ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2011
mod_vvisit_counterDün8387
mod_vvisit_counterBu Hafta23170
mod_vvisit_counterGeçen hafta58521
mod_vvisit_counterBu Ay101315
mod_vvisit_counterGeçen Ay122941
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17552254

IP'niz: 3.236.231.14
Bugün: 15 Nis 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12485408

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

Üstad Ahmet Akgül Hocamızın: “Kim Sabrederse, Zafere O Erişecektir.” (Hadis-i Şerif) SOHBET NOTLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Üstad Ahmet Akgül Hocamızın:

“Kim Sabrederse, Zafere O Erişecektir.” (Hadis-i Şerif)

SOHBET NOTLARI

          

Kutlu ve mutlu sonuçlara, hep zorlu ve uzun çabalarla ulaşılır. Büyük başarılar, büyük fedakârlıklarla kazanılır. Olumlu ve onurlu zaferlere ise; ancak sorumlu ve şuurlu hedeflerin, planlı ve kararlı seferlerin sonucunda varılacaktır. “Ucuz etin işkenesi olmayacağı” gibi, uyuz ve uyuşuk tiplerin de kâşanesi (köşkleri) kurulmayacaktır.

Kâfir ve zalim Nemrut’un ateş tuzağından Allah’ın inayetiyle kurtulan Hz. İbrahim AS. Rabbimizin izniyle Urfa civarından Filistin topraklarına ve Kenan diyarına hicret buyurmuşlardı. Uzun yıllar geçmesine rağmen çocukları olmayınca mübarek hanımları Hz. Sare’nin de izni ve teşvikiyle Hacer validemizle evlenince; fıtrat damarı ve şeytanın kışkırtmasıyla Sare validemiz Hz. Hacer’i ve oğlu İsmail’i kıskanmaya başlamıştı. Aile fertlerini muhtemel kötü girişimlerden korumak isteyen Hz. İbrahim, yine Allah’tan aldığı hikmetli bir işaret üzerine, eşi Hz. Hacer’i ve sevgili oğlu Hz. İsmail’i alıp Hicaz bölgesine götürerek; tabiri caizse, kuş uçmaz, kervan konaklamaz… Dört tarafından yüzlerce kilometre civarında yerleşim merkezi bulunmaz… Simsiyah kayalıklar ve çorak kumsallarla kaplı ıssız ve susuz MEKKE vadisine bırakmıştı. Bebeği İsmail’le; bazı sürüngen, böcek ve haşerattan ve yırtıcı çöl canavarlarından başka bir şey bulunmayan böyle bir ortamda kendilerini yalnız bırakıp ayrılan Hz. İbrahim’e Hacer validemiz: “Bu senin çaresizlik tercihin mi, yoksa Rabbimizin hikmetli bir emri mi?” diye sorup, “Bu Mevla’mızın bir kararıdır ve bizim imtihanımızdır!” yanıtını alınca rahatlamış ve: “O zaman sorun yok, sıkıntı yok… Şayet Allah bu şekilde, açlıktan, susuzluktan ve bunaltıcı sıcaklardan helak olmamızı takdir etmişse, bize teslimiyetle razı olmak yaraşır; çünkü bunun sonunda O’nun rızası ve rıdvanı vardır. Yok eğer, yaşamamızı murad etmişse sebeplerini de yaratıp bize sahip çıkacaktır!” diyerek kocasını teselli etmeye çalışmışlardı. “Sen nasıl bir vicdan taşıyorsun? Bu ıssız ve acımasız vadilerde bizi bebeğimizle nasıl aç-susuz yalnız bırakıyorsun? Hiç mi üzülmüyor, hiç mi endişe etmiyorsun?” gibi itirazlara kalkışmamıştı. Çünkü Hz. İbrahim’in Allah’ın Nebisi olduklarına, O’nun emri ve izni dışında haksız ve hayırsız işlere kalkışmayacağına inanıyorlardı ve nice mucizelerine şahit olmuşlardı…

“(İbrahim:) Rabbimiz gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını (Hz. İsmail’i ve annesi Hacer’i) Beyt-i Haram (Kutsal Ev’in-Kâbe’nin) yanında, ekini olmayan (ıssız ve çorak) bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar (ve devamlı ihtiyaç duyup Sana yalvarsınlar) diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları (dünyanın her tarafında yetişen çeşitli) ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler.” (İbrahim Suresi: 37 ayeti) bu olayı anlatmaktadır.

Evet, aslında Mevlâ’mız kutlu Mekke’nin imarını, Kâbe’nin inşasını ve Rahmeten lil-Âlemin olan Hz. Muhammed Aleyhisselama zemin hazırlanmasını murad buyurmuşlardı.

Hz. İbrahim onları ıssız Mekke vadisinde Allah’ın rahmet ve himayesine havale edip ayrılmasından sonra, Hz. Hacer validemiz, kul olarak sebeplere başvurmak, sa’yü gayrette bulunmak gerektiğini bildiği için, bebeği Hz. İsmail’i MERVE tepesinde bırakıp SAFA tepesine doğru yiyecek ve içecek aramak ve bu sa’yü gayretiyle Allah’ın rahmet ve nimet kapısını çalmak üzere koşuşturarak gidip gelmeye başlamıştı. Ve 7’nci gidiş gelişinin sonunda sürünerek birkaç metre öteye giden Hz. İsmail’in topuklarıyla vurduğu yerlerden ZEM-ZEM suyunun kaynadığına şahit olmuşlardı.

İslami kaynaklarda Hz. Hacer’in Mısırlı ve Kıbti krallarından birinin kızı olduğu belirtilir. Babasının Menfis halkının eşrafından sayıldığı nakledildiği gibi, Hz. Hacer’in Hz. İbrahim’in Mısır’a varışında iş başında bulunan firavunun cariyelerinden olduğu da rivayet edilmektedir. (Taberî, I, 245) Ebû Hüreyre’den nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber Efendimiz (SAV), “Hz. İbrahim’in eşi Sare ile birlikte zalim bir hükümdarın yönetimindeki bir şehre uğradıklarını, hükümdarın Sare’ye göz koyduğunu, fakat Allah’ın onu koruduğunu, sonunda da bu melikin Sare ile birlikte Hacer’i de kendisine hediye vererek geri gönderdiğini” bildirmektedir. (Buhârî, Büyû, 100; Hibe, 28, 36) Diğer taraftan Resûl-i Ekrem (SAV) şunu tavsiye etmiştir: “Mısır’ı fethettiğinizde halkına iyi davranın; çünkü onlara karşı ahdimiz ve onların bizimle akrabalığı vardır.” (Müsned, V, 174; Müslim, Fezailü’s-sahâbe, 227)

Sare validemizle evlenen Hz. İbrahim’in uzun süre çocuğu olmaması onu endişelendirmekteydi. Bundan dolayı zaman zaman Allah’a yalvarmış ve: “Rabbim bana salihlerden olacak bir evlat ver!” (Sâffât Suresi: 100) şeklinde dua etmiştir. Sare, kocasının evlat hasreti çekmesine üzülmüş ve ona Mısır’dan getirdiği cariyesi Hacer’i ikinci eş olarak takdim etmiştir. Bu evlilikten İsmail dünyaya gelmiş, fakat Sare onun doğumundan sonra Hacer’i kıskanmaya başlamış, bir müddet sonra da kocasından Hacer’i ve oğlunu evden uzaklaştırmasını istemiştir. Bunun üzerine bir süre tereddüt gösteren Hz. İbrahim, Allah’tan aldığı emir üzerine Hacer ile oğlunu evden uzaklaştırmış ve onları Mekke’ye Kâbe’nin bulunduğu yere götürüvermiştir. O sırada tamamen ıssız olan Mekke’nin kupkuru vadisine getirilen Hacer Hz. İbrahim’e, “Bizi hiçbir ekinin bitmediği ve kimsenin yaşamadığı bu vadiye bırakıp gidecek misin?” diye sormuş, Hz. İbrahim de bunu Allah’ın emriyle yaptığını ve böyle yapmaya mecbur olduğunu söylemiştir. Bununla birlikte oğlunu ve karısını bu ıssız yerde âdeta ölüme terk etmek Hz. İbrahim için elbette kolay olmamış ve Allah’a şöyle dua etmiştir: “Ey Rabbimiz, ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben neslimden bir kısmını senin Beytülharâm’ının (Kâbe) yanında ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Sen de insanlardan bir kısmının gönlünü onlara meylettir ve çeşitli meyvelerle onları besle ki sana şükretsinler.” (İbrahim Suresi: 37)

Hacer validemiz, ıssız Mekke vadisinde Hz. İbrahim’in bırakmış olduğu az miktardaki su ve erzakın tükenmesi üzerine İsmail’in susuzluktan ölmesinden korkarak telaşlanmış, çaresizlikten Safa ile Merve tepeleri arasında yedi defa gidip gelmiş, bu sırada oğlunun bulunduğu yerden zemzem suyunun çıktığını görmüş ve bu vadide kendisine su ihsan eden Allah’a şükretmiştir. Hz. Peygamber (SAV), “Allah İsmail’in annesine rahmet etsin. Eğer suyun önünü kapamasaydı zemzem akıp giden bir ırmak olurdu.” demiştir. (Müsned, I, 347; Buhari, Enbiya, 9)

Bütün bunların Kur’an’da anlatılmasının bir hikmeti de, kulluk imtihanımız gereği ve sınıf atlayıp daha üstün seviyelere çıkmamız gayesiyle; hanımlarımızdan, kocalarımızdan, hocalarımızdan, arkadaşlarımızdan, komşularımızdan gördüğümüz sıkıntılara… Geçim darlığı, hastalık, sakatlık gibi zorluklara… Haksızlığa uğramak, umduklarını bulamamak, itham ve iftirayla karşılaşmak gibi durumlarda hemen isyana ve itiraza kalkışmamak gerektiğini vurgulamak amaçlıdır.

İşte Hz. İbrahim’in imtihanı, Peygamber Efendimiz hariç Nebilerin hepsinden daha ağırdır. Ama bütün bunlara katlandığı ve kazandığı içindir ki, binlerce senedir 365 gün Hacc ve Umre ziyaretlerinde, Beytullah’ı tavaf eden milyonlarca Müslüman, her dönüşlerinde Kâbe yakınlarındaki Makam-ı İbrahim’i selamlayıp, O’nun aziz hatırasını saygıyla anmaktadır.

Hz. Hacer’in imtihanı, Hz. Meryem’den daha sıkıntılıdır. Hz. İsmail’in imtihanı Hz. Yusuf’tan ve Hz. İsa’dan daha sancılıdır!..

İşte bu imtihanlardan kaçıp kaytarmadıkları, sabır ve metanetle dayandıkları içindir ki, Hz. İbrahim AS. Efendimiz dâhil, nice büyük peygamberlerin atası olma şerefine ulaşmışlardır.

Evet, Hz. Yusuf Mısır’a Sultan yapılmış, Hz. İsa ahir zamanda Hz. Mehdi’nin yardımcısı olarak geri gelmek üzere göklere çıkartılmıştır. Ama Hz. İsmail de hem babasıyla Beytullah’ın yeniden banisi olmuşlar ve annesi Hacer validemizle Kâbe’nin içerisi sayılan bildiğiniz hilal şeklindeki duvarla ayrılan bölümde bulunarak kıyamete kadar hayırla anılacaklardır.

Derken, göçebe çobanlardan ve avcılardan ZEMZEM suyunun farkına varanların övgüyle anlatmaları sonucu Mekke vadisine yerleşmeye başlayan kabileler çoğalmıştı.

Hz. İbrahim zaman zaman Hicaz'a ailesini ziyarete gelmiş, oğlu İsmail büyüyünce, birlikte Kâbe-i Muazzama'yı inşa etmişlerdir. Kur'an-ı Kerim'de olay şöyle nakledilir:

"Hani Biz İbrahim’e Evin (Kâbe’nin) yerini belirtip (inşaatına) hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik): ‘Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf yapanlar, kıyama duranlar, rükûa ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut’; (burası kutsal beytimdir.)" (Hacc Suresi: 26)

Kâbe inşa edilirken Hz. İsmail çevreden siyah ve düzgün taşlar taşır, Hz. İbrahim de Kâbe'nin duvarlarını örerdi. Duvarlar yükselip yerden erişilmez olunca Hz. İsmail halen "Makam-ı İbrahim" adı ile ziyaret edilen taşı getirdi. Hz. İbrahim bu taşı iskele olarak kullandı. Ebû Kubeys dağından getirilen ve "Hacer-i Esvet (siyah taş)" adı verilen taş da, tavafa başlama yerine işaret olmak üzere, halen bulunduğu köşeye yerleştirildi. Mabed'in duvarları yükselince, Hz. İbrahim ve İsmail şöyle dua ettiler:

Bakara Suresi:

127- Vaktâki İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Kâbe’nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): “Rabbimiz bizden (bu hayırlı girişim ve gayretimizi) kabul et. Şüphesiz, Sen her şeyi İşiten ve hakkıyla Bilensin.

128- Rabbimiz, ikimizi Sana teslim olmuş (Müslümanlar) kıl ve soyumuzdan Sana teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini (yerlerini, şekillerini ve ilkelerini öğretip) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve Esirgeyensin.

129- Rabbimiz (gelecek nesillerimize de), içlerinden onlara bir elçi gönder, (ki) onlara Senin ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın. Şüphesiz, Sen Güçlü ve Üstün olansın, Hüküm ve Hikmet sahibisin.

Hz. İbrahim'in duası kabul olmuş, Cenab-ı Hak O'nun soyundan Hz. Muhammed'i (SAV) son Peygamber olarak göndermiştir. Hz. Peygamber'in bu duayı kastederek; "Ben, atam İbrahim'in duasına ve kardeşim İsa'nın müjdesine, annemin de rüyasına mazhar olmuşumdur" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 127, 128, V, 262) buyurduğu nakledilir.

Kâbe'yi ilk inşa edenin Hz. Âdem (AS) olduğu, Hz. İbrahim'in ise oğlu Hz. İsmail ile birlikte Hz. Nuh tufanından sonra aynı temeller üzerinde onu ikinci defa inşa ettikleri de nakledilmiştir (ez-Zebidi, a.g.e, VI, 13).

Kâbe’nin inşası bittikten sonra, Allah tarafından Hz. İbrahim'e bütün insanları haccetmek üzere davet etmesi emredilmiştir.

“İnsanlar içinde Haccı ilan et. (Hacc organizelerini tertip ve teşvik et) Ki; gerek yaya olarak gerekse çok uzak yollardan, yorgun düşmüş (çeşitli) binekler (kullanarak) sana (Beytullah’a) gelsinler.” (Böylece Haccın; dini, ilmi, içtimai, ahlâki, insani, kültürel ve iktisadi yararlarını görsünler.) (Hacc Suresi: 27)

Hz. İbrahim Ebû Kubeys dağına çıkıp dört bir yana seslenerek Allah'ın Kâbe'yi hacc ve ziyaret etmeyi insanlara farz kıldığını bildirdi (ez-Zebidi, a.g.e, VI, 20, 21).

Hz. İbrahim bu ilânı yaptıktan sonra Cebrail aleyhisselam gelerek, kendisine "Safâ" ile "Merve"yi ve Harem-i Şerif'in sınırlarını göstermiş, ayırıcı alâmet olmak üzere de birer taş dikmesini önermişti. Daha sonra hac menâsikini (gerekli bilgilerini) öğreterek, ihramlı bir şekilde Mina'ya ve yollarda "tehlîl" ve "telbiye" getirilerek Arafat'a varıldı. Vakfe'den sonra Müzdelife'ye, oradan da Mina'ya getirdi, kurban kestirdi ve şeytan taşlama (remyu cimâr) yaptırdı. Kısaca haccın bütün menâsikini öğretti. Haccın bu usul ve erkânı, Hicaz halkına peygamber olarak gönderilen İsmail (AS) tarafından da ümmetine öğretildi. Daha sonra İshak peygamber Mekke'ye gelerek, büyük kardeşi Hz. İsmail ile birlikte Hacc görevini yerine getirmiştir.

Bundan sonra yakın ve uzak beldelerden ziyaretçiler Hicaz'a gelerek Beytullah'ı ziyarete başladılar. İslam'dan önceki dönemlerde Yemenlilerin ve bazı İran (Fürs) hükümdarlarının Kâ'be-i Muazzama'yı ziyaret ettikleri, hatta Hz. Peygamber'in dedesi Abdulmuttalib Zemzem kuyusunu temizletirken çıkarılan iki tane altın geyik heykelinin İran (Fürs) kurbanlarından olduğu nakledilmiştir (ez-Zebîdî, a.g.e, VI, 21).

Kâbe, o tarihten günümüze kadar birçok defa tamir görmüştür. Nitekim Hz. Peygamberin büyük dedesi Kusay zamanında tamir edilen Kâbe, Hz. Peygamberin (SAV) gençliğinde de Kureyş tarafından tamir edilmiş bu arada Hacer-i Esved'i yerine koyma hususunda aralarında ihtilaf baş göstermiş ve bu sorunu çözme şerefinin Hz. Peygamber'e nasip olduğu bilinmektedir.

Daha sonra Abdullah b. Zübeyr zamanında, Emevî hükümdarlarından Abdülmelik zamanında tamir edilen Kâbe Osmanlı Sultanları I. Ahmed ve IV. Murat zamanlarında da tamir edilmiştir. Osmanlı sultanlarından sonra Suud hükümeti de Kâbe'nin bakım ve tamiriyle ilgilenmektedir.

İlk zamanlar Kâbe ile ilgili görevler İsmail (AS) tarafından yürütülmüştür. Ardından onun oğluna geçmiş, sonra Cürhümîlere ve daha sonraları çeşitli kabilelere geçerek sık sık el değiştirdikten sonra bu vazifeleri nihayet Kureyş kabilesi üstlenmiştir. Hatta önceleri Kâbe civarında ev yapmak saygısızlık sayılırdı. Kâbe bakımı Kureyş'e geçtikten sonra bu anlayış yıkılmış ve Kusay tarafından Kâbe civarı ilk defa kabilelere göre parsellenerek evler bina edilmiştir.

Böylece Hz. Peygamber'in (SAV) dedelerinden Kusay zamanında Mekke ilk defa şehir olarak medenî bir hüviyete bürünmüş oldu. Şüphesiz Kâbe'nin çevresinde insanların bulunması daha eskilere dayanır. Ancak tavaf alanı dışında kalan kısımların parsellenerek mahallelerin oluşturulması Kusay zamanında gerçekleşmiştir.

Kur’an’ın şu ayetleri, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail Aleyhisselamın Allah’a tevekkül ve teslimiyetlerini ne güzel anlatmaktadır:

Sâffât Suresi:

99- (Ateşten kurtulan Hz. İbrahim) Dedi ki: “Ben Rabbime gidiyorum. O beni (hidayete ve hedefime) ulaştıracaktır.”

100- (İbrahim:) "Rabbim, bana salihlerden (olan bir çocuk) armağan et" (diye yalvardı).

101- Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. (Duasını boşa çıkarmadık.)

102- (Çocuk) Onun yanında koşma (ve hafiften iş tutma) çağına eriştiğinde (Hz. İbrahim oğluna:) "Yavrucuğum,” dedi. “Ben rüyamda seni boğazlayıp (kurban ettiğimi görüyorum, şimdi bak düşün); görüşün nedir? (Söyle!)" Dedi ki (oğlu İsmail): "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah, beni sabredenlerden bulacaksın."

103- Vaktâki (baba-oğul) ikisi de (Allah’ın hükmüne) teslim olup, (Hz. İbrahim, İsmail’i kurban etmek üzere) yüzükoyun yatırıverdi.

104- Biz ona: "Ey İbrahim!" diye seslendik.

105- "Gerçekten sen, rüyana sadakat gösterdin (Allah’a va’adini yerine getirdin). Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz" dedik.

Rahatlık ve kolaylık meraklısı ve cihat = fedakârlık kaçkını Yahudilerin tavrı ise, maalesef bugün Müslümanlara da bulaşmıştır ve bu durum her türlü zillet ve sefaletin kaynağıdır!

Maide Suresinin ilgili ayetlerinde şöyle buyrulmaktadır:

21- (Hz. Musa halkına şöyle seslenmişti:) “Ey kavmim, Allah’ın sizin için yazdığı (imtihan aracı ve hürriyet diyarı olarak saptadığı) kutsal topraklara (Kudüs ve civarına) girin ve sakın gerisin geri arkanıza dönüp (davanızdan vazgeçmeyin), yoksa hüsrana uğrayanlar olarak (Hakk’tan ve hayırdan) çevrilip gidersiniz.”

22- (Beni İsrail) Dediler ki: “Ey Musa, orada (o topraklarda) gerçekten cebbar (güçlü ve zorba) bir topluluk vardır. (Onlarla mücadele etmemiz ve yenmemiz imkânsızdır). Onlar çıkmadıkça (oradan uzaklaştırılmadıkça) biz kesinlikle oraya girmeye (yeltenmeyeceğiz), şayet onlar (bir şekilde oradan çıkıp) boşaltırlarsa, biz (o takdirde) elbette girip (yerleşeceğiz).”

23- (Bunun üzerine) Bu korkaklar (ve kolaycı kaypaklar) arasında bulunup da, Allah’ın kendilerine nimet (fazilet ve gayret) verdiği iki kişi, (İsrailoğullarına dönüp şunları) söylemişti: “(Korkaklığa ve kahpelik yapmaya yönelmeyiniz, gevşeklik göstermeyiniz. Kutsal vatanınızı işgal eden zalim ve zorba topluluğun) Üzerine kapıdan (cepheden ve cesaretle hücum edip) giriniz. Böyle (bir gayret ve hareketle) girerseniz, şüphesiz siz galip geleceksiniz. Eğer (sahte değil samimi) mü’minlerseniz, sadece Allah’a tevekkül ediniz (şeytani kuşku ve kuruntularınızın peşinden gitmeyiniz!)”

24- (Yahudiler bütün bu uyarılara rağmen) Dediler ki: “Ey Musa, o (zorbalar) orada durduğu sürece, biz hiçbir zaman asla oraya girmeyeceğiz (böyle bir tehlikeye göğüs germeyeceğiz). Bu nedenle, sen ve Rabbin gidiniz, ikiniz savaşıp (düşmanları bertaraf ediniz), biz burada (her türlü tehlike ve tecavüzden uzak) durup (bekleyeceğiz).”

25- (Bunun üzerine Hz. Musa) Dedi ki: “Ey Rabbim (görüyor ve biliyorsun ki) ben gerçekten, kendi nefsimden ve kardeşimden başkasına malik değilim (sözümü geçirememekteyim). Öyle ise, bizimle bu fasıklar (ve sapkınlar) topluluğunun arasını ayır(manı dilerim).”

Sadık ve sağlam mü’minlerin ise, sonsuz ve kusursuz saadet kapısı ölümle açılmaktadır:

Bu müjdeler Fussilet Suresinde şöyle anlatılmaktadır:

30- Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar(a gelince); işte onların üzerine (hayatları boyunca ve ölüm anında teselli ve teskin edici) melekler inecek ve: "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size va’ad olunan cennetle müjdelenip sevinin" diyeceklerdir.

31- Ki Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniz (ve manevi destekçileriniziz). Orada (cennet ortamında) nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istediğiniz her şey de size (verilecektir.)

32- Çok Bağışlayan, çok Esirgeyen (Allah)tan indirilen bir ağırlanma olarak (cennetler sizin için var edilmiştir).

33- (İmanı ve İslam’ı istismar ederek; insanları kendisine, ekibine ve bâtıl partisine değil) Allah'a (Kur’an’ın ve Resulüllah’ın yoluna) çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım (her konuda Müslümanlardan ve İslam ahkâmından tarafım)" diyenden daha güzel sözlü kimdir?

34- (Elbette) İyilikle kötülük asla bir olmaz. Sen (insanları Hakka davet ederken, şahsına yapılacak) kötülükleri en güzel şekilde karşıla (ve savuşturmaya çalış). O zaman (bir de bakarsın ki) aranızda düşmanlık bulunan kimse bile, sanki sıcak ve sadık bir dost oluvermiştir.

35- Bu (kötülüğü iyilikle savmak olgunluğu)na ancak sabredenler yetiştirilir. Ve bu (şerefe) ancak (İslami hikmet ve siyasetten) büyük pay (sevap ve nasip) sahibi olan (ve insanları Allah'a ve adalet nizamına döndürmekten manevi haz duyan) kimseler eriştirilir.

36- Şayet Sana (herhangi bir konuda) şeytandan bir kışkırtma ve ayartma (dürtüsü) gelecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, (her şeyi) İşitendir, Bilendir (Seni vesveselerden koruyuverecektir).

Makale Paylaşım Sayısı: 10

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR