Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4727
mod_vvisit_counterDün4509
mod_vvisit_counterBu Hafta30450
mod_vvisit_counterGeçen hafta32128
mod_vvisit_counterBu Ay22653
mod_vvisit_counterGeçen Ay205231
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15066937

IP'niz: 3.234.244.18
Bugün: 05 Nis 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11537062

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam
Reklam

'AYDINLIK'ÇILARIN DİN GICIKLIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

"Laiklik" adına "Yaşamın İslam'dan arındırılması"!? (lazımmış..)

"Devletin tam anlamıyla laikleşmesinin ancak yaşamın dinsellikten arındırılması ile gerçekleşebileceğini, bunun da önce toplumun tarihinin ve dilinin dinsellikten arındırılmasını gerektirdiğini iyi bilen Mustafa Kemal de "Türkiye devletinin dini İslam'dır" maddesini Anayasa'dan çıkartıp, "laiklik" ilkesini CHP Kurultayı'nda partinin ana ilkelerinden biri haline getirir getirmez Tarihi Kongresi'ni toplatıp, hemen ardından da uzmanlara yeni tarih ders kitapları yazdırmış ve 1932 yılından itibaren liselerde bu kitapları okutmuştur.



Ama ne acıdır ki, Şemsettin Günaltay'ın ilk işi Atatürk'ün yazdırdığı bu Tarih kitaplarının başındaki "Beşer (insan) Tarihine Giriş" adlı bölüm ile evrim teorisi hakkındaki bilgileri çıkarıp, tarihi yeniden dinselleştirmek olmuştur.

"1949 yılından bu yana pıtrak gibi çoğalan İmam Hatip medreselerinin yetiştirdiği genç mollalar, Almanya'daki işçilerimizi din adına dolandırıp Yimpaş akçesi, Kombasan akçesi, Jet Fadıl akçesi, Deniz Feneri akçesi adı altında ülkeye öyle çok Cinci akçesi getirdiler ki...

Bakalım, geçmişimizi 1939'dan beri her gün biraz daha dinselleştirerek aktarma yarışı içindeki gizli ulema tarihçilerimiz bu cinci akçelerini nasıl anlatacaklar genç kuşaklara?

Şeriatçılarımız niçin illa da "türban okullara girmelidir" diyor, bundan daha güzel anlatılabilsin sanmam...[1]

- Bu görüşler Aydınlıkçı ulusalcıların ortak kanaatiydi. Amaçları açıktı: "Yaşamın dinsellikten tamamen arındırılması!"

Doğu Perinçek'in "İslam, sadece devlet sahasında değil; kamuda, cemiyet hayatında; hatta fert planın da bile yaşanamaz" anlamındaki yaklaşımları; İslam'ı toplum hayatının her safhasından dışlamanın ve gizlenemeyen bir din düşmanlığının kanıtıydı. "İmam Hatip, Türban, Kur'an Kursu" karşıtlığıyla aslında İslam'a saldırıldığını anlamak için, dahi olmak  gerekmiyordu, sade bir Müslüman Türk vatandaşı bile bunu sezmekte zorlanmayacaktı.

Bunlara sormak lazımdı: "Atatürk dış odakların ve sabataist-mason cuntanın dayatmasına rağmen, ta 1932'ye kadar "laiklik" ilkesini niye resmileştirmemiş ve de sonunda "bela savmak" cinsinden CHP tüzüğüne yazdırıp, ama Anayasaya yine sokmamıştı?...

Çünkü gizli dinsizlerin ve "beyaz-Efendi Türklerin" laikliği, İslam'ı dışlamak ve devre dışı bırakmak şeklinde yozlaştıracaklarının farkındaydı...

Acaba, İşçi Partisi kurmayları ve beyin takımı neyin peşinde koşmaktaydı?

Bunlar görünüşte siyasi bir parti olarak kurulmuşlardı. Siyasi partiler ise, halkla bütünleşip, kendi fikir ve projelerini onlara benimsetip, demokratik oy desteği ile iktidara talip kurumlardı. Bu nedenle, asla istismar ve suistimal niyetiyle değil, gerçekten ve samimiyetle, halkın Dinine ve manevi değerlerine sahip çıkmaları, en azından saygılı olmaları kaçınılmazdı. Oysa İP bunun tam tersi bir tavır takınıp, her fırsatta halkın inanç esaslarına ve İslami yaşam tarzına saldırmaktaydı.. Demek ki bunların demokratik bir planları ve halkın inancıyla barışma ve oy desteği kazanma gibi bir ihtiyaçları bulunmamaktaydı.  Ve zaten yıllardır her seçimde aldıkları gülünç oy oranı da ortadaydı.

Öyle ise mutlaka, başka bir hesap ve dayanakları bulunmaktaydı...

Çünkü:

Hem İslam'ı toplum hayatının her alanından dışlamak (yani yasaklamak) şeklindeki laiklik anlayış ve amaçları

Hem de "Başörtüsü, Kur'an Kursu, İmam Hatip Okulu" karşıtlıklarının, sadece bunların istismarına değil, bizzat örtünmeyi ve dini eğitimi emreden İslam'a yönelik saldırgan tavırları:

  • Türkiye'nin emperyalizmin kuşatma ve kıskacından kurtulması
  • AB ve BOP tuzaklarıyla bağımsızlığını yitirip parçalanmaması
  • Barbar Batıya karşı, Asya coğrafyası ve mazlumlar dünyasıyla yeni ve adil bir güç merkezi oluşturması
  • Milli birlik ve dirliğimizin sigortası olan ordumuzun daha güçlü ve güvenilir kılınması
  • Her türlü dini istismar ve suistimalin son bulması
  • Dinci, milliyetçi ve sosyalistleri bünyesine katıp kullanan NATO-GLADYO çetesinin saf dışı bırakılması

Gibi, öteden beri savunula gelen ve sorumluluk ehlinin sahiplenmesi gereken bazı gerçeklerin de "değerini ve geçerliliğini" yitirmesine yol açmaktadır.

Biz bu yazımızda Doğu Perinçek'le ilgili bazı "tespit"lerde bulunacağız. Doğru bir "teşhis" yapılmasına yardımcı olmaya çalışacağız. Kimseyi suçlayıp yargılamayacağız, sadece sorular soracağız ve endişelerimizi ortaya koyacağız. Bunu da samimiyetimizin ve vatanseverliğin bir gereği saymaktayız.

Sn. Doğu Perinçek'in ve İşçi Partisinin:

  • Ülkemizin birlik ve bütünlüğünün korunması
  • AB hayaliyle Avrupa'ya eyalet ve BOP tuzağıyla İsrail'e vilayet yapılmaması
  • Türkiye'nin yerli Genel Valiler eliyle ABD'nin sömürgesi olmaktan çıkarılması
  • Ilımlı İslam safsatası ve istismarcılık vasıtasıyla, Dinimizin emperyalizmin hizmetine sokulmaması
  • Türkiye'nin milli ve yerli imkânlarla ve adil paylaşımla kalkınması gibi konulardaki gayret ve hassasiyetlerini değerli buluyor ve destekliyoruz.

Ancak; İslamiyet ve Hz. Muhammed'le ve Müslüman halkımızın din özgürlükleriyle ilgili olarak:

  • Saygı gösteriyor ve sahip çıkıyor kılıflı saptırma ve saldırganlıklarıyla,
  • Dini inancı sadece vicdanlara hapsedip, hayatın her safhasında (kamudan, toplumsal yaşamdan ve hatta kişisel davranışlardan) sökülüp atılması gerektiğini (ki bu İslam Dininin resmen yasaklanmasının kılıfıdır ve herhalde bu yüzden ne parti programlarında ve ne de milli hükümet programlarında "Din eğitimi ve din özgürlüğüyle" ilgili tek bir satır bulunmamaktadır) savunacak kadar gizli bir kin taşımalarıyla ilgili olarak, artık net ve mert bir tavır ortaya koymalarını, taklit ve takiyyeyi bırakıp samimi olmalarını bekliyoruz.

Bu yöndeki tenkit ve tavsiyelerimizi, çeşitli vesilelerle yüzlerine karşı ve dergimizde de defalarca münasip şekilde aktarmıştık.

Sn. Doğu Perinçek "Hz. Muhammed'in Mekke'de kaç oyu vardı?" yazısında:

"Dinleri, o dinlerin içinden "anlama" çabaları pek başarılı olmuyor. Dinleri, dünyevi gözle, dinlerin dışından araştıranlar daha doğru anlamışlardır.

Evrensel bilim adamları Hz. Muhammed'in dünya tarihindeki yerini ve rolünü İslam ulemalarından daha iyi açıklamışlardır. Onların içinde kuşkusuz Müslüman dünyasından çıkmış olanları da var. Ama onlar, öncelikle bilim adamıdır. Bilimsel bakış açısı, Hz. Muhammed'e İslam aleminin sınırlarını aşan bir değer kazandırıyor" diyor ve yanılıyor. Evet bu iddiası az da olsa doğruluk payı taşıyor. Çünkü, birçok İslam aliminin fark etmediği veya dile getirmekten çekindiği bazı hadiselerin asıl hikmetini sezen ve bunun hedef ve stratejisini çözen Batılı şarkiyatçılara (Doğu Medeniyeti ve İslam araştırmacısı bilim adamlarına) ve Hz. Peygamberimizle ilgili övgü ve takdir dolu yorumlarına rastlanıyor.

Ama bunun genel ve geçerli bir hüküm olarak sunulması temelsiz bulunuyor. Çünkü bir bilim adamının aklen ve vicdanen yüceliğine ve önemine inandığı bir dine girmesi gerekiyor. Oysa istisnai örnekler dışında bunun yapıldığı pek görülmüyor. Veya araştırarak, Hz. Muhammed'in haklı ve hayırlı olduğunu anladığı halde iman etmiyorsa, o zaman da demek ki işine gelmiyor ve nefsini aşamıyor... Böylelerine ise gerçek ve örnek bilim adamı demek ne derece doğru oluyor?. Ayrıca Perinçek, Hz. Peygamberimizi çok iyi anlayan milyonlarca Müslüman ilim adamını küçümsemek ve gözden düşürmek gibi büyük bir haksızlığa kayıyor.

Doğu Perinçek, eğer Hz. Muhammed'i Ahir zaman Peygamberi ve Dini kıyamete kadar geçerli kabul etmiyorsa, Onu dolaylı biçimde "yalancı"lıkla suçlamış oluyor.

Çünkü Hz. Peygamber Efendimiz, hayatı boyunca kendi şahsına değer kazandırmaya değil, tek olan Allah'a inanmaya, ahiret hayatına hazırlamaya ve Kur'an'ın hükümlerini geçerli kılmaya çağırıyor ve bu uğurda çabalıyor... Yani Allah'ın Peygamberi olduğunu haykırıyor..

Sn. Perinçek:

"Bu devrim, kervanların basıldığı bir bedevi toplumdan, ticaret güvenliğinin sağlandığı bir devlet düzenine geçişti. Kan bağının esas olduğu kabile ilişkilerinin yerini, tüm kabileleri hatta kavimleri kucaklayan ümmet aldı" diyor ve doğru söylüyor.

Şimdi soruyoruz:

Bu evrensel ve ilahi devrimin değerleri ve tüm inananları ve insanlığı kucaklayan ümmet bilinci, sizce bu gün de hala geçerli midir, yoksa artık gereksiz midir?

Yani Hz. Muhammed (A.S.), sadece kendi bellek ve yetenekleriyle, yüz yıllar süren ama artık dönemini kapatıp sona eren tarihi ve felsefi değişim önderi "devrimci" midir?

Yoksa Dini (ilahi yaşam projesi ve sorunlara çözüm prensipleri) hala geçerli ve gerekli olan son Peygamber midir?

Eğer siz O'nun Peygamberliğini ve Kur'an'ın geçerliliğini kabul etmiyorsanız, o takdirde Hz Muhammed'i (A.S.), on binlerce masumun kanı üzerine zorbalıkla kurdukları ve zalim komünist düzenlerini yarım asır bile ayakta tutamadıkları Mao ve Lenin gibi bir devrimci konumuna indirmek istiyorsunuz demektir ki, bu; saygı duyuyor görüntülü bir saldırıdır!

Hz. Peygamberimize ve mü'minlere yapılacak en büyük hakaret: Kur'an'ın kendi sözleri olduğunu, yani Cenabı Hak'tan vahiy olarak almadığını ve büyük başarılarını kendi dehasıyla kazandığını, ama asırlar önceki bu değer ve düşüncelere artık ihtiyaç kalmadığını savunmaktır. Bu tavır, Batılı İslam düşmanlarının ve bazı yerli Yahudi ve Ermeni asıllıların, çok sinsi bir tahribat tuzağıdır.

Tekrar hatırlatıyoruz: Hz. Muhammed'in en büyük davası ve en önemli iddiası:  Kendisini Yüce Yaratıcının Peygamber olarak seçip yolladığı, Kur'an ayetlerinin kendi sözü değil, Allah'ın kelamı olarak tebliğe memur kılındığı ve kıyamete kadar bunların geçerli sayılacağıdır.

Yani Hz. Muhammed'in Peygamberliğine inanmayan, O'nu haşa, yalancılıkla ve sahtekârlıkla suçlamış olacaktır. Böyle kimselerin ise halkına ve insanlığa hayırda öncülük yapması imkânsızdır. Daha önce bu konuyla ilgili, dergimizde defalarca yaptığımız hatırlatmalar maalesef bir yarar sağlamamıştır.

"İnkârcılar diyorlar ki: "Bu (Kur'an), olsa olsa, O'nun (Hz.Muhammedin kendisinin) yazıp uyarladığı düzmecelerdir. Ve (herhalde) başka bir ekip te, kendisine yardım etmiştir."

Onlar böyle (demekle), kesinlikle yalan söylemekte; (Alemlerin rabbini ve Onun vahyini inkar ederek) zulmede gelmektedir"[2] ayeti böyle düşünenleri anlatmakta ve müminleri uyarmaktadır.

Bu arada Mustafa Kemal Atatürk'ün de Hz. Muhammed'i Allah'ın Peygamberi olarak kabullendiği ve İslamiyet'e son ve mükemmel din olarak iman ettiği asla unutulmamalı ve çarpıtılmamalıdır. Atatürk'ün Allah'ın Resulünü, "önemli ama dönemi bitmiş bir tarihi kişilik" olarak algıladığını iddia etmek açık bir iftiradır ve hem Hz. Muhammed'i hem de Mustafa Kemal'i istismarcılıktır.

Ilımlı İslamcıların ve AKP iktidarının din anlayışının ve istismarcı-münafık yaklaşımın, gerçek İslamiyet'le ve Hz. Muhammed'le ilgisi bulunmadığı ise, elbette bir hakikattir. Ama bu İslam'a ve Müslümanlara sataşmaya bir bahane yapılmamalıdır.

Bu konuda Aydınlık yazarlarından Sn. Süha Baykal'ın şu uyarılarına kulak kabartılmalıdır:

Mal biriktirenlerin, parasıyla para kazanan tefeci zenginlerin, fakir Arap halkını sömürdüğü o yıllarda... Putlara kesilen keçilerin, develerin, Mekke'nin zenginlerinin cebine gittiği o dönemde... Hz. Peygamber Kuran-ı Kerimle, halkı İslam'a davet etmiştir.

O gün için nüfusu 10 bin olan Mekke'nin tüm geliri, 10 aileye gidiyordu. İslam, Kur'an diliyle bu dengesizliğe karşı çıkmıştır. Maun suresi, bu nedenle vardır. Bakara, Nisa sureleri ondan vardır.

Kur'an insanlara, önce insan olmayı öğrenin, hak yemeyin, aldatmayın! Mal biriktirerek varlığınızı üretimden kaçırmayın! insanlar iş, aş ararken rant sağlayıp, saltanat yaşamayın demiştir.

Allah adına, muhtaçlara yardım adına toplanan paraları iç ederek, insanları kandırın dememiştir. Ama görün ki, bugün, elin Alman polisi, savcısı bile; bundan rahatsız olmuş, Allah rızası için hesap sormaktadırlar.

Bu nedenle; Deniz Feneri'ne toplanan paraların, putlara kesilen kurbanlardan farkı yoktur. Bu paraların kaç ailenin cebine gittiğinin akıbeti, Mekke'deki zenginlerin akıbetinden farklı olmayacaktır. Aksine inanmak, Kur'an'ı inkâr etmektir.

Recep Bey ve arkadaşları için; "Bunlar namaz kılıyor, başları secdeye değiyor, çalmazlar, çaldırmazlar" diye oy veren müminler, AKP'yi; iki kere iktidara taşımıştır.

Kur'an nasıl karanlıkları aydınlığa çıkartmışsa, iktidarıyla, muhalefetiyle, çoluğuyla çocuğuyla herkesin görünmeyen yüzleri, aydınlığa çıkartılmalıdır.

İslam'ı öğrenin ve Müslümanlara saygı gösterin!

Namazı, cenazeden cenazeye, musalla taşının arkasında, gökyüzüne bakarak eda edenler; Şehidinin, vatandaşının tabutuna omuz vermeyenler! Sözüm size:

Sizlere camiden çıkmayın, alnınızı secdeden kaldırmayın demiyorum. Ancak; siz namaz kılmasanız bile, kılan halkı kucaklamayı, sevmeyi yüreğinizde hissedin.

Almaktan, daha değerli olanın, vermek olduğunu, önce kendinizde deneyin. Bunun için önce siz İslam'ı öğrenin ki; başkaları Allah adına ulusu kandıramasın.

Aksi takdirde vatandaş, AKP'nin arkasında saf bağlar... Recep Bey de, önüne gelene, kafa tutar.

Son söz: Bir hakikatin üstüne dünya çökse, o yine ortaya çıkar."[3]

Evet:

İslami hayatı ve mümin toplumları içten çürüten, çağın ve medeniyet yarışının dışına iten en büyük talihsizlik ve tehlikelerin başında ise;

Kur'an'ı Kerim'le alakayı koparıp onu araştırmayı ve hayatın temel kaynağı yapmayı bırakıp, yani "mutlak delil ve dayanak"ları askıya alıp; bu ilahi kitaptan, asırlar önceki şartların ve ihtiyaçların gereği olarak çıkarılan içtihatları (karar ve yorumları), dinin temel esasları ve hayatın vazgeçilmez hususları saymak şeklindeki şuursuz taklitçilik ve ruhsuz şekilcilik gelmektedir.

Çünkü: Kur'an-ı Kerim, temel ve genel kurallar kaynağıdır

Kur'an-ı Kerimin muhkem ayetleri: "Mutlak Delil"; sahih hadisi şerifler: "Delil"; Bu iki delile uygun yapılan akli ve ilmi içtihatlar: "Hüküm"; üzerinde ulemanın icma ve ittifak ettiği içtihatlar ise "Mutlak Hüküm" sayılır.

Yani Kur'an-ı Kerim, hazır bir fetva kitabı veya ansiklopedik bir başvuru kaynağı değil; sürekli değişen ve gelişen bütün şartların ve zamanların ortaya çıkaracağı, içtimai, idari, hukuki, ahlaki ve ekonomik her türlü sorunların çözümüne esas olacak genel kaideler ve temel prensipler içeren Allah'ın kelamıdır. Ancak Kur'an'daki hüküm ayetleri oldukça azdır, hatta bazı alimlere göre sadece 200 kadardır. Bunlar genel ve temel kurallardır.

Delil ve dayanaklar, sabit ve süreklidir. Hüküm ve içtihatlar ise, şartlara, ihtiyaçlara ve gelişen hayat standartlarına göre değişmeye ve yenilenmeye müsaittir.

"Delil"ler ilahi ve naklidir. Hüküm ve içtihatlar ise "akli ve beşeridir". Ancak, bu içtihatlar, vahye istinat ettiğinden özel bir öneme haizdir. Sadece insan aklının ve nefsani arzu ve kurguların eseri değildir. Muhkem ayetler ve sağlam hadislerden çıkan "delil"ler, mutlak ve değişmez doğrular olan HAK'tır. Ama içtihatlar ise, hem sevap, hem hata ihtimalini barındıran "yorum"lardır. Şartlara ve ortamlara göre uygun olan; ama değişme özelliği de bulunan "doğru"lardır. Böylece İslam hukukunun  iki temel "delil"i  ortaya çıkmaktadır:

1- Nakli deliller (Ayet ve hadisler)

2- Akli delillerdir. (İçtihat, icma ve bilimsel gerçekler)

Milli Çözüm, Ulusalcı toplantılarda ne arıyordu?

Türkiye'yi haksız ve dayanaksız biçimde karalamak ve bazı tavizler koparmak niyetiyle ortaya atılan sözde "Ermeni Soykırım İddialarına" karşı, sesimizi dünya kamuoyuna duyurmak... Ve yine Akdeniz'deki son ve tek kalemiz KKTC'nin Rumlara ve Yunan'a devredilme hıyanet ve hazırlıklarını açığa vurmak ve Kıbrıs'a sahip çıkmak adına, Talat Paşa Komitesince organize edilen birçok toplantıya bizler de katıldık. Milli bir dava olduğu için, sağdan soldan çok farklı, hatta aykırı parti ve derneklerden katılımların gerçekleştiği bu toplantılarda, İşçi Partisini ve Doğu Perinçek'i daha yakından tanıma imkânı da yakaladık. O ekip içinde gerçekten samimi, seviyeli, bilinçli, birikimli ve Türkiye dertlisi seçkin insanlar vardı. Bunlarla tanışmak, endişelerimizi ve ümitlerimizi paylaşmak bizim için şanslı bir fırsattı. Böylece, yıllarca birbirimizden uzak kaçtığımız insanlarımızla, özümüzün de, özlemlerimizin de aynı olduğu ortaya çıkmıştı.

Ama Doğu Perinçek bir muammaydı. Önceleri "geçmişteki saplantı ve zikzaklarından ders alıp, artık milletin değerlerine ve ülke gerçeklerine sahip çıkma şuuru ve sorumluluğu ile hareket ediyor" zannı ağır basmaktaydı.. Bu iyi niyetimizden dolayı da, hemen bütün toplantılarda ve herkesin huzurunda: "Din düşmanlığı gibi algılanacak söylem ve eylemlerden kaçınılması gerektiği, aksi halde toplumun AKP'nin tuzağına itileceği ve toplumla - İslam'la barışmadan hiçbir başarıya erişilemeyeceği" konusu sıkça ve defalarca vurgulanmıştı. Bu yöndeki öneri ve özeleştirilerimiz katılımcıların çoğunluğunca kabul görüyor ve hatta takdir ediliyordu. Bunlar içinde İP'nin üst düzey bazı yöneticileri de vardı.

Maalesef bazıları da "din ve maneviyat" kelimelerinden bile gıcık almakta, halkımızın inancı hiçe sayılmakta, İslam'a karşı gizlenemeyen bir kin taşımaktaydı. Bu kesimin Masonluğa olan yakınlık ve yatkınlığı ise gözlerden kaçmamaktaydı. Tabi doğrudan İslam hedef alınmayıp: "Başörtüsü, İmam Hatip, Kuran Kursu, Ezan Hoparlörü"ne saldırılmaktaydı.

Acaba bunun altında ne vardı?

Bir dönem TSK'yı Kıbrıs'ta işgalci sayan, ardından koyu bir ordu taraftarlığına soyunan.. Aynı Darwinist, Marksist, Komünist düşünceyi paylaştıkları Abdullah Öcalan'la bazen kucaklaşıp bazen kapışan... Bir bakıyorsunuz sözde Radikal şeriatçı Abdurrahman Dilipak'la ve Murat Belge ile "darbeci askerlere karşı diyalog platformu" oluşturan, zaman geliyor darbe çığırtkanlığı için en önde koşuşturan.. Bazen Dev-Geç'in başında, Bazen Ülkü Ocakları eski başkanı Levent Temiz'le kol kola dolaşan... Bazen İslamiyet'e ve Hz. Muhammet'e sahip çıkan, bazen "İslamiyet'i sadece devlet ve hükümet ve siyaset sahasında değil, laiklik gereği fert ve cemiyet hayatının bile tamamından sökülüp atılması, yalnız vicdanlara hapsolunması gereğini" savunan...

Sn. Doğu Perinçek'in bu tezatları ve çelişkili tavırları, acaba henüz olgunlaşmamış kişiliklerde ve oturmamış karakterlerde sıkça görünen sıradan bir tutarsızlık ve istikrarsızlık alametimiydi? Yoksa gen yapısında yerleşmiş ve mayasına işlemiş daha derin bir İslam nefreti miydi?

Doğu Perinçek'in babası olan;

Sağlam ve samimi bir Kemalist, sosyal adaletçi bir laikçi Sadık Perinçek te yine; CHP'ye karşı önce Menderes'i, sonra Morrison Süleyman'ın Adalet Partisini niye tercih etmişti. Hatta bir dönem Süleyman Demirel'in Genel Başkan Yardımcılığını üstlenmişti. Hatta Yavuz Donat'ın yazdığına göre, Süleyman Demirel, Doğu Perinçek için: "Ben Onun amcasıyım!" demişti. Ve Doğu Beyin babası bu Sadık Perinçek, Yüce Dinimize ve Hz. Peygamber Efendimize olmaz iftira ve hakaretler içeren bir İtalyan tarihçinin kitabını Türkçede yayınlayan kişiydi!?

Demek ki Adalet Partisi ona göre İsmet İnönü CHP'sinden daha çok devrim yanlısı, daha fazla Amerikan karşıtı ve daha ciddi Türkiye dertlisiydi?. Peki, o zaman Sn. Doğu Perinçek'in;

Mason ve  Morrison Süleyman hazretlerine ve Adalet Partisine "gerici, yobaz, düzenbaz, ABD uşağı" diye saldırması neyin nesiydi?.

Doğu Perinçek: Laiklik düşmanlarının "yaşam biçimi" yazısında:

Anayasa Mahkemesi'nin türban kararı, gerçekten karardı ve çözümdü!

Bu kez aynı Mahkeme, "Ben bu yükü kaldıramam" diyor.

Tarih, Anayasa Mahkemesi 30 Temmuz 2008 günü bir karar veremedi diye yazacaktır.

AKP kapatma davası, aslında bir "yaşam biçimi" davasıdır.

Türkiye halkı nasıl yaşayacak, soru budur?

Laikliğin dar ve geniş olmak üzere iki tanımı yapılmaktadır.

Birincisi, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Başka bir deyişle devlet işleri, din kurallarına göre yürütülmeyecektir.

İkinci tanım, din işleri ile devlet ve dünya işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Başka deyişle devlet ve dünya işleri, din esaslarına göre düzenlenemeyecektir; yürütülemeyecektir.

Devlet kurulduğundan beri toplum yaşamına biçim vermek içindir.

Muazzez İlmiye Çığ'ın kitaplarına yazdığı Sümer Kanunları, Hamurabi Kanunları, Atina site devletinin düzenlemeleri, Roma Hukuku, Çin imparatorluğunun ve Hun Kağanı Maotun'un (Mete) yasaları, Hazreti Muhammed'in kurduğu devletin şeriat hükümleri, Cengiz Yasaları, İngiliz Kralının Manga Carta'sı, Fatih'in Kanunları ve ismini yasa koyuculuktan alan Kanuni Sultan Süleyman'ın Kanunnameleri, hepsi ama hepsi toplum yaşamına biçim veriyorlardı.

Bireyin özgürlük alanı, toplumun yaşam biçimi çerçevesi içindeki özgürlüktür.

"Toplum isterse şeriatı yaşar" diyenler halkı aldatıyor

Hazreti Muhammet de büyük bir devrimci, bir devlet kurucusu ve yöneticisi olarak toplumun yaşamına biçim veren şeriat hükümleri getirdi; ticaret hukuku, aile hukuku, miras hukuku, borçlar hukuku vb. kuralları koydu ve uyguladı. O zaman mesele nereden çıkmaktadır?

Önce şu gerçeği bütün açıklığı ve kesinliğiyle saptayalım:

Mesele, toplum yaşamını Orta Çağ'ın Şeriat hükümlerine göre mi düzenleyeceğiz, yoksa çağdaş hukuka göre mi meselesi değildir.

Öyleyse toplumun yaşamı, devenin yün çıkrığının, dokuma tezgâhının, su değirmeninin ve sabanın bulunduğu çağa göre değil, elektrik motorunun, nükleer enerjinin, nano teknolojinin, sigortanın, poliçenin, bononun, çekin, kredi kartının, bankanın vb. çağına göre düzenlenecektir. Bugün, bir başka "yaşam biçimi" geçerlidir.

Dincilik, işte emperyalizm ile birlikte bu milleti kendi kulları haline getirmek için kullandıkları bir sömürü aracıdır onlar için. Türban dedikleri ise, Haçlı irticanın siyasal köleleştirme, cariyeleştirme aracıdır."[4]

Sözleriyle mücadelesinin AKP ile değil İslamiyet'le olduğunu açığa vurmaktadır. Ve tabi böylece AKP'ye de mazeret ve meşruiyet kazandırmaktadır.

Üstelik, bu sözleriyle, Hz. Muhammed'i birtakım krallar ve kağanlar gibi, kendi kafası ve kapasitesiyle kanun ve kurallar koyan birisi; İslamiyet'i ise, ilahi vahyin değil, beşeri düşüncenin eseri olarak gördüklerini, yani inkârcı kimliklerini de açığa vurmaktadır.  Ve laiklik diye asıl hedeflerinin, İslam'ı sadece devlet işlerinden değil, toplum hayatının her kademesinden dışlamak olduğu açıklanmaktadır. Tabi bütün bunlar; hem sapıklıktır, hem de Müslüman Türk halkımızın asla itibar etmeyeceği  ve fırsat vermeyeceği safsatalardır.

Fikret Otyam'ın "Türban ve Erbakan" takıntısı

Aydınlık'ın karanlık yüzlerinden Fikret Otyam, haddini aşarak ve hakarete kalkışarak Erbakan Hoca'ya sataştığı için Türk yargısınca mahkûm edilmiş, mahkumiyeti paraya çevrilmiş ama Hoca bu paranın faizini kabul etmemişti.  Daha sonra Racep T. Erdoğan'a hakaret gerekçesiyle 5 milyar TL. cezaya çarptırılan Fikret Otyam, o sözde sürekli karşı çıktığı AİHM'ye gitmişti.

İşte mertçe açıklayamadığı gizli İslam düşmanlığını "Erbakan ve türban gıcıklığı" şeklinde ortaya koyan bu iflah olmaz kişi; AKP bahanesiyle, hıncını ve hırsını şöyle dile getirmişti:

"Erbakan dava açmış ve dahi 6 ay hapse mahkûm olma şerefine mazhar olmuş idim! Yüce yargı 6 ay hapsi 365 Milyon Türk Lirasına çevirmiş idi, ne önemi mi var, olmaz olur mu? Faizin dinimizde resmen/alenen/şer'an haram sınıfına girdiğinden naşi para için faiz talep etmemişti! Laf aramızda kendi kendime çok kızdığım anlar olduğunu Tanrının bildiği olarak siz sayın kullarından neden saklayayım ki? Yine kendi kendime "lan, hoca haklıymış bunlar tam düdüklü tencerelik" tümcesini çok kullandım!.

Evet, Erbakan hoca kötü, kötüden de kötü olduğundan naşi; yetiştirdiği talebelerine diyelim Recep Tayyip Erdoğan'a faiz'in "resmen, alenen ve dahi şer'an haram" olduğunu öğretememiş!. Günahını almayayım, belki talebesinin öğrenmemesi ağır basmış olabilir. Bay Tayyip için bir yazı yazdım, onuruyla oynamışım öyle dedi savunmanı 20 Milyar Türk Lirası "talep etti"![5]

"Kaybedecek zaman yokmuş!

AKP'nin ve Din istismarcısı kesimlerin hıyanetleri bahane edilerek İslami olan her şeye savaş açılmaktadır:

"Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın "Hocaların Hocası" dedikleri hocalarının tarihi ikrarları, İslam Şeriatı hükümlerine göre çalışan İslam Kalkınma Bankası, buna bağlı İslami Araştırma ve Eğitim Merkezi ile İslam Konferansı Örgütü yönetiminde yer alan kadroların laik, demokratik, hukuk Cumhuriyeti'nin yönetimini ele geçirdiklerini belgelemektedir. Bu bağlamda İslam Kalkınma Bankası Genel Kurulu üyesi Kemal Unakıtan'ın Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı Başbakan tarafından niçin Maliye Bakanlığı'na getirildiği açıklığa kavuşmaktadır.

Bu kuşatmayı yarmak için Ulusalcı Güçlerin kaybedecek zamanları yoktur"[6] diyen Erol Bilbilik'te İslam'la alakalı her şeye düşmanlıklarını ortaya koymaktadır.

"294 general var ama, Atatürk devrimi bir tane" sözleriyle, kendilerine uymayan TSK'ya sataşılmaktadır.

TSK'nin komuta kademesini oluşturan generallerimiz aynı birikimi temsil etmektedirler. Ordunun esas kumanda yeteneği ve savaş gücü, karargâhlarının birikim ve sağlamlığındadır. O nedenle Türk Ordusu'nun sağlamlığı, terfi kararlarında değil en başta kumanda yeteneğinde, geleneklerinde, eğitiminde ve insan kaynaklarındadır.

Ordumuz, 294 değerli generale sahiptir; ancak Atatürk Devrimi tektir. Her komutanımızın yerine aynı sağlamlıkta yeni bir komutan bulabilirsiniz. Komutan ocağı olan ordumuzda ikinci, üçüncü, dördüncü ve doksanıncı generali bulmak mümkündür ama ikinci bir Cumhuriyet Devrimi bulmak mümkün değildir. O nedenle Türkiye Atatürk Devrimi için her olanağını feda edebilir.

14 Mart- 30 Temmuz ABD ile Türkiye arasındaki yargı savaşlarından çıkarılacak en önemli ders budur!"[7] diyen Doğu Perinçek Müslüman halkımızın inanç ve iradesine saygı gösteren ordumuza saldırmakta ve kışkırtmaktadır.

PKK'nın da, her türlü mafyanın da, Ergenekonun da, marazlı medyanın da arkasında; Mason Locaları, sabataist hıyanet cuntası, Siyonist Yahudi odakları, Amerika ve İsrail olduğu gerçeğini saklamak ve toplumu patronlarla değil paravan oluşumlarla oyalamak üzere:

"Terörün teşkilatı PKK'dır. Onun arkasında Ergenekon vardır. Doğu Perinçek ise Ergenekoncularla PKK'yla irtibatlıdır" diyenlerin bu itham ve iddialarını yanıtlamak, doğru ve doyurucu bir tavırla hayatındaki çelişkileri açıklamak konusunda, hem şahsına hem de topluma karşı bir sorumluluk taşımaktadır.

Oysa Perinçek, bir zamanlar Özel Harp'i savunup, NATO karşıtlarını hain sayıyordu!

28 Şubattan sonra koyu Amerikan karşıtı ve ulusalcı takınan, rakip olduğu hemen herkesi 'Süper NATO örgütü mensubu' olmakla suçlayan İşçi Partisi (İP) lideri Doğu Perinçek, bir dönem NATO'nun en ateşli savunucuları arasında yer almıştı.

NATO karşıtlarını adeta vatana ihanetle eşdeğer tutmaktaydı. 12 Eylül öncesinde Perinçek'in genel başkanlığını yaptığı Türkiye İşçi Köylü Partisi (TİKP) Başkanlık Kurulu da bir destek bildirisi yayınlamıştı. Bildiride, "Türkiye'nin NATO'dan ayrılması için kampanya yürütenler, ülkemizin bağımsızlığına hizmet etmiyorlar" diye yazmışlardı. Aslında komünist idelolojiyi benimseyen Perinçek, o yıllarda Sovyetler'e karşı daima ABD ve Batı tarafında yer almıştı. Aynı dönemde Özel Harp Dairesi (ÖHD)'ni sahiplenen açıklamaları da vardı. ÖHD, 1952'de NATO'nun yönlendirmesiyle kurulmuş, ilk talimnameleri de Amerika'dan çevrilerek alınmıştı. Daire'nin komünizm tehdidine karşı Avrupa ülkelerinde kurulan 'gladyo' teşkilatının Türkiye uzantısıydı ve bugünkü Ergenekon'un da 'babası' sayılırdı.

TİKP'nin 25 Haziran 1980 tarihli bildirisi, yoruma yer bırakmayacak kadar açıktı. "NATO değişen dünya durumu nedeniyle bugün Sovyet tehdidine karşı bir savunma örgütü niteliği kazanmıştır. TİKP, NATO'dan Sovyetler Birliği'ne teslimiyet yönünde bir ayrılışa karşıdır." Doğu Perinçek, 1981 yılında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askerî Savcılığı'na TİKP davası nedeniyle verdiği ifadede benzer görüşleri savunmaktaydı. NATO'nun Moskova tehdidi karşısındaki önemini fark ettiklerini ve Sovyetler Birliği'nin yayılmasını gemleyen her güce önem verdiklerini vurgulamıştı. Sorgusunda bir adım daha ileri giderek, yalnız Türk Silahlı Kuvvetleri'nin değil, Moskova'ya karşı Batı Avrupa ordusunun da güçlenmesinden yana olduklarını açıklamıştı. Perinçek'in 1979 yılında Fransa'nın L'Express dergisine verdiği bir röportaj, Batı Avrupa ordusunu neden TSK kadar desteklediklerinin ipuçlarını yansıtmaktaydı. 16 Mart 1979 tarihli Aydınlık gazetesinde de yayınlanan röportajında, "Sovyetler Birliği, Avrupa'ya gözünü dikmiştir. Avrupa ve Türkiye, Sovyetler Birliği'nin baskı ve tehdidi altındadır. Yani ortak bir kadere sahipler. Bu nedenle Avrupa'nın birleşerek Sovyetler Birliği'ne karşı çıkmasını destekliyoruz" diyordu.

ÖHD ile ilgili olumlu düşünceler partinin de görüşüymüş. Yine askeri savcılıkta verdiği ifadede, "Partimiz, 'Özel Harbi' dış tehdide karşı son derece gerekli gördüğünü defalarca belirtiyordu. Biz bunun önemini çok derinden kavramış bir partiyiz" diyordu. ÖHD'yi savunan Perinçek'in onun çatısı altında faaliyet gösteren Özel Kuvvetler Komutanlığı ile neden yıllarca yıldızının barışmadığı ise merak konusuydu. Birçok açıklamasında Özel Kuvvetler Komutanlığı'nı ve burada görev yapan askerleri eleştirdiği biliniyordu.

Ve acaba Doğu Perinçek'in bu çelişkili ve tutarsız tavırlarının Osmanlı dönemi resmi mahkeme kayıtları olan "Şer'iyye sicilleri"ne göre:

  • Büyük dedesi Mehmet Sadık Efendi'nin "Mühtedi-Ermeni dönmesi" olduğu
  • O zamanlar Mamuratül Aziz (Elazığ)a, şimdi Erzincan'a bağlı Kemaliye (Eğin) ilçesi Ermenice "Abuçeh", Türkçeleşmiş şekli "Abçağa" köyünden ve tamamı Ermeni (Kafkas kökenli Yahudi-Pakraduni M.Ç) Perinçoğlu sülalesine mensup bulunduğu iddialarıyla (Bak: Haber: Arkın Tepeli / Chornicle Dergisi) bir alakası var mıydı? Bu sorunun yanıtı, pek çok "sırrı" da "Aydınlık"a kavuşturacaktı...

Rusya resmi televizyonu : "Lenin, kendi halkından nefret eden bir ruh hastasıydı!"

Rusya resmi televizyonu ‘Rossiya' kanalında Rusya Bolşevik devrim önderi Vladimir Lenin'i tartıştı. Devlet televizyonunun düzenlediği "Rusya'nın İsmi" adlı yarışmada 12 Rus önder arasında yer alan Lenin'in çok zeki olduğu, ancak zalim ve kendi halkından da nefret ettiği ortaya atıldı.  Lenin'i savunan Rusya Komünist Partisi Başkanı Gennadi Zyuganov, Lenin'le ilgili ünlü isimlerin sözlerini hatırlattı.

Mironov:Lenin zalim bir insandı

Oturuma katılan Rusya Parlamentosu üst kanadı Rusya Federasyon Konseyi Başkanı Sergey Mironov, Lenin'in acımasız bir lider olduğunu vurguladı. Mironov, "Lenin tüm diktatör özelliklerini taşırdı. Halka karşı da acımasızdı. Evet, Lenin dahi sayılırdı, ama zalim bir insandı." dedi. Rus şair Yuri Kublanovski ise Lenin'in acımasız bir katil olduğunu savunarak kendisinin Lenin'i asla affetmeyeceğini anlattı. Rus şairin, "Lenin Rusya tarihinde acımasız bir katil olarak anılacaktır. Kendisi acılar içerisinde kıvranarak öldü." şeklindeki sözleri hayret uyandırdı.

Kapitsa: Rus Lenin bilim adamlarını sürgüne yolladı

Rus bilim adamı Sergey Kapitsa "Evet, Lenin devrimden sonra 200 Rus bilim adamını yurtdışına gemiyle gönderdi. Ama bunu yapmasaydı, daha sonra hepsi devrimin kurbanı olacaktı. Yani" Lenin bir şekilde onların hayatını kurtardı" şeklinde çarpık bir mantığa sığındı.

Rogozin:Halkından nefret duyardı

Rusya'nın NATO temsilcisi Dmitri Rogozin ise Lenin'in kendi halkına nefret ettiğini anlattı. Rogozin, "Benim Lenin'e bakışımı merak ediyorsunuz. Ben size kendi hikâyemi anlatıyım: Benim dedem Çarlık döneminde Moskova polis idaresinde general görevinde bulunuyordu. Devrim sırasında Lenin'e karşı savaştı ve Rusya'nın güneyinde çatışmalarda hayatını kaybetti. Lenin kendi fikir hocaları Marx ve Engels'ten örnek alıyordu. Onu dış güçler ve Yahudi sermaye çevreleri destekleyip kullanıyordu,  Rus halkını hiç sevmiyordu. Lenin kendi halkından nefret ederdi." iddiaları çarpıcıydı

Bazı Ulusalcı sosyalistlerin ve Masonik Kemalistlerin, Atatürk'ü benzettikleri hatta özendirdikleri Boşevik diktatör Vlademir Lenin'i, artık bugün Rus bilim ve devlet adamları bile: "Halk düşmanı zalim bir cani" olarak tanıtırken bizdeki Komünist komitecilerin Lenin ve Maso aşkı, aslında; dışa vurmaya cesaret edemedikleri gizli bir İslam-Türk düşmanlığının bir yansımasıydı.



[1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[2] Furkan:4

[3] 14 Eylül 2008 Aydınlık

[4] 3 Ağustos 2008 Aydınlık

[5] 2 Kasım 2008 / Aydınlık

[6] 20 Temmuz 2008 / Aydınlık

[7] 10 Ağustos 2008 / Aydınlık

Bayram YÖNEM -

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

HADIM EDİLİP CENNETE KONULMAK
  Zeka ve Akıl Farkı Zeka ve akıl çoğu zaman aynı...
Devami
BAYRAM YÖNEM'İN ÇANAKKALE ZAFERİ KONUŞMASI
  Çanakkale; Barbar Batının, Osmanlı'yı yıkma ve İslam dünyasını parçalama...
Devami
KURTARAMAZ PUTLARIN!
  Bugün, dünün meyvesi, yarının çekirdeği Son menzile dönüyor, ömrünün...
Devami
ONURSUZ ADAM!
  Hep kendini düşünen, bencil ve basit İdealsiz yaşayan, sorumsuz insan! Beleşçi...
Devami
AZİZ HOCAM'A
Hakikat mesajına son tercüman gibisin Bu garip ruhumuza, taze güman gibisin Münafıklara...
Devami
DEVRİM GELİYOR!
  Kurtlarla işbirliği, yapar oldu çobanlar Bir değişim gerekli; devrim gibi derinden! Ülke...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1845

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR