Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün3736
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta35101
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay25224
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16799579

IP'niz: 34.201.3.10
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12199398

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

HAYATİ İHTİYAÇ VARSA; MÜDAHALE MEŞRUDUR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Önce şu sorular üzerinde duralım ve lütfen biraz kafa yoralım:

SORU:1

Marazlı medya marifetiyle uzaktan kumandalı canlı robotlar haline getirilen; Gizli ve kirli güçlerin iktidar yapmaya karar verdikleri parti ve adaylardan birisine oy vermeye dolaylı biçimde mecbur ve mahkum edilen halkımızın, hür olmayan iradesiyle ve göstermelik seçim hileleri ve demonkrasi'ye (şeytan rejimine) çevrilen demokratik dalaverelerle oluşturulan "Meclisler";

•a)      Millete ve milli menfaatlere rağmen, egemenliğimizi AB'ye devredebiliyorsa...

•b)      Milli ve değerlerimizi, gençliğimizi ve geleceğimizi tehdit ve tahrip eden kanun ve kararları çıkarıp devreye sokabiliyorsa...

Peki aziz milletimizin bağrından kopan, onun tamamının tabii bir temsilcisi olan ordumuz, gerektiğinde ülkemizin, devletimizin ve milletimizin yararı ve öz çıkarları doğrultusunda, üstelik anayasa ve kanunların kendisine yüklediği görev ve sorumlulukların gereği olarak bir müdahale yaptığında niye kötü ve tu kaka oluyor?

 

SORU:2

Bu askeri darbeler, dış güçlerin ve yerli işbirlikçilerin şeytani hırsına ve hesabına uygun şekilde kışkırtılır ve kullanılırsa;

"Rejimin ve rantiyenin kurtuluş şansı!..."

"Demokrasinin balans ayarı" sayılıyor ve alkışlanıyor da, Milli mecburiyetler ve yerli mazeret ve gayretlerle yapıldığında niye "despotiklik, cunta özentisi, anti demokratiklik" olarak algılanıyor veya kasıtlı olarak böyle sunuluyor?

SORU:3

  • Söz ve fikir özgürlüğü adına sanatçı geçinen, bazısı okuma-yazma bile bilmeyen birtakım soytarılar, her konuda konuşacak ve ortalığı kokuşturacak...
  • Düşman çevrelerce övülen ve ödüllendirilen; dinimize ve Türklüğümüze hakaret eden yazar-çizer bozuntuları, aklına ve ağzına geleni savurup sataşacak...
  • Kaynağı karmaşık, arkası karanlık biçimde kazandığı, daha doğrusu kotardığı kirli ve şaibeli sermayesinin sayesinde adam sınıfına katıldığını sanan; Holding, Gazete ve TV patronları, çok yüksek perdeden atıp tutacak, fikir diye zihinsel körlük ve kirlilik kusacak...

Ama;

  • Ciddi ve çağdaş bir eğitimle ve kendi kendisini geliştirme tekniğiyle özel bir donanım ve duyarlılık sahibi olarak özenle yetiştirilen, birkaç yabancı dil öğrenen...
  • Ülke, bölge ve dünya sorunlarını yakından takip eden ve çözüm yolları üretebilen...
  • Bilgi, birikim ve becerisiyle batılı ve doğulu meslektaşlarınca gıpta edilen ve pek çok ülkede bizzat ve başarıyla ders ve eğitim veren...
  • Olayların perde arkasını, muhtemel sonuçlarını ve gerçek amaçlarını çok iyi sezip, analiz edebilen...
  • Şairin dediği gibi; Düşmanı ve hasmı rüyada değil, bizzat cephede çarpışarak, dağda vuruşarak silahın namlusundan gören...
  • Hepsinden önemli ve sevindirici olanı; (İstisnalar hariç olmak üzere) gerçek ve yüksek bir vatan aşkı, örnek bir devlet ve Cumhuriyet sevdası, milli değerlere ve manevi dinamiklere bağlılık ve bunları istismardan sakınma duyarlılığı içinde hareket eden kurmaylarımız ve komutanlarımız ise, devamlı susacak, bu kötü ve ürkütücü gidişe sessiz ve seyirci kalacak, beyinsiz ve iradesiz bir robot silah gibi davranacak!...?

Lütfen düşünün; Bu yamuk yaklaşımın, tutarlı ve insaflı bir mantığı var mıdır?

Elbette ve kesinlikle, asker siyasete karışmamalıdır. Basit parti ve iktidar çekişmelerine alet olmamalıdır. Yapay ve yüzeysel sağ-sol, ilerici-gerici sürtüşmelerine bulaşmamalıdır. Milli mesuliyetinin, görev ve yetkilerinin bilincinde ve ülkeye hizmet önceliğinde olan sivil iktidarların emrinde bulunmalıdır...

Ama bu genel kurallar;

Atatürk'ün gençliğe hitabesinde vurguladığı ve uyardığı; "gaflet, dalalet, hatta hıyanet içine düşen ve şahsi makam ve menfaatleri için istilacı ve sinsi amaçlı düşman güçlerle işbirliğine girişen" iktidarlar ve etkili güç odakları için, herhalde geçerli sayılmayacaktır.

Çünkü böyle durumlarda onlar sadece bir asker değil, aynı zamanda ve ondan da öte; şuurlu ve sorumlu bir vatan evladıdır, aziz milletimizin asil bir parçasıdır.


Org. Kıvrıkoğlu, Milli Duygu ve Duyarlılıklarımıza Tercüman Oldu

Eski Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu, Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt'ın Harp Akademileri'ndeki konuşmasının ardından '4 yıllık suskunluk sona erdi' dedi.

ıOrgeneral Hilmi Özkök'ün Genelkurmay Başkanlığı görevini Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a devrettiği tören sırasında eski genelkurmay başkanlarının çoğu hazır bulunmamıştı. Tek istisna, Orgeneral Necip Torumtay'dı. Özellikle Orgeneral Özkök'ün selefi Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ile onun selefi Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'nun bulunmayışı dikkat çekmişti.

Bunda illa özel bir neden aramak gerekmiyor. Emekli komutanların çoğu ağustos aylarını Bodrum'da geçirdiklerinden tek bir tören için Ankara'ya gelmeleri güç olabilir.

2002 yazında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in, Orgeneral Kıvrıkoğlu'nun görev süresini uzatarak Orgeneral Özkök'ü emekli etme girişiminin Çankaya Köşkü'nden dönmesi olayının tortularının, Kıvrıkoğlu ile Özkök'ün ilişkilerine nasıl yansıdığı bilinmiyor.

En Önde Oturdu

Orgeneral Kıvrıkoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt'ın geçen pazartesi Harp Akademileri'nde yaptığı konuşma sırasında salonda en önde oturuyordu.

Gazeteci İsmet Berkan'ın bir TV programında aktardığına göre, Kıvrıkoğlu toplantıdan sonra herkesin duyacağı şekilde, "Çok şükür 4 yıllık suskunluk sona erdi" diyerek konuşmadan duyduğu memnuniyeti gizlememişti.

Anlaşılan Kıvrıkoğlu, halefi Orgeneral Özkök'ün çizgisini tasvip etmemişti.

"İrtica Tarifleri"

ıÜüKomutanların o kadar doğru lafları arasında, "irtica" vurguları dikkat çekti, onlar konuşuluyor. Bu arada çok büyük tarihi yanlışlar yapılıyor. Bu konuşmalardan yola çıkılarak 28 Şubat süreci hatırlanıyor mesela.

28 Şubat iki komutanın ve sivil iktidar içindeki yandaşlarının kurguladığı menfi bir hareketti ve Türkiye'nin büyümesinin önünü kesti. Hareket emrinin de Fransız Mason localarından geldiği, belgelerle sabit.

O kadro tasfiye edildi. Onların içinden, hâlâ söz sahibi bir mevkide bulunan bir tek kişi gösteremezsiniz.

Geçenlerde bir açık oturumda konuşan bir askeri hakimi hayretle dinledim. İttihatçılardan örnek göstermeye kalktı. İttihat ve Terakki Partisinin ve teşkilatlarının "biraderler" tarafından yönetildiği, tarihi bir gerçektir. Onlarınki "siyasete karışmak"tı evet, ama Alman Masonlarıyla dayanışma içinde olan bu paşalarımız, Allah taksiratlarını affetsin, Sivastopol'u, Türk bayrağı çekmiş Alman gemileriyle bombalayarak bizi savaşa, yani ateşe attılar. Bu durumu "milli bir ordu"nun, kaygılı beyanlarıyla karıştırmamak lazım. Bugünkü ordu İttihat ve Terakki ordusu değildir. Gerçi 1. Dünya harbinde İttihatçı subaylar cephelerde cesaretle ve ihlasla savaştılar ama yönetim ne yazık ki onlar kadar temiz kalamadı. Söyler misiniz, Çanakkale'de ordumuzun başında Alman generallerin ne işi vardı?

Şimdi herkes irticayı tarif etmeye çalışıyor. Aynen körün fili tarif etmesi gibi. Fil kulaktır, fil kuyruktur, fil hortumdur vs. Askerlerimizin vatanperverane kaygılarını açıkça söylemeleri de iktidarın ekmeğine yağ sürüyor. Bu eleştirilerin "mütedeyyin halka" yöneltilmiş olduğu düşünülüyor. Oysa münferit olaylar dışında askerlerin "ilke" olarak böyle bir derdi olacağını sanmıyorum. Bunu komutanlar daha önceki çeşitli beyanlarında belirttiler. Halkımızın çoğunun, iktidar partisinin tabanı da dahil ve dindarların çoğunun, siyasette yapılan yanlışları, verilen tâvizleri, Türkiye'nin başına örülen çorapları bilmediği de muhakkak. Onlara Büyükanıt Paşa'nın başlattığı küreselciliğin tehlikeleri açık açık anlatılmalı. İrticanın dış kaynaklı olduğu, hatta açıkça Washington ve Brüksel kaynaklı olduğu anlatılmalı. Dikkat ederseniz küreselciler, Müslüman kanallarından ve gazetelerinden çıkmıyorlar.

İrtica'nın Sevr'e gitmek demek olduğu, Türkiye'yi işgale açık hale getirmek isteyenlerin siyasi projeleri olduğu, 28 Şubat'ın asla milli bir ordunun eylemi olmadığı ve bunun sorumlularının (şimdi aktör diyorlar) tasfiye edildiği hatırlatılmalı.

Şimdi Mustafa Yıldırım'ın "Sivil Örümceğin Ağında" adlı kitabından bir bölüm alıyorum:

1983 sonlarında ABD kongresinin onayıyla NED (Ulusal Demokrasi Fonu) kuruldu. CIA emeklisi Ralph Mc Gbee, bu kuruluşun işlevini, deneyimli istihbaratçı söylemiyle şöyle yorumluyor:

"CIA'nın ülkelerin karıştırılması operasyonlarında kullanılan birçok işlevinin, NED'e transferiyle bu fonun kullanımına gidildi. CIA'nın örtülü eylemlerine, ek olarak Uluslararası Kalkınma Ajansı (AID) ve B. Devletler İstihbarat Ajansı (USİA) da "demokrasi yayma" operasyonlarında yer almaktadır. Avrupa'da yerleşik ve çoğu B. Devletler tarafından parayla beslenen hükümet dışı örgütler (NGO) de doğrudan ya da dolaylı olarak bu operasyonlarda yer alıyorlar. Bu tür örgütler ve ajanslar aşağı yukarı açıkta iseler de CIA, hükümetleri "destekleme" ve yıkma gibi birinci rolünü elinde bulundurmaktadır."

"Para kaynağı doğrudan ABD hazinesi, yani devlettir. NED ise paranın kasasıdır. Ayrıca Vakıflar ile Konsey ya da enstitü ve Merkez adıyla örgütlenmiş olan seçkinler kulüpleri, AID ve hatta Amerikan sendikaları, şirketler, iş adamları, para havuzuna katılmaktadırlar. Batı Avrupalı siyasi vakıflar ve dernekler de ortak bütçeye sonradan katıldılar. Amaçları gizlenmeyecek kadar açıktır. Doğu Avrupa'yı, Asya'yı, Ortadoğu'yu, Okyanus devletlerini "birlikte" yeniden kolonileştirmek, doğal kaynakları çok uluslu şirketlerin aracılığıyla yağmalamak."

Büyükanıt Paşa'nın dikkat çektiği dış kaynaklı örümcek ağı budur. Şimdi size aynı kitaptan 18 adımda demokrasi başlıklı bölümün bazı paragraf başlıklarını sunuyorum. Ülkelerde yapılanlar budur. Bizim ülkemizde yapılanlar da budur. Bu hal basit bir "irtica" suçlaması değildir ve başta da dediğim gibi yanıltıcı bir söylem kullanılmakla birlikte, söylenmek istenen, İrticanın Washington ve Brüksel kaynaklı oluşudur:

1. Kamuoyu oluşturucular.

2. Alt örgütler yoksa hemen Helsinki Nihai Senedi kapsamında, Helsinki Yurttaşlar ve Ortak zemin merkezleri örgütlemek ve koşullar olgunlaştıkça uzaktan yönlendirilebilecek bir ilişkiler ağı kurmak.

3. Yeni propaganda aygıtlarının (radyo, gazete, dergi, televizyon) devreye sokulması.

Aradaki maddeleri, yerimin yetmemesi sebebiyle atlıyor ve başka bir yazıya bırakıyorum. Şu çok önemli maddeleri almakla yetineceğim: Ulusal sanayinin yıkılması. Orduları ulusal savunma kimliğinden koparmak.

Silahlı gücün zayıflatılması. İktisadi bunalımı bahane ederek toprak bütünlüğünü koruma aracı ulusal ordunun silah donanımlarında, komuta kontrol ve iletişim sistemlerinde yenilenme alımlarının kısıtlanarak zayıflatılması ve ulusal sınırların gevşetilmesi.

Bunlar size, bir şeyleri hatırlatmıyor mu?[1]

Tolon Paşa'dan Uyarı: 'İrtica' Rakamları Doğruydu

Emekli Org. Hurşit Tolon, Türkiye'nin irtica ve bölünme tehdidi altında olduğunu savundu. Tolon, 1000 şirket, 600 vakıf, 300 okul, 150 internet sitesi, 100 televizyon, 100 radyonun irticai faaliyet yaptığını savundu.

ıOrgeneral Hurşit Tolon, "Cumhuriyet, Atatürkçülük ve Türkiye'nin 21'inci Yüzyıl'daki Yeri" konulu bir konferans verdi. Avrupa Birliği dayatmalarının Türkiye'nin bağımsız devlet olma özelliğini tehlikeye düşürdüğünü söyleyen Tolon, "Eskinin sömürgecileri olan emperyalist güçler, Türkiye'nin bir uzak köyü olmasını istiyor. ABD ve AB'nin jeopolitik çıkarları günümüzde Ortadoğu'da düğümleniyor. Türkiye de coğrafi konumu ile aynı zamanda bir Ortadoğu ülkesidir" diye konuştu. ABD'nin tek kutuplu güç olduğunu ve ‘Dünya üzerinde yeni düzenlemeyi ben yapacağım' diyerek yeni Ortadoğu Projesi'ni ortaya attığını, bir tarafta da Rusya - Çin ile birlikte Şankay Zirvesi ile Hindistan'ı da içine alıp ekonomik güç merkezi oluşturmak istediğini belirten Tolon, "ABD, dünyanın doğalgaz ve enerji kaynaklarını elinde bulundurmak, karşıt güçlerin eline geçirmemek için 1992 yılından bu yana Ortadoğu ve Afganistan'da bulunuyor" dedi.

Bölgedeki enerji kaynaklarının 100 yıl daha ömrü olduğunu, ancak ABD'nin kaynaklarının ise 12 yıl ömrü kaldığını iddia eden emekli Orgeneral Tolon, şöyle konuştu:

"Türkiye 100 yıl önce bu filmi izlemişti. O film siyah-beyazdı. Bu film yeniden kurgulandı ancak renkli. Dün İngiltere başındaydı, bugün başında ABD var. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Dışişileri Bakan Yardımcısı iken Ortadoğu'da sınırların değişeceğini söylediğinde kimseden çıt çıkmamıştı. Yine ABD'de yeni Ortadoğu haritaları gösterilip, Türkiye'yi bölünmüş gösteriyorlar. Böyle bir haritaya Türk Dışişleri gerekli cevabı veremedi. Sömürge aydınları, şeriat özlemi içindekiler, ikinci Cumhuriyetçiler, Marksistler, bölücüler de Türkiye'nin bölünmüşlüğünü istiyor. Etnik, dinsel ayrıcalığı olan unsurlar azınlık hakları bekliyor. Nitekim bir belediye başkanı, ‘Barajın ürettiği enerjinin parasını biz almalıyız' diyor. Birtakım belediye başkanları bölücülük ifadeleri kullanıyor. Hiçbir yetkili gerekli müdahaleyi yapmıyor."


AB'nin Yolu

Ulusal birliğin, üniter ulus laik devlete dayalı olduğunu, ancak bunun da AB dayatmaları ile yıkılmak istendiğini kaydeden Tolon, "Avrupa Birliği'nin yolu Kıbrıs'tan geçer diyorlar. Ver Kıbrıs'ı kurtul diyenler var. AB yolunun nereden geçtiğini şöyle özetleyebilirim. Diyarbakır'dan Güneydoğu sorununu kendilerince çözümünden, Ermeni isteklerinin kabulünden, sözde soykırımı tanımaktan, Helen ve Rum Pontus'u tanımaktan, patrikhane ruhban okulundan, İstanbul'da Ortodoks devleti kurulmasından, etnik dinsel ayrıcalıktan, Ege Denizi'nden; Kısacası Lozan'ın iptali ile Sevr'in yürürlüğe konmasından" diye konuştu.

Sözlerini "Şu AB'ye bizim Atatürk'ün resimleri batıyor. İki de bir ‘İndirin' diyorlar. Atamın resmini niye kaldırayım deyip tepki gösteren yok" diye sürdüren Hurşit Tolon, Türkiye'nin anti-laik tehlike ile de karşı karşıya olduğunu vurguladı. Tolon, sözlerini örneklerle destekleyeceğini de belirterek şunları söyledi:

"1000 şirket, 600 vakıf, 300 okul, 150 internet sitesi, 100 televizyon, 100 radyo irticai faaliyet yapıyor. Sadece kadınların gideceği park, üstte kadınlar, altta erkeklerin gezdiği yat, eşinin ve annenin dışında elinden tutarsanız nikah düşer diyen Mudanya Müftüsü, Milli Eğitim Bakanlığı kitaplarındaki pek çok örnek, ince ince Atatürk'ü unutturup laik cumhuriyetin temellerini yok ettirmek amacını taşıyor. Ancak Türkiye Cumhuriyeti'ni o haritalarda olduğu gibi böldürtmeyeceğiz. Kara çarşaflı görüntüler Çankaya'ya yansıtılmak isteniyor. Ama Cumhuriyet buna izin vermeyecektir."[2]

Deniz Kuvvetleri  Komutanı Oramiral Karahanoğlu'nun;

"Atatürk Milliyetçiliğinin Karşıtı Evrensel Kapitalizmdir" tespiti olumlu ve onurludur.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu, kimi iç ve dış mihrakların Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak için işbirliği halinde saldırılarını yoğunlaştırdıklarını belirterek, "Sonlarını kendileri hazırlayan bu zavallılara biz sadece acıyoruz. Bu mihraklar, ya onlar bu ülkeyi terk edecekler ya da Anadolu denizinde boğulacaklardır" dedi.

Oramiral Karahanoğlu, Tuzla'daki Kara Harp Okulu Komutanlığında düzenlenen açılış töreninde öğrencileri ilk dersi verdi.

Irkçılığı reddeden Atatürk milliyetçiliğinin bütünleştirici, birleştirici ve milli birliği sağlayıcı olduğunu vurgulayan Oramiral Karahanoğlu şunları söyledi: "Atatürkçü düşünce sisteminde milliyetçilik, kimilerinin hevesli olduğu ümmet, cemaat gibi kavramları reddederken, aynı zamanda yeryüzündeki bütün Türkleri bir arada, aynı devlet kimliğinde birleştirmeyi öngören ve adına ‘Türkçülük' denen ütopik düşüncenin yaşama geçirilmesini de aynı ölçüde reddeden ve Türkiye Cumhuriyeti ile onu oluşturan ulusu, yalnızca milli sınırlar içinde ülke, ülkü ve dil birliği idealinde bağımsız bir devlet kurumu halinde yaşatmayı amaçlayan bir ilkedir. Ülkenin birliği, milletin tekliği ve tam bağımsızlık; Atatürk milliyetçiliği budur. Bu ilkenin karşıtı ise ümmetçilik, şeriat taraftarlığı, emperyalizm ve evrensel kapitalizmdir. Milliyetçilik ilkesi, üniter bir devlet yapısını içermesi açısından bölücülüğün her türünün kesinlikle karşısındadır."

Tarih boyunca tüm devrimcilerin din ve gerçek dindarlarla değil, cemaatler, tarikatlar ve dinciler ile karşı karşıya geldiğini ifade eden Oramiral Karahanoğlu şöyle konuştu:

"Eski düzenle çıkarları bütünleşmiş olan bu kesimler, köklü değişimlere hep karşı çıkmış; dini, bir siyasal amaç için kullanarak kitleleri etkilemeye çalışmışlardır. Kendi etki ve ağırlıklarını azaltacak her girişimi de ‘dinsizlik' olarak nitelendirmekten çekinmemişlerdir. Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal'in idam fermanını çıkaranlar ve işgalci güçlerle işbirliği yapanlar Sait Molla gibi dinciler olmuştur."

Oramiral Karahanoğlu, TSK'nın Avrupa Birliği uğruna kendisinden istenen tavizleri de asla veremeyeceğini söyledi.

Ama Yenişafak'ın islamcı yazarı Rasim Özdenören, Yahudi Ross Wilson'un ordumuza yönelik "kakofoni" hakaretlerini haklı görüyor ve utanmadan ödünç alıyordu:

Özeleştiri ve KakofoniıÜü

Biz konunun aktüel yanıyla ilgili değiliz. Biz, bu konu üzerindeki tezimizi 40 yıldan fazla bir süredir tekrarlıyoruz. Otuzun üstündeki kitaplarımızın nerdeyse yarısında bu tezimizi çeşitli cepheleriyle anlatmaya çalıştık. Ancak son günlerdeki tartışmalar gösteriyor ki, bu ülkede siyasal, toplumsal çekişmelerin, görüş alışverişindeki uzlaşmazlığın temelinde hep aynı kavram kargaşası yer almaktadır.

"İrtica tehdidi" konusuna değindiğimiz belli oluyor sanıyorum. Konu yalnızca irtica tehdidi ile ilgili değil, bir ucu laiklikle ilgili. İrtica tehdidinin olduğu yerde "laiklik elden gidiyor" vaveylâsı da eşanlı olarak ve kaideten ortaya çıkar. Çıkıyor.

Niçin böyle oluyor? Niçin her kafadan bir ses çıkıyor? Ve bu sesler bir ahenk oluşturmuyor. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson'un deyişini ödünç alarak söylersek kakofoni nasıl oluyor da seksen yıldır devam edip geliyor. Ve sakinleşeceğe de benzemiyor?[3]

Zaman Gazetesi yazarı Sami Uslu, Tayyib'e yalakalık olsun diye, Büyükanıt Paşaya akıl vermeye çalışıyordu:

Büyükanıt Paşa, Başbakan Erdoğan'a Teşekkür Borçlu

"Böyle bir ortamda yetişen ve Genelkurmay Başkanlığı gibi zirve bir göreve ulaşan bir orgeneralin bağlı bulunduğu amirine karşı usulüne uygun bir davranış tarzı sergilemesini beklemez misiniz? Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük askerlerinden biri olarak kabul edilen Napolyon der ki: "Bir subayın iyi bir komutan olabilmesi için, kendi komutanına tam bir itaat göstermesi gerekir." Ne var ki, Sayın Büyükanıt, Genelkurmay Başkanlığı görev devir ve teslim töreninde Başbakan'a kuru bir teşekkürü dahi çok gördü. Halbuki, adını anmadığı Başbakan onun her subayın rüyası olan bir zirve makam ve unvana ulaşmasını sağlamış, bunu yaparken de tam bir liderlik göstererek, ülke içinden ve dışından gelen karalama kampanyalarını elinin tersiyle bir kenara itmişti.

Üstlere itaat ve saygıyı başkalarına öğretme mevkiinde bulunan bir insan, Anayasa'nın emrettiği hiyerarşik sıralamada amiri pozisyonunda bulunan bir kişiye karşı en basit nezaket sözcüklerini telaffuz etmekten kaçınamaz. Böylesine bir tutumu makul bir nedenle izah etmek imkansızdır. Mesela, "yasa ve teamüllerde böyle bir şey yok" demek anlamsız, zayıf bir argümandan ileri gitmez. Çünkü yasalar nezaket ve görgü kurallarını düzenlemez. Zaten, adabı muaşeret, iş hayatı ve sosyal yaşamın tanziminde genellikle kanunlardan daha önemli, daha etkilidir. Teamül (uygulama) ise nezakete aykırıysa yanlış bir teamüldür. Böyle bir teamülü mazeret diye kullanmak yerine, onu derhal değiştirmek daha yararlıdır.

Halkımız üst düzey komutanlarımız için yabancı dilden alınma general sözcüğünü benimsememiş, bunun yerine Osmanlı'dan kalma ve yüceltici anlamı bulunan paşa kelimesini tercih etmiştir. Sayın Büyükanıt'ın, törende Başbakan'ı pas geçmesi 'paşaca' bir davranış değildi. Ama, biraz hayalperestlik deseniz de, ben Genelkurmay Başkanı'mızın bu ihmalini telafi edecek jesti de yapacağını umuyor ve bekliyorum."[4]

Zaman gazetesinin Ermeni asıllı ve ılımlı islamcı (!) yazarı Etyen Mahçupyan ise, ordunun kendisini devletin ve milletin üstünde gördüğünü savunuyor ve AB'li patronlarını kışkırtıyordu:

"Korkularımızın Cisimleşmiş Hali"

ıÜüBu kurumların başında ise ordu gelmekte... Bu öyle bir ordu ki görev ve işlevleri kendi iç hizmet kurallarına göre saptanmakta, kendi yargısı ve ekonomik faaliyet gösteren kuruluşları var. Diğer bir deyişle gerçekten de Türkiye'deki silahlı kuvvetler diğer ülkelerdekilere benzemiyor. Ama bu sadece toplumun kimliksel alanda duyduğu eksikliği kapatan bir kurum olduğu için değil, kendisini toplumun dışında ve üstünde konumlandıran bir kurum olduğu için de... Böylece toplumun bir miktar demokrasi dışı addettiği bu kurumun, kendi iradesiyle demokrasi dışı kalma gayretine dayanan bir devlet yapısı ile karşı karşıya kalıyoruz. Toplumun bu durumu 'demokrasi içi' olarak kabul etmesi ise tehditlerin sürekliliğine ve belirsizliğine bağlı. Çünkü korkularımızı harekete geçiren tehditlere karşı toplum olarak o denli acz içindeyiz ki, devletin otoriter yaklaşımı bile bir 'toplumsal talep' halini alabiliyor. Silahlı kuvvetlerin sözcüleri ise söz konusu denge halini daim kılacak biçimde tehdit algılamasını ayakta tutuyorlar. Resmi söyleme göre bu tehditleri bizler genellikle görmüyoruz... Çünkü görme yeteneği resmi ideolojiye biat etmeyi gerektirirken hiçbirimiz o ideolojinin sahibi kadar keskin gözlere sahip olamıyor...

Böylece etrafımız askerin algıladığı tehditkâr hayaletlerle dolarken, Genelkurmay Başkanı da Cumhuriyet'in bekası için "güçlü muhafızların" gereğinden söz ediyor; toplumun kendini koruyacak, ayakları üzerinde duracak bir kişiliğe gelmesinden değil... Devlete tabi ve sürekli korunmaya muhtaç, henüz olgunlaşmamış bir toplum olarak kalmamız daha az riskli, daha uygun bulunuyor. Biz de korkularımızla yüzleşmeyi bilmediğimiz için bu korumaya pek karşı çıkamıyoruz. Korkularımızı cisimleştirerek onlardan kurtulduğumuzu sanıyor, tam da bu nedenle giderek kendimizden korkuyoruz...[5]

Siyonist spekülatör Soros'un desteklediği TESEV'in kiralık aydınlarından Emekli Albay Hakim Ümit Kardaş ise, yine saman tadı veren Zaman gazetesindeki röportajında, AB ve ABD ağzıyla ordumuza sataşıyordu:

Askerler Demokratik Denetime Razı Değil

Genelkurmay Başkanı TESEV almanağına neden bu kadar kızdı?

Ümit Kardaş: Çünkü askerler demokratik bir denetime ve gözetime razı değiller. Böyle bir konunun bırakın tartışılmasını, bilgi olarak dahi ortaya konmasını istemiyorlar. Tarihten gelen birtakım nedenleri de var; Ama TSK 1980'den beri iktidarda. MGK yapılanması ve 12 Eylül hukukunun getirdiği düzenlemelerle yürütme ve yargı erkleri ile toplum üzerinde güçlü bir iktidara sahip ve sürekli topluma korku salıyor. Böyle bir tehdit ve korku ortamında onu denetleyemezsiniz. Hükümetin bu almanağı, ifade özgürlüğü bağlamında ve demokrasiye bir katkı olarak algılayıp savunmaması ve askere hak vermesi hatta bu çıkışın nedenini daha çok bu almanağa yöneltmesi hem etik hem de ahlaki değil. AKP iktidarda muktedir değil, yalpalıyor.

Başbakan'ın askerlere "Gelin abartmayalım, uzlaşalım" önerisi yalpalamak mı?

Ümit Kardaş: Başbakan tutarsız davranıyor. ABD'de ordunun sivil otoritenin emrinde olduğunu söyleyip, dönüş yolunda tavizkar bir tutum sergilemesini doğru bulmuyorum. Başbakan'ın bu konularda askeri ikna etmesi gerekmiyor. Askerî bürokrasi bir siyasi parti değil, kendine bağlı, idare içinde yer alan bir kurum. İktidar uzlaşmayı muhalefet partileriyle arar, onları iknaya çalışabilir. Ama askeri değil.

Size göre "dinî" irtica tehdidi altında mı Türkiye?

Ümit Kardaş: Hayır, ben aksine iyiye gidiş görüyorum. Hakikaten, gettolarından çıktı bu insanlar ve dünyevileşmek istiyorlar. Çiçek Pasajı'nda oturan, erkek arkadaşlarıyla el ele dolaşan türbanlı kızlar görüyorum. Üniversiteye gelip kapıdan döndürülen kızlar okumak istiyor. Eskiden okumak istemiyorlardı. Şimdi belki orada pozitif bilim ile tanışıp değişecekler. Yani bunlar aslında çoğalmadılar. Zaten vardılar. Şimdi toplumsal alana geliyorlar, talepleri var. Bu talepleri karşılamak zorundasınız. TSK ise türbanı laikliği tehdit eden bir durum olarak algılıyor.

MGK'nın yapısındaki yasal değişiklikler uygulamada neleri değiştirdi?

Ümit Kardaş: MGK'nın yetkileri daraltıldı. Bir sivil genel sekreter getirildi. Ama değişen bir şey yok. Fiiliyatta oluşturdukları müdahale geleneği, fişlemeler, iç istihbarat devam ediyor. Bence MGK'nın tamamen kalkması lazım. Dış güvenlik kurulu olabilir. Dış güvenlikle ilgili konularda askerin görüşünü alacaksınız tabii ki. Ama MGK'da iç siyaset konuşuluyor. Siyasetçinin böyle bir zemine ihtiyacı yok. Kendi parti grupları var, Meclis var, bakanlar kurulu var.

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'ni görmediklerini açıklayan siyasiler var. Neden gizleniyor?

Ümit Kardaş: Bunun hazırlanmasında asker egemen olduğu için, kendilerine göre yaptığı birtakım tehdit algılamalarının bilinmesini istemiyor.

Eğer siviller yetersizlerse bunda askerin payı yok mu? İşte hep deniyor ki siyasiler boşluk yaratıyor, asker de onu dolduruyor. Sen sürekli onları korkutursan, aşağılarsan nasıl gelişecek beyinler?

Ümit Kardaş: Gelişemez tabii. O boşluğu zaten asker yaratıyor. Asker siyasete müdahale ettikçe siyasetçi sorumluluk almaktan kaçınır. Kendine olan güvenini kaybeder bir süre sonra. Hatta Genelkurmay, milli güvenlik siyaseti ile ilgili galiba bir görüş sormuş hükümete. Onlar da 'siz nasıl uygun görürseniz' demişler.

Bunu diyen kim, Başbakan mı?

Ümit Kardaş: Artık bilemiyorum, ya Başbakan ya Milli Savunma Bakanı. Siz siyaset yapıyorsanız, cesur, programlı ve dik olacaksınız. Bakın toplumsal bir olay olduğu zaman vali askerden yardım ister. Öyle bir yönetmelik çıkarıldı ki asker doğrudan doğruya müdahale ediyor artık. Bunu hazırlayan, hükümet. Siz kendi yetkilerinizi resmen askere devrediyorsunuz. Ha diyeceksiniz ki asker bunları tokatlıyor. Travma geçirdiler bunlar. Doğrudur. Bir başbakan, iki bakan asıldı. Ondan sonra iki gömleğimiz var; bayramlık ve idamlık söylemleri. Tayyip Erdoğan da yakın bir zamanda böyle bir psikolojinin içindeydi. Darbeler yapıyorsunuz. Siyasetçi tabii ki güvenini kaybediyor. Sorumluluk almaktan korkuyor.

Bir adım ileri iki adım geri gidiyor.

Ümit Kardaş: Kürt sorunu var diyorsunuz, lafınızın altını dolduramıyorsunuz. Askere dur kardeşim, ben bunu çözeceğim, bu benim sorunum diyebiliyor musunuz? Yoksa bir kenara çekilip, asker gitsin, savaşsın mı diyorsunuz. Siz güçlü birisinden dayak yediğiniz zaman bir daha onun çevresinde dolaşabilir misiniz? Dolaştığınız zaman da boynunuzu büküp korkarak kaçarsınız, onun dediğini yaparsınız.

Peki bu durumdan dayak atan da zarar görmüyor mu?

Ümit Kardaş: Tabii, o da netice itibarıyla güç kaybına uğruyor. Disiplini zayıflıyor, kendi içinde muhalif gruplara bölünüyor. Her darbeden sonra tasfiyeler oldu orduda. 12 Eylül'de bir sürü genç subay atıldı. 1960 ihtilali keza Eminsuları, tasfiye etti. 28 Şubat'ta da aynı şeyler yaşandı.

Ordu güç kullanmaya alıştı, denetlenmek istemiyor. AB'ye karşı çıkmayı da istemiyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin bir politikası Batılılaşmak. Burada bir çıkmaza giriyor. "Avrupa Birliği bizim neyimize?" diyemiyor tabii. Aslında düşüncesi bu. Özellikle son 25 yıldır siyasi parti gibi çalışıyor. Ve bu hükümranlığını kaybetmek istemiyor.[6]

Oysa Dr. Lüfü Özşahin daha yapıcı ve akılcı bir tespitte bulunuyordu:

Ordu, Kavramları Tanımlar ve Siyasallaştırırsa Ne Olur?

Ordu-siyaset ilişkisi Türkiye'de her zaman önemli bir yer işgal etmiştir. Ancak şunu belirteyim ki, Türkiye'de askerin siyasallaşmasına karşı çıkan en önemli lider, kendisi adına yani Atatürkçülük, Kemalizm, laiklik adına darbeler yapılan Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Mustafa Kemal yaptığı konuşmalarda askerin siyasallaşmasının ülkeye büyük zararlar verdiğini hatta Trablusgarp, Balkan Savaşları ve Sarıkamış facialarının İttihat ve Terakki'nin askeri siyasallaştırmasından kaynaklandığını söyler. Zira bütün askeri otoriteler kabul ederler ki, Ordu siyasallaştığı zaman savaşma ve taarruz yeteneğini kaybeder. Ordu'da hizipleşmeler ve klikleşmeler başlar. Çünkü askeri kurmaylar vatanın savunması için, ordunun güçlenmesi, gelişmesi, modernleşmesi, vurucu gücünün artması noktasında çaba sarf etmesi gerekirken, mesaisini siyasete harcadığı zaman zaafa uğrar ve savaşma yeteneği irtifa kaybeder. Bu hem Mustafa Kemal, hem de günümüz strateji ve askeri otoriteler tarafından kabul edilen bir gerçekliktir.

Yani sözün özü; bir ülkede askerler milletin iradesini yansıtan ve özgür seçimlerle işbaşına gelen bir siyasal otoriteye bağlı olmadığı zaman o ülkenin kalkınması, gelişmesi, yükselmesi, devlet ve millet kaynaşmasının olması, hakeza ideal bir hukuk devletinin ve demokrasinin oluşması mümkün değildir. Bunu zaten hep beraber görmedik mi? Darbeler ne işe yaradı? Kimin işine yaradı? Örneğin 28 Şubat Postmodern darbesi millete değil, milletin vergilerini iliklerine kadar sömüren, bankaları boşaltan soygunculara, hırsızlara yaramadı mı? Öyle ki cumhuriyet tarihinin en büyük soygunları irtica bahanesi ile Erbakan hükümetinin istifa ettirilmesi sonrasında olmadı mı? Sonra ne oldu? Sonuç beyhude Türkiye'nin kayıp yılları, fakirleşme, gerilim, kaos, epidemik ahlaksızlık, çürüme, yabancılaşma, can ve mal endişesi.

Ancak hemen belirteyim ki, Türkiye özelinde askerlerin siyasallaşmasının en önemli dinamiklerinden birisi de dalkavuk, apoletsiz sivil generallerdir. Öyle ki bu zevat sivil elbise giyinmelerine ve sivil görevlerde bulunmalarına rağmen askerlerden daha otoriter ve daha da darbe heveslisidir. Her durumdan darbe zemini oluşturmak için anlam çıkarabilirler.


Bu zevatın sureti haktan gözüken en önemli argümanları, askerler; din, ezan, eğitim, ekonomi, laiklik, demokrasi, başörtüsü gibi konularda açıklama yaptıklarında "bu ülkede demokrasi var, askerler de görüşlerini yansıtabilir" türünden görüşleri savunmalarıdır. Bu zevatın çoğunluğunu genelde jakoben, elitist, Batı hayranı garpzadeler oluşturur. Bunlar emellerini halk pirim vermediğinden dolayı demokratik yoldan gerçekleştiremedikleri için Orduyu bir alet-enstrüman olarak kullanma ihtiyacı hissederler ve daima cumhuriyet, vatan, laiklik, devrimler elden gidiyor sloganlarını seslendirirler. Aslında elden giden hiçbir şey yoktur. Gerçekte bu zevat; konumlarını, statülerini, ali menfaatlerini, devasa mal varlıklarını kaybetme endişesine kapılmışlardır o kadar. Bundan dolayı her zaman askerlerin siyasal açıklamalarını makul karşılarlar.[7]

Yusuf Genç'in;

"Yeniçeri Ocağı'ndan Odumuza Bakış..." açışı başka bir soruna dikkat çekiyordu:

Bu topraklarda ve dahi bütün evvelki Türk yurtlarında biz Türkler orduya çok önem vermiş bir milletiz. Türk hakanının/sultanının üstlendiği bir çok görevle beraber aynı zamanda ordumuzun da başkomutanı sıfatını almış olması, öteden beri söylenilen savımızın doğruluğunun da ispat kapısıdır.

Özellikle Selçuklu ve Osmanlı döneminde, orduya verilen önemin elbette çeşitli sebepleri vardır. Halid bin Velid'in; "Ey yakınlarım, cihadı bırakmayın! Bu topraklar ancak cihatla korunabilir" sözünden yola çıkalım ve belirtelim; İslamiyet'le şereflendikten sonra Türklerin yegâne var olma sebebi olan İ'layı Kelimetullah misyonunu (görevini), büyük bir inançla devrettiğimiz için orduya/silahlı kuvvetlere büyük değer ve önem veriyoruz. Orduya verdiğimiz değerle Halid bin Velid arasında bağlantı kuramayanlara ve "bu topraklar" olarak kastedilen yerin neresi olduğundan habersiz olanlara sadece acımakla yetinebiliriz. Bu hayati bağlantıyı onlara açıklamaya çalışarak zaman kaybetmeye gerek yok.

Peki, böylesine önem verdiğimiz, baş tacı ettiğimiz, el üstünde tuttuğumuz silahlı kuvvetlerimize/ordumuza gösterdiğimiz saygı ve sevgi hiç azalmadı mı? İkinci Abdülhamid'i, ordunun sıfıra inen imajını düzelten ve orduya yeniden saygınlık kazandıran sultan olarak da anmamız, sorumuzun cevabını vermiyor mu?

Kendi ülkesinin silahlı kuvvetlerinin güçlü, büyük ve caydırıcı olmasını elbette her ülke vatandaşı ister. Şahsi olarak, Türk Silahlı Kuvvetlerinin saydığım özelliklere sahip olmasını her Türk vatandaşından daha fazla ben de istiyorum. Elbette silahlı kuvvetler büyük ve güçlü olacak. Bayrağımızı yaşatmak ve topraklarımızı korumak ancak böyle mümkün...

Fakat burada çok ince bir dikkat isteyen husus var. Silahlı kuvvetler güçlü olacak, lakin gücünü bize göstermeyecek"[8]

Deniz Ülke Arıboğan'ın Akşam'da yazdıkları ise tarihi bir önem taşıyordu ve ordumuzu yaralamak isteyenleri uyarıyordu:

Yaralı Aslan, Ormanı Tarumar Etmeye Kalkmasın!

Halk, ne kendisine, ne kendi seçtiği temsilcilere, ne üniversitelere, ne de diğer kurumlara fazla itibar etmedi. Türkiye coğrafyasının her köyünde, kasabasında ve şehrinde örgütlenmiş tek kurum olan ordu, halkla en fazla temas eden, onun yaşamını paylaşan, ona destek veren güç oldu. Kimsenin gitmediği yerlere askeri doktorlar gitti, subaylar mezralarda öğretmenlik yaptı, karda kapanan yollarda halka askerler ulaştı, depremde insanları enkazın altından onlar çıkarttı. Bugün birçoklarının anlayamadığı ‘halkın orduya neden bu kadar güven duyduğu' sorusunun cevabı da burada gizli... Türk siyasi geleneğinde ordunun rolü ve etkinliğinin diğer demokratik ülkelerdeki standartlara çekilmesi konusu uzunca bir süredir vitrinde.

Bu konu, AB yolunda ele alınması gereken en öncelikli paketlerden biri haline gelmiş bulunuyor. Ancak temel mesele şu ki, iklim şimdilik bu paketi açmaya müsait değil. Türk Silahlı Kuvvetleri, bir süredir bugüne kadar rastlanılmamış bir eleştiri bombardımanı altında tutuluyor. Geçmiş hesaplar yeniden açılıyor, söylenmemiş söz kalmamacasına ağza gelen her şey deyiveriliyor... Cumhuriyetimizin her şeyden çok, demokrasiye ihtiyacı var.

Halk askerini ne kadar seviyor ve kolluyorsa, Cumhuriyeti'ni de o kadar seviyor. Kimse korkmasın. Korkulacak şey, sakin sakin dururken taciz edilip, yaralanan aslanın, tüm ormanı tarumar etmeye kalkması!


Ve Prof. Celal Şengür bir doğruyu dobra dobra dile getiriyor ve son noktayı koyuyordu.[9]

"Eğer Devletin Bekası ve Ülkenin Bağımsızlığı İçin Mutlaka Gerekiyorsa; Ordu Tabii ki Darbe Yapabilir!" Diyordu.

Harp Akademileri'nde ilk dersi verip konuşmasını 'arz ederim' diye bitiren Prof. Dr. Celal Şengör, "Ordu gayet tabii ki darbe yapabilir. Ordunun görevi memleketi korumaktır" demişti. Harp Akademileri'nde ilk dersi vererek dikkatleri üzerine çeken İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Celal Şengör, kamuoyunun kendisini sadece jeolog olarak tanıdığını, ancak aynı zamanda bilim tarihi ve felsefecisi olduğunu belirtmişti. Şengör, "Ama benim bu özelliğimi bilmeyenler hakkımda yazıp duruyor, araştırma gereği bile duymuyor. Askerler bunu bildikleri için benim 'Atatürk ve Eğitim' konusunda ders vermemi istiyor" diye eklemişti.

İşte Şengör'ün İzlenimleri:

Üniversitede kıymetli bilim adamları var, ama bir sınıf olarak ele aldığınız zaman, maalesef  üniversite üniversiteye benzemiyor. Ama bir sınıf olarak ele aldığınız zaman askerler, Türkiye'nin en entelektüel kurumu olarak karşınıza çıkıyor. İlk büyük ressamlarımız, doktorlarımız askerdir.

Kimle konuşsak, 'Canım asker daha ne bekliyor?' diyor. Şimdi de öyle. Toplum ülkenin ve devletin sigortası olarak, askeri görüyor ve ona güveniyor. Bu askerin görevi mi? Halk olarak bir şey yapsak bu işi askere bırakıp orduyu yıpratmasak, ne iyi olur, ama kimse bir şey yapmıyor. Asker konuşmalı mı, evet konuşmalı.

Ordu gayet tabii ki darbe yapabilir. Niye yapmasın? Ordunun görevi memleketi korumaktır. Atatürk, 'İstanbul'da meşru bir hükümet var, biz onun dediklerinden dışarı çıkamayız' deseydi, Kurtuluş Savaşı'nı yapamazdık. Atatürk 'İstanbul'u tanımıyorum' dedi. Ne oldu? Atatürk'ü vatan haini ilan ettiler, idama mahkûm ettiler, rütbelerini söktüler. Atatürk üniformasını çıkardı. Sakarya Savaşı'nı sivil olarak yönetti ve başardı!.

"Türkiye'de darbeler politikacının yetişmesine engel oluyor" diyorlar. Hayır, böyle bir şey yok. Politikadaki süreklilik, kalitesizliğin sürekliliği. Yeni ve yeterli adam gelemiyor politikaya.

"Ortada irtica tehdidi var" diyor komutan! Bunu görmemek için sağır sultan olmak lazım. Herkes biliyor irtica tehdidi olduğunu, ama hazret çıkıyor, 'Ben öyle bir şey görmedim' diyor veyahut bir bakan çıkıyor, 'Efendim bize gelen raporlarda irtica diye bir şey yok' diyor. Kaçak Kuran Kursları yakalanıyor, Şeriat diye Taliban düzeni özleniyor, ee bütün  bunun altına irtica diye yazmıyor ki.











[1] Afet Ilgaz / Milli Gazete / 09.10.2006

[2] Haber7.com  / 31 Ekim 2006

[3] Rasim Özdenören / Yenişafak / 08.10.2006

[4] Zaman / 11 Ekim 2006

[5] Etyen Mahçupyan / Zaman / 08.10.2006

[6] Nuriye Akman / Zaman / 08.10.2006

[7] Milli Gazete / 09.10.2006

[8] Yusuf Genç / Milli Gazete / 23.9.2006

[9] Bak: Milliyet. 8 Ekim 2006

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

BU KAFALARLA BU KUŞATMA KIRILAMAZDI
  Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’de başarıyla gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı ve Afrin...
Devami
ATATÜRK’ÜN “DİN DERSİ” DUYARLILIĞI ve Ulusalcıların Ayarsızlığı
İslam’ın inanç esaslarının tamamına, yani 1- Allah’ın varlığına ve hükümranlığına,...
Devami
Casus Rahip Brunson Bahanesiyle TÜRKİYE’YE SALDIRI HAZIRLIĞI MIYDI?
ABD Başkan Yardımcısı Pence, Açıkça Ankara'yı Tehdit Etmeye Başlamıştı. Türkiye’nin ABD’li...
Devami
BAZI NATO PAŞALARI VE HAÇLI MAŞALARI
  Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda üsteğmen iken, 28 Şubat sürecinde ordudan ihraç...
Devami
İŞÇİ PARTİSİ FAİZCİ Mİ?
  “Kanunlar, tüzükler ve yönetmelikler, "Allah’ın emrine" göre yapılmaz. Yapılmaz değil,...
Devami
Sahte Dindarların Tahribatı ve TSK’YA HAİN PUSU KURULMASI
  İnsanlık tarihi sürecinde de, günümüzde de, bağımsızlık ve saygınlık kazanmanın...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4226

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR