Get Adobe Flash player
Reklam

TEK BAŞINA TARİHİ DEĞİŞTİREN ADAMLAR, ADIM ADIM HEDEFE VARMIŞLARDI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

TEK BAŞINA TARİHİ DEĞİŞTİREN ADAMLAR,

ADIM ADIM HEDEFE VARMIŞLARDI

    

Bu haftaki sohbetimiz; yılgınlığı ve yorgunluğu aşanların, yani sağlam ve sarsılmaz bir inançla kutlu hedeflerine kilitlenmiş olanların, dünyayı ve çağları nasıl değiştirmeyi başardıkları konusunda olacaktır. Sultan Fatih’in; “Ya İstanbul beni alır, ya da ben İstanbul’u alırım!” sözleri bu kararlılığın yansımasıdır. Erbakan Hocamız, “Cuma namazı hutbesi, sosyal sorunlara ve sorumluluklarımıza dikkat çeken cihat uyarılarıdır. Çeşitli baskılar ve kuşkular sonucu Cuma hutbeleri gerçek amacından saptırıldığı için, haftada bir münasip gün ve gecede özel sohbetler tertipleyip, bu terk edilen farizanın kaza ve telafi edilmesi lazımdır.” buyururlardı. Çünkü bu haftalık toplantıların ve yapılan konuşmaların asıl sebebi; özel kadroların eğitilip pişmelerine yardımcı olmak, bu bozuk gidişatı ve zalim dünya nizamını değiştirip düzeltecek kahramanların çelikleşmelerini sağlamaktır.

Cenab-ı Hak’ka sonsuz şükürler olsun ki, Rabbimizin avnü inayetiyle, Aziz Hocamız Hazretlerinin himmeti bereketiyle ve Milli Çözüm Ekibi kardeşlerimizin girişim ve gayretleriyle; oldukça verimli ve feyizli geçen 3 günlük Konya kampımızı ve ardından halka açık tarihi konferansımızı huzurla ve başarıyla tamamlayarak, evlerimize ve görev yerlerimize dönmüş bulunmaktayız. Milli Çözüm bünyesindeki her bir kardeşimiz, bir mü’mine yakışan ve bir cihat ehline gerekli olan pek çok yüksek meziyet ve faziletleri üzerinde taşımaktadır. Farklı il ve ilçelerdeki değerli ekiplerimiz ise, bu tarihi ve talihli hizmetlerin yürütülmesinde birbirini tamamlayan ayrı ayrı hizmet ve mesuliyetler kuşanmışlardır. İşte Konya Milli Çözüm gayretlisi kardeşlerimiz de; kamp ve konferans organizelerinde, toplumun farklı kesimlerinde ihtiyaç hissedilen ve gündeme getirilen konuların ve soruların yanıtlanması için dergimizde gündeme getirilmesinde, bu imani ve insani hizmetlerin yürütülmesi için kaynak ve kolaylık temininde, oldukça samimi ve özverili çalışmalar yürüten fedakâr ve cefakâr dava dostlarımız olarak öne çıkmaktadır. Hepsine ve her birinize tebrik ve teşekkürlerimi sunarım.

Kardeşlerim, “(Sorumlu ve şuurlu bir irtibat ve intizam içindeki) Müslüman (gruplar) tek bir vücudun (ayrı, ama birbirine bağlı ve ihtiyaçlı) parçaları gibidirler.” Hadis-i Şerifinde buyrulan ve uyarılan konumda olmak zorundayız.

Öyle ya; bir insan kendi yüzünün güzelliğini, kendi gözünün keskinliğini, kendi belinin ve bileğinin kuvvetini ve kendi beyninin zekâvetini kıskanır mı? Veya kendi gözünü çıkarmaya, kendi dilini ve elini koparmaya çalışır mı? Veya vücudunun herhangi bir organını küçümseyip atmaya kalkışır mı? Çünkü bir tırnak parmakları, parmaklar ayakları, ayaklar vücutları ve vücutlar da başları taşımakta ve hepsinin dayanışması ve katkı sağlaması sonucu hayatımızı kolaylaştırmaktadır. Öyle ise tırnağını basit görüp hor bakanın ayakları sıkıntıya uğrayacak, sonunda diğer vücut organları ve tabi beş duyumuzu barındıran başımız, işlerini tam ve doğru yapamaz olacaktır. Bu nedenle bütün ekibimizin, diğer kardeşlerimize kendi vücudunun bir parçası gibi bakması lazımdır. Bunun aksine; fırsatçılık, fesatçılık ve faydacılık, sadıkların değil münafıkların tavrıdır.

Bu arada bazı kardeşlerimizin, beşer icabı kabaran nefsi duyguları ve dünyevi hesapları için, ekibimizin ve diğer mü’minlerin haklarına tecavüz etmeleri ve hakarete yeltenmeleri durumunda da; hem yanlış ve yakışıksız davrananın, hem de haksızlığa uğrayanın, İslamca ve insafla davranması lazımdır. Haksızlık ve hakaret eden kişi hemen özür beyanında bulunmalı, ciddi ve samimi bir pişmanlık duymalı ve artık hiç kimseye karşı böyle tutarsız ve duyarsız davranmama kararı almalıdır. Haksızlığa uğrayan ise; “Bu nefsin bir aşırılığı ve şeytanın bir tuzağıdır. İnşaallah o kardeşim hatasının farkına varacak ve pişmanlıkla olgunlaşacaktır!” diyerek kardeşini hoşgörüyle karşılamalı, kin tutup küs kalmamalı, başımıza gelen her şeyin bir imtihan ve takdir programı icabı olduğunu hatırlayıp teselli bulmalıdır. Böyle olunca her iki taraf da, bundan kârlı çıkacak, Hz. Peygamberimizin; “sonunda tevbe edilen ve ciddi nedamet gösterilip hayra yönelinen günahları işleten şeytan bundan pişmanlık duyacaktır” Hadisinin hikmeti ortaya çıkacaktır.

Unutmayalım ki, bazen ani olarak ğadabına ve nefsi gururuna aldanarak işlediği bir rezalet ve cinayet yüzünden; çok ciddi ve vicdan azabı verici bir pişmanlık ve bunların getirdiği gönülden tevbekârlıkla, sonunda gerçek hidayete ve istikamete ulaşanlar vardır. Ama bunun yanında, yaptığı ibadet ve cihada, işlediği hayır ve hasenata gururlanıp, kibir ve enaniyete kapılıp dalalete kayanlar ve şeytan gibi Allah’ın kahrına uğrayanlar da çıkmıştır. Bize düşen, insanın içinde ve nefsi isteklerinde şeytanın görünmez bir tuzağı olacağını hatırımızdan çıkarmamak, Pirimiz Abdülkadir Geylani Hz.lerinin buyurdukları gibi: “Nefse ve İblis’e karşı savaşımızda, takva zırhımızı üstümüzden hiç çıkarmamak ve Kur’an-Zikrullah kılıcımızı elimizden bırakmamaktır!”

Samimi, seviyeli ve özverili bir ekip, dünyayı değiştirmeyi başaracaktır!

Doğru bir niyetle, doğru bir ekiple ve doğru proje ve prensiplerle yola çıkan bir ekip, Allah’ın izni ve inayetiyle, sabır ve sadakat neticesinde çok kutlu ve mutlu sonuçlara ulaşacak ve dünyayı değiştirmeyi başaracaktır. Her asırda, ancak bir kişiye ve ekibe nasip olacak tarihi devrimler ve talihli değişimler bize nasip olsun diye, Cenab-ı Mevlâ’ya dua etmek ve bu şerefe liyakat kesbetmek hepimizin hem hakkıdır, hem de şans kapısı sonuna kadar açıktır.

Çünkü tarih sayfalarını dikkatle ve ibretle okursanız, çoğu kez dünyayı, hem de çevresinde “Deli yaftası vurulan ve boş hayaller peşinde koşmakla suçlanan”, ama kutlu hedeflerine kitlenmiş olan kişi ve ekiplerin değiştirdiğini anlayacaksınız… Unutmayınız; inanç ve kararlılık, çoğu zaman mantalite ve mantık kuruntularını aşmıştır. Savunduğunuz ilkeler ve koyulduğunuz hedefler, kalabalıklarca mantıksız ve imkânsız sayılsa da, büyük zaferlerin böylesine suçlanan inançlı ve azimli insanların olacağı asla unutulmamalıdır. Çünkü kalabalıkların mantığı ve hayat programı; çalışıp para kazanmak, yuva kurup ev bark sahibi olmak, çevresinde rağbetli ve kıymetli sayılmak, fırsat buldukça eğlenip sonra uyumaktır. Dikkat edilirse bu yaşam tarzının ve amacının hayvanlardan tek farkı, onların her gün ava çıkmaları, bunların işyerlerine koşuşmalarıdır.

Akıllı, inançlı ve hayırlı bir insan; “Bir günlük ömrünüzün kaldığını bilseniz, neler yapardınız?” sorusunun doğru ve doyurucu yanıtlarına uygun yaşayandır.

Ama maalesef insanların, hatta Müslümanların ve maalesef muttaki ve mücahit sanılanların çoğu; iddia edip hava attıkları amaç ve kurallara uygun yaşamamaktadırlar. İç dünyalarının kirli karanlıklarını, yuvarlak laflar ve parlak tavırlarla gizlemek riyakârlığındadırlar. Bunlar, pişmiş toprak kısımları çatlamış ama yüzeyleri parlak cilalarla kaplanmış porselen tabaklardan farksızdır. En küçük işlemde kırılıp dağılacaklardır. Oysa özünü düzeltmeyen ve gözünü kutlu hedeflere dikmeyen insanlar “Meyyit-i müteharrike = yürüyen cenazeler” konumundadır.

Elbette kâinattaki her şeyin ve herkesin bir görevi ve o nispette bir değeri vardır. Ama Allah’ın yeryüzündeki halifesi, O’nun adalet düzeninin tesisçisi, takipçisi ve tatbikçisi olmak ise çok ciddi, gerçekçi ve sürekli bir mücahit olmayı gerekli kılmaktadır.

Evet, her insan küçük bir dünyadır. Veya insan, kâinatın bir parçasıdır. Bazen beyninde kıvılcım gibi çakan bir uyarı ve ilham veya görülen ve etkilenilen bir rüyayı sadıka nasıl insanın bütün hayatını değiştirebiliyorsa, bunun gibi, inançlı ve kararlı bir şekilde kutlu hedeflere odaklanmış bir tek insan da; ülkesindeki, bölgesindeki ve yeryüzündeki bozuk ve bâtıl gidişatı kökten değiştirecek bir potansiyel taşımaktadır. Çünkü yeryüzünde Allah’ın halifesi olabilecek yeteneklerle donatılmıştır ve özünde Cenab-ı Hak’kın ruhundan üflediği bir sırrı barındırmaktadır. Evet, örneğin; dünyadaki pek çok ülkeden büyük saadet medeniyetinin ve Mehdiyet devriminin başkenti İstanbul’umuza su sağlayan dağıtım deposuna, zehir ve siyanür akıtan gizli ve kirli bir akıntı damarını fark edip engellemeyi başaran, sorumlu, şuurlu, cesur ve fedakâr bir insan, 15 milyonun kurtuluşuna vesile olacaktır. Bunun tersi; köklerinde milyonlarca karıncanın yaşadığı, gövdesindeki kovuklarda yüzbinlerce bal arısının doğal petek hazırladığı, dallarında onlarca kuşların yuva yaptığı, yapraklarında sayısız böcek takımının beslenip barındığı, gölgesinden ve meyvelerinden nice insanın yararlanıp rahatladığı bir ağacı, bencil tutkuları ve şahsi çıkarları uğruna, acımadan kesen insafsız bir insan da, milyonlarca canlının hayatını karartmış sayılacaktır.

Doğru ve olumlu insanlara, doğal ve kutlu etkileşim yolları açıktır!

Kâinatın ve tabiatın yasaları ve Kur’an’ın esasları doğrultusunda çalışıp çabalayan insanlar, sayıca çok az da olsalar, Allah’ın yardımıyla, nice dağları aşacak ve başkalarının hayal bile edemedikleri kutlu sonuçlara ulaşacaklardır. Bu aşamalarda, her varlıkta tecelli eden İlahi sıfatların “etkileşme sırları” da büyük rol oynamaktadır. Aziz Erbakan Hocamızın latif ifadeleriyle, “Çimenli ve çiçekli bir yöreden birlikte uçuşmaya başlayan küçücük kelebeklerin kanat çırpışları, etkileşim ve tetikleme sonucu büyük kasırgalara, hatta okyanuslarda korkunç dalgalara ve tsunami olaylarına yol açmaktadır.” Bunun gibi bir avuç sadık ve Sünnetullaha muvafık; inanmış ve kutlu sonuca odaklanmış insan, kendi benliğini ve nefsi beklentilerini aşarak Allah’ın rızası, insanlığın rahatı ve İslam’ın hatırı için usanmadan koşuşturarak, değil sadece ülkesindeki bozuk gidişatı, hatta bütün dünyayı değiştirmeyi başaracaklardır. Bunlar kötülüklerinin kendi kâbusları olacağının, iyiliklerinin ise dönüp dolaşıp yine kendilerini bulacağının farkında olan insanlardır. Ve daha dünyada iken cennet huzuruna kavuşmuşlardır. Gerçek ve Allah katında geçerli “iyilik” ise, resmi ve siyasi hiçbir mecburiyeti olmadan; birilerine karşı vefa borcu ve mesuliyet hissi duymadan ve hiçbir dünyevi beklentisi araya sokulmadan, sadece Allah rızası ve insanlık icabı yapılan ve ardından unutulan ve başa kakılmayan hayırlardır.

Yüce Allah; varlığını açığa vurmak, kudret ve rahmet eserlerini ortaya çıkarmak… Her şeyde ve her halde Esma ve Sıfatlarını yansıtmak üzere kâinatı ve tabiatı yarattı… Bu yaratılış harikası varlıklara bakıp, bunların sahibini tanıyacak özellik ve yeteneklerle de insanı donattı… Ve mutlak adaletinin ve hikmetinin gereği olarak insana; rahmani ve vicdani duygular yanında, şeytani ve nefsi arzular da bıraktı. Ve Hak ile Bâtılın mücadele meydanında onu serbest ve mükellef kıldı.

Bu nedenle insanın Hak’ka taraftar ve tabi olması, Bâtıla karşı ve nefretli olması imanın icabıdır, hatta temel esasıdır. Elbette ameller niyetlerle tartılacak, herkesin asıl hedefi, gayretinin seviyesi ve mahiyeti onun sonsuz durağını ve makamını belirlemiş olacaktır. Ünlü olmak, insanlar nazarında rağbet toplayıp servet yığmak niyeti, gayesi ve gayretiyle; pavyonda ve stüdyoda şarkı-türkü çağırmak, cami mikrofonunda ve sinema salonunda ezgi-ilahi okumak bize göre farklıdır, ama Rabbimiz katında aynıdır. Çünkü nerede aradığından öte, neleri amaçladığın sorulacaktır!

Hak aşığı bir dava adamının duası ve vefatı!

Mehmet Kaya Saadet Partisi Edirne İl Başkan Yardımcısıydı. Edirne’nin sadıklarından sayılıyordu. Davaya ve lidere olan sadakati herkesçe malumdu. Yetmiş altı yaşında ama yirmilik delikanlılara taş çıkartırcasına gece gündüz koştururdu. Mehmet ağabey Milli Görüş’ü temsil eden Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi’nde çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak da Saadet Partisi İl Siyasi İşler Başkanlığı görevini yürütüyordu. Onun hayatı iman ve cihattı, kısacası tam bir Hak aşığıydı. Onu yakından tanıyanların ifadesiyle; o, yıllarca Edirne’de çalmadığı kapı bırakmamıştı. Saadet Partisi üyelerinin en az beşte birinde onun imzası vardı. Aziz Erbakan Hocamızın vefatı için Edirne’den İstanbul’a geliyor ve o günden sonra bir daha geri dönmüyordu. Her gün Hocamızın kabri başına gidiyor, saatlerce orada Kur’an okuyup, dualar ediyordu. Hocamızın vefatı onu çok sarsıyordu. O da Onun yanına varmak ve Ona yakın bir yerde olmak istiyordu. Bu arzuyla akşam Hocamızın hatim duası için kaldığı evden çıkıyor ve Fatih’e doğru yola koyuluyordu. Fakat kalbi dayanmıyor ve özlediği vuslata kavuşuyor ve bu kirli-fani dünyadan göçüp gidiyordu. Son vasiyeti; “Hocaya yakın bir yere gömülmekti, Onunla komşu olmak istediğini söylüyordu.” Teşkilattaki bazı kardeşleri onun bu arzusu için canla başla koşuşturuyor, Edirnekapı/Bayrampaşa mezarlığından yer ayarlanıyor ve Hocamızın yakınına defnediliyordu.[1] Şimdi aklen ve vicdanen düşünelim; o mu daha kârlıydı, yoksa Hak davayı makam ve menfaat için istismar edenler mi daha kazançlıydı?

Konya’dan Fatma Betül Erişkin kardeşimizin 20.12.2018 tarihinde gördükleri rüya:

Rüyamda: Nedenini bilemediğim bir sıkıntı, bir darlanma yaşıyor oluyorum. Ağzımı açasım, bir çift cümle kurasım gelmiyormuş. Alaaddin Camiinde ikindi namazı kılıyorum. Direklerden birine yaslanıp gözlerimi kapıyorum. Rüyamın içinde de uyuyup rüya görmeye başlıyorum. Rüyamda Aziz Erbakan Hocamız aynı camide, hemen önümde namaz kılıyor oluyorlar. Namazlarını bitirince bana doğru dönüyorlar: "Sen neden darlandın bu kadar?" diye soruyorlar. Ben: "Bilmiyorum Aziz Hocam, gönlüm çok yorgun, çok kırgın. Neden böyle olduğumu bilmiyorum. Konuşmak, gülmek, yemek, içmek istemiyorum” diyorum. Erbakan Hocamız: “Gönlü kırık olanın, dili kuru olur. Fakat her insanın içini rahatlatan, onu normal ayarlarına taşıyan bir duası vardır. Senin duan hangisi?" buyuruyorlar. Ben: "Bilemiyorum ki Aziz Hocam. Benim duam hangisi?" diye Erbakan Hocamıza soruyorum. Erbakan Hocamız: "Senin duan “Hasbiyallah tevekkeltü alellah. Vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil aziim”dir. Darlanınca, bunalınca bunu oku. Seni rahatlatacak, normal ayarlarına döndürüp, huzura kavuşturacaktır!" buyurdular. Ben: "Aziz Hocam, sadece benim rahatlamam yetmez, arkadaşlarımın, kardeşlerimin okuyacağı dualar yok mu?" diye sordum. Erbakan Hocamız gülümsediler ve: “Eğer siz birbirinizi unutmazsanız ve kardeşlik kurallarına uyarsanız, biz de hiçbirinizi unutmayız” buyurdular ve önce Muhterem Ahmet Hocamızı, sonra da bazı kardeşlerimizi isim isim zikrederek, şu ayetleri hatırlattılar ve tavsiye buyurdular:

Ahmet’in duası; “Ey Rabbimiz. Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et!” (Bakara Suresi 250. Ayet)

Hümeyra Uyanık’ın duası; “Bize bu dünyada iyilik yaz, ahirette de. Şüphesiz, biz Sana döndük!” (A’raf Suresi 156. Ayet)

Hatice Cesur’un duası; “Sen bizim sahibimizsin. Bizi bağışla ve bize acı. Sen bağışlayanların en iyisisin.” (A’raf Suresi 155. Ayet) “Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma!” (A’raf Suresi 47. Ayet)

Yahya ve Tarık’ın duası; “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra bir daha kalplerimizi caydırma, ayaklarımızı kaydırma. Bize katından rahmet ve inayet bağışla. Şüphesiz bağışı en çok olan Sensin, Sen!” (Al-i İmran Suresi 8. Ayet)

Mus’ab Çıldır’ın duası; “Ey Rabbim, bana hikmet bahşet ve salih kimseler arasına kat. Sonra gelecekler arasında beni doğrulukla anılanlardan kıl. Beni naim cennetinin varislerinden eyle!” (Şuara Suresi 83-85. Ayet)

Nilşen Çıldır’ın duası; “Rabbim, gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla, çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana tarafından hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver!” (İsra Suresi 80. Ayet)

Zeynep Çıldır’ın duası; “Başarım ancak Allah’ın yardımı iledir. Ben yalnızca O’na dayandım ve ancak O’na döneceğim!” (Hud Suresi 88. Ayet)

Leyla Gökbel’in duası; “Rabbim beni, ana babamı, iman etmiş olarak evime girenleri ve iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla, zalimlerin ise ancak helakını artır’’ (Nuh Suresi 28. Ayet)

Arzu Akdağ’ın duası; ‘’Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla. Çünkü Sen her şeye Kâdir’sin’’ (Tahrim Suresi 8. Ayet)

Dilek Cengiz’in duası; “Bana göndereceğin her hayra muhtacım!” (Kasas Suresi 24. Ayet)

Seher Mert’in duası; “Ey Rabbimiz, biz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen, merhamet edenlerin en hayırlısısın!” (Mü’minun Suresi 109. Ayet)

Ali Mert’in duası; “Ey Rabbimiz, bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumdan bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır!” (Kehf Suresi 10. Ayet)

Gülcan Çelik’in duası; “Rabbim, beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın!” (Enbiya Suresi 89. Ayet)

Arzu Koçak’ın duası; “Rabbim, gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır, dilimdeki tutukluğu çöz ki (insanlar) sözümü anlasınlar!” (Taha Suresi 25-28. Ayet)

Aykut Akdağ’ın duası; “Ey Rabbimiz, amellerin hesap olunacağı gün beni, ana babamı ve mü’minleri bağışla!” (İbrahim Suresi 41. Ayet)

Akın Cengiz’in duası; “Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!” (Yunus Suresi 85. Ayet)

Milli Çözüm Ekibi olarak, hepinizin ortak duası: “Rabbimiz, bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma. Rabbimiz, şüphesiz ki Sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” (Haşr Suresi 10. Ayet) duasını ezberleyin ve çokça okuyun. Bu dualar ile inşaallah her şey daha güzel olacak. Herkes gerçek ve gerekli ayarlarına dönecek!" buyurdular. Erbakan Hocamız diğer kardeşlerimiz için de dualar söyleyince, ben gayri ihtiyari: "Aziz Hocam, kardeşlerimize dualarını iletirim inşaallah ama; Cihat (Gökbel) ve Osman Nuri (Çelik) abiler için hiç dua isteyesim yok. Onlar kardeşlerimi (eşlerini) üzüp incitiyorlar" dedim. Erbakan Hocamız üzüldüler ve: “Maalesef, ama her yaptıkları (Allah’ın izniyle) bilgimiz dahilindedir. Allah hidayet versin ve yanlışlarını düzeltsin diye birbirimize dua etmeliyiz. Üzülüyoruz, her lakayt halinize üzülüyoruz. Bu arada çocukların namazlarına, dualarına; özellikle de Amentü’yü okumasına ve gerçek iman şuuruna erişip olgunlaşmalarına çok seviniyoruz. Bu ara Bizi hiçbir şey çocuklarımın Amentü’yü okuması kadar mutlu etmiyor. Allah hepsini Bize bağışlasın inşaallah!" buyurdular. Önce rüyamda sonra da gerçekte uyandım.

Bu hikmetli, hakikatli ve ibretli rüyada Aziz Hocamızın, okumamızı talim ve tavsiye buyurdukları, Kur’an ayetleri olan dualar; ismi verilen kardeşlerimizin ve hepimizin hem sıkıntı ve sorunlarımızın, hem manevi hastalıklarımızın asıl kaynağını, hem de çıkış ve hayra varış yollarımızı gösteren “urvetül vüska=en sağlam kurtuluş kulpu ve halkası” konumundadır.

Atatürk, Abdülhamid ve gizemli toplantı!

34. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülhamid Han, 1905 senesinde Askeri akademiyi bitiren yüzbaşılara diplomalarını vermek üzere, İstanbul Harp Akademisi’ndeki mezuniyet törenine katılmış ve Mustafa Kemal de diplomasını bizzat onun elinden almıştı.

Akademi bahçesine tahtın kurulmasının ardından, ismi okunan öğrenciler bizzat Padişah-ı Şahanelerinin (Sultan Abdülhamid Han Hz.lerinin) elinden diplomalarını almaya başlamışlardı. Sultanın elinden diploma alanlardan bir tanesi de genç Yüzbaşı Mustafa Kemal’di. Koca Sultan bu genç yüzbaşıya diplomasını takdim ederken, bir anda gözlerinin içerisine bakmış ve dudaklarından şu sözler çıkmıştı. “Demek geldin ha!?” Atatürk bunun ne anlama geldiğini anlayamamıştı. Pek çok kişiye danıştıysa da bu sözün manasını ve maksadını uzun yıllar sonra çözmüş olacaktı. Ta ki Saltanatı kaldırıp Cumhuriyeti ilan edene kadar bu sır saklı kalacaktı. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e dair öğrendiğimiz pek çok bilgiyi yakınında bulunan insanlardan ve silah arkadaşlarının hatıratlarından anlamaktayız. Şüphesiz ki bu kişilerden bazıları da Salih Bozok ve Kılıç Ali olmaktadır. Ne yazık ki bu kişilerin yazdıkları hatıratlar, bizzat Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih Kurumu tarafından sansürlenmiş ve bazı bölümleri içeriklerden çıkartılmıştır. Üstelik bu sansürlenen bilgiler o kadar fazladır ki, bir araya toplansa müstakil ve çok verimli bir kitap ortaya çıkacaktır ve Atatürk hakkında henüz hiç duyulmamış son derece farklı ve ufuk açıcı bilgileri barındırmaktadırlar. Salih Bozok’un kapsamlı, Kılıç Ali’nin ise olaya daha az müdahil olduğu için daha kısa bir hatıratı var ki, bunlar son derece ilginç bilgiler barındırmaktadır. İşte bunlardan birisi şöyle aktarılmıştır: 1936 senesi kış aylarında Çankaya köşkünde, Gazi bir ara Salih Bozok’u yanına çağırır ve bugünlerde kendisine herhangi birinin iletilmesini istediği bir mesaj veya evrak olursa hemen direkt getirilmesini önemle hatırlatır. Salih Bozok bu emre pek bir anlam veremese de, kapıdaki nöbetçilere kadar herkesi tembihleyip konunun önemini vurgulamıştır. Gazi Paşa sık sık Bozok’a bırakılan bir şey olup olmadığını sormakta ve her defasında olumsuz cevap alınca da yüzü asılmaktadır. O sene ilkbaharda Atatürk ve mahiyeti İstanbul’a gelerek Dolmabahçe Sarayı’na yerleşmiş bulunmaktadır. Buradan sonrasını Salih Bozok şöyle yazmıştır: Paşa’nın sıkı talimatı üzerine, sarayda daimi ve harici çalışan herkesi, Paşa’ya iletilecek bir mesaj olursa hemen bana ulaştırmaları konusunda sıkı sıkıya uyarmıştım. Pek çok saray çalışanı, halktan mektupları ve talepleri tomar tomar bana ulaştırmaktaydı. Bu mektupların içeriğindeyse genel olarak maddi durumu kötü olan vatandaşların iş ve aş istekleri vardı. Bir gece sabaha karşı kapıda nöbet tutan askerlerden bir tanesi heyecanla odamın kapısını çaldı.

Bana, “Bir dilencinin Paşa’ya verilmek üzere bir zarf bıraktığını” söyledi. Zarfı alıp baktım, üzerinde kurt başı şeklinde bir mühür dikkat çekmekteydi. Vakit çok geç olduğundan Atatürk’ü rahatsız etmek istemedim. Ertesi gün genç öğretmenler Ata’yı ziyarete gelmişti. Paşa’nın kulağına ona bir dilencinin zarf bıraktığını hatırlatıverdim. Sessiz olmamı işaret ederek koridora gitmemi emretti. Kendisi de öğretmenlerden kibarca izin isteyerek derhal yanıma geldi. Birlikte Atatürk’ün çalışma odasına yürümeye başladık. Yolda bana “zarfı kimin ve ne zaman getirdiğini” sordu, ben de anlattım. Paşa hiddetlenerek: “Niçin gelir gelmez bana ulaştırmadınız?” diye çıkıştı. Çalışma odasına vardığımızda zarfı açmamı emir buyurmuşlardı. Yavaşça mührü sökerek zarfı açtım, içerisinde birtakım semboller olan bir kâğıt vardı. Paşa “ne yazıyor?” diye sorunca, okuyamadığımı söyledim. Kâğıdı benden alıp çalışma masasına oturdu, bir başka kâğıt üzerinde bazı matematik işlemleri yapmaya başladı, ardından odadan çıkmamı emretti. Atatürk ise birkaç saat odasından ayrılmadı, sonra beni tekrar huzuruna çağırttı, başka bir kâğıt uzattı. Kâğıtta kabataslak çizilmiş ancak ince detayları yazı ile belirtilmiş bir pelerin resmi vardı. Bu pelerini acilen yaptırmamı ve bizzat alâkadar olmamı talimat buyurmuşlardı. Bu tamamen siyah, parlak ve ipek manşetli bir pelerin olacaktı. Önümüz yazdı, “Paşam kışa çok zaman var” diye hatırlattım. Paşa’ysa: “Mevsimleri boş ver Salih, sen dediğimi yap!” diye gürleyerek emrini tekrarladı. Bir süre sonra pelerin hazırlandı ve kendisine teslim ettim. 1,5 ay kadar sonra Gazi Paşa’nın isteğiyle Florya Köşkü’ne gittik. Florya Deniz Köşkü, İstanbul Belediyesi tarafından yaptırılmış ve Osmanlı döneminde Atatürk’e armağan edilmişti. Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı olan Atatürk, bölgeye son derece fazla ilgi duymakta ve sıklıkla ziyaret etmekteydi. Atatürk burada; gündüzleri halkla beraber yüzer, sandala biner, geceleri de misafirlerine ziyafetler verirdi. 1936 senesinin kavurucu Ağustos ayında Paşa çok neşeliydi.” Başyaver Celal Ünver, yıllar sonra o günü şöyle anlatmıştı: “Paşa sabah erken uyandı. Köşkte çalışanlara ve bana sık sık takılıp şakalar yapıyor, kahkahalar atıyordu. Paşa sebebini merak ettiğimiz bir heyecan yaşıyordu. Birkaç ay evvelinden özel olarak hiçbir program veya toplantı yapılmamış, o gün tamamen boş bırakılmıştı. Herkes bugün ne olacağını merak ediyor, çalışanlar arasında aylardır türlü dedikodular dönüyordu. Bazıları çok önemli bir devlet adamının Paşa’yı ziyaret edeceğini anlatırken, bazıları da yeni bir milli bayram ilan edileceğinden bahsediyordu. Koskoca Reis-i Cumhur gitmiş, yerine adeta ele avuca sığmaz bir çocuk gelmiş gibi davranıyordu. Akşam olduğunda Gazi Paşa yemekte rakı istemedi ve adeti olmadığı halde erkenden odasında istirahate çekildi. (Zaten birçok yakını, Atatürk’ün sofralarında rakı bulundurduklarını, ama “susuz içiyor” görünerek aslında kendisinin kullanmadıklarını nakletmişlerdi.) Koca gün boyunca hiçbir şey olmamıştı ve kimse bu duruma bir anlam veremiyordu. Olayın devamını Salih Bozok şu şekilde aktaracaktı: Gece 03:00 sularında uyuduğum esnada, Paşa’nın omzumu tutarak; “Uyan Salih!” diye fısıldadığını işittim. Çok şaşırmıştım. Daha evvel Gazi Paşa benim odama hiç bu şekilde gelmemişti. Bana, “kimseye duyurmamamı, sadece güvendiğim birkaç kişiyi alarak arabasını hazırlamamı, ufak bir gezintiye çıkacağımızı” söyledi. Ben de Ali ve Celal’i uyandırdım. Üç tane nöbetçi alarak Paşa’yı kapıda beklemeye başladık. Atatürk’ün aracını Celal sürüyordu, yanında ben oturuyordum, diğer araçta ise Ali ve üç tane nöbetçi vardı. Az sonra Paşa, köşkün kapısında elinde askıya asılmış siyah pelerinle belirdi. Pelerin buruşmasın diye özel olarak iltimas gösteriyordu. Arabaya bindikten sonra Dolmabahçe’ye doğru gitmemizi istedi. Paşa yol boyu tek kelime etmedi, gergin ve düşünceliydi, biz neler olduğuna bir anlam veremiyorduk. Dolmabahçe’ye yaklaştığımızda “Rumelihisarı’na doğru devam edin!” diye direktif verdi. Bir müddet daha gittikten sonra, hisara birkaç kilometre uzaklıktaki ormanlık alanda durmamızı emretti. Tam kapısını açmak için araçtan iniyordum ki eliyle omuzumu tuttu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra alçak bir sesle: “Padişah Abdülhamid de vakti zamanında buraya gelmişti.” buyurdu ve yine bir süre sustu. Sonra da “Cihanı kim yönetiyor Salih?” diye sordu. Bunun siyasal bir soru olduğunu sanmıştım ve pek anlayamamıştım. Kendilerine dönerek “İngilizler mi Paşam?” diye karşılık verdim. Hafifçe gülümseyerek: “Hayır Salih, dünyayı devletler yönetmez. Eski çağlardan beri cemiyetler (ve özel ekipler ve derin mahfiller) yönetir.” dedi. Daha sonra kapısını kendisi açarak elinde peleriniyle araçtan indi, benim oturduğum ön koltuğun kapısını açmayayım diye sıkıca bastırıyordu. Kesin bir dille “kimsenin kendisini takip etmemesini” emretti. Ve arkasını dönerek koluna astığı peleriniyle tek başına hisara doğru ormana girdi. Arka araçtan yetişen Ali’ye durumu anlattım, o da içine sinmeyerek, nöbetçileri Paşa’nın arkasından gizlice takip etmeleri için gönderdi. 20 dakika kadar sonra nöbetçiler döndüğünde yüzleri bembeyazdı. Başta Paşa’yı uzaktan takip etmeye başladıklarını, bir süre sonra Paşa’nın gözden kaybolduğunu ve aniden arkalarında belirerek kesin bir emirle geri dönmelerini sert ve sinirli bir şekilde tembihleyip nöbetçileri göndermişti. Paşa belli ki Ali’nin tepkisini önceden hesap etmiş ve olasılıkları değerlendirmiş ve ardından da cephedeki uzmanlığı sayesinde takip edildiğini fark ederek, askeri bir taktikle nöbetçilerin arkasından dolanmış ve onları gafil avlamıştı. Biz merak içerisinde beklerken, tam 2 saat kadar sonra Paşa yine gittiği yoldan geri döndü, hemen arabanın kapısını açtım. Araca bindikten sonra “Florya’ya dönelim Salih.” buyurdular. Rahatlamış görünüyordu. Köşke geri dönünce Paşa kahvaltı yaparak tekrar odasına çekildi.”[2] Ama Rumelihisarı civarındaki ormanlık alanda ve gece yarısında, daha önce gelen gizli bir ihbar üzerine hazırlattığı kurt başı amblemli özel pelerinle, acaba Atatürk hangi özel ve gizli cemiyetle ve devletin “gen”leri sayılan derin mahfillerle neleri görüşmüşlerdi? Bu sır hâlâ yanıtsızdı. Bu olaydan bir müddet sonra çok ilginç ve esrarengiz bir olay yaşanmış, Atatürk Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde “Haçlı Batılıların Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma çabalarından haberdar olduklarını, böyle bir şeye kalkışmaları durumunda “tüm İslam Alemi olarak karşılarına çıkacaklarını” haykırmış, böylece İsrail’in kuruluşunu hedefleyen Siyonistler, bu şeytani girişimlerini 11 yıl ertelemek zorunda kalmışlardı.

Evet, işte böyle yetim ve garip büyüyen, ama ilk gençlik yıllarından itibaren, mevcut düzeni değiştirip dizginleri ele alacağını söyleyen ve bu tarihi hedefleri pek çok kimse tarafından hayalcilikle nitelenen Mustafa Kemal, inandığı ve hayatını adadığı ideallerine sonunda ve Allah’ın yardımıyla ulaşmıştı. Tarihin en büyük medeniyet devrimine merkezlik yapacak Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulacağı Anadolu arsasındaki, kendisini değiştiremeyen Osmanlı Kurumlarının çürüyüp çökmüş enkazını kaldırmak ve tüm dünyayı kucaklayacak bir Kur’an inkılabına zemin hazırlamak üzere, İlahi kader Onu bu sahada görevli kılmıştır.

Hızır Aleyhisselamın Zuhuratı ve Yakup Gözübüyük’ün Yaşadığı Bir Anı – 2018 Aralık – İstanbul

2018 Ramazan ayında olduğunu hatırlıyorum. Ailemle birlikte Eyüp Sultan’a gitmiş ve yakınlarda bir yerde arabayı park ediyordum. O esnada 45-50 yaşlarında, biraz da pejmürde giyimli bir zatın arabanın önünde bir dakika kımıldamadan bana baktığını fark ettim. Sonra bu zat, şoför mahalli tarafına yanaştı ve camı tıklatarak para istedi. Cebimde nakit çok fazla bir şey yoktu, olanın bir kısmını verdim. Sonra bana “Dört çocuğum var, evimize bir şeyler al” dedi. Kredi kartıyla almaya niyetlendim ancak ailem arabada olduğu için, adama güvenip de onları bırakıp gidemedim. Hal böyle olunca, adam tasavvufi bazı hallerden bahsedip çokça “Muhammed!” hitabını kullandı. Ardından “Bana bir şey ver, senin için kıymetli olan bir şey!” dedi. Benim de yanımda sevdiğim bir esans vardı onu verdim. Esansı kullandı, sonra elimi istedi bana da sürdü ve “kabul oldu” diyerek geri verdi. Sonra kolumdaki saati istedi. Kendisine: “Hediyedir veremem ayrıca ne yapacaksın saati?” dedim. Bir iki defa ısrar etti ama vermeyince “O zaman tesbihini ver!” dedi. Ancak tesbih ortada yoktu ve nerede olduğunu tam hatırlamıyordum. Gayri ihtiyari elimi cebime attım cebimde olabilir diye ama bulamadım. O zat arabamda ön konsoldaki kapalı bölmeyi işaret ederek “Tesbih orada, bana hediye et, hatıran olsun” gibisinden cümleler sarf edince işaret edilen bölmeyi açtım ve tesbihin gerçekten orada olduğunu gördüm. O zata “Maalesef bunu da veremem çünkü benim için manevi değeri var” dedim. Evet o tesbihi ağabeyim hediye etmişti ve saklamamı rica etmişti, bu sebeple vermemiştim. Sonra o zat ısrar etmesine rağmen vermeyince, tasavvufi kavramları tekrarlayıp “Ah Muhammeeeed, Muhammed! Keşke verseydin!” dedi ve ben de biraz yaklaşmasını söyledim. Çünkü içimden bu zat ya bir meczup kılıklı bir evliyadır ya da Hızır AS’dır diye geçiriyordum. Elini tuttum ve gözlerinin içine bakarak içimden “Kimsin sen?” dedikten sonra bekledim. Biraz durakladı ve “Bazen gelenin kim olduğunu tanımazsın, Hızır gelir anlamazsın” dedi. Bu cevaptan sonra yaklaşarak “Çok zorluyorsun, ileteceğin bir mesaj var mı?” diye sordum. Yine “Keşke verseydin, kaybettin Muhammed!” dedi. Sonra içimdeki ikilemden dolayı ailemi de alıp, selam verip, yaya olarak uzaklaştım. Ama uzaklaştıktan sonra dönüp baktığımda gözleriyle beni takip ettiğini gördüm.

Aradan bir iki hafta geçti. Hem hava alır, hem de iftar sonrası caminin etrafında sahilde biraz yürürüz diye düşünerek, iftar için bir camiye gitmiştik. Akşam namazını kıldıktan sonra, kol saatimi abdest alırken şadırvanda unuttuğumu fark ettim. Belki birisi bulup cami imamına getirmiştir diye imam ve müezzine sordum. Görevliler bu muhitte hırsızlık pek olmadığını, değerli bile olsa bulunan eşyanın kendilerine ulaştığını söyleyerek iletişim bilgilerimi aldılar. Daha sonraki haftalarda aradığımda, aradan geçen zamana rağmen getiren olmadığını söylediler. Bu olayı da bir hırsızlık olayı olarak düşünerek unutmuştum.

En son, yıl sonuna doğru bir giyim mağazasına alışveriş için girdim. Alışveriş yaptıktan sonra ayrıldım ve hanımın ailesine misafirliğe gittik. Akşam ayrılırken, o zatın bizden istediği tesbihin cebimde olmadığını fark edince, kayınbabama; tesbihi ya evde ya da gezdiğim iki mağazadan birinde düşürdüğümü söyledim. Fakat içimden bir sesin, ilk girdiğim mağazada düşürdüğümü söylediğini belirterek, -o saatte kapalı olduğu için- ilk girdiğim mağazaya hafta içi uğrayıp sormasını kendisinden rica ettim. Kayınbabam ertesi gün gittiğinde bana; “görevlilerin kendisine, o tesbihin sahibinin geldiğini ve tüm özellikleri söyleyince verdiklerini belirttiler.” demişti. Bu durumu öğrenince, hafta sonu gittiğimde bir de ben sorayım diyerek mağazaya gittim. Mağaza görevlisi: “Ağabey ben sizi tanıdım, siz gittikten hemen sonra pejmürde giyimli bir beyefendi geldi, burası 4 katlı bir mağaza olmasına rağmen sadece sizin gezdiğiniz yerlerde gezdi, sonra telaşlı bir şekilde bir şey kaybetmiş gibi arayış içerisindeydi. Biz de ona sorduk, ne arıyorsunuz? diye, bir tesbih kaybettiğini söyleyince, biz de bulduğumuz tesbihi ona göstermeden özelliklerini sorduk. O da tüm özelliklerini söyleyince verdik. Ancak tuhaf olan bu beyefendi gündüz çok şık kıyafetli ve iyi giyimli bir şekilde gelmişti, fakat akşam siz gittikten sonra pejmürde vaziyette gelmişti ve biz onu bir meczup sanarak, telaşlı hareketlerinden dolayı biraz da çekinmiştik” dedi. İşte burada çok tuhaf bir durum vardı, zira tesbihimin 2 özelliğini benden başka bilen yoktu. Tesbihimin imamesi birkaç gün önce kırılmış ve gümüş püskülündeki 4 adet ay-yıldız süsünden 1’i düşmüştü. Oysa gelen zat bu özellikleri de söylemişti. Görevliye; “peki bir şey söyledi mi” diye sordum. O da: “Sadece manevi değeri var! diye defalarca tekrarladı ve sonra tesbihi alıp çıktı” dedi.

Yani Eyüp Sultan’da gelen Zatın benden özellikle istediği saat ve sonrasında tesbih sırayla elimizden çıkmıştı ve aynı Zat onları almıştı!?

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 


[1] (Ajans5.com – Özel Haber)

[2] (Kaynak: http:// http://www.kultbilgi.com/ataturkun-kadim-turk-teskilati-ile-bulusmasi/)

Makale Paylaşım Sayısı: 127

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR