasi mesaj vererek, "Biz AKP politikalarını destekliyoruz" demek zorunda hissediyor kendini. Hey koca TÜSİAD, bir zamanlar gazete ilanıyla hükümet deviren TÜSİAD." diyordu, yani İsrail ve ABD’nin yeni hizmetkârlar bulduğunu ima ediyordu.

TÜSİAD can çekişiyordu

Ümit Boyner, TÜSİAD'ın 574 üyesinin 198'inin oyuyla başkan seçildikten sonra yaptığı konuşmada, "TÜSİAD bir çıkar grubu değil, baskı grubudur." diyerek hava atıyordu. Aslında TÜSİAD hem çıkar grubu, hem baskı grubu olmaktan çıkıyordu. Sadece büyük sermaye gruplarını temsil eden işadamları ve kadınları ile büyük sermaye gruplarının tepe yöneticilerinin üye olduğu bir dernek halini alıyordu. Her ne kadar Cem Boyner "TÜSİAD'ın kanarya sevenler derneği olmadığını" söyler ise de TÜSİAD da, kanarya sevenler derneği de Dernekler Kanunu kapsamında, aynı statüye sahip bulunuyordu. Ümit Boyner'in seçildikten sonra "TÜSİAD sadece kendi işine bakmaz." şeklindeki konuşması da boşunaydı. TÜSİAD eski çamların bardak olduğunu kabullenmek zorundaydı.

GKB Haftalık Basın bilgilendirme toplantılarına son verdiğini açıklamıştı. Karargâhta yapılan ve 3 saate yaklaşan toplantı sonucu yapılan açıklama bir sessiz mesaj niteliği taşıyordu.

Erdoğan'la Başbuğ buluşuyordu:

Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, Başbakan Recep T. Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ arasında yapılan haftalık olağan görüşmede iç güvenlik konuları başta olmak üzere, gündemdeki diğer konular üzerinde de durulduğu bildirildi. Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde yer alan duyuruda, haftalık olağan görüşmenin Genelkurmay Başkanlığı Karargâhında yapıldığı belirtilerek, "Görüşmeye Sayın Başbakan, Adalet ve İçişleri Bakanları katılmışlardır. Görüşmede iç güvenlik konuları başta olmak üzere, gündemdeki diğer konular üzerinde de durulmuştur" denildi. Duyuruda, görüşmeye ilişkin fotoğrafa da yer verildi. (a.a) Bir erken seçim olasılığı yüksekti… AKP’nin referandumla ilgili yasa taslağını meclise vermesi de bunun bir ön hazırlığı olarak değerlendirilmişti.

GKB’lığının: Seferberlik binasında tutulan notların ve devlet sırrı yazılan evrakların imhasına dair talebini Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi reddediyordu.

Ergenekon kapsamında E. HKK. İbrahim Fırtına 10 saatlik sorgusundaki Kıbrıs’taki Annan Planına karşı çıkmak için halkın sokağa çıkarılması ve protesto kışkırtmalarıyla ilgili olarak: “Bunlar Devlet sırrıdır ve kasıtlı kurgulardır” yanıtını veriyordu. “Şener Eruygur Paşa’nın gönderdiği söylenen gizli mektupta, Deniz Kuvvetleri’nin Hava Kuvvetlerinden önce yazılması teamüllere aykırıdır. Şener Eruygur böyle bir ayrıntıyı gözden kaçırmayacaktır.” diyordu.

Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’in görev süresinin uzatılmasıyla ilgili olarak da:

“Bunlar TSK’yı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapılarını çok sert tahribe yönelik bir ithamdır. Ben o toplantıda bulunmadım, hatta Ankara dışındaydım dediğim halde hala o toplantıda neler konuşulduğunu soruyorsun, nereye varmak istiyorsun!?” şeklinde savcıya sert çıkıyordu Savcı ise: Ne yapalım, bu sorular önceden hazırlanmış, ben size yöneltmek durumundayım” diye mazeret beyan ediyordu.

“Rahmi Koç, Aydın Doğan’ı tanıyor musun? Süleyman Demirel ve A. Necdet Sezer’le darbe planlarına ait irtibat kurduğunuz doğru mu?” sorularına ise:

“Rahmi Koç’la bir sanayici olduğu için İstanbul’da bulunduğum sırada birkaç toplantıda karşılaşıp, nezaket konuşması yapmıştık. Aydın Doğan’la ise hiç karşılaşmadım.” diyerek komploları boşa çıkarıyordu.

“Üç Gerilim”in acilen giderilmesi gerekiyordu

Türkiye 2010 yılına üç tane çok tehlikeli gerilimle girmişti. Anlaşılan bu üç gerilimin müstakbel evreleriyle ilgili gelişmeler yaşanmaya devam edecekti. Ancak hemen söyleyelim ki bunlardan iki tanesinin kontrol altına alınması, üçüncüsünün ise hemen önlenmesi gerekmekteydi.

Devletin kurumları arasındaki gerilim: Devletin en önemli kurumlarının birbirleriyle ciddi bir gerilim yaşadıkları gibi kendi bünyelerinde de tam bir bütünlük içinde olmadıkları az çok anlaşılmaktadır. Kurumlar hem birbirleriyle hem de kendi içlerinde önemli gerilimlerle karşı karşıyadırlar. Bunların en önemlileri hükümet, asker ve yargıdır...

Siyaset kulvarındaki gerilim: Bu hükümetin Kürt Açılımı'nı (ilk olarak böyle ifade edilmişti) niçin başlattığını anlayabilmiş değilim. Bunu bir eleştiri olsun diye de söylemiyorum. Böyle bir Açılımın ne kadar riskli olduğunu Türkiye'de bilmeyecek bir tek kişi bile çıkmazdı. Siyasette riskli konulara girilmez diye genel bir kural yoktur. Ancak risk ne kadar fazla ise düğmeye basılırken o kadar fazla hesap yapılmış olması gerekir. Bunun yapılmadığı ortaya çıktı. Şimdi hükümet bunu durdursa durduramayacağı, devam ettirse ettiremeyeceği bir durumla karşı karşıyadır...

Toplum katmanlarındaki gerilim: İnsanın söylemeye bile dili varmıyor. Bin yıldır birlikte ve kardeşane bir şekilde yaşamış, her türlü acısını ve sevincini paylaşmış Türklerle Kürtler arasında -Allah etmesin- doğabilecek bir gerilimden söz etmeye insanın yüreği dayanmıyor. Ama devletin çatısında, siyasette ve medyada bu kadar gerilim olur ve ha bire tırmandırılırsa bunun toplumda böyle bir ayrışmaya sebep olacak etkiler meydana getireceğini düşünmek gerekir. Bir eski milletvekiline verilmekten vazgeçilen evden tutunuz da daha iki gün önce Edirne'de ve Erzincan'da yaşanan olaylar bile toplumun böyle bir gerilime doğru sürüklenebileceği endişesini maalesef doğruluyor. Gerek devletin bünyesindeki, gerekse siyasi partiler arasındaki gerilimin en azından toplumda böyle bir kutuplaşma ve gerilime yol açmaması için yumuşatılmasının ve kontrol altına alınmasının zamanı gelmiştir ve geçiyor.” tespitleri haklı bir uyarı ve haykırıştı…

Artık Morrison Süleyman Demirel bile "at izi it izine karıştı" diyorsa, durum vahim sayılıyordu.

9. Cumhurbaşkanı Demirel, savcıların gündeme getirdiği konularla ilgili olarak şu değerlendirmeleri yapıyordu: "Türkiye cadı kazanına döndü. At izi it izine karıştı. Neyin önemli neyin önemsiz olduğu da birbirine karışmış durumda. Her gün ortaya yeni bir şey atılıyor. Ne aranıyor, ne amaçla aranıyor, anlayabilmiş değilim. Kumandanların sorgulanması sırasında benim adım geçiyor. Üçüncü şahıslar arasında geçiyor. Bu benim dışımda bir olay..." diyordu.

Aydın Doğan’ın Postacısı Rauf Tamer bile, şaşkınlıktan hem nalına hem mıhına vuruyordu:

“Devlet sırrı nedir? Ciddiyetsiz bir ülkede sır diye bir şey olur mu? Olur. Vermek istemediğin bilgiye devlet sırrı denir. Peki, sır nedir? O kolay. Kol kırıldığı zaman yen içinde kalan kısma sır denir. Peki, kaç kişi bilir bu sırrı? -Bir kişi. İki kişi olmaz mı? Olmaz. O zaman sır olmaktan çıkar... Öyleyse kozmik odadaki devlet sırlarını koskoca karargâhta yıllardır acaba kaç kişi biliyor? Üç kişi mi, beş kişi mi, on kişi mi?- Yahu onlar zaten emekli olup gitmedi mi? Yerlerine yeni elemanlar gelmedi mi? Onlar da gidip başkaları gelmedi mi? Ne biçim sır bu? 100 kişi biliyor. Şimdi bir de sivil hâkim öğrendi durumu, etti 101 kişi… İşte burada durun. Asker, kendi içindeki çürük elmaları, kendi temizlemeliydi... Ya da temizlemeli... Belki demode kalmış kozmik bölümleri, kendi tasfiye etmeli. Devlet sırrı'nın tarifini bile baştan yapmalı... Ama yapmadı. Şimdi dışarıdan gelen bir sivil, racon kesecek. Ve Asker buna incinecek. İnşallah tertemiz çıkar ama ben bu kozmik odaları bilirim. Yanı başımdaki odaya maliye memurları tam 3 yıl kapandılar ve ille de bir kabahat bulmaya kararlı oldukları için Aydın Doğan'a bir elbise biçtiler... Eh, 3 yıl uğraştık, bir halt bulamadık diyecek halleri yoktu.” sözleriyle bocaladığını gösteriyordu…

“Kurumsal çatışma” ürküten boyutlara ulaşıyordu:

Bazıları devletin zirvesindeki pozisyonları şöyle okuyordu: Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'un, rutin dışına çıkmaya kalkışan askeri personeli TSK bünyesinde barındırmayacağına ilişkin sözü geçerliliğini koruyor. Org. Başbuğ'un yüksek sesle yakındığı "asimetrik psikolojik harekâtı" ise Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın da dikkate aldığı anlaşılıyor. Asker, makul sınırlar içinde sahipleniliyor. Böylece, daha az konuşması, siyaset yapıyor gibi görünmemesi temin ediliyor.

Öte yandan, sivil cephe de Genelkurmay Başkanlığı başta olmak üzere muhtelif karargâhların bünyesel kontrolleri tamamlamasını ve varsa demokrasiyi zedelemeye teşebbüs edenleri ayıklamasını bekliyor. Karşılıklı adımların atıldığı bu süreçte, askeri sivile, sivili askere yakınlaştıran en önemli unsura gelirsek... Dış istihbarat örgütleri bağlantılı senaryoların puslu havada ustaca sahneye konulduğuna ilişkin ipuçları yakın işbirliğini ön plana çıkartıyor. Bu son bilgi, Türkiye'nin bölgesel güç kapasitesini frenlemeye çalışan uluslararası faktörlerin ihmal edilmemesini gerektiriyor. Hatta Reşadiye (Tokat) Olayı'nın gerisinde de sınır ötesi unsurların parmak izine rastlanıyor. Konjonktür, kurumlar arası endişelerin en aza indirilmesini, çatışma riskinin bertaraf edilmesini, “durumdan vazife çıkaranlara” fırsat verilmemesini zorunlu kılıyor. Bu bıçak sırtı denge iyi yönetilirse, iç tansiyon düşebilir, dış dengeler rayına girebilir, ama güven ve samimiyet ayarı daha da düşerse, o zaman kurumlar arası geçici ittifakın bozulması, yeni sürprizlerin yaşanması da ihtimal dahilinde bulunuyor!

Hatırlayalım Seferberlik Soruşturmasını yapan Hâkim ve Savcılara gönderilen mermiler daha zarftan çıkmadan, onlar TV’lere çıkıyordu. Akıllara durgunluk veren düzmece mantıklarla, ordu hedef gösteriliyordu. İktidara sırtını dayamış olmanın rahatlığı içinde hazretler atıp tutuyordu.

Bununla birlikte, aşırı güven ve “biz her şeye hâkimiz” duygusu hemen açık veriyor, üç-beş dakikalık büyük laflardan sonra, kendilerini ele veriyordu ve derken bakla ağızdan çıkıyordu: “Bu sancılı süreç iki yıldır işliyor, kaleler kolay fethedilmiyordu.”

Demek ki, asıl amaç kaleleri ele geçirmek oluyordu. Orduyu köşeye sıkıştırmak, medyayı susturmak, iş çevrelerini pusturmak, sendikaları ve sivil toplum örgütlerini işlevsiz kılmak, işçileri bıktırıncaya kadar soğuk altında coplamak. Demek ki, kalelerin tamamının ele geçmesine kadar daha pek çok suikast ihbarı, şarbon zarfı, zarflı şarbon, mermili zarf, zarflı mermi, üçlü takip, beşli takip ve daha kim bilir nelere hazır olmamız gerekiyordu!

TSK'ya köstebeği, Emniyet İstihbaratı mı sokmuştu?

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı neden "Kafes"e alınıyor sorusuna yanıt aranırken, gazeteler önemli bir hatırlatma yapmıştı. "Kafes Eylem Planı"nda Ege Bölge Komutanlığı 1. hücre lideri olduğu iddia edilen Dz. Kd. Albay Levent Gülmen, 1997 yılında "Köstebek Skandalı"nı yani "Sarmusak olayı"nı ortaya çıkaran subaydı. Gülmen, o dönem Deniz Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’nda Kıdemli Yüzbaşı'ydı.

Polis-Onbaşı Sarmusak, kime ajanlık yapıyordu?

Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi'nde görevli polis memuru Kadir Sarmusak, 1996 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda askerliğini yürütüyordu. Onbaşı Sarmusak bir yandan da Emniyet İstihbaratının Ankara'daki karargâhına gidip geliyor, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı, C. Şube Müdürü Mehmet Tomruk ve bazı personelle görüşmeler yapıyordu. Onbaşı Kadir Sarmusak'ın görüştüğü isimler arasına, 28 Şubat'ın hemen ardından 12 Mart 1997'de Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanlığı’na atanan Bülent Orakoğlu da dahil oluyordu. Kadir Sarmusak, bir süre sonra Deniz Kuvvetleri'ne ait bazı belgeleri Emniyet İstihbarat'a götürüyordu Sarmusak'ın getirdiği belgelere dayanılarak, dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener'e sunulmak üzere dört sayfalık bir "bilgi notu" hazırlanıyordu Bilgi notunda TSK içinde bir oluşum tespit edildiği, adının da Batı Çalışma Grubu (BÇG) olduğu belirtiliyordu.

Gizli ibareli dört sayfalık bilgi notu, 30 sayfalık ekleriyle dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e ulaşıyordu. Demirel de Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı'ya iletiyor ve Emniyet İstihbaratı'nın bu çalışmasının araştırılmasını istiyordu. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı hemen bir soruşturma başlatıyor ve tahkikatı yürüten ekibin başında, Kafes tertibiyle tutuklu bulanan Dz. Kd. Albay Levent Gülmen bulunuyordu. Kısa sürede komutanlıktan belge sızdıran köstebek ortaya çıkarılıyor, Onbaşı Kadir Sarmusak, belgeleri Emniyet İstihbarat Dairesi'ne sızdırdığını itiraf ediyordu. 23 Mart 1997'de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı'nda alınan ifadesinde şunları kusuyordu:

"İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu ile iki kez görüştüm. Bu görüşmelerin birinde daire başkan yardımcılarından Hanefi Avcı da bulunmaktaydı. Deniz Kuvvetleri Karargâhı'ndaki personelin genel siyasi eğilimlerinin hangi doğrultuda olduğu soruldu. Hanefi Avcı başkana, amirallerin ve daire başkanlarının özellikle ülkücü ve dinci kesime bakışlarını sordu. Bir darbe olasılığında askeri personelin darbeye nasıl baktıklarını sordu. Bülent Orakoğlu, MGK kararlarının beyninin Güven Erkaya (DKK) olduğunun ve bu kararların hazırlanmasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’nın büyük rol oynadığının söylendiğini, bu konudaki hazırlıkların Deniz Kuvvetleri mi, yoksa Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı'nca mı yapıldığını sordu. Daire Başkanı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda haber elemanı olarak bir subayı kullandıklarını ve ikinci bir haber elemanı kazanmak için de temaslarını sürdürdüklerini ifade etti. Emniyet Müdürü Mehmet Tomruk, son günlerde darbe söylentilerinin olduğu ve MGK kararları ile ilgili herhangi bir duyum alıp almadığımı, uyanık olmamı ve bir duyum aldığımda kendisine bildirmemi istedi!"

Onbaşı Kadir Sarmusak 29 Mayıs 1997 tarihinde Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı'nda verdiği ifadede de, TSK içinden belge ve bilgi aktarma görevinin Orakoğlu ve Avcı ile yaptığı görüşmede sözlü olarak verildiğini belirtiyordu. Onbaşı Sarmusak, 4 Haziran 1997'de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Disiplin Mahkemesi'ne verdiği ifadede, Emniyet İstihbarat Dairesi'ne "özellikle basılı yayın, evrak götürdüm" diyordu.

Akşener, gizli raporu masada nasıl unutuyordu?

"Köstebek Skandalı", 26 Nisan 1997 tarihli MGK toplantısının ardından derinleşiyordu. İçişleri Bakanı Akşener, toplantının sonunda, bir sayfalık imzasız "gizli istihbarat raporu"nu oturduğu yerde unutuyordu. Raporun bulunması, Genelkurmay-hükümet ilişkilerinde tırmanan gerilimin ilk adımını oluşturuyordu. Akşener'in unuttuğu gizli istihbarat raporunun, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu tarafından hazırlandığı saptanıyordu.

Genelkurmay niye takibe alınıyordu?

Rapor Genelkurmay’ın dinleme ve izlemeye alındığını belgeliyordu. Rapora göre, sadece Genelkurmay değil, MİT de takip ediliyordu. İki bölümden oluşan raporun birinci bölümünde Genelkurmay'a yapılan önemli giriş-çıkışlar, bir dizi plaka numarası ve bu plakaların kimlere ait olduğu bilgileri yer alıyordu. MGK Genel Sekreteri Org. İlhan Kılıç'ın Genelkurmay'a giriş-çıkış yaptığı, ardından Çankaya Köşkü'ne gittiği, yeniden Genelkurmay'a gittiği dakika dakika kaydediliyordu. İkinci bölüm ise MİT'e ayrılmıştı. Raporda MİT'i ziyaret edenler arasında Genelkurmay Başkanlığı'nda görevli dört subay yer alıyordu. Asli görevi asayişi sağlama ve terörle mücadele olan Emniyet İstihbaratı, artık, önceliği devletin iki önemli kurumunu; Genelkurmay ve MİT'i takiple uğraşıyordu.

“Emniyete suçüstü!” yapılıyordu

İçişleri Bakanı iken Meral Akşener'in MGK'da unuttuğu "gizli istihbarat raporu", Genelkurmay ve MİT arasında bir dizi toplantı yapılmasına neden oluyordu. Genelkurmay, ilk önlem olarak, kuvvet komutanlıklarına bilgileri aktardı ve karargâhlara giriş ve çıkışlarda çevredeki şüpheli kişilere karşı dikkatli olunmasını istiyordu. Emniyet İstihbaratı'nın faaliyetlerine karşı, Genelkurmay karargâhı çevresinde de "karşı güvenlik önlemleri" alınıyordu. Genelkurmay'da görevli sivil kıyafetli subaylar, bir hafta sonra karargâhı gözetleyen bir Emniyet İstihbarat grubunu suçüstü yakalıyordu. Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral Çetin Sayer, Emniyet'e sert bir protesto yazısı gönderiyordu. Yanıt Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu'ndan geliyor Orakoğlu, suçüstü yakalananların sivil polis olduklarını kabul ediyor, ama "Sizinle ilgisi yok. Bazı kanun kaçaklarını arıyorlarmış" diye geçiştiriyordu.

Karadayı: “Rahatsızlık mesajı” veriyordu

31 Mayıs 1997'deki MGK toplantısında Emniyet İstihbaratı'nın Genelkurmay'ı takibe alması gündeme geliyor. Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı, toplantıda polisin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na ajan sokarak askeri bilgilerin çalındığını açıklıyordu Org. Karadayı önce "köstebek onbaşı Sarmusak" olayını dile getiriyor ardından da hükümet üyelerine dönerek: "Bir süredir Genelkurmay ve bazı askeri birimlerimizin polis tarafından gözetlendiği yolunda duyumlarımız var. Bu bizi fazlasıyla rahatsız etmektedir" diyordu. Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller ve İçişleri Bakanı Meral Akşener ise Org. Karadayı'nın anlattıklarını inkâr ederek, haberdar olmadıklarını söylüyordu. MGK'da 'inkâr' yolunu seçen Akşener, kameralar önünde ise Genelkurmay’la restleşiyordu. İçişleri Bakanı Akşener, Batı Çalışma Grubu'nun örgütlenmesinin hukuki dayanağı olmadığını, çalışmalarının da irtica ile sınırlı olmadığını söylüyordu. Açıklamalarının dozunu giderek arttıran Akşener, 8 Temmuz 1997 günü basın toplantısı düzenleyerek BÇG hakkında ağır ithamlarda bulunuyordu. Ertesi gün gazeteler "Darbeyi haber aldık" manşetiyle çıkıyordu. Bunun üzerine Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, 10 Temmuz 1997 tarihinde, BÇG'nin Genelkurmay Başkanı'nın emriyle MGK kararları doğrultusunda kurulduğunu açıklıyordu. TSK'nın, MGK kararları sonrası İrticayı, bölücü terörle aynı seviyeye çıkarttığını söyleyen Oramiral Erkaya, 28 Şubat'tan sonra kurulan BÇG'nin görevinin; irticai tehdidi Türkiye genelindeki resmini ortaya koymak olduğunu belirtiyordu.

Bülent Orakoğlu’nun İstismarcılığı sırıtıyordu!

Bülent Orakoğlu ile ekibi bu arada, “askerin hedefinin, koalisyon ortakları Çiller ve Erbakan olduğunu” yayıyordu. Böylece 28 Şubat’ı asıl tezgâhlayan Siyonist lobileri ve yerli işbirlikçileri saklayıp aklayarak bütün suçu TSK’ya yıkmaya çalışıyordu. Orakoğlu: "Emniyet İstihbarat olarak gelişmelere kayıtsız kalamazdık." diyor ve Polis Vazife ve Salahiyeti Kanunu'nun Ek 7. maddesine dayanarak Genelkurmay'ı takibe aldıklarını söylüyordu.

"O dönemde Emniyet İstihbaratı, yabancı istihbarat örgütleriyle de doğrudan temasa geçmeye başlamıştı. MİT'e bu konuda bilgi dahi vermiyordu. Alman İstihbarat Örgütü (BND), Emniyet İstihbarat Başkanı ve yetkilileriyle görüşmeler yapıyordu. Orakoğlu da bu durumu doğruladı. MİT, Emniyet İstihbaratı'nın dış ülke istihbaratları ile ilişkilerinden çok rahatsızdı.

1993 yılından bu yana TSK'dan atılan bazı Fetullahçı subaylar, PKK tetikçisi itirafçılar ve bazı ülkücü mafyacılar çok kirli işlere bulaşmıştı. Özel milli diriliş ve direnişe karşı mevzilenen güçler, Emniyet İstihbaratı üzerinden TSK'ya "köstebek" ve "kulaklar" yerleştirmeye başlamıştı. Bülent Orakoğlu bu tartışmaların ardından görevden alınmış; ABD’ye yollanmıştı. Bunların diğer bir amacı da Türk Ordusu'nun komuta kademesinin tayin ve terfilerine müdahale etmek ve fesat çıkarmaktı. TSK'ya sızma girişimlerinin öncelikli hedefi, 1998 yılında Genelkurmay Başkanı olacak Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'nu saf dışı edip Org. Çevik Bir'in önünü açmaktı." uyarıları üzerinde maalesef durulmamıştı.

O günkü Radikal bugünkü Hürriyet yazarı İsmet Berkan Recep T. Erdoğan’ın bir an evvel orduyu hizaya sokmasını istiyordu:

“Bu eleştirilerin önemli bir bölümü, geçmişten farklı olarak, iktidar partisi tarafından, hatta bizzat onun başbakanı tarafından sıklıkla dile getiriliyor. Bu da çok önemli ve güzel bir şey. Eleştirilerin bir bölümü, özellikle son aylarda yoğunlaşan haliyle asker-sivil ilişkilerinde, askerin sistem içindeki yerinde ve askerin kendini hukukun üstünde görüp görmediği sorusunda düğümleniyor. Demokrasi ve hukuk tartışmalarımız asker meselesinden ibaret değil kuşkusuz ama asker meselesi çok önemli bir yer tutuyor. Bütün bu eleştirilerin karşısında askerin sistem içindeki ağırlığını koruması gerektiğini söyleyen bir savunma çizgisi de var; ben bunu da sağlıklı buluyorum. Hükümet ve iktidar partisinin askerin konumuyla ilgili olanlar dahil pek çok eleştirisine katılıyorum. Tamam da, sadece şikâyet ederek veya sadece askerin yaptığı bazı işler sebebiyle ayıplayarak sistemi düzeltemeyiz ki.

Peki, ama askerin sistem içindeki yerini daha normale çekecek hukuki düzenlemeleri neden yapmıyoruz? En basiti şu: Meşhur EMASYA protokolleri neden iptal olmuyor? Askerin iç güvenlikteki rolünü tamamen ortadan kaldırmaya yönelik ne gibi bir planımız var? Jandarmayı tamamen profesyonel yapmayı ve her bakımdan İçişleri Bakanlığı bünyesine katmayı neden düşünmüyoruz? Hükümet neden 'İç düşman' ve 'İç tehdit' kavramlarını içermeye devam eden Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi'ni iptal etmez, bunun üzerindeki gizliliği kaldırmaz? Daha fazla saymama gerek yok. Dikkat ettiyseniz bu saydıklarımın çoğu için kanun çıkarmaya bile gerek yok. Hükümet idari tasarruflarla askerin rolünü olması gerekene indirmeye başlayabilir. Ama bu yapılmıyor, onun yerine şikâyet ediliyor. Bence yeter şikâyet edildiği. Bir an önce hukuku öne çıkaran bir envanter çalışması yapılsın, sivilleşme için harekete geçilsin. Şikâyet değil iş yapılsın artık veya susulsun.” diye AKP’ye akıl veriyordu.

Gâvura TARAF yazarı ve Mason-Sabataist dığası Ahmet Altan ise sürekli orduya yükleniyordu:

“Silahlı Kuvvetler, 3 Aralık’ta PKK’dan gelen "şifreli" mesajı yakalıyor. Kayıtlara geçiyor. Ama ne iştir ki, bu "baskın" mesajının şifresini ordu çözemiyor. Yirmi beş yıldır savaştığı PKK'nın şifrelerini çözmeyi beceremeyen bir ordu, nasıl bir ordudur? Şifreleri çözemiyorsa, PKK haberleşmelerini dinlemenin manası ne? Diğer bütün şifreleri çözüyor da Tokat baskınının şifrelerini mi çözemiyor? Neden çözemiyor? Yok, eğer şifreleri çözecek becerisi ve yeteneği varsa, neden önlem almıyor?

Niye böyle bu? İnsana "ne oluyor bu ordunun içinde" dedirten bu garipliklerin hesabı niye orduya hiç sorulmuyor, hiçbir komutan sigaya çekilmiyor, bir istifa, bir yargılama, bir soruşturma yapılmıyor? Eğer bu bir futbol maçı olsaydı, bütün bu olaylardan sonra "bu maçlar şikeli" derdik ama bu bir futbol maçı değil, bu bir savaş ve insanlar ölüyor. Bence artık ordunun ciddi bir denetim altına alınması ve her insan kaybının hesabının sorulması gerekiyor, yoksa böyle "şifre" çözemeyen, aldığı istihbaratı değerlendiremeyen, her baskında "şaşkınlığa düşen" ve sürekli darbe planları üreten cuntası bol bir orduyla çok insan ölür bu ülkede.” diyerek tam bir Siyonist Yahudi hıncıyla TSK’ya saldırıyordu.

Necati AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

TÜRK ORDUSU,İSRAİL'İN KORUCUSU MU YAPILACAK?
  Başbakan Recep T. Erdoğan "ateşkes sağlamadan bölgeye birlik yollamayız....
Devami
MÜNAFIKLARIN PLANINI Allah’ın boşa çıkarması ve HÜCURAT SURESİNİN UYARILARI
Müslüman, her şeyi İslam’ın terazisinde tartan; her olayı ve her...
Devami
DÖRT KİTABA GÖRE UFOLAR VE UZAYLILAR, GEÇMİŞ VE GELECEK UYGARLIKLAR
  İlim ve fikir adamı, bal arısına benzemelidir. Arı çeşitli...
Devami
"Tek Kişilik Ordu" ERBAKAN GERÇEĞİ VE SİYONİZMİN CAN ÇEKİŞİ
  Tarihi seçimlere iki gün kalmış.. 19-Temmuz 2007 akşamı Kanal...
Devami
ABD Yahudi Lobilerinin İRAN VE TÜRKİYE AYAĞI
  Rusya’dan İran’a büyük ihanet ve İsrail yandaşlığı! Adı açıklanmayan bir İran...
Devami
ALEVİ- SÜNNİ KARDEŞLİĞİ
  Anadolu Alevi-Bektaşi Derneğinin Tertiplediği 10. Muharrem Gecesinde Ahmet Akgül...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 226

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR