ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3226
mod_vvisit_counterDün5894
mod_vvisit_counterBu Hafta36599
mod_vvisit_counterGeçen hafta38986
mod_vvisit_counterBu Ay106782
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17030922

IP'niz: 3.238.70.175
Bugün: 17 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12273244

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

AB'CİLİK, HEM GERİCİLİK, HEM KAHBELİKTİR!..

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

 

Gericiliktir.. Çünkü kurtuluş savaşı öncesi işgal ve esaret dönemine yumuşak (layt) geçiştir... Sevr'in sinsi hedefine gönüllü hizmet olduğu için de, kahpeliktir.

AB'nin Kıbrıs ve Heybeliada dayatması sürüyor

Avrupa Birliği Komisyonu'nun 8 Kasım tarihinde yayınladığı Türkiye İlerleme Raporu'nun detayları ortaya çıktı. Zaten yaklaşık bir yıldır Kıbrıs konusunda söylenenlerden çok fazla bir şeyin olmadığı kesinleşti. Raporda Kıbrıs konusunda, Türkiye'nin limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açmamasından duyulan rahatsızlık birçok bölümde vurgulanarak, Türkiye'nin ev ödevini tam anlamıyla yerine getirmesi isteniyor.

 

80 sayfadan oluşan raporda Türkiye'nin özellikle Kıbrıs konusunda gerekli sorumlulukları yerine getirmediği belirtilerek, bir an önce Ek Protokol'ün yerine getirilmesi hususuna işaret ediliyor. Raporda, "Bölgesel Konular ve Dış İlişkiler" başlığının altında yer alan Kıbrıs konusundaki ana değerlendirmede, Türkiye'nin ‘Kıbrıs Cumhuriyeti'ne karşı yükümlülüklerini yerine getirmediği ve ilişkileri normalleştirme yönünde adım atmadığına dikkat çekiliyor.

Komisyon, Türkiye'nin ‘Kıbrıs Cumhuriyeti'nin uluslararası kuruluşlara üyeliğini veto etmeyi sürdürdüğünü de işaret ederek, 21 Eylül 2005 tarihli karşı deklarasyon hatırlatılıyor. Deklarasyonda, "Türkiye'nin sözlerini yerine getirmemesi halinde müzakerelerin tamamı olumsuz etkilenebilir" deniliyor.

Türkiye'nin ‘Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımasının üyelik sürecinin temel unsurlarından olduğu da vurgulanan AB İlerleme Raporu'nda, Rum kesimini tanıma ön koşul olarak söylenmiyor, ancak tam üyelik için de bu tanımanın gerekli olduğu dile getiriliyor. Raporda her fırsatta Türkiye'nin Kıbrıs Rum Kesimi'nin gemi ve uçaklarına liman ve havaalanlarının açılması gerektiği vurgulanıyor. 

Bu yönde var olan kısıtlamaların kaldırılması konusunda hiçbir gelişmenin yaşanmadığını belirten raporda, Gümrük Birliği anlaşmasını tüm AB üyelerine, yani Güney Kıbrıs Rum Kesimi'ne de tam olarak uygulaması gerektiğine dikkat çekiliyor. Dolayısıyla malların serbest dolaşımına konulan söz konusu engelin de kaldırılması ifade edilen raporda, AB üyeleri ile ikili anlaşmalar gereği hava taşımacılığında milliyet temelinde ayrımcılık yapılmaması gerektiği aktarılıyor. İnanç özgürlüğü konusunda taraflı tutumunu sergilemekten çekinmeyen Avrupa Birliği, hazırladığı son ilerleme raporunda da inanç özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılmadığı eleştirisi yaparak Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmamasını gündeme getiriliyor.


AB'nin raporu 10. uyum paketi olup karşımıza çıkacağa benziyor.

Sözde Ermeni soykırımın tanınmasına ilişkin değişiklik önergesinin komisyonda kabul edilmesi, Türkiye'nin sert tepkisine yol açmıştı.

Taslak raporda, Türkiye'den, reform süreci, özellikle ifade özgürlüğü, dini haklar ve azınlık hakları, sivil-asker ilişkileri, kadın hakları, sendikalar, kültürel haklar, yargının bağımsızlığı ve reformların uygulanmasının hızlandırılması isteniyor.

Hükümetin hazırladığı 9. reform paketinin memnuniyetle karşılandığı ifade edilen raporda, yeni terörle mücadele yasasının temel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı unsurlar içermemesi talep ediliyor. "Hükümet yetkilileriyle askeri personel ve güvenlik personeline ayrıcalık yapılmadan yargı önünde herkese eşit muamele yapılması" istenen raporda, Türk Ceza Kanunu'nda "keyfi yorumlamaya uygun olduğu" savunulan 216, 277, 288, 301, 305 ve 318. maddelerin değiştirilmesi çağrısında bulunuluyor.

Türkiye'nin limanlarını Rum gemilerine açması da talep edilen raporda, "Kıbrıs (Rum kesimi) dahil tüm AB üyelerinin tanınması, müzakere sürecinin zorunlu parçasıdır" deniliyor.[1]

Avrupa Birliği resmen bölücülük yapıyor!

Avrupa Parlamentosu genel kurulu, Hollandalı Hıristiyan Demokrat üye Camiel Eurlings tarafından kaleme alınan Türkiye raporunu oylayarak kabul etti.

Genel rapor oylamasında 429 lehte ve 71 aleyhte oy kullanıldı, 125 parlamenter çekimser kaldı. Bağlayıcı özelliği olmayan tavsiye niteliğindeki raporda, Türkiye'ye AB üyeliği yolunda yapılan "reformların hızlandırılması" çağrısında bulunuldu.

Raporda, özellikle ifade özgürlüğü, dini haklar ve azınlık hakları, sivil-asker ilişkileri, kadın hakları, sendikalar, kültürel haklar ve yargının bağımsızlığı alanlarında reformların ve uygulamanın hızlandırılması istendi.

Hükümetin 9. reform paketi hazırlamasının memnuniyetle karşılandığı ifade edilen raporda, yeni terörle mücadele yasasının temel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı unsurlar içermemesi tavsiye edildi.

"Hükümet yetkilileriyle askeri personel ve güvenlik personeline ayrıcalık olmadan yargı önünde herkese eşit muamele yapılması" istenen raporda, Türk Ceza Kanunu'nda "keyfi yorumlamaya uygun olduğu" savunulan 216, 277, 288, 301, 305 ve 318. maddelerin değiştirilmesi çağrısında bulunuldu.

Raporda, terör örgütü PKK sözde kınanırken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen yıl yaptığı "cesaretlendirici" açıklamanın ardından, "Türk hükümetinin Kürt sorununa demokratik çözüm araması" çağrısına yer verildi.

Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın görevden alınmasının "derin endişe kaynağı" olduğu belirtilen raporda, "Şemdinli olaylarından sonraki gelişmelerin, Türk toplumunda ordunun rolünün yeniden canlandığını değil, devam ettiğini gösterdiği" ileri sürüldü.

Yüzde 10 olan seçim barajının indirilmesi istenen raporda, bu sayede "Kürt partileri de dahil olmak üzere TBMM'de daha geniş temsil sağlanacağı" görüşü savunuldu. AB yolunda yapılan reformları yansıtacak yeni bir anayasaya ihtiyaç olabileceği kaydedilen raporda, Danıştaya yapılan saldırı da şiddetle kınandı.

Raporun "İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması" başlığı altında, AP'nin son raporundan bu yana dini özgürlükler bağlamında ilerleme sağlanmamış olmasından "esef duyulduğu" belirtilirken, Türkiye'ye, dini azınlıkların ruhbanlarını eğitmede ve mülk edinmede karşılaştıkları sorunları ortadan kaldırması çağrısı yapıldı. 

Raporda, Aleviliğin tanınması, cemevlerinin de dini merkezler olarak tescil edilmesi, dini eğitimin gönüllülük esasına göre düzenlenmesi gibi taleplere de yer verildi.

"Güneydoğu" başlığı altında terör örgütü PKK'nın saldırılarını yoğunlaştırmasının kaygı verici bulunduğu raporda, terörle mücadelesinde Türkiye ile dayanışma içinde olunduğuna vurgu yapıldı.

Raporda, Türkiye'ye "koruculuk sistemini lağvetmesi", "Kürt sorununa demokratik çözüm araması" ve "gözaltı ve tutuklamalarda Avrupa standartlarını uygulaması" gibi çağrılar yapıldı.

"Modern, demokratik ve laik Türkiye, medeniyetlerin birbirini daha iyi anlamasında yapıcı rol oynayabilir" denilen raporda, Ermenistan ile diplomatik ve iyi komşuluk ilişkilerinin başlatılmasında Türkiye'nin ön koşulsuz olarak gerekli adımları atması ve bu ülkeyle sınır kapısını bir an önce açması istendi.

Türkiye'nin limanlarını Rum gemilerine açması da talep edilen raporda, "Kıbrıs (Rum kesimi) dahil, tüm AB üyelerinin tanınması, müzakere sürecinin zorunlu parçasıdır" denildi.[2]

"Ermeni soykırımı dayatması" sürüyor

İşte Avrupa'nın fikir özgürlüğü

Hollanda'da 22 Kasımda yapılacak erken genel seçimler öncesinde Ermeni diasporasının başlattığı kampanyanın sonucunda iki ayrı partinin listelerinde yer alan toplam üç Türk kökenli aday, listelerden çıkarıldı.

Türk kökenli milletvekili adayları Erdinç Saçan (Sosyal Demokrat İşçi Partisi-PVDA), Ayhan Tonca ve Osman Elmacı'nın (Hristiyan Demokrat Parti-CDA) Ermeni soykırımı iddialarını kabul etmedikleri için listelerden çıkarıldıkları bildirildi.

Ermeni lobisinin geçen hafta Hristiyan Demokrat Parti yönetimine gönderdiği, Türk adayların soykırım iddiaları konusunda Türkiye'nin politikasına yakın durduklarını öne süren mektubuyla başlayan ve Hollanda basının da büyük destek verdiği karalama kampanyası sonucunda önce Erdinç Saçan aday listesinden çıkarıldı.

Ülkedeki Türk toplumunun en çok destek verdiği ve seçimlerden birinci parti konumunda çıkması beklenen Sosyal Demokrat İşçi Partisi listesinin 53. sırasında yer alan Saçan'ın listeden çıkarıldığını parti Genel Başkanı Michiel Van Hulten, Amsterdam'da dün toplanan parti yönetim kurulunda, Saçan'ın, "Ermenilere soykırım yapıldığını kabul etmeye yanaşmadığı" için aday listesinden çıkartılmasının kararlaştırıldığını bildirdi.[3]

Amerika temasları ve Avrupa tercihleri bizi nereye sürüklüyor?

Başbakanın aylardır ve bol bol reklam edilen beklenilen Amerika seyahati nihayet gerçekleşti.

Her ne kadar, Türk medyası renkli fotoğraflarla, şaşaalı başlıklarla olayı topluma büyük bir başarı gibi yansıttıysa da yayınlanan komünike ve basın bildirilerinden anlaşıldığı gibi diplomatik açıdan gezi, oldukça sönük bir sonuç doğurmuştur.

Neden Sönük?

1- Her şeyden önce 1 saat 40 dakika sürdüğü söylenen toplantının resmi tercüman aracılığı ile yürütüldüğü hatırlanırsa, o zaman gerçek anlamda, toplantı ancak 45-50 dakika sürmüş demektir. Bunun, başta ve sonda aile fertlerine, iltifat ve teşekkürlere ayrılan 10-12 dakikası da düşülünce, geriye sadece 35-36 dakika kalmış demektir.

 2- Bilindiği gibi, Orta Doğu'da kan gövdeyi götürmekte ve Türkiye'yi son derece yakından ilgilendiren birçok konu bulunmaktadır. Yazılı bildirilerden anlaşıldığına göre konuşmalar sırasında adı söylenmeden PKK problemi, genel "terörle mücadele" kapsamında ele alınmıştır. Kıbrıs konusu ele alınmış, Suriye ve İran'dan bahsedilmiştir. Türkiye'nin AB'ye girme çabalarında destek istenmiş ve bir de Sudan'dan (özellikle Darfur olaylarından) konuşulmuştur. Bunlar basında öne çıkan 6 başlıktır (neden Darfur?! bilinmez). Demek ki her konu için dolu, dolu 6 kıymetli dakika harcanmıştır.

 3- Darfur daha da uzun konuşulmuş ve Amerikan tarafı notlar almıştır. (Keşke gitmişken, Alaska'daki balinaların korunmasından, Avustralya'daki seçimlerden, Latin Amerika'daki Yağmur ormanlarında ki yerli halkın durumundan da bahsetmiş olsalardı!).

4- Türkiye'yi doğrudan ve ciddi olarak ilgilendiren konularda Sn. Başbakan Türkiye'nin istek ve hassasiyetlerini açıkça dile getirmiştir. Ama Bush'un verdiği cevapların tümü, son derece genel, yuvarlak ve hiçbir şekilde bağlayıcı kabul edilebilecek cevaplar olmamıştır.

 5- Yine basında öne çıkan hususlar, Yahudi lobileri ile yapılan toplantılar, bir üniversitede verilen konferans ve bir de Amerika'nın en zengin Türk'ünün verdiği yemek olmuştur. Bu yemekte ünlü aktör Robert De Nero'nun bulunması ile Hollywood'un Sanal Dünyası'nın mensuplarının temsili, olaya renk katmıştır. (Ancak, bundan nasıl bir fayda umulmuştur? Henüz bilinmemektedir.)

Dolayısıyla, bu geziden umulan ve elde edilmek istenen hasılanın belki ancak yarısı elde edilmiş gibi görünüyor. Yani, "Dağ, fare doğurdu" denilebilir veya bu sadece bir "kucaklaşıp, barışma" ziyareti gibi gerçekleşti de, denebilir. En azından sayın başbakan, "iyi arkadaşım" sıfatını kazanmış oldu. Amerikan- Siyonist gruplarından aldığı diğer madalyalarının yanına ilave edilebilecek "manevi" bir madalya daha kazandı. Ne mutlu ona!!

Avrupa Yakasında Yeni Bir Şey Yok:

1- Diğer taraftan hem AB'nin raporuna, hem de Avrupalı liderlerin tavırlarına bakmakta fayda var. AB raporu her zamankinden daha sert ve tenkitçi bir dille kaleme alınmış. Hani, "hiç etkilemez, orası gayri resmi bir kurumdur" diye Avrupa Parlamentosu'nu (AP) ciddiye almayanlar, şimdi herhalde anlamışlardır. AP'nin tenkit havası ve sertliği aynen Avrupa Birliği grubuna da sirayet etmiş bulunmaktadır. Bununla da kalmayıp, Avrupa'nın siyasi yönü olan Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi (AKPA)'ne de sirayet ederek, orada da şimdiye kadar görülmemiş bir "Kürt Raporu" hazırlanmış bulunmaktadır. Şimdi, içimizdeki "Koyu Avrupa Taraftarları" ve AB Fundamentalistlerine sormak gerekir," Ne vakte kadar kendinizi ve Türk halkını aldatmaya devam edeceksiniz? Ne vakte kadar gerçekleri olduğu gibi görmeyeceksiniz?"

 Dünden beri Ankara'da konferanslar veren Olli Reihn(AB), ortalıkta Sömürge Valisi gibi dolaşmakta, herkese ders vermekte ve taleplerde bulunmaktadır. Ondan önce de AB'den bazı yetkililer ve hatta bazı yüksek rütbeli subaylar bile gelip, yapılmayacak tenkitleri yapıp, gittiler. Bu hususlar Genelkurmay Başkanı'nın konuşmasına bile konu oldu. Ama bu durumlara kızabilirmiyiz? Avrupalılara yalvar-yakar olup, durumu bu hale getiren kendi seçtiğimiz hükümet üyeleri değil mi? Kısaca, ne yaptıkları bile belli değil.

 Soros'un desteklediği vakıflar (mesela TESEV) aracılığı ile yaptırılan yeni rapor da aynı tarihlerde ülke gündemine bomba gibi düştü. Rapor, tam bir rezalet. Dış kaynaklar, içeriden buldukları kişilere zehir-zemberek bir rapor yazdırarak sözde, öz-eleştiri, olgunlaşma tenkitleri yaptırılmış. Bu raporda, orduya kadar her şey yerilerek, Avrupalıların elleri güçlendiriliyor. Vakıflar yasası gereği gelişecek olaylar herhalde bizlere bu günleri aratacak. Türkiye aynen, Milli Kurtuluş (veya İstiklal Savaşı) Savaşı öncesi olduğu gibi hem içeriden, hem de dışarıdan tam bir cendereye sıkıştırılmaktadır.

2- Avrupa liderlerinden birkaç kesit almakta fayda vardır:

Helmut Schmidt (Eski Almanya Başbakanı) :"...AB içinde Türkiye'nin yeri yoktur, 70 milyon Türk'ü Avrupa içinde dolaştıramayız...."

Verheugen (Eski AB genişlemeden sorumlu bakanı): "... Türkiye aday olarak kalacaktır.... Üye olabileceğini düşünemiyorum"

Giscard d'estaing (Eski Fransa Cumhurbaşkanı): "Türkiye'nin AB'ye girmesi Avrupa'da oluşan birliğin sonu olur...... Türkiye'nin farklı bir yapısı ve farklı bir kültürü var."

Chirac (şimdi başta olan Fransa Cumhurbaşkanı): "... Ermeni soykırımını tanımadan, Türkler AB üyeliğini düşünmemelidirler. Bu bir ön şart haline getirilmelidir."

 Hans Dietrich Genscher (Eski Almanya Dışişleri Bakanı): "Türkiye için bir Yugoslavya modeli öngörülmektedir...." (Başka deyişle, parçalara bölünme modeli)

Tom Spencer (İngiliz parlamenter): "Türklere 30 yıldır sözler vererek hiç dürüst davranmadığımızı düşünüyorum. Gerçek niyetimiz Türkleri hiçbir zaman kabul etmemek..."[4]

 İşte tam bu sırada Yunanistan ve Bulgaristan dış işleri bakanları birer beyanat veriyor. Bulgar olanı, "Türkiye'nin AB'ye katılmasını destekliyoruz. AB'ye yarar ve katkısı olacaktır" diyor. Yunan tarafı ise, "Türkiye'nin girişini engelleyecek müşküller çıkarmayacağız. Avrupa medeniyetinin şartlarına uymuş bir Türkiye'yi tabii ki istiyoruz" diyor. Balla kaplanmış, zehirli ve küçümseyici sözler. Yunan Dışişleri bakanı kendince hem Avrupa'yı kandırmaya çalışıyor, hem de güya Türklerin gözünü boyuyor.

AB Fundamentalistlerine sesleniyorum: Hala, "Görmüyorum, Duymuyorum, Söylemiyorum" diyen 3 maymunu mu oynayacaksınız?

Kısacası, Avrupa Cephesinde Yeni Birşey Yok. Sadece tonun sertleşmesi, taleplerin artması ve kişilerin küstahlaşması var. Bir de buna Papa'nın İslam'a hakaretleri ve Türkiye hakkındaki fikirleri katılırsa, o zaman hükümete sormak lazım: "QUO VADİS AKP?", yani NEREYE GİDİYORSUN, AKP?[5] 

Fukuyama'nın gözüyle Neo Con gerçeği (Fukuyama insafa mı geliyor?)

 Francis Fukuyama, uzun süre Amerikan siyasetinde şahin kanadın temsilcisi olan "Yeni Muhafazakar" (neo con) düşünceyi savunmuş, hatta Bush yönetiminde Savunma Bakanlığı ve Dışişleri'nde görev almış bir isim...

Fukuyama, Amerikan imparatorluğunun kurulması gerektiğini söyleyen ve dış politikada hegemonyacı bir anlayışı savunan neo con'ların düşüncelerini artık paylaşmadığını geçtiğimiz günlerde yazdığı bir kitapla kamuoyuna duyurdu.

Türkçeye "Neo con'ların sonu; Yol ayrımındaki Amerika" ismiyle çevrilen kitabında Fukuyama, Bush yönetiminin neo con'lar tarafından kuşatıldığını örnekleriyle açıklıyor ve Amerikan dış politikasına hakim olan "rejim değişikliği, iyiliksever hegemonya, tek kutupluluk ve Amerikan ayrımcılığı" gibi kavramların neo con'lar tarafından monte edildiğini belirtiyor.

Hatta Fukuyama bugün yaşanan pek çok gelişmenin perde arkasının ilerde daha iyi anlaşılacağını ifade ediyor ve "yönetimdeki kilit isimlerin hızla değişen olaylara verdikleri karşılıkların aksine, daha büyük fikirler tarafından hangi ölçüde yönlendirilmiş olduklarını bu kişilerin hatıraları yazılana ve gelecekteki tarihçiler işlerini yapana kadar öğrenemeyeceğiz" yorumunu yapıyor.

"Neo con düşüncenin 20. yüzyılın ortasından günümüze kadar gelişen ana ilkeleri, çeşitli Amerikan geleneklerinin derinliklerinde yatmaktadır. Neo con düşüncenin iki vaftiz babası, Irving Kristol ve Norman Podhoretz Irak savaşından bir hayli zaman önce neo con düşüncenin ne olduğu üzerine denemeler yazmışlardı" diyen Fukuyama, neo con düşüncenin köklerini 1930'ların ortalarında New York City College'da okuyan bir grup Yahudi aydına dayandırıyor.

Neo con düşüncesinin temellerini atan kişilerin çoğunlukla işçi sınıfı ve göçmen ailelerden geldiğini belirten Fukuyama, bu kişilerin sol görüşlü politikalara bağlı olduğunun altını çiziyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra neo con'ların sol düşünceden kopuşları da başlıyor ve Commertary dergisi etrafında kümeleniyorlar.

Francis Fukuyama, 1980'lerden itibaren neo con'ların Amerika'daki ana muhafazakar hareketle iç içe geçmeye başladığına işaret ederek Ronald Reagan'ın da neo con zihniyeti benimsediğini ifade ediyor. Fukuyama, Bush'un da ikinci döneminde esaslı bir neo con'cu olduğunu vurguluyor.

Neo con'ların Amerikan gücünü yanlış kullandıkları, hegemonyayı hedef aldıkları ve dünyada kendileri gibi düşünmeyenleri düşmanları sınıfına koydukları biliniyor.

Fukuyama kitabında neo con'ların olumsuz özelliklerinden uzun uzun bahsediyor ve şu özlü sözle aslında çok şey anlatıyor: "Elinizdeki tek alet çekiç ise, tüm sorunları çivi gibi görürsünüz..."

Neo con'ların uluslararası kuruluşları hiçe saymaları, başta BM ve NATO olmak üzere uluslararası kuruluşların kararlarına uymamakta ısrar etmeleri, Fukuyama'nın dikkat çektiği bir diğer önemli konuyu oluşturuyor.

Fukuyama'nın kitabı okunduğunda, Bush yönetimini esir alan neo con düşüncenin Amerika'da önemli bir yol ayrımında olduğu ve sorgulama sürecinin çok hızlandığı görülüyor.

Fukuyama, bu kitabıyla birlikte artık neo con düşünceyi savunmasının imkansız olduğunu belirtiyor."[6]

Bu Japon asıllı Siyonist maşası Francis Fukuyama, bir gerçeği, gizli ve kirli amaçları için istismar ediyor. George Bush'un ve Neoconların, insanlığa yönelik hile ve hıyanetlerini ortaya koyarken, Bush filinin fincancı katırlarını ürküterek, insanlığın Siyonist sömürü saltanatına karşı dirilip direnmesinden korkuyor. Ve siyonizmin sonunu hazırlayabilecek girişimleri yüzünden Bush gavuruna karşı çıkıyor.!?

Ve maalesef Diyanet hala Diyalog davulu çalıyor!

Bardakoğlu'nun derdi ‘diyalog'dan ibaretmiş

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Roma Katolik Kilisesinin ruhani lideri Papa 16. Benediktus'un 12 Eylül'de Almanya'da yaptığı konuşmayla İslam dünyasında tepki toplamasından sonra, olanlara üzüldüğünü belirtmesini ve dün, İslam ülkelerinin büyükelçilerine dinler arası diyaloğun önemine dikkati çeken bir konuşma yapmasını yeterli bulduğunu açıklıyor.

Bardakoğlu, dün İtalya'daki La Repubblica gazetesinde yayımlanan demecinde, bu gelişmeleri "olumlu adımlar" olarak niteliyor.

La Repubblica, Bardakoğlu'nun sözlerini, "Şimdi yeniden konuşabiliriz. Ratzinger İstanbul'a hoşgelecek" başlığıyla özetliyor.

Bardakoğlu, konuya ilişkin beyanatında, "Dinler arası diyaloğa zarar verici her davranış, her konuşma şahsen beni çok üzüyor. Papa şimdi, konuşmasının tepkilere neden olmasına üzüldüğünü söyledi. İslam dünyasının temsilcileriyle buluşmasında dinler arası diyaloğu sürdürmek konusunda kararlı olduğunu belirtti. Tüm bunları, olumlu adımlar olarak görüyorum" diyor.

Papa'nın beyanatlarının Müslüman kamuoyunu yatıştırmaya yetip yetmeyeceğine ilişkin soruysa Bardakoğlu, şöyle cevaplıyor:

"Papa'nın üzüldüğünü söylemesi ve yaptığı konuşma, eminim müspet adımlar diye algılanacaktır. Tabii ki yapılan hatanın tümüyle unutulması için, doğal olarak biraz zamana ihtiyaç var. Ama en azından, Regensburg konuşmasının oluşturduğu hayal kırıklığı ortadan kalkacaktır."

Bardakoğlu, "Papa'nın (Almanya'da) kullandığı ifadeler son derece ağır mıydı?" biçimindeki soruya karşılık olarak da şunları söylüyor:

"Yapılan alıntı İslam'ın üç kutsalına; yani Allah, peygamber ve Kur'an'a karşı önyargılar içerse de bu, artık geride bırakmış olduğumuz bir tartışmadır. Papa o alıntıdan hareketle, din ve akıl, din ve şiddet konusunda konuşup İslam-Hıristiyanlık karşılaştırması yapmak suretiyle öznel değil nesnel bir hata yapmıştır. Bu da incinmeye sebep olmuştur" dedi.

Bardakoğlu, Papa'nın yaptığı konuşmayıysa şöyle değerlendiriyor:

"Papa, konuşmasında, İslam ve Müslümanlara derin saygı duyduğunu ifade etti. Diyalog ve karşılıklılığa saygı göstermeyi sürdüreceğini söyledi. Tüm bunlar, diyalog yükümlülüklerine riayet edilmeyeceğine ilişkin kaygıları sona erdirmiştir."


Papa'nın Türkiye ziyareti Neyi Amaçlıyor?

Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu, "Papa'nın Türkiye ziyareti güvenlik açısından güvenli bir seyahat olacak mı?" sorunu, şöyle cevapladı:

"Türkiye, laik ve demokratik bir ülkedir. Benim beyanatlarım siyasi nitelikte değildir. Ben sadece dini konularda konuşurum. Burada Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler ile yüzyıllardır barış içinde yaşıyorlar. Diğer dinlerin müntesiplerinin inançlarını özgürce yaşamalarını, biz kendimiz için de bir yükümlülük olarak görüyoruz. Geçmişte pek çok dini lideri ağırladık. Bizim konukseverlik geleneğimiz, bahsettiğiniz türden kaygılara mahal bırakmamaktadır."

Bardakoğlu, Mehmet Ali Ağca'nın İkinci Jean Paul'e suikast girişiminde bulunduğunun hatırlatılmasına karşılık olaraksa "Böyle bir genelleme yapmamak lazım. Avrupa'da da fanatikler camilere saldırıyorlar. Ama biz Avrupa'yı ya da Avrupalıları suçlamıyoruz" dedi.[7]

Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!

Batı âleminin ikiyüzlülüğünü dile getiren, İstiklâl Marşı şairimiz rahmetli M. Akif böyle haykırıyordu.

Merhum Akif'in bu "Maskeli vicdan" teşhis ve tesbiti, ne yazık ki hâlâ güncelliğini koruyor. Aradan asırlar geçtiği halde Batı aynı Batı, aynı kalleşlik, aynı insanlık dışı karakter.

Batı âleminde, devrimlerin beşiği sayılan şu Fransızlara bakın. Batı'nın övündüğü bir takım ilkeleri tamamen çiğneyerek, sözde Ermeni soykırımı ile ilgili yasaları parlamentolarından geçiriyorlar ve dahi kendi ilkelerini hiçe sayarak adeta, bir intihara imza atıyorlar.

Sayın Başbakan pek haklı olarak, biz onların seviyesine düşemeyiz. Pislik pislikle temizlenmez diyerek, bizim de misilleme yaparak, Fransızın Cezayir'de yaptığı, bir buçuk milyon Müslümanın katline dair, katliamla ilgili bir kanun çıkarmamıza hayır dedi.

Pislik pislikle temizlenemez, demesine dedi amma, hâlâ yine de Türkiye'nin, bu kokuşmuş topluluğa girmesini arzu ediyor.

Zira Batı'ya yaklaştıkça ne kadar çirkin ve ne kadar müstekreh bir yüzle karşılaştığımız ortaya çıkıyor.

Bizim inadımıza, Ermeni katliamını kabul eden kanunlar çıkarılıyor, bizim inadımıza Danimarka'da Peygamber Efendimize hakaret eden karikatür kampanyaları açılıyor, Hollanda'da Ermeni katliamına hayır diyen üç Türk aday seçim listesinden siliniyor.  Yine Danimarka'da bu hakaretin devamı olarak, Peygamber Efendimize hakaret yarışı yaptırılıyor. Avusturya ve Almanya Türkiye'nin üyeliğe alınmasına karşı çıkıyor, daha neler var neler...

Zinayı suç saymayın, homoseksüellerin hukukunu tanıyın, erkekle erkeğin, kadınla kadının nikahlanmasına ses çıkarmayın deniliyor.

Ayrıca Türkiye Pontus Rum devleti kurulmasına zemin hazırlasın, doğu illerinizde Ermenilere hak tanınsın, Dicle-Fırat havzaları Türkiye'den bölünsün, bu nehirlerden İsrail dahi yararlandırılsın gibi talepler yapılıyor.

Evet, maalesef Batı'ya yaklaştıkça bu kirlilikten, bu kokuşmuşluktan burnumuzu tutmamız icab ediyor.

Batı, yine aynı Batı, Mehmed Akif'ten bu yana hiçbir değişiklik olmamış, demiştim. Milletimiz bu olayları görerek AB'den yüz çeviriyor. Bu tercihinde yüzde yüz haklı. Evet Akif'in şu sözleri tamamen güncelliğini hâlâ koruyor:

"Tükürün ehli salîbin o hayasız yüzüne,

Tükürün onların asla güvenilmez sözüne...

Medeniyet denilen maskara mahlûku görün

Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün..."

Akif zamanında da, Türkiye'nin din değiştirerek Hıristiyan olmasını isteyenler varmış. Akif onlar için:

"Hele ilânı zamanında şu mel'un harbin,

Bize efkârı umûmiyesi lâzım garbın;

O da Allah'ı bırakmakla olur herzesini,

Halka îman gibi telkin ile dinin sesini,

Susturan abtalın idrakine bol bol tükürün..." diyordu.


Demek ki, gerçek mânâda tarih tekerrür ediyor.

Bu önemli gelişmelere rağmen hâlâ Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na girmesini isteyenlere hitab ediyorum:

Geliniz bu boş inadınızdan vaz geçiniz. Sizler ne Batı'nın şu çirkin yüzünü ve bize düşmanca davranan zihniyetini ve katılaşmış karakterini değiştirebilirsiniz, ne de milletimizin genlerine kadar işlemiş ve İslâm ahlâkıyla bütünleşmiş asil karakterini değiştirebilirsiniz.

Ortada kesin bir kan uyuşmazlığı var.

Olaylar gelip gelip şu değişmez ilâhi tesbitlerde noktalanıyor.

Ayeti kerime meali aynen şöyle:"Ne Yahudiler, ne Hıristiyanlar, Sen onların dinine uymadıkça senden asla hoşlanmazlar."

Öyleyse, "zararın neresinden dönülürse kârdır" diyerek, bu sevdadan vazgeçelim. AB, AB diye diye 47 sene bizi oyaladılar, zaman kaybettik. Bir yirmi sene daha bekleyeceksiniz diyorlar. Beklesek de asla elimize bir şey geçmeyecek. Tecrübe edileni yeniden tecrübe etmek pişmanlık getirir.

Maskeli vicdan sahiplerine, ne zamana kadar aldanacaksınız? [8]

Bush'a ilk defa acıdık!  

Gün gelip de Bush'a acıyacağımız aklımızın kenarından bile geçmezdi!

Ama kaderde bu da varmış.

Ve Bush'a ilk defa acıdık!

11 Eylül'ün beşinci yıl dönümü nedeniyle yaptığı konuşmada ortaya koyduğu ruh hali Bush'a acımamızda en büyük etken oldu!

Adam korkuyor yahu!

Hem de müthiş korkuyor!

Hala "Uygarlık için savaşıyoruz" yalanından medet uman Bush korkusunu bakın nasıl dile getiriyor:

"Amerika'nın güvenliği Bağdat sokaklarındaki çatışmanın sonucuna bağlı!"

Amerika'nın güvenliği neye bağlıymış, efendim?

Bağdat sokaklarındaki çatışmanın sonucuna bağlıymış, değil mi?

Pek; Bush, Bağdat sokaklarındaki çatışmanın galibi olabildi mi?

Yıllardır Irak'ta kan döküyorlar, masum insanları öldürüyorlar ama hâlâ galip gelebilmiş değiller!

Ne Irak'ta, ne de Afganistan'da galip olarak tescil edilmediler!

Savaş öncesinde "diktatörlerin cezalandırılacağı, demokrasi ve özgürlük getirileceği" yalanlarını yem olarak kullanıyorlardı!

Ülkeleri işgal edilen insanlar Bush'un söylemlerinin kuyruklu bir yalan olduğunu görür görmez direnişe geçerek, işgal kuvvetlerine karşı koymaya başladılar!

Ve Bush için geri sayım başladı!

Bir taraftan Afganistan'da bir taraftan da Irak'ta işler sarpa sarınca Bush müthiş bir korkuya kapılmış olacak ki hemen NATO ülkelerine çağrıda bulunmaya başladı!

"Kabil yönetimine destek için daha fazla çaba harcamazsak Afganistan çökecek" feryadı aslında "Amerika çökecek aman elinizi çabuk tutun" dan başka bir şey değil elbette!

Bush şimdi kendisini öyle bir batağın içinde hissediyor ki demeyin gitsin!

İşgal ettiği bütün ülkelerden çekilmesine çekilecek de sonrasında olacaklardan korkuyor ve bu korkuyu da şu sözlerle dile getiriyor:

"En büyük hata çekilmek olur. Çekilirsek bizi yalnız bırakacak değiller.

İzleyecekler!"

İzleyecekler yani kovalayacaklar!

Kovalayacaklar yani yakalayacaklar!

Yakalayacaklar yani hesap soracaklar!

Bu korkular içinde gördüğümüz Bush'a gerçekten acıdık!

Yüce Rabbimiz demek ki Bush kulunu da kendi yaptıkları ile korkutarak cezalandırmayı seçmiş!

Bush'a acımasına acıdık da yapacak bir şey de yok!

Ufacık bir hatırlatmadan başka:

Korkunun ecele faydası yok ki![9]




[1] (a.a)

[2] (a.a) 

[3] (a.a)

[4] Yiğit Bulut / Radikal / 29.08.2006

[5] 05.10.2006 / Doc. Dr. Oya Akgönenç / Milli Gazete

[6] 20.10.2006  Dr. Abdullah Özkan Milli Gazete

[7] (a.a) 

[8] 12.10.2006  Süleyman Arif Emre  Milli Gazete

[9] 16.09.2006 Zeki Ceyhan Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

EGEMENLİĞİMİZİN AB'ye DEVRİ, İDAMLIK SUÇTUR
  Anayasanın 6. maddesi: "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir. Egemenliğin kullanılması,...
Devami
ÇEÇENİSTAN DOSYASI
  İSLAM'IN KAFKAS ÜLKELERİNİ FETHİ: Kafkas diyarları upuzun, sarp ve geçit...
Devami
Çevre İllerine Patriot Yerleştirilen AMİK OVASI VE ARMAGEDDON SAVAŞI
  Bayrağını iki mavi çizginin temsil ettiği; NİL’den FIRAT’a bütün ülkelerin...
Devami
KARADELİKLER VE MUHTEMEL KIYAMET TASVİRLERİ
  Kıyamet hâdisesi ile ‘karadelik çekim kuvveti' arasında nasıl bir...
Devami
28 ŞUBAT'IN SİYONİST BARONLARI VE İŞBİRLİKÇİ FİGÜRANLARI KİMLERDİ?
28 Şubat sürecinde Generallerin darbe yapmaması adına olan bitene ses...
Devami
Türkiye’nin Maddi ve Manevi Kaynakları Kurutulmaktaydı Ve ACİL SORUN ERDOĞAN İKTİDARINDAN KURTULMAKTI!
  Türkiye’nin Maddi ve Manevi Kaynakları Kurutulmaktaydı Ve ACİL SORUN ERDOĞAN İKTİDARINDAN KURTULMAKTI![1]       ...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4509

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR