ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün442
mod_vvisit_counterDün2791
mod_vvisit_counterBu Hafta5594
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay110224
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18327211

IP'niz: 34.239.177.24
Bugün: 22 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12768294

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

ERBAKAN’IN SİYONİST RAKİPLERİ VE STRATEJİK HAMLELERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

ERBAKAN’IN SİYONİST RAKİPLERİ

VE

STRATEJİK HAMLELERİ

      

İttihatçıların çaldıkları kayıp altınlar Türkiye’de Haim Nahum aracılığıyla hangi aileye aktarılmıştı?

Birinci Dünya Savaşı sonlandığında, daha önce planlandığı gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun da parçalanma süreci başlatılmıştır. Bu dönemde Hahambaşı Haim Nahum, hem seyahatleri ve temasları hem de Lozan’daki gizli talimatları ile dikkatleri üzerinde toplamıştır. O dönemi anlatan Esther Benbassa, “Son Osmanlı Hahambaşısının Mektupları-Alyans’tan Lozan’a” adlı kitabında ilginç gerçeklere parmak basmaktadır.

Kitapta pek üstünde durulmasa da dağılma sürecinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde olan İttihat ve Terakki Partisi’nin kaybolan altınlarına işaret olunmaktadır. Benbassa’ya göre altınlar İsviçre’ye kaçırılmış, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Türkiye’ye geri getirilip Yahudi asıllı bir aileye aktarılmıştır. Benbassa kitabında olayı şöyle anlatıyor:

“Nahum, üstlendiği bu görev sırasında, çok miktarda Osmanlı Hazinesine ait, çalıntı altın parayla birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çok önemli belgelerini kendini Köstence’ye götüren yatla dışarıya çıkarmış olmakla suçlanacaktır. Sözü edilen altınlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, izi asla bulunmayacak olan o ünlü parasal varlığıdır. Ama yine de bilinen şu ki, bu altın paralar çeşitli yollardan ve değişik kişiler aracılığıyla ki -bunlardan biri de Nahum’un çevresindeki Yahudi bir bankerdir- İsviçre bankalarına transfer edilmiştir.”

Lozan görüşmelerinde önemli bir rol oynayan Haim Nahum, daha sonra ortadan kaybolacak ve Mısır’a yerleşmiş olacaktır. Yahudi Nahum, Mısır’a göç etmesini “Türklere öyle bir iş ettim ki, bundan sonra Türkiye’de kalmam doğru olmaz…”  cümlesi ile açıklamıştır.

Türkiye’nin modernleşme sürecinin önde gelen mimarlarından biri olan Nahum hakkında tarih kitaplarında nedense hiçbir bilgi yer almamaktadır. Böylesine önemli bir kişiliğin bir anda ortadan yok olup gitme isteği kendisi hakkındaki iddiaları doğrular niteliktedir. Yurt dışına kaçırılan tonlarca altının bir kısmı, Türkiye’nin önde gelen zengin ailelerinden birinin eline geçmiştir. Bu ailenin Nahum ile kan bağı olduğu da iddia edilmektedir. Peki kimdir bu aile? Bu sorunun yanıtı şimdilik kaydıyla ‘sisler bulvarında bir sokak ismidir.”[1] Haim Nahum’un oğlunun ortak olduğu şirket ve aile size yol gösterebilir.

Siyonist Yahudi Haim Nahum’un Hıyanet Çabaları

Cennetmekân II. Abdülhamit Han, Yahudilerin Filistin’e gidip yerleşmelerini, arazi satın almalarını engellemek için “Kırmızı Pasaport” uygulamasını başlatmıştı. Haim Nahum, II. Abdülhamit tarafından uygulamaya sokulan bu “Kırmızı Pasaport” uygulamasından kurtulmak için birçok girişimde bulunmuşlardı. Sonunda mason İttihat ve Terakki bu uygulamaya Eylül 1913’te son vermiş olacaktı! Haim Nahum, Amerika’da iken bir dizi konferanslara katıldı. Yahudi cemiyetleri, mason locaları ve büyükelçilerle toplantılar yaptı. Bu toplantılarda “yeni kurulacak olan Türkiye’nin İslam’dan uzaklaştırılması” gibi mevzular konuşulmaktaydı. Haim Nahum, Siyonist ve emperyalist devletlere, Anadolu insanının din, dil, tarih, kültür ve beraberlik şuurunun nasıl yok edileceğini anlatan doktrinini ve stratejisini anlatmıştı.

İsmet İnönü, Edirne Mebusu ve Hariciye Vekili sıfatıyla Lozan Konferansı’na baş murahhas olarak atandı. İnönü, 105 kişilik müşavir, yaver ve muhafız ordusu ile Lozan’a ulaştı. Bu heyetin içinde son derece ilginç bir isim daha vardı; Yahudi haham Haim Nahum. Haim Nahum, kendini Milli Mücadele ve Ankara Hükümeti yanlısı göstererek Lozan Konferansı’nda Türk delegasyonu içerisine müşavir olarak katılmıştı. 8 Kasım 1922’de İstanbul’dan Londra’ya hareket eden Doğu Ekspresi’nde, müşavirler bölümünde Haim Nahum yerini almıştı. Trendeki bu ilginç ismin kartvizitinde şunlar yazılıydı; “Osmanlı Yahudileri Eski Hahambaşısı, Yüksek Mühendis Mektebi Fransızca Öğretmeni…” Görünen görevi “Hukuk Müşavirliği” iken, gerçek manada vazifesi “arabuluculuk” kılıflı özel talimatları İnönü’ye yaptırmaktı. Sekiz ay sonrasında Lozan Konferansı sona erince; Haim Nahum Türkiye’den ayrıldı, Mısır’a yerleşti ve bu ülkenin hahambaşı makamına taşındı.

Haim Nahum için Türkiye sayfası kapanmıştı. Amacına ulaşmıştı… Tıpkı Topal Molla gibi… O da 1920’lerin Afganistan’ında, iyi bir hatipti. Heyecanlı ve radikal çıkışlar yapıyordu. Fikirleriyle halkı kendine bağlamıştı. Sonrasında Afgan halkını birbirine kırdırdı, iç savaş çıktı. Ülkeyi terk etmek zorunda kalan Afgan Emiri Emanullah Han’ın yanına yaklaştı ve “Beni tanıdınız mı? Afganistan’daki görevim bitti ve gidiyorum…” dedi. Kendini ‘hak’ olarak gösteren, milleti birbirine düşüren aslında bir İngiliz casusuydu, Topal Molla…

Erbakan Hocaya göre Haim Nahum’un hainlik planları.

1- Türkiye’yi dininden uzaklaştıracaksınız. İslam’ı yozlaştıracaksınız.

2- Bu ülke insanlarını borca esir edip kendinize köle yapacaksınız.

3- İnsanları aç ve perişan bırakacaksınız.

4- Halkı işsiz ve çaresiz konuma taşıyacaksınız.

5- Irk, tarikat, mezhep, siyasi görüş ayrılıkları oluşturup kışkırtarak Türkiye’yi parçalayacaksınız.

6- Böldüğünüz parçaları birbiriyle çarpıştıracaksınız.

7- Parçalanmış, yumuşatılmış lokmaları Siyonizm’in emrine sokacaksınız.

Peki bu Siyonist Yahudisi kim olmaktaydı?

• Haim Nahum, Manisa’da 1873 yılında dünyaya geldi.

• İbranice ve Arapça dillerini genç yaşta büyükbabasıyla gittiği Filistin’de öğrendi.

• Fransa’ya giderek, Paris Ruhani Okulu’nda özel eğitimden geçti. Burada bulunduğu dönemde Jön Türkler grubunu yönlendirdi.

• 1897’de İstanbul’a döndü. Ülkeye geldiğinde hedeflediği gibi İstanbul’da İslam hukuku ve diplomatlık alanında eğitim görmek istedi.

• 1897’de haham tayin edilmeden önce 1895’te Teoloji Yüksek Okulu’ndan; 1896’da ise yaşayan Doğu dillerinden edebi Arapça ve Farsça bölümlerinden diploma edindi. Aynı yıllarda Paris’teki Yahudi okullarında ders verdi.

• Çeşitli okullarda öğretmenlik yapmaya başladı. 1908 yılında da II. Meşrutiyet’in ilanıyla görevinden istifa etti. Ardından Moşe Levi’nin yerine hahambaşı seçildi.

• 1919-1926 yılları arasında da Kahire başhahamı olarak görev üstlendi. 1923’te de Türk heyetinde yer alarak Lozan Barış Konferansı’na iştirak edip İsmet İnönü’ye akıl verdi.

Mısır toplumu tarihi üzerine de çalışmalar yapan Haim Nahum 1960 yılında Kahire’de hayatını kaybetti.

Şimdi lütfen şöyle bir çevrenize bakın;

• İnsanlar gittikçe fakirleşiyor mu? Evet…

• Devletimiz ve Milletimiz borca batı(rılı)yor mu? Evet…

• İşsizlik gittikçe artıyor mu? Evet…

• Fitne ve ayrılık tohumları ekiliyor mu? Evet…

• İnsanlar dinlerinden gittikçe uzaklaşıyor mu? Evet…

İyi niyetle ve samimiyetle, “Aman dikkat!” diyoruz... Çünkü Erbakan Hoca’nın, Haim Nahum’un karanlık plan ve projelerini ortaya çıkardığı, yorulmadan, bıkmadan, usanmadan, anlattığı her şey bir bir gerçekleşiyordu. Bu talan ve tahribatların en derini ve tehlikelisi de şu dindar kahraman Erdoğan eliyle yapılıyordu!?

Erbakan Hoca O Şeytani Planı İfşa Ediyorlardı:

Erbakan Hoca, yıllar önce Türkiye-İsrail ilişkilerine yönelik şu ifadeleri kullandı: “Hahamlar heyetinin taktiği ‘yumuşak lokma’ metodudur. Bu taktik, Türkiye'yi işsiz bırakacağız, aç bırakacağız, borca esir edeceğiz, dininden uzaklaştıracağız, böleceğiz. Büyük İsrail'e vilayet yapacağız. 7 maddelik Haim Nahum Doktrini budur. Bu plan, yumuşak lokma metodu ile ‘Türkiye'yi yutalım’dır. Siyonizm dünya hâkimiyetini kurmak için mutlaka Türkiye'yi ortadan kaldırma niyetindedir.”

Bunların Tek Amaçları Büyük İsrail’i Kurmaktı!

Erbakan Hoca bıkmadan, usanmadan, yorulmadan yıllarca Siyonizm’in hedefini şu cümlelerle anlatmıştı:

“5760 yıldan beri Kabala’ya inanarak çalıştıklarını söylüyorlar. Dünyanın para kontrolü Yahudilerin elinde. ‘Para ve insan kontrolü elimizde iken elbette dünya hâkimiyetini kuracağız’ diyorlar. Hatta Hristiyanlığı değiştirip, Protestanlığı kurdular. Amerika’da Evangelist tarikatını kurdular.”

“Hristiyanları böyle kandırmışlar. Müslümanlara gelince… Asıl problem olan onlar için, Milli Görüşçüler, yani Saadet Partililer. Onlarla mücadele ediyorlar. Büyük İsrail’i bunlar daha önce kuramadılar. Kahramanmaraş’ta Sütçü İmam çıktı, Balıkesir’de Hasan Basri Çantay çıktı, taşla sopayla Fransızları, Yunanlıları kovdular. Millet kendi Meclisi’ni kurdu ve düşmanı ülkeden attılar. Böylece Siyonistler belirledikleri tarihte İsrail’i kurma hedefine ulaşamadılar.”

“Harbin arkasından Lozan Anlaşması’nda Haim Nahum İnönü’ye müşavir oldu. Böylece Anadolu harp ile işgal edilmedi, Lozan yalancıktan imzalandı. Aslolan Sevr oldu. Lozan’ı imzalamış gibi oldular. Haim Nahum’un iknası ile aslolan Sevr’dir deyip, Haim Nahum doktrinine uygun olarak Lozan imzalandı. 80 seneden beri aç bırakmak, işsiz bırakmak ve borca esir etmek, dinimizden uzaklaştırmak için uğraşıyorlar. Çünkü onların derdi büyük İsrail’i kurmaktır.”[2]

Siyonist Liderlerin Küstah Teklifi ve Erbakan Hoca’nın Taktiği!

12 Mart 1971 yılında verilen muhtıra “12 Mart Muhtırası” adıyla tarihe geçmiştir. Aslında bu muhtıradan 14 ay önce 19 Ocak 1970 tarihinde Çankaya Köşkü’nde dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Başbakan Süleyman Demirel’in hazır olduğu oturumda Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) “Yurt güvenliğini dıştan ve içten tehdit eden olaylar” konusunda Milli Güvenlik Kurulu’na (MGK) brifing vermiştir. MİT’in raporunda “yeşil irtica” olarak nitelendirilen teokratik devlet düzeni savunucusu olarak da “Necmettin Erbakan ve Milli Görüş Hareketi” gösterilmiştir.

12 Mart 1971 Muhtırası’ndan hemen sonra Yargıtay Başsavcılığı’nca hazırlanan Milli Nizam Partisi’ni kapatma dosyası Anayasa Mahkemesi’ne verilmiştir. Partinin kapatılması için hazırlanan iddianamede başta Genel Başkan Necmettin Erbakan olmak üzere partinin yönetici ve milletvekillerinin bir kısmının yaptığı konuşmalar irticai faaliyet olarak değerlendirilmiştir. Hatta 4 Mart 1971 tarihli parti kapatma iddianamesinde Genel Başkan Necmettin Erbakan’ın 8 Şubat 1970 tarihinde Ankara’da Büyük Sinema’da yapılan toplantıda söylediği, “Biraz önce sizlere MNP kurucuları takdim olundu. Ama sizden niçin saklayalım, niçin partimizin hakiki kurucularını bu ilk açılış gününde hayırla anmayalım. Açıkça ilan ediyorum ki, bizim partimizin kurucuları Sultan Fatih Hazretleri, Sultan Yıldırım Hazretleri, Sultan Murat, Sultan Melikşah, Ulubatlı Hasan, Orhan Gazi, Nizamülmülk, Akşemseddin, Sultan Yavuz, Kılıçarslan, Alp Arslan, Gelenbevi Hazretleri ve Sultan Hamit’tir” sözleri suç unsuru olarak görülmüş ve kapatmaya delil sayılmıştır. Milli Nizam Partisi’ne “laikliğe aykırı çalışmalar yürüttüğü” gerekçesiyle açılan dava hakkında Anayasa Mahkemesi 20 Mayıs 1971 yılında kapatma kararını açıklamış ve karar 14 Ocak 1972 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanmıştır.

Milli Nizam Partisi’nin resmi kapatma süreci bu şekilde devam etse de MNP milletvekili ve MSP’nin kurucu başkanı rahmetli Süleyman Arif Emre, “Milli Nizam’ı 12 Mart değil, Siyonizm kapattı” gerçeğini aktarmıştır. Rahmetli Emre, Yahudiyken Müslüman olduğunu iddia eden Musa Saffet Bayramaşık adında birinin Genel Merkeze gelerek Washington’daki Siyonist liderlerin elçisi olarak geldiğini söyledikten sonra, “Yahudi lobilerince Milli Nizam Partisi’nin gelişip güçleneceğinin umulduğunu ancak Erbakan Hoca’nın her konuşmasında Siyonizm ve masonluk aleyhinde beyanları olduğunu, Batılılarla ilgili ‘Haçlı zihniyeti’ diye yorumlarda bulunduğunu, bu yüzden de eğer bu söylemlerden vazgeçip laik olduğunuzu ilan etmezseniz partiniz kapatılacak” yönünde ültimatom verdiğinden bahisle olayın detayları hakkında şu bilgileri vermektedir: “Milli Nizam’ın büyük kongresinden sonra idi. Genel Başkan’la görüşmek isteyen Musa Saffet Bayramaşık isminde birisi bana geldi. Kendisi Yahudi iken Müslüman olmuş, mühim konularda söyleyecekleri varmış. Fazla ısrar edince görüştürmek zorunda kaldım. Hoca, ben, bir de o vardı. Söze başladı ve şunları söyledi: “Hoca, beni Amerika’nın Washington’daki dünya Yahudi liderleri vazifeli olarak size gönderdi. Sizin partinizin gelişmesini dikkatle takip ediyorlar. Onlar Türkiye’de sizin partiniz gibi milletiyle bütünleşebilecek güçlü bir siyasi iktidarın kurulmasını müspet karşılıyorlar. Çünkü böyle olduğu takdirde Türkiye haliyle, İsrail’i Komünist Rusya’ya karşı koruyacak ve araya çekilmiş bir Çin Seddi vazifesini yapmış olacaktır. Ancak sizden bir önemli istekleri var. Siz her konferansınızda, dünya Siyonizm’ine, masonluğa ve onun yan kuruluşları olan Lions ve Rotary kulüplerine çatıyorsunuz. Bundan liderler son derece rahatsız oluyorlar. Bu aleyhteki kampanyadan vazgeçmenizi istiyorlar. Aksi halde partinizin siyasi hayatına son vermek zorunda kalacaklar.”

Erbakan Hoca’nın ABD’li Yahudi (Siyonist) lobilerinin, bu teklifini reddetmesinden hemen sonra Milli Nizam Partisi’ne kapatma davası açılmış ve Milli Görüş’ün ilk partisi kuruluşundan kısa bir süre sonra kapatılmıştır.”[3]

Ancak, Rahmetli Süleyman Arif Emre, bu olayla ilgili o sırada ve sonrasında çeşitli seminer ve sohbetlerinde bizlere aktardığı, (Türkiye’nin değişik yörelerinde, Milli Görüşçülerden bu anlatılanlara şahit olan onlarca kişinin hâlâ yaşadığı) şu ilginç detaylar, her nedense kendi yazdığı; “Siyasette 35 Yıl” kitabında yer almamıştı. “Bu gizemli gerçek neden saklanmıştı, kimin hatırına böyle davranılmıştı veya bu bir taktik icabı mıydı?” şeklindeki sorularımız da maalesef yanıtsız kalmıştı. O Yahudi dönmezi Saffet Bayramaşık Erbakan Hoca’ya güvenmeleri ve parti faaliyetlerine izin vermeleri için şu teklifi sunmuşlardı: “Aslında bizim adamlarımız olan, ama toplumda dindar ve mücahit Müslüman tanınan 5-6 ismi partinize alıp, Genel Merkezde ve en yakın çevrenizde, yetkili konumlara taşıyacaksınız. Bunlar vasıtasıyla sizi ve hareketinizi kontrol altına almış olacağız… Aksi halde partinizi kapatacağız…”

Evet, Erbakan Hoca, önce bu teklifi kabule yanaşmamış, ama Milli Nizam Partisi kapatılmıştı. Ancak, her ne olduysa MSP (Milli Selamet Partisi) 12 Eylül 1980 Darbesine kadar kapatılmamış, seçimlere ve koalisyon hükümetlerine iştirakine ses çıkarılmamıştı. Acaba Milli Görüş’ün topluma tanıtılması, talihli icraatlarına fırsat sağlanması, D-8 gibi tarihi atılımlarına zemin hazırlanması maksadıyla, Siyonist merkezlerin o tekliflerine kapı mı aralanmıştı? Kendileri İstanbul’da bulunmalarına ve dindar-vaiz rolü oynamalarına rağmen; Erbakan Hoca’nın Odalar Birliği Mücadelesine, Gümüş Motor girişimine, Bağımsızlar Hareketi’ne ve Milli Nizam Partisi’ne katılmamış, ilgi duyup Erbakan’la tanışmamış hangi şahsiyetler; MSP’den aday, sonra hemen Bakan yapılmışlardı? sorusu arzu edenleri ve akıl yürütenleri doğru adrese taşıyacaktı.

Yeri gelmişken şu noktayı da vurgulayalım ve kafalara takılacak soruları yanıtlamış olalım.

Evet, Erbakan Hoca bu taktik tavizle, kendisini ve partisini birtakım sıkıntılara maruz bırakmıştı. Bile bile bazılarını teşkilatına ve yakınına sokmuşlar ve bunların ortalama %30 tahribatlarına fırsat tanımışlardı. Ama bu sayede MSP’yi resmen açık tutmak ve tarihi koalisyonlara ortak olup Kıbrıs Zaferi ve Ağır Sanayi hamlesi gibi kutlu icraatlara fırsat oluşturmak gibi %70 kadar da kârlı çıkmışlardı. Ve zaten bu imtihan âleminde ve insanlık tarihindeki Hak-Bâtıl mücadelesinde %100 bir tarafın kârlı çıkacağı bir ortam ve ortaklığa rastlanmazdı.

Tabi bu yaklaşım; küçük beyinlerin kavrayacağı bir durum sayılmazdı, ancak büyük liderlerin ve satranç stratejisinde on hamle sonrasını gören ve muhtemel tedbirleri geliştirebilen kutlu rehberlerin atacağı adımlardı. Çünkü şeytanın en gelişmiş ve güçlenmiş Siyonist yapılanmasına karşı, sadece sivil ve siyasi örgütlerle, hatta silahlı ve askeri güçlerle değil, aynı zamanda deha çapındaki stratejik hamlelere ve rakipleri derin tuzaklara çekecek planlı tavizlere de ihtiyaç vardı.

Sabahattin Önkibar’ın Anlayış Kısırlığı mı, Yoksa Ayarsızlığı mı?

Defalarca yazmamıza ve uyarmamıza rağmen Bay Sabahattin Önkibar, hâlâ “O sırada İsviçre’de bulunan Erbakan’ın; güya Rusya’ya yanaşan Morrison Süleyman Demirel’i cezalandırmak ve AP’yi parçalamak için, Amerikancı generaller tarafından Türkiye’ye çağrıldığı” yalanını tekrarlayıp durmaktaydı. Ve güya bunu da kendisine yine Amerikancı generallerden Muhsin Batur anlatmışlardı. Şimdi bu zavallı zevata soralım: Muhsin Batur, yine Demirel’e karşı yapıldığı konuşulan 12 Mart’ın önderlerinden olduğuna ve sizin de itirafınızca Amerikancı (Siyonist ABD uşağı ve kuklası) olduğuna göre, böylesi uşak kafalıların beyanları nasıl delil sayılmaktaydı? İkincisi; hiç alakası yokken, Ahmet Davutoğlu ve Tayyip Erdoğan gibilerle Rahmetli Erbakan Hoca’yı aynı kareye ve kategoriye sokmak, şayet kasıtlı bir karalama kampanyası değilse nasıl bir vicdansızlıktı?!. Bay Sabahattin Önkibar’ın bu saptırma saptamaları, acaba anlayış kısırlığından mı, yoksa ayarsızlığından mı kaynaklanmaktaydı? Ve yine soralım, Bay Sabahattin’in, Refah-Yol iktidarının efsane hizmetlerini başardığı sıralarda, Erbakan Hoca’ya yönelik saygılı iltifatları ve alkışları da bir Amerikan uşaklığı mıydı?!.

ABD’nin aklını alan Erbakan Hocamızın dehası!

Cennetmekân Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız Kıbrıslı Rumların iyice azdığı, EOKA eliyle soydaşlarımızı vahşice katlettiği dönemde adaya yapılacak çıkarma öncesinde küresel emperyalist ABD’yi müthiş dehasıyla hizaya sokmayı ve ürkütüp geri adım attırmayı başarmışlardı. Harekât öncesinde yaşanmış gerçek bir hadiseyi yeniden hatırlatalım. Kıbrıs Barış Harekâtı yapılma hazırlığındaydı. Başbakan Bülent Ecevit temaslarda bulunmak için İngiltere’ye yollanmıştı. Ecevit’in uğurlanışın hemen ardından Erbakan Hocamız Başbakan Vekili sıfatıyla devrin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar’a Kıbrıs’a çıkarma emrini vermiş bulunmaktaydı. Yarım saat sonra ise emperyalist ABD’nin 6. Filo’sunun İtalya’dan Akdeniz’e doğru açıldığı şeklinde bir istihbarat alınmıştı. Bu istihbaratı alan “Kıbrıs Fatihi” Erbakan Hocamız, Esenboğa Havalimanı’nda, bir kaynakta 173, diğer bir kaynakta ise 290 pilotumuzun “U” şeklinde sıralanmalarını arzulamıştı. Hocamızın yanında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar ve Kuvvet Komutanları hazır bulunmaktaydı.

Erbakan Hocamız, ABD’nin, “Eğer Kıbrıs’a Harekâta başlarsanız 6. Filo ile saldırırız” tehdit mesajı karşısında kahraman pilotlarımıza şu tarihi konuşmayı yapmıştı: “ABD’nin 6. Filo’su 15 parça gemiden meydana gelmektedir. En büyüğü ise Kennedy uçak gemisidir. Her geminin bacasından bir pilotumuz kamikaze dalış yaparak bu filoyu saf dışı bırakabilir. Bu nedenle gönüllü 16 pilota ihtiyaç hissedilmektedir. Şehadet şerbetini içmek isteyen kahraman gönüllülerimiz üç adım öne çıkabilir.”

Orada bulunan tüm pilotların tereddütsüz üç adım öne çıkmaları, destansı bir kahramanlıktır. Bu onurlu, gözü pek, vatan aşkıyla yanan pilotlara Kıbrıs Fatihi Erbakan Hocamız, “İkinci emrimi bekleyin!” diyerek oradan ayrılır. Bu konuşmadan 30 dakika sonra ikinci istihbarat ulaşır. ABD’nin 6. Filo’sunun Türk karasularına doğru ilerlemesi durmuş, oldukları yere demir atmışlardır. Bu tarihi sahneye şahit olan komutanlar Hocamıza, “Neden böyle bir konuşma yaptığını” sorarlar. Hocamız; şu ibretlik tarihi cevabı verir: "Burada yaşanan olayın istihbaratının Pentagon’a çoktan ulaşacağını ve onların da gereğini yapıp geri adım atacaklarını biliyordum!..”

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın önündeki en önemli engel Hocamızın bu dâhiyane konuşmasıyla ortadan kalkmıştı. İkinci çıkarma ise, “Ayşe tatile çıkabilir” parolasıyla başlatılmış ve vahşi, katil, gaddar Rumlar etkisiz bırakılmışlardı. İşte emperyalist ABD’yi dize ve hizaya getiren cesaret, vatan aşkı, milli şuur, iman yüreği budur. Erbakan Hocamızın ferasetini, dirayetini, basiretini ve dehasını gösteren tarihe düşülen not budur. Fransa’dan aldığı gazla AB eliyle bize sopa gösteren, mavi vatanımızda bizi kendi karasularımıza hapsetmeye çalışan Yunanistan’la emperyalist ABD’nin muhabbeti bu tarihi anıyı bize hatırlattı. “Stratejik müttefik” diyerek kuyruğundan ayrılmadığımız ABD’nin Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun, Yunanistan’ı ziyareti sonrası küresel emperyalist ABD; Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne uyguladıkları silah ambargosunu kaldırmıştı. Fransa’sı, ABD’si, AB’si bir araya gelmiş Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlardı. Suriye’de PKK’nın uzantısı YPG’ye TIR’lar dolusu silah veren, mavi vatanımızda Fransa’nın gazıyla bize diş gösteren Yunanistan’ın sırtını sıvazlayan ABD’nin dostluğu, müttefikliği işte bu kadardı.”[4]

Onların derdi kriz tüccarlığı yapmak, yeni buhranlar çıkararak bölgeyi karıştırmak ve Büyük İsrail’e zemin hazırlamaktı. Türkiye’deki ABD âşıklarına, “Bana ne Amerika’dan” çıkışıyla hafızalarımızda bulunan cennetmekân Erbakan Hocamızın aklında ve amacında bir iktidara acilen ihtiyaç vardı.

“ABD ve bazı NATO ülkeleri hâlâ PKK ve FETÖ’yü koruyorlardı”

Başlığa aldığım bu değerlendirme herkes tarafından bilinen bir gerçeğin bir kez daha gündeme taşınmasıdır. Çünkü ABD’nin FETÖ’yü himaye ettiğinin gizli bir tarafı kalmamıştır. FETÖ’nün başı yıllardan beri ABD’de korunmaktadır. Bu ise ABD’nin terör örgütü koruyuculuğunu göstermeye yeterli sayılır. Aynı zamanda PKK terör örgütünün de ABD ve bazı NATO ülkeleri tarafından korunup kollandığını bilmeyen kalmamıştır. Kaldı ki, ABD, PKK teröristlerini koruduğunu gizlemeye bile gerek duymamaktadır. Kısacası, dünya üzerinde eşkıya eşkıyalığını resmen ve alenen yapmaktadır. Bunu da çeşitli terör örgütlerini maşa olarak kullanarak yapmaktadır. Yani, ABD ve bazı NATO ülkelerinin PKK ve FETÖ’yü koruduğu bilinen bir olaydır, ancak bu gerçeği tekrarlamanın, birilerine hatırlatmanın şimdiye kadar bir faydası olmamıştır. Yani, devlet kılıklı eşkıyaların, dünyayı birtakım eşkıyaları koruyarak ve kullanarak karmaşaya sürükledikleri bir dünya gerçeği vardır. Yani, dünya üzerindeki terörün sorumlusu bazı terör devletleri olmaktadır. Bu gerçek bilindiğine ve tekrarlanmasından terör devletlerinin hiç alınmadığı, utanmadığı da anlaşıldığına göre yapılması gereken iş bu terör devletlerine dur demek için atılması gereken adımların atılmasıdır.

Rahmetli Erbakan Hocamın her fırsatta yeryüzünde hâkim güçler için hak ölçüsünün güç olduğunu, çıkarı hak sebebi saydıklarını hatırlatır ve bu düzenin değişmesi gerektiğini belirtir, sadece belirtmekle de kalmayarak sömürgecilerin sadece güçten anlayacağını, bunun için yeryüzünde adaletin ve barışın sağlanabilmesi için adaleti esas alan yeni bir düzene kavuşması gerektiğini vurgulardı. Bunun sonucudur ki, bazı Müslüman ülkelerle bir araya gelerek D-8’leri kurmuşlardı. Bunun arkasından başka adımlar da atılacaktı. Ne var ki, haydutluğu iş edinmiş olan birtakım anlayış sahipleri çıkarlarının tehlikeye gireceği düşüncesiyle ülkemizde iç karmaşaya yol açtılar. Bunu da birtakım sivil toplum örgütleri ve asker ve sivil bürokratlar eliyle yapmışlardı.

Sonuç olarak D-8’ler ikinci kademe olarak 60 ülkenin bir araya gelmesini öngörürken 8 ülkenin bir araya gelmesine tahammül edemeyenler ülkemiz üzerindeki baskıları sürdürerek bu tür oluşumların önünü kesip kapatmışlardı. Böyle oldu diye elbette terör işbirlikçileri ile mücadeleden sonuç alınamayacağı gibi teslimiyetçi yaklaşım zulmün ve eşkıyalığın yeryüzünde hâkimiyetini sürdürmesi anlamını taşıyacaktı. Bu bakımdan ABD’nin PKK ve FETÖ’yü himaye ettiğini bilecek ve konuşacağız ama bu eşkıyalığa son vermek için neler yapılabileceğine kafa yormak zorundayız.”[5] Erdoğan gibi istismarcı ve sızlanıcı değil, Erbakan gibi önlem alıcı ve ülke çıkarlarımıza sahip çıkıcı milli bir tavır takınılmalıdır.

AKP sözcüsü Ömer Çelik, Suriye’den ülkemize gelen mültecilerle ilgili olarak yaptığı açıklamada, “Türkiye bu mültecilere kapılarını açmasaydı ve bunlar Avrupa’ya yollansalardı Avrupa demokrasisi diye bir şey ortada kalmazdı” buyurmuşlardı.

AKP sözcüsü Ömer Çelik’in bu itirafları AKP tarafından izlenen göç politikasının “esasında kime hizmet ettiğini” gayet açık ve seçik bir şekilde göz önüne çıkarmaktaydı. Sanki Sn. Erdoğan kendi halkımızın değil, Avrupa’nın çıkarlarını korumak ve Haçlı AB’nin huzurunu sağlamak için iktidara taşınmışlardı!.. Maalesef BOP istikametinde Türkiye’nin demografik yapısının ve etnik nüfus dağılımının kasıtlı şekilde bozularak, ülkemiz bir kaos ve karmaşa ortamına doğru hızla kaydırılmaktaydı. Elbette mazlumlara sahip çıkmak ve mağdurlara el atmak lazımdı ve bu Aziz Milletimizin bir şiarıydı. Ancak göz göre göre ve Batılı gâvurlar istedi diye, ülkemizi böyle bir badireye sokmak hıyanetle eş anlamlı bir ahmaklıktı.

Türkiye Dünyanın Sığınmacı İstasyonu Yapılmıştı!?

Önce o dönemdeki AKP Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, değişik anlama gelen "Açık kapı siyaseti" ile ülkeye girişlerden "vizenin kaldırıldığını" açıklamıştı. "Hayal dediler, olmaz dediler ama 8 yıl içinde 50'yi aşkın ülkeye vizeyi kaldırdık. Bir milletin gücü pasaportunun değeri ile ölçülür. Bizim hedefimiz, şefkatli ve kudretli bir devlet olmaktır." buyurmuşlardı (30.05.2011). Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, 100'e yakın ülkeyle vizeleri kaldırdığımızı hatırlatıp, bununla övünmeye başlamıştı (09.07.2015). Demek ki, dünyamızda ABD ve diğer gelişmiş veya gelişmemiş bütün ülkeler vize koymakla "pasaportun değerini ve gücünü" azaltıyorlarmış(!).

Sonra, Afrika ülkelerinden gelenler ülkemize sökün etmeye başladı, yaşayabilecekleri maddi destekle ve sessizce illerimize yığıldı. Suriyeli sığınmacılar gelmeden sınır bölgelerimizde çadırların kurulması dikkatlerden kaçmamıştı. Şiddet olayları başlayınca da, aralarında askerlerin de bulunduğu 342 sığınmacı Hatay'ın Reyhanlı ve Yayladağı ilçesinden Türkiye'ye giriş yapmıştı (26.06.2012). CNN TÜRK'ün haberine göre; "Türkiye, Suriyeli sığınmacılara kapılarını açalı yaklaşık 8 yıl oldu. O günden bugüne Türkiye'nin ağırladığı Suriyeli mülteci sayısı da 3 milyon 666 bine ulaştı. İlk günden bugüne kadar önce barınma, sağlık gibi çözüm önerileri geliştirildi. Süre uzadıkça sorunlar da, çözümler de, harcanan kaynak da, arttı. Türkiye'nin bu süre içerisinde 45 milyar dolarlık bir harcama yaptığı belirtiliyor." (12.10.2019)

Ardından İdlib'den gelen çok sayıdaki El-Nusra silahlı unsurları, -BM'ye göre terörist- sınırlarımıza yığılmış durumdaydı ve yeni sığınmacılarımız olacağı anlaşılmıştı. Kayda geçen resmi bilgilere göre sadece Suriyeli sığınmacı sayısı 5 milyonu aşmıştı. Afrika, Afganistan, Irak, İran gibi ülkelerden gelenlerle bu sayının 7-8 milyona ulaştığı konuşulmaktaydı. Daha da hayati olanı ise, Suriyeli sığınmacıların vatandaş yapılacağına dair yetkililerin açıklamalarıydı. Görülen o ki; ülke huzuru, millî güvenliği, millî çıkarları, devletimizin kuruluş ilkeleri ile kültür ve nüfus dokumuz ağır bir tehlike altındaydı.

Konda'nın araştırmasına bakalım;

"Aynı mahallede Suriyeliler ile yaşamayı kabul edenlerin oranı 2016'da %57 iken 2019'da bu oran %31'e gerilemiş durumdaydı. Suriyeli bir aile ile aynı evi paylaşanların 2016'daki oranı %14, 2019'da bu oran yarı yarıya düşmüş ve %7 olmuştu. Bu tablo esasen Suriyeli muhacirler için korkutucu bir tablo değil, bu Türk halkı için daha korkutucu bir tabloydu… Yani durum gerçekten Türk halkı açısından çok endişe verici boyutlardadır." tespitinden sonra; "Afrin Operasyonu'nu başlatıp İdlib çevresinde gözlem merkezi kurduğunda İdlib'deki direnişi kıskaç altına aldı ve Rusya ile Esed'in katliamlarına imkân sağladı. Soçi mutabakatı tamamen bu dediğim şeyi gerçekleştirmeye dönük yapılmış bir mutabakattır, İdlib halkı ve direnişçiler için hayırlı hiçbir tarafı da yoktur… TSK Suriye'de Suriyeli mazlum halk için değil Batılı emperyalistler için duruyor." yorumları yapılmıştı (05 Ağustos 2019).

Sorosçu olarak bilinen TESEV'in raporundaki bazı bilgiler de enteresandı.

BM Mülteciler Komiserliği'nin kayıtlarına göre, "Türkiye, dünyanın en çok mülteci [Geçici Koruma Altındaki Sığınmacılar olacak] nüfusuna ev sahipliği yapan ülkesidir." Suriye mülteci krizinin ilk başladığı günden beri açık kapı politikası uygulamaktadır. İstanbul ve genel olarak Marmara Bölgesi, Türkiye'nin en büyük Suriyeli mülteci nüfusunu barındırmaktadır.

Türkiye'nin ilk mülteci çocuk yurdu İstanbul'da kurulmuştur.

Suriyeli mültecilere sağlık hizmetlerine erişim konusunda ciddi olanaklar sağlandı. Halen 2,000,000 üzerinde mülteci geniş bir sağlık sigortasından faydalanmaktadır.

Yeni bir azınlık yaratacağı düşünülmeden: sığınmacı çocuklara Arapça/kendi dilinden eğitim yapılmakta, YÖK'ün kararı ile Suriyeli mülteciler üniversite harcından muaf tutulmaktadır.

• Yükseköğrenimde karşılıksız burs verilmektedir.

• Yetişkinler mesleki eğitim görmektedir.

Özel ihtiyaç sahiplerine sağlanan düzenli sosyal yardımların mültecilere sağlanmasında pratikte zorluklarla karşılaşılmaktadır. (Evde Bakım Maaşı, Dul Maaşı vb…)

Düşük ücretler ve düzensiz ödemeler mültecilerin hayatını negatif bir şekilde etkilemektedir.

Böylece Türkiye, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) kayıtlarına göre, dünyanın en çok sığınmacı barındıran ülkesi olup çıkmıştı. Peki, dünya Suriyeli sığınmacılar meselesine nasıl bakmaktaydı? Açıktır ki, Avrupa ve Asya ülkeleri sığınmacıların kendi ülkelerine girişine asla izin vermiyorlardı. Girenler varsa, onları da Suriye'ye değil de Türkiye'ye gönderiyorlardı. Ama ağzını açan her ülke Türkiye'yi "takdir ediyor, alkışlıyor, bravo" diyorlardı. Sonra da sıkılmadan, "Sığınmacılar Türkiye'de kalmalı, madden desteklenmeli, T.C. vatandaşı yapılmalı" ifadesini kullanıyorlardı. Bu koroda petrol zengini Müslüman Arap ülkeleri de vardı. Nedense hiçbir ülkenin aklına Suriyeli sığınmacılar, Arap ve Müslüman olduğuna göre, 61 ülkenin üye olduğu "İslam İş Birliği Teşkilatı (İİT) veya 22 Arap ülkesinin üye olduğu Arap Birliği/Arap Ligi bu insanlık meselesine sahip çıkmalı" demek gelmiyordu?

Batılı dostlarımızın(!), sadece Suriyeli sığınmacılar için insanî sorumluluk duyulmasına, bu sığınmacıların Türk vatandaşlarından daha imtiyazlı konuma taşınmasına, Suriye'ye gönderilmeyeceklerine dair açıklamalara ve ivedilikle T.C. vatandaşı yapılmaları dayatmalarına bakarak bu vahim gidişatın ülkemiz aleyhine olacağı açıktır. Sonuçta, yeni bir Arap, etnik azınlığımız ortaya çıkacaktır. Yine, Suriye'de TSK'nın kontrol altına aldığı yerlerde kurulmakta olan yönetim şekilleri, yetkililerin Cerablus Cerabluslularındır, Afrin Afrinlilerindir gibi beyanları da çok anlamlı ve kuşkulandırıcıdır. Değerlendirildiğinde, millî ve üniter Irak nasıl "Federal" rejime dönüştürülerek bölündüyse, Suriye'de de benzeri olacaktır ve ABD'nin stratejisi de bu doğrultudadır.

Kısaca bu yaşananlar, Büyük Ortadoğu ve Genişletilmiş Afrika Projesi'ne uygun adımlardır!

Bütün bunları Batılı dostlarımız(!) biliyorlardı. Afganistan dağlarındaki kişiler de biliyor ki, yürüyerek İran'ı geçiyor ve Türkiye'ye girerek, örgütlü bir şekilde köylere, şehirlere yerleşiyorlardı. Sayılarının 1 milyona ulaştığı konuşulmaktaydı. AB, AB ülkeleri, ABD, İsrail ve Rusya gibi ülkeler bu gelişmelere itiraz etmiyorlardı. Suriyeli sığınmacıların kalıcı olmasını Türkiye'nin de istediğini ileri sürüyorlardı. Bu sinsi gelişmeleri şartlar oluştuğunda Türkiye'nin "Federal/ortaklık" rejimine geçmesi için Türk demografik yapısının hazırlanması olarak görüyorlardı. Bu sebeple AB fırsatçılık yaparak sığınmacılarla doğrudan ilgisi olmayan 72 kriter açıklamıştı. Aynen 17 Aralık 2004 AB zirvesinde, İlerleme Raporu'yla önümüze koydukları, tamamı AB hukukuna bile aykırı 50'den fazla talepte bulundukları gibiydi.

AB ile 72 kriter Muamması

"Geri Kabul Anlaşması" AB ülkelerine Türkiye üzerinden giden bütün mültecilerin (sığınmacıların) geri alınacağına dair AB ile gerçekleştirilen 72 kriterden oluşmasıydı. O dönemdeki Başbakan Davutoğlu tarafından 18 Mart 2016'da imzalanmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan: "72 kriter öne sürüldü. Yoktu bunlar, nereden çıktı? ve beş madde var, biri felaket, 'Terörle mücadele yasasını değiştireceksiniz' dediler. Türkiye'nin ne zamandan beri böyle talimatlar aldığını gördün, böyle bir şey olamaz" sözleriyle karşı çıkmış, ama tıpış tıpış onaylamıştı. Aslında bu anlaşma 16 Aralık 2013'te Ankara'da yapılan törenle Batılılarca dayatılmış, dönemin Başbakanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından uygun bulunmuşlardı. Tamamı AB tarafından dayatılan, 72 kriterin bazıları şunlardı:

1- Terörle mücadele mevzuatının değiştirilmesi (Terörle Mücadele Kanunu'nda, Ceza Muhakemesi Kanunu'nda ve Türk Ceza Kanunu'nda cezalandırma ve tutuklamayla ilgili değişikler.) 2- Türkiye'nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)'ni tanıması veya AB'nin bulacağı, doğrudan muhatap olmadan iş birliği yapma yönteminin bulunması. 3- Europol ile anlaşma sağlanması. 4- Yolsuzlukla mücadele ortaklığı. 5- AB'nin yapacağı 6 milyar Avroluk mali yardımın doğrudan Türkiye'ye değil de BM’nin denetiminde proje karşılığında yapılması.

Bu konuda görüşlerini açıklayan hiçbir devletin, Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmesini istediğine şahit olunmamıştı. Oysa tasarruf, yatırım, üretim ve ihracatı hedeflenmeyen borç batağındaki ekonomimiz çıkmazda. Türk Milleti huzursuz, işsiz ve yarınları karanlıktı. Bunalım had safhadaydı.”[6] saptamaları haklıydı. Ancak bu zevata şu acı gerçeği de hatırlatmamız lazımdı.

Hani o malum ve mel’un 28 Şubat sürecinde, Rahmetli Erbakan Hocamıza ve Onun Türkiye’yi şaha kaldıracak atılımlarına karşı başlatılan karalama ve yıpratma kampanyaları giderek yoğunlaşırken… Sözde iş adamları sayılan sömürü ve rantiye baronlarından sendika ağalarına… Sözde demokrasi davulcusu siyasi parti başkanlarından marazlı medya patronlarına ve kiralık yazar ve yorumculara… Müslüman Türk halkına ve Peygamber Ocağı Ordumuza yabancı; sözde NATO paşalarından, Papalık Misyonunun pazarlayıcısı Fetullah Hocalarına… Solcusundan sağcısına, Türkçüsünden Kürtçü takımına, kısaca kurtuluş ve huzuru İslam’da ve milli kaynaklarımızda değil, Batılı hayat tarzında ve Haç’lı Avrupa’da arayan herkes gibi Refah-Yol Hükümetine ve Milli İradeye salyalı sataşmalar sürerken, sizler Erbakan’ın yıkılmasına ve yerine Erdoğan’ın iktidara taşınmasına destek olup alkışlamıştınız! Yani bugün sızlandığınız bu kötü ve ürkütücü ortamı sizler hazırlamıştınız!.. Şimdi ise, pişmanlığınızdaki samimiyet göstergesi ve önceki günahlarınızın kefareti olarak, yeni bir Milli Çözüm inkılabına hazır ve razı olmalı ve arka çıkmalısınız!..

 


[1] Jönturk.tv / 04.10.2020

[2] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[3] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[4] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[5] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[6] S. Somuncuoğlu – 01 Şubat 2021 – Yeniçağ gazetesi.


Bu yazarin diger makaleleri

AMERİKA’NIN ULUDERE TUZAĞI DEŞİLİYOR VE SORU: TÜRKİYE’Yİ ABD Mİ, AKP Mİ YÖNETİYOR?
  Uludere faciası yaşandığı günlerde, yani üç ay kadar önce Milli...
Devami
YENİ ANAYASA “ANA TASA-HUZURSUZLUK KAYNAĞI” OLMASIN!
AB talimatıyla ve AKP çıkarına değişiklik paketi neyi amaçlamıştı? AKP'de Anayasa...
Devami
Erdoğan’ın Mısır Şaşkınlığı ve MİLLİ ÇÖZÜM’ÜN BİLGİ KAYNAĞI
  Erdoğan Mursi’ye Selam Gönderemiyordu! Arap baharının suni olduğunu söylediğimizde bize kızanlar,...
Devami
Allah (cc), Haksız ve Hayırsız Ampul Balonları Şişirip Parlatır, Ama; EN ŞA’ŞAALI DURUMDA PATLATIRDI!
Allah (cc), Haksız ve Hayırsız Ampul Balonları Şişirip Parlatır, Ama; EN ŞA’ŞAALI[1]...
Devami
Bir Ülke İçin En Önemli Tehdit ve Tehlike ÇOK KOLAY KANDIRILAN YÖNETİCİ KADROLARDIR
Kolay aldatılmak; herkes tarafından ve her keresinde yanlış amaçlar için...
Devami
MİLLİ DERİN TÜRKİYE SİYONİST DENGELERİ BOZUYOR
  İran'la Doğalgaz anlaşmasına ABD'nin tepkisi bitmiyor ABD niye, Türkiye ve...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 114

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR