Get Adobe Flash player
Reklam

İSLAM; EDEBİYAT DEĞİL, İCRAATTIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

İSLAM; EDEBİYAT DEĞİL, İCRAATTIR

Kuru Heves ve Heyecan “Macerası” Değil,

Hikmet ve Hizmet “Mecrası”dır.

        

Benim için çok acı, ama açık ve çarpıcı bir rastlantıydı. Elazığ’la ilgili haberleri araştırırken Kanal 23’teki “Ajanda” programında, yakından tanıdığım ve hep hayırla ve hüsnü zanla andığım MÜSİAD Eski Başkanı Av. İbrahim Gök Bey’in, şu sözleri beni şaşırtmıştı:

“Elazığ'ın ‘Boğazkere ve Öküzgözü’ üzümlerinden kaliteli şarap üretilmesi ve içicilerin Fransa ve İspanya'dan ithal etmek yerine, Elazığ şarabını tercih edip tüketmesi gerektiğini… Ve bu yaklaşımın Elazığ tarımına katkı vereceğini”, üstelik bir bilgiçlik ve hoşgörü havariliği edasıyla aktarmışlardı. Evet, bu durum bâtıl bir sistemi ve hıyaneti savunanların, nasıl yozlaşıp Hak yoldan çıktıklarının ibret ve hayret verici bir manzarasıydı. İnandığı gibi yaşamayan ve Kur’an nizamını savunamayan insanlar, sonunda yaşadıkları ve savundukları gibi inanmaya başlamışlardı. Şarap, kumar ve faizi bir kazanç kapısı sayan ve bu haram ve hayâsızlıkların doğal ve normal olduğunu savunan bir insan, artık imani ve vicdani duyarlılıklarını kaybetmekle karşı karşıyaydı. Av. İbrahim Gök Bey’in bu yanlış ve yalama yaklaşımı: “Esrar ve eroin gibi çeşitli uyuşturucuların Avrupa'ya ve diğer gâvurlara satışı ve bunların kazancı mubahtır” fetvası veren bazı fasık ve sapık hocaların vicdansız tavrından farksızdı. Maalesef İbrahim Gök gibi pek çok AKP yandaşı, güya hâlâ İslamcı, hâlâ dindar tavırlı ve hâlâ sakallıydı. Ve bunlar Millî Görüş kaçkınlarıydı. Oysa, şarabın ve tüm uyuşturucuların, sadece Müslümanlara değil, hangi din ve kavimden olursa olsun, bütün insanlara satılması ve tabi üretilip hazırlanması haramdır ve yasaktır. Çünkü her türlü içki ve uyuşturucu çeşitleri insan sağlığının, toplum hayatının ve genel ahlakın bozulmasına yol açtığı için “temel insan haklarına aykırı” sayılmıştır.

Aynı programda katılımcı olarak bulunan ve Elazığ'ın yetiştirdiği ender ve rehber şahsiyetlerden olan mübarek Şeyh Haydar Baba Hazretleri'nin torunu Sn. Yunus Evliyaoğlu da, maalesef bu hezeyanlar karşısında susmak ve karşı çıkmamak suretiyle, Av. İbrahim Gök’ün “Elazığ ekonomisini kalkındırmak üzere, şarap üretimi yapılıp pazarlanması” teklifini dolaylı biçimde onaylamış, en azından bu talihsiz beyandan rahatsızlık duymamışlardı.

Evet, AKP yandaşlığı işte insanı böyle yapardı. İbrahim Gök gibileri bir zamanlar şarap fabrikasının ve faizci bankaların önünden geçerken, en azından buğz edip huzursuzluk duydukları haramları, şimdi kazanç kapısı saymaktalardı. Biz böyle inanıyor ve âleme ilan ediyoruz ki; her bakış açısı, yaşam tarzı ve kazanç kuralları bir din anlayışını yansıtmaktadır. Ama bu Din Hak mı Bâtıl mı? Bu da şahısların ve toplumların tensip ve prensiplerine göre şekil almaktadır. Bunun gibi her “Din” de elbette bir hayat tarzı, bir hukuk ve ahlak nizamıdır.

İslam, hâşâ bir macera arayışı veya geçici-güncel bir kandil heyecanı değil, o bir huzur, onur ve sorumluluk, yani kulluk mecrasıdır. Tekrar ediyorum; İslam macera değil, bir “mecra”dır, İlahi bir nur, onur ve huzur kaynağıdır. Teknoloji oldukça gelişse, artık istediğimiz anda Ay’a ve diğer gezegenlere gidip gelme imkânı doğuverse bile, bizim işimiz yine Mars'ta ezan okuyup namaz kılmak, yine Merih'te, görüşü-kültürü ne olursa olsun, tüm insanların temel haklarını sağlayacak, Kur’anî kurallara uygun ve uygar bir Adil Düzen kurmak olacaktır. Ve tabi özellikle vurgulayalım ki, İslam bir istismar aracı olmadığı gibi, bir kuru edebiyat ve tarihi hatırat tekrarı da olmayıp; çağın, şartların ve ihtiyaçların doğurduğu bütün sorunların aşılmasının asli ve kutsi dayanağıdır.

Sadece laf cambazlığıyla uğraşan, İslam’ı bir edebiyat ve istismar konusu yapan şair ve hatipleri, Kur’an şöyle anlatıp uyarmaktadır:

“(Şimdi) Size şeytanların kime ineceğini (ve hangi yanlış ve saptırıcı şeyler ilham edeceğini) haber vereyim mi?”

“(Bu şeytanlar) Onlar; (gerçeği tersine çevirerek) pervasızca yalan ve iftira düzmekten çekinmeyen, günaha ve riyakârlığa yönelen herkese (kötü maksatlı ve palavracı şair ve hatip kimselere) inerler. (Onları hayali kuruntulara sevk ederler.)”

“(O yalancı şair, hatip ve yazarlara gelince) Bunlar; (şeytanlara) kulak verirler, pek çokları da (bile bile) yalan söylerler.

“(Böylesi) Şairlere ise, (cehalet ve şehvetle) sapıtmış ve azıtmış kimseler takılıp giderler.”

“Ve onları görmez misin ki, her vadide (bâtıl işlerde, boş eğlencelerde ve vehimler peşinde) gafil ve şaşkın gezinirler.”

“Ve onlar (yalancı şairler ve bunlara uyanlar) yapmadıkları (ve yapamayacakları) şeyleri söyler (uydurma hayal ve heveslerle kendilerini ve çevrelerini aldatır ve övünür)ler.

“Ancak iman eden, (ibadet ve istikametle) salih ameller işleyen ve Allah'ı çokça zikreden ve kendilerine (ve dinlerine) zulüm (ve hakaret) edildikten sonra, (rakiplerine karşı İslâmi bir gayretle) üstün gelme (ve onları zelil ve aciz düşürmek üzere) yardımlaşıp savunmaya girişen (mü'min şairler ve yazarlar) müstesnadır. (Haksızlığı ve ahlaksızlığı yaymaya çalışan zorbalar, din istismarcısı ve yozlaştırıcısı iktidarlar ve onları alkışlayan riyakâr ve ucuz kahraman şair ve yazar takımı bütün) Zalimler ise nasıl bir inkılâba uğrayıp, hangi dönüşümle devrileceklerini yakında bileceklerdir.” (Şuara, 221-227)

Yapmadığı ve zaten yapamayacağı konularda hava atmak, Allah’ın kahrına uğratır!

“Ey iman edenler! (Kendiniz yapmadığınız ve) Yapamayacağınız şeyi niçin (boşuna hava atmak kastiyle başkasına) söylersiniz?”

“(Böyle) Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir gazaba (sebebiyet verecek ve aleyhinize bir suç teşkil edecektir). [Not: Bazı Müslümanlar "Eğer Allah katındaki en makbul ameli bilsek, o yolda canımızı ve malımızı feda ederdik" demelerine rağmen, bu amelin CİHAD olduğunu bildiren ayetler gelince, bu sözlerinden yan çizmeleri üzerine bu İlahi tehditler indirilmiştir.]

“Doğrusu Allah, Kendi yolunda (tuğlaları ve bütün parçaları) sanki birbirine (kurşunla) kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak (irtibatlı, intizamlı ve itaatli bir teşkilat ve cemaat şuuruna ve sorumluluğuna sahip olarak cihad edip) çarpışanları sevmekte (ve desteklemekte)dir. (Ferdi ve fevri hareket edenleri değil.)” (Saf, 2-4)

Yaptıklarını abartanlar, hatta yapmadıkları fedakârlık ve kahramanlıklarla hava atanlar şiddetle kınanmıştır:

“İnsanlardan kimi de (Din'in tamamına sahip çıkmayıp, rahatına ve menfaatine uygun tarafından ve) bir ucundan (tutarak) Allah'a ibadet etmektedir. Eğer, (Allah'ın takdir ve taksiminden ve Kur'an'ın hükümlerinden) kendisine hayır(lı ve yararlı gördüğü bir şey) dokunursa, bununla tatmin (ve razı) olup (halini beğenmektedir). Eğer kendisine (sıkıntı verecek ve sorumluluk yükleyecek) bir fitne isabet ederse, (zor ve zahmetli bir emir ve imtihandan geçirilse, hemen) yüzüstü dönmektedir. (Allah'ın emrini ve kaderini bilmezlikten gelir. Nefsi bahanelerle hizmet ve mesuliyetten kaçıverir). İşte o (gibileri), dünyayı da ahireti de kaybetmiştir. İşte bu, en büyük ziyan ve en açık hüsran (demektir).” (Hacc, 11)

“(Meydana) Getirdikleri (bazı sonuçlarla) sevinip, gururla ferahlananları ve yapmadıkları (ve başaramadıkları) şeyler (ve sahip olmadıkları meziyet ve marifetler) nedeniyle övülüp (sahte kahraman gibi alkışlanmaktan) hoşlananları (kazançlı ve kıymetli) sayma (bu gibileri boşuna kıskanma), onları azaptan (ve Allah'ın gazabından) kurtulmuş da sanma! Onlar için acı bir azap (ve alçaltıcı bir akıbet) vardır.” (Al-i İmran, 188)

Dışı hoş içi boş lafların, hissiyatları coşturan ama insanları Hak nizam kurulsun diye şuurlandırmayan ve koşturmayan palavraların sahipleri Allah’ın ğadabına uğrayacaktır:

“Böylece bütün Nebilere (ve Hakk dava elçilerine), insan ve cinn şeytanlarından düşmanlar kıldık. Onlar birbirlerini aldatmak için yaldızlı sözler fısıldaşırlar. (Elçilerle yakın çevresindeki şeytani ekipler, sanki birbirlerine güveniyormuş tavrıyla sahte iltifatlar yağdırırlar.) Rabbin dileseydi (izin vermeseydi, elbette) bunu yapamazlardı. Öyleyse onları (Hakk davaya sızmış insan suretli şeytanları) yalan olarak uydurmakta oldukları iftiralarıyla baş başa bırak. (Seyret ki sonları nasıl olacaktır!)”

“Ta ki ahirete inanmayanların (dini ve davayı bile dünyalarına araç yapanların) kalpleri, ona (marazlı münafıklara) meyletsin de ondan (bu yaldızlı ve saptırıcı iddia ve iftiralardan) hoşlansınlar ve yüklenmekte olduklarını (suçlarını ve sorumluluklarını) yüklenedursunlar (diye, Allah C.C. bu fırsatı onlara tanır).” (En’am, 112,113)

“Siz insanlara iyiliği emrettiğiniz halde, kendinizi unutuyor musunuz? (Yoksa kendinizi sorumsuz mu sanıyorsunuz?) Hâlbuki siz üstelik Kitabı (Kur'an'ı) da okuyor, (Allah'ın emirlerini de biliyor)sunuz. (Buna rağmen) Hâlâ akıllanmayacak (ve yanlışınızı anlamayacak) mısınız?” (Bakara, 44)

Sorumluluklarını kuşanmak ve icraat yapmak yerine, kof edebiyat ve şiir toplantılarına katılmak da en büyük kayıptır.

“İnsanlardan öyleleri vardır ki, (halkı) bilgisizce Allah'ın yolundan saptırıp çevirmek, (Ramazan festivalleri, bayram ve plaj eğlenceleri, çalgılı, rakslı kadın erkek karışık zikir ayinleri gibi bid'at yöntemleriyle dini emirleri ve ibadetleri) bir eğlence ve dalga geçme (istihza ve istismar) konusu edinmek için sözün 'boş ve amaçsız olanını' satın alıvermekte (Kur'an'ı bırakıp, yalan-yanlış yorum yapanlara takılıp gitmekte)dir. İşte aşağılatıcı bir azap onlar içindir.” (Lokman, 6)

İslam Şairi Muhammed Busiri’nin, Hz. Peygamber Efendimize yazdığı Meşhur Kaside-i Bürde’nin 26. Beyti: “Amelsiz ve gösteriş için konuşulan sözden tevbe edip Allah’a sığınırım ki bu münafıklıktır. Çünkü bu tavır, hadım bir insandan evlat beklemekten farksız bir ahmaklıktır” anlamındadır ve çok çarpıcı bir uyarıdır.

Avni Özgürel’in saptamaları ve zırvalamanın son sınırı!

Avni Özgürel, Erbakan’la ilgili farklı zamanlarda yaşanmış iki olayı naklediyordu.[1] Birincisinde yer Ankara, tarih 1976 Necip Fazıl Kısakürek, güya Necmettin Erbakan Hocayı uyarmak için evinde ziyaret ediyordu. Gerisini kendi alaycı ve kendi ayarını yansıtıcı tavrıyla şöyle aktarıyordu:

“Balmumu adamlar ve onların merkezindeki gurur ve nahvet biblosu olan kişi (kendini beğenmişlik biblosu sıfatı ile Erbakan'ı kastediyordu) estirdiğimiz kasırgaya karşı aerodinamik hüviyeti ile bizi dinledi, zarif gülümsemelerini hiç eksik etmedi ve “nefis bir fikir ziyafeti verdiniz” diyerek “bin bir anahtarla kilitli tuttuğu ruh kasasından hiçbir şey sızdırmadı.” Ben ise esasa ait en acı tenkitlerden sonra, O’nun bu Makyavel mizacını da ele aldım ve O’na şöyle dedim: “Sizde bu davanın gerektirdiği ilim, aşk, fedakârlık, zekâ ve ahlak gibi şartlardan zerre bile göremiyorum…” Ve saatlerce konuştuktan sonra neticeyi şu sualle topladım; “Bu fikir ve teşhislerime iştirak etmediğiniz bir nokta var mı?”… Bana ne dese beğenirsiniz? “İştirak etmediğim hiçbir nokta yok, her noktada beraberiz.” Yani; kendisinde güttüğü davanın hiçbir şartını bulamadığım teşhisine de iştirak ediyordu. Muvazaacılık ve zıtları barıştırma ruhunun bu derecesi hayal edilir gibi değildi…”

İkinci sahneyi anlatan ise 1997'de MGK toplantısına katılan Orgeneral Çevik Bir oluyordu. Erbakan Başbakandı, yer Çankaya Köşkü…

“Toplantının nihayetinde Çevik Bir Paşa Erbakan'a dönüp; Sayın Başbakan, diye söze girdi ve devam etti. “Zaman zaman bizimle aynı fikirleri paylaştığınızı, uyum içinde olduğumuzu ifade ediyorsunuz, şahsen ben zatıâlinizin fikirlerini paylaşmıyorum, yani paylaştığım bir fikriniz yok…” Ardından diğer arkadaşlar da O’nun fikirlerini paylaşmadığını ifade ettiler. Erbakan ilgiyle ve saygıyla dinliyordu. Herkes konuştuktan sonra kendisinin bir söz söylemesi icap etti. Bir an durdu sonra; “Sizlerle hemfikirim” dedi… Hepimiz şok olmuştuk. Bir şey diyemeden kalktık…”

Benzer örnekleri daha da çoğaltmak imkânı vardı. Herhalde pek çok kişi hocadan “hakkıaliniz var…”, “aynen iştirak ediyorum…” sözlerini duymuşlardı. Ve yine pek çok kişi onun belirli bir konuda uzun uzun konuştuğu halde, gerçekte ne planladığı ve ne yapmaya çalıştığı hakkında fikir sahibi olmadan kalkmış olmalıydı...

Hoca, kumaşı çok özel dokunmuş bir insandı.

Bunları nakletmekten maksadım Erbakan'ı karalamak değil, Kısakürek'in deyişiyle “sızdırmazlığını” vurgulamaktır. Nitekim bugün bile, en yakınındaki insanlar dâhil, hemen hiç kimsenin onun hareket tarzı ile hangi sonuçları amaçladığı ve hangi araçları kullanacağı hakkında, kendisinden bilgi edindiklerini sanmıyorum. Ülkenin en büyük partisinin kapatılmasını “tabela değişikliği masrafı” dışında sonuç doğurmayacak basit bir hadise olarak sunup, bunu kitlelere kabul ettirmek, herhalde sadece Erbakan'ın kafasından çıkabilecek şıklıkta bir zekâ oyunuydu. Ama görünen o ki şimdilik bu oyun RP tabanını diri tutmaya yetiyordu.

Hatta bunun da ötesinde, RP ile ilgili gelişmelere bakıp Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül vb. gençlere dayalı yeni bir ateşleme ümidi taşıyanlara (yani dış güçlere ve iş birlikçilerine) Erbakan anlatmaya çalışıyor ki: “Sadece ben varım, biraz da bendeleştirdiklerim var… Ben her şeyim… Bensiz bir şey düşünmek akla ziyandır… Ben aslında sadece benden ibaret de değilim… Ben bile bana “Ben” demeyi nezaketsizlik saydığım için biz diyorum… Peygamberimiz gibi hızlı adımlarla, yokuş aşağı yürür gibi yürürüm, O’nun gibi bakacağım yöne bütün gövdemle dönerim… Ben aslında…”

Millî Gazete’den yansıyan zılgıt, “Seni seviyoruz savunan adam”, “Erbakan nerede biz orada…” diye slogan atanlar korosu, kendiliğinden mi harekete geçti sanırsınız?

Elbette Erbakan, Şanlı İslam Peygamberinin (SAV) 21 yaşındaki bir genci tüm eleştirilere rağmen, çok önemli bir savaşa giden orduya komutan tayin ettiği İlahi kaynaklı stratejiyi takip, tahlil, temsil ve tatbik etmek değil, bunu masal niyetine dinlemek arzusundakilerle siyaset yaptığının farkındaydı” diyen Avni Özgürel'in sadece zırvaladığı sanılmasındı. O, Rahmani proje ve stratejilerini bir türlü çözemedikleri ve tabi İblis tıynetleriyle asla hazmedemedikleri ve normal yollar ve yöntemlerle engelleyemedikleri Erbakan'a kin kusan, Siyonist şeytanların şarlatanlığını yapmaktaydı. Artık bu gafil sefillere sormak lazımdı: İyi de dindar ve demokrat Erdoğanlarınız, bin türlü hile ve hıyanetlerle Erbakan'dan kopardıklarınız, şimdi ne durumdaydılar ve ülke hangi akıbetlere savrulmaktaydı? Abdurrahman Dilipak’ın ve Ali Bulaç’ların itirafıyla “bir dış proje” olarak, Erbakan'ı durdurmak niyetiyle ayartıp ayarladıklarınız ve BOP’a eş başkan yaptıklarınız şimdi hangi kulvarlarda boğulup batmamak için kulaç sallamaktaydı!?

Necip Fazıl'ın; sıradan bir insan için, “cahil cesur olur” cinsinden ahmaklıktan kaynaklı bir küstahlık sayılacak bu tavrı, aslında çok üst düzey bir satranç üstadının uzun süreli, çetrefilli ve gizemli hamlelerini kavrayamama sıkıntısıydı ve Erbakan’ın yüksek dehası karşısındaki acizliğin, asiliğe dönüşme safhası ve saldırganlığıydı. Ayrıca, milleti ve ümmeti beklenen huzura ve onura kavuşturacak ciddi, riskli ve zahmetli icraatlar yerine, işi edebiyat ve hissiyatla kotarma kolaycılığına kaçanların, gerçek cihat ve içtihat, (imani ve akli kanaat) sahipleri karşısındaki kıskançlık duygularının, ar damarlarını çatlatma manzarasıydı.

Çevik Bir ve diğer bazı komutanlar gibi piyon kafalılarla uğraşmak basitliğine tenezzül etmeyip, Siyonist patronlarla hesaplaşmaya ve bunu başaracak altyapıyı hazırlamaya odaklanan Erbakan, Fransız düşünür Maxime Rodinson’un tespitiyle “daveti ve söylemi gayet net ve açık, ama siyaset ve stratejisi o denli gizli-kapalı” olan, yüce bir Peygamberin (SAV) yolundaydı ve Hak davasının tercümanı ve hizmetkârıydı.

Necip Fazıl gibi edebiyatçı ve şairleri, Çevik Bir gibi batı kafalı ve kuklası generalleri, yani zahiren farklı ve aykırı kesimden bütün bu saygısız ve tutarsız insanların hepsini, kendi ayarlarında ve diyarlarında idare etmeyi başarmak ve kutlu hedeflerine odaklanmak… Evet; şeytanın kurmaylarıyla savaşırken, ayağa batan dikenler ve yüzüne konan sineklerle meşgul olmamak, Erbakan'ın yüksek vasfıydı.

Erbakan'ın rüyaları bile sırlıydı ve hala sevdiklerini manen uyarmakta, eğitip olgunlaştırmaktaydı!..

Zatı itibariyle her türlü cisimden, hayalden, şekilden biçimden ve görüntüden münezzeh ve müberra (alakasız ve uzak) olan Cenab-ı Hak Zülcelâl Hazretleri, bazen kullarına rüyalarda; seçtiği ve tayin ettiği peygamberleri ve onların gerçek varisleri suretinde tecelli ve temsil makamında tezahür buyurup, onların diliyle çeşitli ihbarlarda ve uyarılarda bulunması, sonsuz rahmet ve inayetinin bir icabı ve izharıdır. Kur’an'a, Sünnet-i Resulûllah’a, akla vicdana ve ahlaka uygunluğu RAHMANİ olduğunun delili sayılan bu rüyaları garipseyen ve küçümseyenler birer nasipsiz zavallıdır. Cenab-ı Hak’kın; zerrelerde, kürrelerde, hücrelerde, bünyelerde, sümbüllerde, bülbüllerde, çiçeklerde, böceklerde… Velhasıl her yerde ve yaratılış harikası her eserde tecelli ettiğine inanan bir insanın, Rabbimiz Teala'nın İnsan-ı Kâmil bir zatta tecelli etmesine karşı çıkması, bir mantık marazı ve hidayet kararmasıdır.

“Her nerede (ve ne halde) olursanız (olunuz), O (Allah CC. elbette) sizinle beraberdir.” (Hadid: 4) ayetinin beyanına ve sırrına vakıf olanların, bu konularda hiçbir şüphesi bulunmamakta, nasipli mü’minler şeytani vesveselere kulak asmamaktadır.

İşte Fatma Betül Erişkin kardeşimizin ilginç, ibretli ve eğitici rüyası:

Rüyamda:

Bana ait olan iki katlı ahşap bir binada oluyorum. Ama birileri, bu evimi elimden almış oluyor. Eşyaları toparlamış, etraftaki kalıntıları temizliyormuşum ve çok üzgünmüşüm. Bir taraftan da hiç durmadan ağlıyormuşum. Evin her kenarında, her köşesinde duvarlara anılarım yansıyormuş ve onları izledikçe daha çok ağlıyorum. O sırada Aziz Erbakan Hocamızın mübarek seslerini duyuyorum. Sesin geldiği tarafa bakıyorum; Erbakan Hocamız üst kata çıkan ahşap merdivenin bir basamağında oturuyorlar. Mübarek ellerinde çay dolu iki kupa tutuyorlar: "Gel, birer bardak çay içelim, sohbet edelim!" buyuruyorlar. Elimdeki eşyaları bırakıp hasret ve heyecanla yanlarına gidiyorum. Ellerindeki çayın birini bana uzatıyorlar ve boşta kalan elleri ile yanlarını işaret edip oturmamı talimat buyuruyorlar. İşaret buyurdukları yere oturuyorum.

Erbakan Hocamız: "Neden bu kadar ağlıyorsun?" diye soruyorlar. Ben: "Aziz Hocam, ben bu evde ne kadar ve nasıl yaşadığımı hiç bilmiyorum. Buna rağmen bu bilmediğim evde bu kadar anı nasıl birikti, onu da bilmiyorum, fakat içimden sürekli ağlamak geliyor" diyorum. Erbakan Hocamız: "Bir de Ben sana anılarını izleteyim mi?" buyuruyorlar ve ellerindeki bir kumandayla duvarlardaki ekranları değiştiriyorlar ve görüntülerin hepsinde kendileri de oluyorlar. Hayretle bakıp izliyorum; ben yemek yaparken tezgâhın üzerine oturmuşlar, yemeğimin tuzunu katıyorlar; evi toparlarken battaniyeyi düzeltiyor, eşyaları katlıyorlar; (Ahmet Akgül Hocamızın hazırladığı) Meal-i Kerim’i okuyorsam işaret parmakları ile ayetleri takip ediyorlar, çocuklarımı uyuturken hemen yanımda oturup saçlarını okşuyorlar, kendim uyuyup kalmışken üzerimi örtüyorlar, eşimle çay içerken çaylarımızı işaret parmakları ile karıştırıyorlar, eğer tartışacak gibiysek iki işaret parmakları ile eşimin ve benim ağızlarımızı kapatıp, ellerimizi birleştiriyorlar, çocuklarıma-kardeşlerime sesimi yükseltecek olsam, mübarek parmakları ile ağzımı kapatıp, kalbimi yumuşatıyorlar. Bunlar gibi daha yüzlerce, birikmiş ama benim içinde Erbakan Hocamızın da olduklarını hiç hatırlamadığım anıyı bana izletiyorlar. Sonra: "Bak, Bensiz bir tane anın yok. Kiminden haberin var, kiminden yok. Bu hepiniz için böyledir. Biz, her zaman, her halinizde sizinle oluruz. Kimi zaman muhabbetinize tat verir, kimi zaman kavganızı ayırırız. Kimi zaman anlatacağınız ayetin (anlamını ve mesajını) açar, kimi zaman söyleyince birbirinizi inciteceğiniz cümleyi size unuttururuz. Bir süredir sana rüyaları yazma dedik (ve unutturuverdik) Neden? Çünkü kardeşlerimiz bu talihli uyarıları israf ettiler, Bizli anıları israf ettiler, kısa-uzun video konuşmalarımızı israf ettiler. Yapın dedik önemsemeyip geri bıraktılar, uzaklaşın dedik yaklaştılar… Verin dedik aldılar, alın dedik vermeye kalktılar... Ne istedikse zıddını yaptılar. Bu şekilde hareket ederken bir taraftan da sana: "Hani bize Hocamızdan bir ses, bir nefes yok mu? İçimizi rahatlatacak iki cümle yok mu?" diye sordular. Kimin hangi niyetle sorduğu, kimin dinleyip kimin burun kıvırdığı, kimin dinlemeye bile değer bulmadığı, kimin işine geleni aldığı, işine gelmeyeni bıraktığı, kimin bizi takip ederken şeytanı omzunda taşıdığı! Ama tabi, kimin de bunları dinlerken gerçekten burnunun direğinin sızladığı, yanlışını düzeltmek için ayetleri, hadisleri, videoları, rüyaları tekrar gözden geçirip, her terk ettiği talimatı ve yaptığı yanlışı işaretleyip telafi etmeye çalıştığını da biliyoruz. Şimdi sana söyleyeceğim cümleyi iyi ezberle, herkese ulaştır: "İSRAF EDEN, İFLAS EDER!" (Zira, bazı) Kardeşlerimiz davayı israf ettiler, kardeşlerimiz bizi israf ettiler, kardeşlerimiz uyarılarımızı israf ettiler, kardeşlerimiz bizli anıları israf ettiler… Zannettiler ki, israf yalnızca para ile olur. Zannettiler ki, yalnızca ekmeği israf ederlerse yemeksiz kalırlar; iflas ederler. Doğrudur, ekmeği israf eden muhtaç olur. Zamanı israf eden, hatalarını telafi edemeden iflas içinde ölür. Bunlar doğrudur ama eksiktir. İnsan, çoluk çocuğunu israf ederse, evlatlarından yana amel kapısı kapanacaktır. Dünyada hayra ve faydalıya çalışan evlat bırakmayan iflas etmiş sayılır. Eşi ile en güzel yıllarını israf eden, birbirine cennet yolunda yoldaş olamaz, boşa ve gereksiz kavga gürültü ile israf içinde geçirdikleri yılları dolayısı ile yaşlılık zamanı geldiği vakit anlayış ve tahammül sıfırlanır; bir an evvel birbirlerinden kurtulma niyeti ile nefes alır ve ömürleri iflasla sonuçlanır. İşte Biz böylece son uyarılarımızı yapıyoruz. Unutmayın, israf eden iflas eder. İflas edene de artık bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur. (Kendinizi toparlamanız, tevbe ve gayretle ve tabi tam bir teslimiyetle hizmet ve ibadete koyulmanız için belki son şanstır.) Tarih boyunca verilen meziyetleri, kabiliyetleri, ellerine geçen fırsatları ve yetkileri değerlendirip, “Hak hâkim olsun ama benim içimde, kalbimde, beynimde, Hak benim istediğim kadar hâkim olsun, istediğim şartlarda, istediğim konularda hâkim olsun” diyen iflas etmiştir. Bunlar yok edilip yerine yenileri var edilmiştir. (Allah rızası, ahiret yatırımı ve halkın rahatı ve hatırı için değil de, kendi nefsi beklentileri, başa geçme ve hükmetme dürtüleri için Hak davada gayret gösterenler de hüsrana düşecektir. Bunlar davalarını, dostluklarını, kendilerine duyulan itimat ve itibarı istismar ve suiistimal etmek suretiyle ihlâsı terk etmiş ve iflasa sürüklenmişlerdir.) Şimdi dileyen dilediği gibi hareket etsin ama unutmasın ki; hak ettiği gibi muamele görecektir. (Akgül) Ahmet’e de söyle, (kendilerine yönelik) sevgi, muhabbet ve özlemimiz bakidir. (Dua desteğimiz ve müjdelerimiz hâlâ geçerlidir.) Samimi bir kalple bir kez daha sizleri uyarsın ki, israf eden iflas etmiştir" buyurdular. Ellerindeki çay bitmişti. Kupayı bana uzattılar. “Bu ev senin, evinin kıymetini bil ve kalk, yeniden yerleştir!" buyurdular ve merdivenlerden inip kapıdan çıktılar. Geri dönüp baktığımda, duvarda yine anılarım vardı. Erbakan Hocamız, az evvel ben doldurdukça kapatıp bağladığım kolileri açmışlar ve yerleştiriyorlar, bir taraftan da bana bakıp göz kırpıyorlardı. O şekilde uyandım.[2]

Bu rüyanın yorumu ve manevi mesajları:

İki katlı ahşap ev, maddi dünyamız ve zahiri varlıklarımız ve imkânlarımızdır. Bunlar bize emanet olarak verilmiştir ve ölümle elimizden alınacaktır. Oysa asıl ve ebedi sermayemiz huzurla ve şuurla yapılan ameli salihatımızdır ki, bunların kayıtları tutulmakta ve en tatlı hatıralar olarak saklanmaktadır.

Olgun ve sorumlu mü’min; “Her nerede (ve ne halde) olursanız (olunuz), O (Allah CC mutlaka) sizinle beraberdir.” (Hadid, 4) ayetinin şuuru ve huzuruyla yaşayan insandır.

“Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); işte onların üzerine (hayatları boyunca ve ölüm anında teselli ve teskin edici) melekler inecek ve: "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size va'ad olunan cennetle müjdelenip sevinin" diyeceklerdir.”

"Ki Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniz (ve manevi destekçileriniziz). Orada (cennet ortamında) nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istediğiniz her şey de size (verilecektir.)"

"Çok Bağışlayan, çok Esirgeyen (Allah)tan indirilen bir ağırlanma olarak (cennetler sizin için var edilmiştir)." (Fussilet, 30-32) ayetleri de bu manevi desteği ve beraberliği anlatmaktadır. Hz. Peygamberimizin avucuna aldığı kum tanelerini, Bismillah diyerek düşmana doğru savurması ve bunların Allah'ın izniyle birer kurşun etkisi yaratması olayını da, Rabbimiz Hz. Peygamberimizi devreden çıkarıp, bizzat Kendisinin yaptığını beyan buyurmaktadır.

“Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü. (Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te, düşmana karşı top gülleleri ve tüfek mermilerine dönüşen kumları avucuna alıp) Fırlattığın zaman da Sen atmadın, fakat Allah attı. Mü'minleri kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için böyle (yaptı.) Şüphesiz Allah, İşitendir, Bilendir.” (Enfal, 17)

Demokratik Diktatörlük ve Derin tahribatları:

Bugün yeryüzünde ve İslam ülkelerinde babadan oğula aktarılan veya bir hanedanın tekelinde bulunan Şahlık, Padişahlık, Sultanlık ve Krallık gibi klasik diktatörlüklerden çok daha tehlikeli ve tahripçi bir “demokratik diktatörlük” biçimi, toplumların başına bela sarılmıştır. Bu tipler, çeşitli tertipler sonucu, dünyada ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel gücü ele geçiren Siyonist odakların demokratik operasyonları ve parti manipülasyonları sonucu, kendilerinin dikte ettikleri ama halka seçtirdikleri “Kukla Kahraman”lardır. Bu “demokratik diktatörler” halkın adamı görüntüsüyle, aslında dış odakların hizmetkârlarıdır. Bunlardan kurtulmak, Klasik Sultan ve Krallardan kurtulmaktan daha zor olmaktadır, çünkü halk, kendilerinin seçtiklerini sandıkları ve kahramanlıklarına inandıkları kimselerin, aslında dış güçlerin ve Siyonist merkezlerin piyonları ve Truva atları olduklarını bir türlü kavrayamamaktadır. Bu şartlar ve ihtiyaçlar ise, toplumların GEN’leri sayılan çekirdek kadrolar tarafından Milli bir inkılâbı gerekli kılmaktadır.

İnsanoğlu bir anda ve Allah tarafından, kâmil ve hilafete (yeryüzünde Rabbani temsil yeteneğine) ehil olarak yaratılmıştır.[3] Bu konuda; canlıların tesadüfen ve kendiliğinden ortaya çıktığını ve insanın tedricen, balıktan ve maymundan türeyerek bu halini aldığını iddia eden Darwinistler kesinlikle yanılmaktadır ve insanları dinsizliğe sürüklemek için, akla ve bilimsel olgulara aykırı olan bu safsataları uydurmuşlardır. Ancak medeniyetlerin ve bilimsel-teknolojik gelişmelerin tedrici bir evrim süreci geçirdikleri doğrudur ve bu zaten yaratılış ve imtihan amacının bir icabıdır.

Bütün varlıklarda ve canlılarda olduğu gibi, ilk insan olan Hz. Âdem Aleyhisselam'ın bütün özellikleri ve yetenekleri, kıyamete kadar gelip geçecek bütün evlatlarına geçmek üzere, ilk hücresindeki “gen”lerinde şifrelenmiş durumdadır. Yani insanoğlunun biyolojik bir evrim geçirmesi (suni yollar, GDO’su bozuk gıdalar ve zehir yüklü ilaçlarla uğrayacağı dejenerasyon ve kanserleşme dışında) asla söz konusu olmayacaktır. Ancak teknolojik bir evrim ve buna bağlı sosyal bir değişim ve devrim elbette yaşanmaktadır. Bundan sonra da yaşanacaktır. Bu nedenle Erbakan Devrimi ve Adil Düzen Medeniyeti de yakındır ve kaçınılmazdır.

 

 

 

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:


[1] 11 Şubat 2018, Radikal, Savunan Adam Ne İstiyor?

[2] Fatma Betül Erişkin / Konya, 16.01.2019

[3] Bak, Tin Suresi 4. ayet, Bakara Suresi 30. ayet

 


Bu yazarin diger makaleleri

Zeki Müren Muhalefeti ve SEFALET SİYASETİ
  Zeki Müren tarzı muhalefetle halk nezdinde itimat ve itibar sağlanmaz...
Devami
RECEP T. ERDOĞAN’IN ŞIMARIKLIĞI VE YOZ KAFALARIN ÇAĞDAŞLIK ANLAYIŞI
     Avrupa Birliğinden, uydurma üç proje karşılığı 700.000 (yedi yüz...
Devami
BASİT İNSANLAR
Zengine berberdir, fakire barbar Bazan laubali, bazan çok kibar Kalbi kirli bozuk,...
Devami
DIŞ POLİTİKA MI, BOŞ PALAVRA MI?
Bir ülkenin dış politikası, onun uluslar arası ağırlığını, saygınlığını ve...
Devami
BU ADAMLAR DAVA KURMAYI MI, ? DERT KAYNAĞI MI?
  Akıl: mukayese ve muhakeme (karşılaştırma ve doğru karara varma)...
Devami
İTTİFAK RAHMET, İFTİRAK ZAHMETTİR.
Evet Hakta ve hayırda toplanmak, irtibat ve ittifak kurmak herhalde...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 79

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR