ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2329
mod_vvisit_counterDün8387
mod_vvisit_counterBu Hafta23488
mod_vvisit_counterGeçen hafta58521
mod_vvisit_counterBu Ay101633
mod_vvisit_counterGeçen Ay122941
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17552572

IP'niz: 3.236.231.14
Bugün: 15 Nis 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12485539

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

Yerli-Milli(!) Erdoğan’ın KÜRESEL VE KİRLİ İRTİBATLARI VE MELİH BULU VAK’ASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Yerli-Milli(!) Erdoğan’ın

KÜRESEL VE KİRLİ İRTİBATLARI

VE

MELİH BULU VAK’ASI

      

Erdoğan iktidarı toplam borcumuzu 1 Trilyon 300 Milyar dolara çıkarmıştı!

Bu durum bir nevi iflas anlamı taşımaktaydı. Zaten Uluslararası Finans Enstitüsü'nün (IIF) raporuna göre Türkiye, 2020'de iflas sayısı artışında dünyada birinci, gelişen ülkeler arasında borç oranı artışında ikinci sırada yer almıştı. Ayrıca Türkiye toplam iflas artışında ise dünyada birinci sıradaydı. Küresel borçlar, 2020 yılında bir önceki yıla göre 24 trilyon dolar artışla 281 trilyon dolara fırlamıştı. Uluslararası Finans Enstitüsü'nün (IIF) raporuna göre, 61 ülkeyi kapsayan küresel borcun küresel gelire oranı da 35 puan artışla yüzde 335 seviyesine ulaşmıştı. Fransa, İspanya ve Yunanistan ise, borçlarının milli gelire oranlarında 50 puan ve üstü artışlarla dünyada ilk üç sırada yer almıştı.

Türkiye’nin toplam borcu 1 trilyon 281 milyar dolara çıkmıştı!

Gelişen ülkeler arasında borcun milli gelire oranı en çok artan iki ülke Çin ve Türkiye olmaktaydı. Türkiye'de toplam borcun milli gelire oranı yüzde 138,2'den yüzde 174'e çıkmıştı. Türkiye'deki artış 35,8 puan olurken, bu oranın dünya genelindeki 35 puanlık artışın üzerinde olması dikkatlerden kaçmamıştı. Türkiye'nin Eylül 2020 itibarıyla milli geliri, TÜİK tarafından 736,1 milyar dolar olarak açıklanmıştı. Bu milli gelir rakamı baz alındığında, Türkiye'nin toplam borcu dolar cinsinden 1 trilyon 281 milyarı aşmıştı. Bu borcun yüzde 49,8'ini döviz cinsi borçlar oluşturmaktaydı.

İflaslarda Türkiye birinci sıradaydı.

IIF raporunun dikkat çeken bölümü, 2020 yılında şirket iflaslarındaki değişim rakamlarıydı. Türkiye'de şirket iflasları 2020 yılında, 2019'a kıyasla yaklaşık yüzde 14 artışla rapordaki 61 ülke arasında ilk sırada yer almıştı. Çin yaklaşık yüzde 10'luk artışla ikinci sıradaydı. Raporda, hükümetlerin verdiği mali destekler sayesinde dünya genelinde 2020 yılında iflasların ciddi şekilde azaldığı ancak Çin ve Türkiye'de arttığı vurgulanmıştı. Küresel ekonomi toparlandıkça Hükümetlerin pandemi döneminde aldığı olağan dışı mali destek önlemlerini bırakacaklarını hatırlatan IIF, bu durumun dünya genelinde iflas ve batık kredi artışlarına neden olabileceği uyarısını yapmıştı. “Şirketlerin zombileşmesi” kavramını kullanan IIF, borç garantileri ve düşük faizlerin, en zayıf ve borçlu şirketleri daha fazla borçlanma yönünde cesaretlendirebileceğini hatırlatmıştı. Oysa Erdoğan iktidarı en yüksek faizle borçlanmaktaydı.

Ayrıca Dünya Bankası da açıklamıştı: Dış borçta Türkiye, 120 ülke arasında 6. sıradaydı.

Sn. Erdoğan, geleceğimizi karartmak pahasına günü kurtarmak, siyasi ömrünü biraz daha uzatmak hatırına, küresel odaklarla ve onların Türkiye ayağı KOÇ Grubuyla çok sinsi ve tehlikeli pazarlıklar peşinde koşmaktaydı. Bütün bunları da, o bildik oyunu “danışıklı dövüş” şeklinde açığa vurmaktaydı.

Erdoğan’ın büyük sermayeye yanaşması ve Melih Bulu Vak’ası

Çok değerli ve Milli düşünceli dostum Prof. Dr. Yavuz Sezen paylaşmıştı:

Uzun bir süre ülke gündeminin 1 numaralı maddesini oluşturan Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan protesto gösterilerinin altından da sinsi ve Siyonist bir işbirlikçilik tezgâhı çıkmıştı. Bu protesto gösterilerinin odağında yer alan Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atanan AKP’li Melih Bulu tam bir muammaydı. 2021 başında Melih Bulu’nun bu atama ile Boğaziçi Rektörlüğüne gelişi bugüne dek hep “Liyakat” yerine “Sadakatin” esas alındığı, klasik AKP kadrolaşması çerçevesinden değerlendirilerek, protestolar da bu eleştiriler üzerinden yapılmaktaydı. Oysa bu atamanın çok farklı bir nedeni vardı ve aslında AKP ile büyük sermaye arasındaki uzlaşmasının bir iz düşümü olduğu anlaşılmıştı!

Konunun açıklığa kavuşması ve anlam kazanması için öncelikle bir temel tespiti yapmamız lazımdır:

AKP’nin iktidara geldikten sonra, kendisini bu makama taşıyan odaklar hesabına gerçekleştirdiği en önemli operasyonlardan bir tanesi hiç şüphesiz özellikle 2007-2012 arasında en yoğun şekilde uygulanan ve kendi sermaye sınıfını oluşturduğu kılıfıyla yutturulan “Büyük sermaye transferi” operasyonlarıdır. Bu operasyon ile AKP bugüne dek devam eden şekilde kendi siyasetinin finansmanını sağlarken, ülkenin kritik kurumlarını kendi palazlandırdığı “İslamcı Siyonist” zenginler eli ile kontrolü altına almıştır. Oluşturulan bu İslamcı kapitalist sermayeyle, ülkenin en kritik sektörlerini ele geçirip, AKP için devasa bir medya yapılanması kurarak hiç durmaksızın çalışan ve algı yönetimi yapan bir propaganda aygıtını da finanse etmeye başlamışlardır.

Tüm bunlar yaşanırken AKP kendisinin “Eski Türkiye’nin klasik hâkim büyük sermaye sınıfı” olarak tanımladığı başta Mehmet Emin Karamehmet, Cem Uzan, Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Cavit Çağlar gibi isimleri tasfiye ederken, bu sermaye gruplarının varlıklarını ve faaliyette olup hâkimiyet kurdukları iş kollarını da kendi yapılandırdığı “İslamcı Kapitalist Sermayeye” transfer etmeyi başarmıştı. AKP’nin “Yeni Türkiye’sinin” “HÂKİM BÜYÜK SERMAYE SINIFI” daha doğrusu “İslamcı kapitalist kodamanları” Ethem Sancak’lar, Mehmet Cengiz’ler, Kalyon’lar, Nihat Özdemir’ler olup çıkmıştı.

Ancak AKP kendisi için “Eski Türkiye’den” kalan ve güya kendisinden rahatsız olan büyük sermaye gruplarının en önemlisi ve onların sözcüsü durumundaki KOÇ AİLESİ’ne ve KOÇ HOLDİNG’e karşıymış gibi sunulsa ve öyle sanılsa da gerçekler çok daha farklıydı. Aslında Küresel sermayenin temsilcileri olan KOÇ’larla, SABANCI’larla, Eczacıbaşı’larla ta başından beri danışıklı dövüş yapmaktalardı. Hatta Erdoğan’ın, İstanbul Belediye Başkanlığı döneminden itibaren asıl bunlara çalıştığını ve çok büyük imkânlar sağladığını Milli Çözüm Dergisi defalarca yazmıştı.

Zira KOÇ HOLDİNG sadece Türkiye’de değil küresel çapta bir sermaye grubuydu ve AKP’yi iktidara getiren güç odaklarının özel ve “Derin” dizayn edici kuruluşlarından olan CFR’den tutun, Chatham House’a kadar “Yönetici seviyesinde” ilişkileri olan bir yapıydı. Ancak AKP ile KOÇ ailesi arasında göstermelik bir çekişme yaşanmaktaydı.

2013 yılında Koç Grubu’na ait RMK Marine’nin kazandığı 1.1 milyar Euro’luk MİLGEM savaş gemisi ihalesinin iptal edilmesi… 2013 yılında KOÇ-ÜLKER ve Malezyalı UEM Group’un 5.7 milyar dolar ile kazandığı otoyol ihalesini vermemesi. “Prototipini KOÇ’un ürettiği” Altay tankı projesinde Koç’u saf dışı etmesi… OPET, PETKİM ve TÜPRAŞ’a Maliye müfettişleri ile baskınlar gerçekleştirmesi bu danışıklı dövüşte, bazen şakanın kakalaşmaya dönüşmesine yol açmıştı. Ve yine “Yerli Otomobil” projesinde Koç “Babayiğitler” arasına alınmamıştı.

AKP, elindeki TÜPRAŞ ve OPET ile ülkenin petrol alanındaki en büyük oyuncusu ve bu sektörde piyasanın hâkimi KOÇ’u güya bu alanda pasifize etmek için SOCAR’ı Türkiye’ye taşımıştı. 2018’de KOÇ’un TÜPRAŞ’ına karşılık SOCAR’a STAR RAFİNERİ’sinin kurulması için AKP tarafından açık destek sağlanmıştı. Aslında SOCAR da Siyonist sermayenin bir uzantısıydı. Ama bütün bunların siyasi bir karşılıklı çekişmeye dönüşmesi kaçınılmazdı…

AKP ve KOÇ GRUBU ilk kez KOÇ’un milyar dolarlık ihalelerinin iptal edilmeye başlandığı 2013 yılında meydana gelen Gezi Parkı olaylarında açıkça karşı karşıya gelmiş durumdaydı.

KOÇ GRUBU, Gezi’de biber gazından kaçanlara Divan Otel’in kapılarını açmış, ipler iyice gerilmeye başlamıştı. Ve en nihayetinde 2019 seçimlerinde başta İstanbul olmak üzere KOÇ GRUBU CHP adaylarına destek çıkmış, İstanbul kazanıldığı andan itibaren İBB’nin üst düzey yönetim kadrolarına KOÇ HOLDİNG’in eski üst düzey isimleri atanmıştı. Yani AKP ile “ESKİ BÜYÜK SERMAYENİN” tasfiye edilemeyen ana temsilcilerinden KOÇ GRUBU artık karşı karşıya bir konumdalardı.

“Arkadaş şimdi sen bunları niye yazıyorsun? Boğaziçi Üniversitesi ile Melih Bulu ile bunların ne alakası var şimdi?” diyorsanız açıklayalım:

Şimdi sizlere bazı isimleri tanıtacağız ve adım adım ilerlemeye çalışacağız. Dünya’yı yöneten en önemli gizli örgütsel yapılanmalardan birisi olan Council of Foreign Relations ya da kamuoyunda bilinen adı ile CFR’nin her ülkede de farklı isimlerde kurulmuş olan “Yerel konseyleri” bulunmaktadır. Bu konuyu Milli Çözüm defalarca yazmıştı. CFR’nin Türkiye’deki “Ayağını” size tanıtmadan önce tarih yapraklarını biraz geriye doğru saracağız… Tarih: 20 Ekim 1999 Yer: Koç Müzesi Restoranı… Koç Müzesi Restoranı belki de bir daha hiç yaşamayacağı önemde, tarihi bir toplantıya ev sahipliği yapmıştı… Toplantının davetlileri “Dünyanın En Seçkin” kişilerinden oluşmaktadır ve bu “seçilmiş” davetli grubunun başında David Rockefeller bulunmaktaydı. 20 Ekim-24 Ekim 1999 tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret programlarına alan David Rockefeller başkanlığındaki bu “Dünyanın En Seçkin Kişilerinden” oluşan ekip 21 Yahudi-Siyonist baronlardı ve CFR’nin “Boğanın Gözü” olarak da anılmakta olan “iç yönetim halkasını” oluşturan insanlardı… Tabii ki böylesi muhteşem bir davetli grubu Türkiye’ye boşuna uğramamıştır. Türkiye’ye gelişlerinin “özel” bir sebebi vardır… Ve o sebebi de gecede sahneye çıkarak kısa bir konuşma yapan David Rockefeller açıklamışlardır.

Rockefeller, davetliler huzurunda Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Rahmi Koç’un CFR’nin “DIŞ İLİŞKİLER ULUSLARARASI GRUP” üyeliğine kabul edildiğini açıklayarak, Koç’a bir de madalya takmıştır!

Rahmi Koç çok uzun yıllardır üyesi olduğu CFR içerisinde artık “EN ÜST DÜZEYDE” YÖNETİCİ pozisyonundadır. CFR’nin Dünya’nın önemli ülkelerinde çeşitli “ayakları” vardı… Bu “ayaklar” “Yerel Konseyler” olarak faaliyet yapmaktadır. Almanya’da SWP, Arjantin’de CARI, Brezilya’da FGV, Fransa’da IFRI, G. Kore’de EAI, Hindistan’da ORF, S. Arabistan’da GRC, Rusya’da ise INSOR… Bu “Yerel Konseyler” bir araya gelerek “Council of Councils” yani “KONSEYLERİN KONSEYİ”ni oluşturmaktadır, en tepede ise Council on Foreign Relations yani “CFR” bulunmaktadır.

İşte Türkiye’de 2008 yılında düğmesine basılan “YEREL KONSEY” kurma çalışmaları kısa sürede meyvesini verecek ve 40 kişiden oluşan “özel ve seçkin” bir grup RAHMİ KOÇ başkanlığında Global İlişkiler Forumu (GİF) temellerini atmışlardır. Bu yapılanma Erdoğan’ın da onayı ile 11 Mayıs 2009’da tüzel kişilik statüsü kazanmış ve “Dernek” adını almıştır. Ancak “Dernek” ismini HİÇ KULLANMAMIŞTIR…

İşte Türkiye’nin ismi çok kamuoyu gündeminde olmasa da en stratejik ve etkin STK’larından birisi olan Global İlişkiler Forum’un kurulmasından kısa süre sonra NTV televizyonunda ‘Dünyayı Yönetenler’ programını hazırlayıp sunan, 2007’den bu yana Ekonomi ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi (EDAM) Yönetim Kurulu üyesi, Kadın Girişimciler Derneği’nin (KAGİDER) kurucusu, KAGİDER’de 2004-2005 yıllarında Yönetim Kurulu üyeliği yapan,1999-2002 yılları arasında Genç Yönetici ve İşadamları Derneği’nde (GYİAD) sırasıyla Yönetim Kurulu üyeliği ve Başkan Yardımcılığı yapan İpek Nur Cem Taha bu seçkin “Gruba” dahil olmuşlardır! “Peki, kimdir bu İpek Nur Cem Taha?” diyecek olursanız kendisi Dışişleri eski Bakanlarından, Yeni Türkiye Partisi’ni Kemal Derviş ve Hüsamettin Özkan ile kurarak Türkiye’de AKP’nin önünü açan seçim sürecini tetikleyen isimlerden Yahudi-dönme asıllı rahmetli İsmail Cem’in kızıdır.

Ve yine hatırlatalım: Prof. Dr. Hayri Erdoğan Alkin Türkiye’nin en önemli profesörlerinden sayılmaktaydı… Hayri Erdoğan Alkin aynı zamanda da SOROS’un fonladığı TESEV’in 16 numaralı kurucu üyelerinden birisi konumundaydı… Prof. Dr. Hayri Erdoğan Alkin’in oğullarını da Türkiye çok yakından tanımaktaydı… Son dönemde özellikle AKP iktidarı sonrasında oğullardan Prof. Dr. Kerem Alkin çok daha iyi öne çıkmıştı… Bu oğul Prof. Dr. Kerem Alkin Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın Medipol Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak ders verirken, bir yandan da yandaş havuz medyasının “Amirali” Sabah ve Daily Sabah gazetesinde köşe yazmaktaydı. Yani tam bir yandaştı. Aynı zamanda Halk Bankası Yönetim Kurulu üyeliği de yine Prof. Dr. Kerem Alkin’in bir başka önemli unvanıydı. Ama tabii Prof. Dr. Kerem Alkin’in aynı zamanda Türkiye Varlık Fonu’nun eski yönetim kurulu üyelerinden birisi olduğunu da hatırlatmak lazımdı. Sn. Alkin “Bulunmaz Hint Kumaşı” olduğu için Türkiye İhracatçılar Meclisi’ne bir Genel Sekreter arandığı zaman da bu göreve atanan kişi olacaktı… Ama tüm bu unvanlar, kartvizitler, yönetim kurulları yetmiyor ve son olarak Alkin, AKP iktidarı tarafından büyükelçi yapılarak OECD nezdinde Türkiye’nin daimi temsilciliği görevine taşınmıştı…

İşte bu Kerem Alkin’in babası Erdoğan Alkin’in 16 numaralı kurucu üye olduğu TESEV’in 188 numaralı kurucu üyesi de Ömer Koç olmaktaydı!?

AKP, 2005 itibariyle “Ticaret Odası Seçimlerine” müdahale etmeye başlamış ve bu seçimleri kendisine yakın isimlerin kazanmasını sağlayarak ticaret dünyasının önemli güçleri üzerinde de kontrol sağlama politikasını yürürlüğe koymuşlardı. Tabii bunun için en önemli olan şey İstanbul Ticaret Odası’nın yönetimini almaktı… Ve 2005 seçimlerinde İstanbul Ticaret Odası seçimlerini Murat Yalçıntaş kazanmıştı. Yalçıntaş’ın kendisi AKP kurucularından ve babası da AKP’nin en önemli isimlerinden birisi olan Nevzat Yalçıntaş’tı. Oysa bütün bunlar, Dış güçlerin ve Siyonist merkezlerin onayı ile, masonik aktörlerin yerine “İslamcı Kapitalist ve İşbirlikçi Siyonist” kadroların atanması ve dindar toplumun avutulup uyutulması planlarının bir parçasıydı!

Gelelim bir başka isme… SOROS’un Türkiye’de en yakın olduğu isimlerden birisi Hakan Altınay’dı…

Hakan Altınay, SOROS’un AÇIK TOPLUM ENSTİTÜSÜ’nün Türkiye temsilciliğini yapan insandı. Aynı Hakan Altınay az önce etkinliğini ve stratejik önemini aktardığımız Rahmi Koç tarafından kurulan Global İlişkiler Forum’un da üyesi yapılmıştı.

Bu Hakan Altınay, aynı zamanda KOÇ Grubu’nun en çok önem verdiği sektörlerden birisi olan “SAVUNMA SANAYİİ” için çok stratejik bir kurum olan İSTANBUL TEKNOPARK’ın AR-GE PROJELERİ DEĞERLENDİRME KURULU üyeliğine atanmıştı. Bu arada Koç Holding’in çok önem verdiği ve “Geleceğe yatırım yaptığı” bir şirketi vardı. Bu şirketin adı: İNVENTRAM. Koç Holding bu şirketi vasıtası ile yüksek teknoloji ve inovasyon odaklı projelere ciddi yatırımlar yapmaktaydı. Koç Holding çok önem verdiği bu holdingin en tepesine ise Genel Müdür olarak Cem Soysal’ı getirmiş durumdaydı… Cem Soysal kendisi de bir “Melek Yatırımcı” ve teknoloji alanında önemli yatırımları vardı… Bu Cem Soysal Türkiye’nin en önemli “Üst düzey yöneticilerinden” birisi olarak tanıtılmaktaydı.

Kenan Yavuz ismini Türkiye’de ekonomi ile biraz ilgilenen her kişi hatırlayacaktı. Kenan Yavuz, uzun yıllar Koç Holding’in üst düzey yöneticiliğini yaptıktan sonra PETKİM’i özelleştirmeye hazırlamış ve SOCAR’ın alması sonrasında da PETKİM’de görevinden alınmamış ve Erdoğan iktidarınca enerji sektörünün en belirleyici birkaç isminden belki de en önemlisi konumuna taşınmıştı.

Boğaziçi Üniversitesi’nin en önemli akademisyenlerinden birisi de hiç şüphesiz Prof. Dr. Aslıhan Nasır’dı. 2012 yılından beri Boğaziçi Üniversitesi Bilgi Sistemleri Araştırma Merkezi yürütme kurulunda yer almaktaydı. 2017 yılından beri Sürdürülebilir İş Ödülleri (Sustainable Business Awards) jüri üyesi olarak görev yapmaktaydı. Prof. Dr. Aslıhan Nazır’ın Bilgi Teknolojileri alanında başarılı çalışmalarını yürüttüğü yıllarda Ali Koç’un da KOÇ HOLDİNG’te Kurumsal İletişim ve Bilgi Grubu Başkanı olarak Yönetim Kurulu’nda olduğunu hatırlatmamız yararlı olacaktı.

Ve yine, Aykut Özüner ismi KOÇ HOLDİNG için çok çok önemli bir elemandı. KOÇ HOLDİNG’in en önemli şirketlerinden birisi olarak da TÜRK TRAKTÖR vardı. Türk Traktör’ü piyasanın en önemli oyuncularından birisi haline getiren ve 2019’dan beri de Genel Müdürlüğü’nü yapan isim ise Aykut Özüner olmaktaydı. Ve bu şahıs, Erdoğan iktidarıyla çok olumlu ve uyumlu irtibatlarıyla tanınmaktaydı.

Bunun gibi, Erkan Gürkan ismi AKP’nin ilk yaptığı bürokrat atamalarından birisi sayılmaktaydı. Gürkan 2003 yılında AKP tarafından KOSGEB’in başına getirilmiş bir bürokrattı.

Şimdi sizlere bu isimleri neden yakından tanıttık? Çünkü yukarıda saymış olduğumuz ve her birinin yolu mutlaka KOÇ HOLDİNG ile kesişen bu önemli isimlerin ortak bir özelliği vardı. Bu saydığımız önemli isimler ULUSLARARASI REKABET ARAŞTIRMALARI KURUMU isimli “Derneğin” Yönetim Kurulu üyeleri arasındaydı. Ama sizlere sürprizimiz bitmedi… Bu “KOÇ” gibi güzide derneğimizin yönetim kurulu içerisindeki “Ağır top” ise Ali Koç olmaktaydı! Evet, Ali Koç da bu derneğin yönetim kurulu üyesi konumundaydı.

Şimdi bize; “Arkadaş sen bizi çıldırtacak mısın? Ne alakası var Melih Bulu ile bu saydığın deve dişi gibi adamların? Hem zaten 3-5 aya nükleer silah yapılabileceğini söyleyen müthiş bir dehaya (!) sahip Melih Bulu nasıl bu adamlar ile yan yana hatırlatılır?” sorusunu yanıtlayalım.

İşte konunun asıl bombası da bu yanıtta saklıdır. Zira böylesi “YILDIZLAR GEÇİDİ” gibi bir yönetim kurulu olan “Koç” gibi güzide derneğimiz Uluslararası Rekabet Araştırmaları Kurumu “Derneği”nin Başkanı Boğaziçi’ne atanan AKP’li Rektör Melih Bulu olmaktadır!

Hayır, yanlış okumadınız… Az önce hepsini detayları ile anlattığımız, CFR’nin Türkiye ayağı olan Global İlişkiler Forumu GİF’e bağlı Rekabet Araştırma Kurumu Yönetim Kurulu Başkanı bu Rektör Melih Bulu, malûm odakların ricasıyla bu makama atanmıştır. İşte bu Sn. Bulu’nun ülke çalkalandığı halde gevrek gevrek gülerek, “İstifa etmeyi kesinlikle düşünmüyorum” derken kendisine olan ve herkesi çıldırtan özgüveninin altında yatan sebebi anladınız mı?

İşin daha da ilginci; Cumhurbaşkanı Erdoğan, adını vermeden Osman Kavala’nın eşi üzerinden protestoculara SOROS göndermesi yaparken, Melih Bulu SOROS’a ve Kavala’ya çok yakın isimlerin bulunduğu derneğin “BAŞKANLIĞINI” yapmaktaydı. Yani Sn. Erdoğan hâlâ küresel sermayenin yanındaydı!

AKP, “Küresel sistem” ile “Tasfiye olmamak” adına pazarlıklar yapmakta, korkunç tavizler sunmaktaydı. Yaptığı tüm yeni atamalarda ekonomiden, büyükelçiliklere kadar bu kaygı yansımaktaydı. Siyonist güdümlü “Küresel sistem” ise ABD ayağında CFR’de, İngiltere ayağında Chatham House’da ayarlanmaktaydı. Koç Grubu ise Rahmi Koç ve Ali Koç vasıtası ile CFR’de, Ali Koç vasıtası ile “Mütevelli Heyeti Üyesi” ve Türkiye Ortağı olarak Chatham House’da “Yönetim seviyesinde” etkin konumdaydı. AKP oyları erirken “Küresel sistemle” anlaşarak erken seçim yapmak telaşındaydı…

Bu tabloda Sn. Erdoğan, sizce küresel güç odakları ile “Aynı protokol masasında” oturan KOÇ HOLDİNG’le daha fazla uğraşmak mı yoksa uzlaşmak mı istiyorlardı?

Peki, Sn. Erdoğan’ın ve danışmanlarının; Melih Bulu’nun KOÇ ile bu yakın ilişkisinin hiç farkına varmaması ve yine, KOÇ HOLDİNG’in ise Melih Bulu’nun Boğaziçi rektörlüğüne aday olacağından habersiz olması ve kendisini desteklememiş olması ihtimali var mıydı? Ve tüm bu ilişkiler ve stratejik bileşenler ortadayken buna tüm toplumsal olaylarda tepkisini koymaktan çekinmeyen KOÇ’un ve temsil ettiği “KLASİK ESKİ BÜYÜK SERMAYE” gruplarının en önemli temsilcilerinin Boğaziçi protestoları boyunca çıt çıkartmamasını da eklemek lazımdı. İşte tüm bunlar alt alta konulduğu zaman ortaya çıkan tablo ortaya koymaktadır ki ne Melih Bulu sıradan bir Rektör konumundaydı, ne onun Boğaziçi gibi “Simgesel” bir üniversiteye atanması sıradan bir olaydır. Olay bir AKP kadrolaşmasının çok çok ötesinde Siyonist sermaye ve küresel sistemle bir büyük “UZLAŞI” olayıdır…

AKP siyasal hayatını devam ettirebilmek için, lafta atıp tuttuğu “Küresel” sistem ile pazarlık yapmak telaşındadır ve bu nedenle Boğaziçi gibi simgesel bir üniversiteye “Mesaj” verme amaçlı olarak “KOÇ ile yakın ilişkileri” olan Melih Bulu atanmıştır… “Mesaj” verilenlerin “Mesajı” aldığını yahut “Mesajı” gönderene “Aradığınız küresel güce şu an ulaşılamıyor” dediği ise önümüzdeki süreçte belli olacaktır.”[1]

Şimdi siz söyleyin; bu Melih Bulu kimlerin kulu olmaktaydı? Şu zavallı sağcılar ve solcular kimlerin davulunu çalmaktaydı?

Soylu cephesinin mesaj telaşı!

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun danışmanı dikkat çeken bir mesaj paylaşmıştı. Soylu böylece kendisine yapılan eleştirilerin de önünü tıkamıştı. Ayasofya "baş imamı" Prof. Dr. Mehmet Boynukalın, sosyal medya hesabından tepki çeken bir paylaşımda bulunmuşlardı. Boynukalın, Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez temel ilkelerinden biri olan laikliğin anayasadan çıkarılması yönünde çağrı yaparak, “1921 ve 24 anayasalarında devletin dini İslam’dı ve laiklik yoktu. Cumhuriyet fabrika ayarlarına dönsün” teklifini yapmıştı.

Boynukalın'ın sözleri tartışılmaya devam ederken, gazeteci Hadi Özışık da Youtube hesabından yaptığı programda, Mehmet Boynukalın'a çok sert tepki gösterdi. Boynukalın için, "Sen kimin adına racon kesiyorsun?" diyen Özışık, "Ey Boynukalın, boynun devrilsin senin" diye çıkışmıştı. Hadi Özışık, Prof. M. Boynukalın’ın, Sn. Erdoğan’ın samimiyet ve cesaret ayarını ortaya çıkaracak uyarıları üzerine şunları zırvalamıştı:

"Senin görevin şu: Günde 5 vakit, Ayasofya’ya gelen insanlara namaz kıldırmak. Cuma namazını eda ettirmek. Başka da bir görevin yok. Siyaseten de görevin yok. Senin asli görevin bu. Peki sana mı düşmüş, Anayasa’da laiklik olmasın demek? Sen kimsin ya? Kimden güç alıyorsun kardeşim? Gücünü bize söyle de ona göre hareket edelim, tedbirimizi alalım? Sen kimin adına racon kesiyorsun? Sen hangi kişinin nüfuzunu kullanarak böyle bir ifadeyi kullanırsın, Türkiye’yi karıştırmak için fitne fesat üretirsin? Ey Boynukalın, boynun devrilsin senin. Laiklik sana niye batıyor ya?"

Hadi Özışık’ın Boynukalın'a dair sözleri “Ak Troller” tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Öyle ki… #hadsizhadiözışık hashtagı dahi başlatılmıştı. Ve çarpıcı olan şu noktaydı: Gazeteci Özışık’ı hedef alanların bir bölümünün Bakan Süleyman Soylu’ya da tepki koymaları kafa karıştırıcıydı. Zira, Hadi Özışık Süleyman Soylu’ya yakın olarak bilinen yandaş bir yazardı. İşte tam bu esnada; İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun danışmanı Mazhar Yıldırımhan’ın da #hadsizhadiözışık etiketiyle Özışık'a yüklenmesi anlamlıydı.

Yıldırımhan, Özışık'ı hedef alırken, "Fikrini söyle de herkes bilsin. İlmi noktada yanında cücenin cücesi kaldığın bir ilim adamına boynun devrilsin demek, müstekbirlerin yanından mazluma taş atmak demektir. Sen laik ol, laik öl kime ne? Ancak sadece -varsa- fikrini tartış, ilmini ortaya koy!.. #hadsizhadiözışık" diye haşlamıştı. Bu tweet dikkatlerden kaçmamıştı. Sanki oklar Bakan Soylu'nun üzerindeyken; Soylu, danışmanına Twitter mesajı attırarak, kendisine yapılan eleştirilerin de hedefini saptırmıştı. Bir yandan da, ona yakınlığı bilinen Özışık üzerinden kendisinin yıpratılmasını da engellemeye çalışmıştı.

Yeni Anayasayı hazırlayacak Yavuz Atar’ın FETÖ bağlantısı!

Yeni anayasa çalışması için kurulacak ekibi Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Yavuz Atar oluşturacaktı. Peki Yavuz Atar kim olmaktaydı?

Hürriyet gazetesi yazarı Nuray Babacan, yeni anayasa çalışması için kurulacak ekibi Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Yavuz Atar’ın oluşturacağını yazmıştı. Nuray Babacan, “Cumhurbaşkanlığı’nda yapılan değerlendirmelerden sonra, yeni anayasayı ete-kemiğe büründürecek ekibin başına Yavuz Atar getirildi. Şimdi Atar, bu konunun uzmanı olan tüm kesimlerin temsilcilerinden oluşan bir komisyon kuracak” ifadelerini kullanmıştı.

Şimdi Erdoğan yandaşlığı sırıtan Aydınlık gazetesi 2018 yılında, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Dr. Yavuz Atar’ın Konya’da FETÖ yayınevi olduğu konuşulan ve küresel sermaye bağlantısı tartışılan "Mimoza Yayınları"na ortak olduğunu yazmış ve haberinde bir de belge yayımlanmıştı. Konya Ticaret Odası imzalı belgede, FETÖ adına faaliyet yürüten ve Konya’da örgütün yapılanma merkezi olduğu iddia edilen Mimoza Yayınları’nın 7 ortağından birinin Yavuz Atar olduğu yazılıydı. Fetullah Gülen’in eski yaveri Nurettin Veren de 2017 yılında, TGRT canlı yayınında Prof. Yavuz Atar ile ilgili iddiaları gündeme taşımıştı. Nurettin Veren, Atar’ın 15 Temmuz’dan sonra da FETÖ’nün olduğunu iddia ettiği Kırgızistan’daki Manas Üniversitesi’ne gittiğini aktarmıştı.

Peki, Yavuz Atar kim olmaktadır?

-Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Yavuz Atar, 1990 yılında Selçuk Üniversitesi’nde doktorasını yaptı, devamında 1995 yılında doçent, 2004 yılında da profesör unvanı aldı. Selçuk Üniversitesi’nde Anayasa Hukuku dersinde öğretim görevliliği yapan Atar 2010 yılında YÖK üyesi yapıldı.

-Ocak 2017’de FETÖ’nün Orta Asya ülkelerinde karargâhı olduğu iddia edilen Türkiye-Kırgızistan Manas Üniversitesi’ne Yavuz Atar mütevelli heyeti üyesi olarak atandı. Daha önce bu üniversitede FETÖ üyelerinin akademik yükseltme yaparak Türkiye’ye döndüğü de anlatılmıştı.

-Yavuz Atar dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından 13 Kasım 2014 tarihinde YÖK Başkanvekilliğine atanmış, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ise görevinden alınmıştı. Başkanvekilliği görevinden alınmasına rağmen de YÖK üyeliğine dokunulmamış, hatta Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olarak şimdiye kadar görevinde bırakılmıştı.

-2011 yılında Atar’ın başkanlığında YÖK’te kurulan 3 kişilik ön inceleme komisyonu, YGS’deki şifre iddialarıyla ilgili olarak ÖSYM Başkanı Ali Demir’in soruşturulmasının önünü tıkamıştı. Oysa Ali Demir hakkında “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini düşürmeye teşebbüs, silahlı terör örgütüne üye olmak ve ÖSYM Kanunu’na muhalefet” suçlarından dava açılmıştı.

Sn. Erdoğan’ın kurusıkı çıkışları altında hep; “tehlikeli tavizleri gizleme çabası” yatmaktaydı! Ancak Devlet ile Hükümeti ayırmak lazımdı…

Hatırlayınız; 7 yıl önce farklı yollarda pusu kurulup kaçırılan; subay, astsubay, polis, asker ve jandarma 13 masum vatandaşımızı Kuzey Irak’a taşıyıp saklayan ve sonunda Gara’daki bir özel mağarada vahşice canlarına kıyan PKK’ya kurusıkı laflarla sataşan, ama şahsi ve siyasi hesaplarla sivil PKK olan ve onun sayesinde sürekli gündemde kalıp reklamı yapılan, eleman temini ve toplumsal destek sağlanan şu HDP’ye, yüz kere hak ettiği halde, hâlâ kapatma davası bile açamayanların sahte samimiyetlerine nasıl inanacağız? PKK mağaralarında bulunan ABD ve Rus silahlarının sahiplerine laf edemeyip kiralık kuklalarına atıp tutanların, ucuz ve uyuz kahramanlık numaralarıyla halkımızı uyutanların bu ülkenin asıl sorunu oldukları ne zaman anlaşılacaktır? Evet, resmen ve fiilen, sivil ve stratejik PKK olan HDP’yi, AB ve ABD’nin ve bunların arkasındaki CFR’nin baskısı yüzünden, hukuki ve vicdani sorumluluklarını erteleyerek kapatamayanlar ve yasal tedbirlerle benzeri partilerin önünü tıkayamayan tüm yetkili ve görevliler PKK’nın dolaylı suç ortakları sayılmayacaklar ve ma’şeri (toplumsal) vicdanda lanetle anılmayacaklar mıydı?

Sn. Erdoğan bu olaydan bir iki gün önce, “Bekleyin çarşamba günü yapacağımız Ulusa Sesleniş konuşmamızda, Milletimize çok önemli müjdeler vereceğiz!..” diye havalar atmış; böylece ucuz kahramanlık ve siyasi rant hatırına çok gizli ve stratejik bir harekâtla ilgili PKK’nın ve Amerika gibi kahpe patronlarının kulağına su kaçırmış, fakat ardından: “13 vatandaşımızı kurtarmak üzere operasyon yaptık, ama maalesef başaramadık!” itiraflarında bulunmuşlardı. ABD, Rusya ve ÇİN gibi ülkelerin, bölgedeki bütün terör unsurları ve mayınlar temizlense bile; oradaki şiddetli kış şartlarında ve gece karanlığında sıradan bir tatbikat dahi yapamayacakları çetin bir coğrafyada, kahraman Ordumuzun çok başarılı operasyonları elbette takdire şayandı. Bizim uyarılarımız taktik hatalara ve istismarcı yaklaşımlaraydı. Sn. Bahçeli ise; Cumhuriyet Başsavcılığını HDP’yi kapatmak üzere göreve çağırırken, kendilerinin MHP olarak niye hâlâ bir girişimde bulunmadıklarını ise bir türlü açıklayamamıştı.

Hem iktidar ve ortağından hem de muhalefet kanadından, milletin gözüne baka baka şu safsatalar konuşulmaktaydı:

  “Efendim, HDP’yi kapatmak çare değilmiş… Başka bir isim altında tekrar kurulabilirmiş!?”

  Koca koca adamlar, prof.lar, yazar ve yorumcular: “ABD ve AB, HDP’yi kapatmamıza izin vermiyorlar!” diyerek gerçekleri konuşup halkımızı aydınlatacaklarına bu asılsız ve astarsız yalanlara sığınmaktaydı. Şimdi kalkıp da;

- “İthalat ve ihracat hedefli ticari şirket statüsünde kurulan ama uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan teşekkülleri kapatmayalım… Eh nasıl olsa başka isim altında tekrar kurabilirler!” denilebilir mi? Veya:

- “Yardımlaşma Derneği statüsüyle kurulup, MAFYA gibi çalıştıkları saptanan, yaralama, şantaj, adam kaçırma yaptıkları ortaya çıkan girişimlere dokunmayalım. Niye, e canım başka isim altında yenilerini açabilirler!” denilebilir mi? Ya da:

- “Hemşehri tanışma ve kültür merkezi tabelasıyla açıldıkları, ama kumar ve bahis oynattıkları ve fuhuş yaptırdıkları anlaşılan derneklere karışmayalım… Eh, nasıl olsa başka kanuni kılıflar altında yenilerini açabilirler!” denilebilir mi? Hatta:

- “Kur’an kursu veya fakir öğrenci yurdu diye kurulan ama IŞİD vari tehlikeli ve terörle ilgili faaliyetleri anlaşılan oluşumlara ilişmeyelim. Niye? E nasıl olsa başka gerekçelerle yenilerini kurabilirler.!?” gibi manasız bir mazerete sığınılabilir mi?

  Bütün bunlar nasıl saçmalıklar ise... Nasıl hukuka, toplum huzuruna ve devlet onuruna aykırı şaşkınlıklar ise: “Efendim HDP’yi kapatmayalım. Çünkü başka isim altında yeniden kuracaklar!.” demek de öylesine fasit ve basit bahanelerdir!

  E siz de, bunu önleyici etkin tedbirler alın ve “Terörle irtibatı nedeniyle kapatılan bir partinin, değişik isim ve resimler altında, ama aynı hedef ve hevesler doğrultusunda kurulan benzerleri de otomatikman kapatılır!..” gibi kesin kanunlar çıkarın…

E. MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç’ın Kıbrıs uyarıları

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulunmuşlardı. Kıbrıs Rum Kesimi’nin amacının, adayı tek başına yönetmek olduğunu ve çözümden yana olmadıklarını, ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Artık iki devletli çözümden başka Kıbrıs’ta çözüm yolu kalmamıştır. İster kabul edersiniz, ister etmezsiniz” diye çıkışmışlardı. Erdoğan’ın bu sözleri, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı öncesinde Erbakan’ın Refah-Yol hükümetinin Kıbrıs Sorunu’na ilişkin çözüm önerisini hatırlatmıştı. Ama bu doğru söylemin hangi yanlış hesapları gizleme kılıfı olduğu kuşkularımız da artmıştı.

Kıbrıs’ta iki devletli çözüm önerisi, 20 yıl önce de tartışılmıştı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucu merhum Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Rum Kesimi’nin çözümsüzlükten yana olduğunu ve adanın tamamını istediğini ifade ederek, iki devletli çözüm önerisini gündeme taşımıştı.

Dönemin MGK Genel Sekreteri Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç şu açıklamayı yapmıştı.

2001-2003 yılları arasında MGK Genel Sekreterliği yapan Tuncer Kılınç, devlet aklının 2002 yılı öncesinde iki devletli çözümü köklü çözüm olarak gördüğünü, ancak AKP’nin iktidar olması sonrasında bu yaklaşımdan uzaklaştığını hatırlatmıştı.

Tuncer Kılınç şunları aktarmıştı:

“Yıllar içerisinde bu federasyon önerisi bir türlü kabullenilemedi. Dolayısıyla Türkiye için en makulü, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin ayrı ayrı iki devlet olarak tanınması lazımdır. Türkiye için en doğru çözüm budur. Çünkü biz konfederasyon olarak çözüme gittiğimizde ‘kuvvetinizi (askerinizi) çıkarın’ diyecekler. Bu sebeple bizim hem Kıbrıs Türkleri hem de Türkiye açısından, Kıbrıs’tan vazgeçme gibi bir durumumuzun söz konusu olmadığını bilmemiz lazımdır. Türkiye’nin Kıbrıs’ta bir askeri unsurunun olmasına ihtiyacımız vardır! 2002 yılında AKP iktidara geldiğinde Kıbrıs’a karşı menfi tutumları vardı. Kıbrıs’a sahip çıkan rahmetli Denktaş’a karşı da menfi tutumları vardı. Denktaş’ı yalnız bıraktılar. 2002 öncesinde iki devletli çözüm zaten gündeme taşınmıştı. Zaten KKTC’nin varlığı onu zorunlu kılmaktaydı” diyerek sözlerine devam eden MGK eski Genel Sekreteri Kılınç, iktidarın bugün geldiği iki devletli çözüme destek çıkan şu ifadeleri kullanmıştı: Türkiye açısından en doğru çözüm, iki devletli çözümdür ve gereklidir. Federasyon içinde anlaşmazlıklar olacağı bellidir. Bu işin köklü çözümü iki devletli çözümdür.”

Doğu Akdeniz’deki Doğalgaz Yatakları ve Türkiye’yi Dışlama Çabaları

Doğu Akdeniz son yıllarda önemli doğalgaz ve bazı petrol yataklarının keşfedilmesiyle daha fazla ekonomik önem kazanmaya başlamıştı ve doğalgazın Avrupa ve Ortadoğu'daki tüketici pazarı ülkelere nakli konusu güncelliğini korumaktaydı. Doğu Akdeniz; doğuda Arabistan, güneyde Afrika ve Sina, kuzeyde Anadolu tektonik plakalarının karşılaştıkları bir alanda yer almaktadır. Buradaki okyanus tabanı jeolojik devirlerdeki Neotethys okyanus tabanının kalıntısıydı.

Jeolojik Özellikler, Havzalar (Basenler), Doğalgaz ve Petrol Yatakları

Doğu Akdeniz'in kuzeyinde Alpine kuşakta Anadolu, Toroslar ve Güney Toroslar yay şeklinde belirgin kuşaklar olarak doğudan batıya kuzeydoğu-güneybatı, doğu-batı, güneydoğu-kuzeybatı yönlerinde uzanmaktadır. Anadolu Mikro-Plakasının güney sınırı Kıbrıs'ın güneyinden geçer, ki buradaki Kıbrıs Arkı (Cyprus Arc) kuzeybatıya hareket eden Afrika Plakası ve batıya hareket eden Anadolu Mikro-plakaları arasındaki yaklaşma (convergent) plaka sınırıdır. Afrika plakasının Anadolu Mikro-Plakasının altına dalması (subduction) Toroslarda bir volkanik ark oluşmasına neden olmuş durumdadır. Bu nedenle coğrafi olarak Akdeniz’de asıl hak sahibi Türkiye olmaktadır.

Doğu Akdeniz’de gelecekte yapılabilecek keşiflerle ortaya çıkarılabilecek doğalgaz rezervinin 8 trilyon m3 (tcm) olduğu yönünde tahminler yapılmaktadır. Çok uluslu büyük petrol şirketleri bölgede faaliyet başlatmışlardır. Doğu Akdeniz’in gelecekte Avrupa ve bölge ülkelerinin doğalgaz ihtiyacı için alternatif parlak bir üretim alanı olduğu konuşulmaktadır. Doğalgaz nakli için yalnızca ekonomik ve lojistik elverişliliği açısından bakıldığında, en akla yatkın güzergâhların Türkiye’ye uzanan denizaltı veya karadan geçen boru hatları ve Lübnan, Suriye veya Türkiye’de kurulacak olan gaz sıvılaştırma tesisleri olduğu açıktır. Ama Türkiye’nin başat aktör değil, taşeron yapılmaya çalışılması ve İsrail’in öne çıkarılması oyunları mutlaka bozulmalıdır.

Gazze ve Doğu Akdeniz için tehlikeli anlaşma! BM, AB, Katar ve İsrail imzalamıştı!

İsrail'den abluka altındaki Gazze Şeridi'nde termik santrale doğalgaz aktarılması için Katar, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği'nin (AB) anlaşma imzaladığını açıklamıştı. Boru hattının finansmanının Katar ve AB tarafından karşılanacağı vurgulanmıştı. Yedioth Ahronoth gazetesinde yer alan haberde, Gazze Şeridi'ndeki elektrik ihtiyacını azaltmayı amaçlayan anlaşmaya uzun yıllardır devam eden görüşmelerin ardından varıldığı hatırlatılmıştı. İki kısımdan oluşan anlaşma kapsamında İsrailli enerji şirketi Delek'in Filistin yönetimine doğalgaz ihraç edeceği, İsrail'den Gazze'ye gazın ulaştırılması için ise bir boru hattı inşa edileceği konuşulmaktaydı. Boru hattının finansmanının Katar ve AB tarafından karşılanacağının belirtilmesi kafaları karıştırmıştı. Çünkü Katar Sn. Erdoğan’ın kankasıydı ve Erdoğan güya İsrail karşıtı çıkışlarıyla tanınmaktaydı. İsrail'in 2006'dan bu yana kara, hava ve denizden abluka altında tuttuğu Gazze Şeridi'nde sadece bir termik santral bulunmaktaydı. 

 


[1] Bak; Celal Eren Çelik resmi Twitter hesabı “YAZPAROV” 10 Şubat 2021

Makale Paylaşım Sayısı: 52

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR