Get Adobe Flash player
Reklam

ABD, İRAN’A SALDIRIYOR, AKP ÇANAK TUTUYORDU!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

ABD, İRAN’A SALDIRIYOR, AKP ÇANAK TUTUYORDU!

      

ABD'de Donald Trump yönetimi, 2015'te İran’la imzalanan nükleer anlaşmayla kaldırılan tüm yaptırımları artık yeniden yürürlüğe koymuştu. Yaptırımların ilk dilimi ise 7 Ağustos 2018’de devreye sokulmuştu. Ancak 8 ülke muaf tutulmuştu. Uygulamaya konulan yaptırımlar, İran ekonomisinin kalbi konumunda olan petrol ihracatı, deniz taşımacılığı ve bankacılık sektörlerini hedef alıyordu. Yaptırımların, İran ile ticaret yapan ülkeleri de olumsuz etkileyeceği konuşuluyordu. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, isim vermeden 8 ülkeye muafiyet tanıyacaklarını açıklıyordu. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, bu ülkelerden birinin Türkiye olmasını beklediklerini söylüyordu. Muafiyet tanınan ülkeler arasında Hindistan, Japonya ve Güney Kore'nin de olması bekleniyordu. Başka konularda, örneğin Esat ve Prens Selman karşısında kahraman kesilen Sn. Erdoğan’ın, Trump’ın İran’a yönelik bu haksız, dayanaksız ve ahlaksız ambargo kararına, çok cılız ve çığız tepkiler koyması ise dikkatlerden kaçmıyordu.

İran’la ilgili Pompeo'nun dile getirdiği şartlar şunlardı:

1- İran, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (UAEA) önceki nükleer programlarının askeri boyutlarını tamamen açıklamalı ve bu çalışmalarını daimi ve doğrulanabilir olarak tamamen bırakmalı.

2- İran, uranyum zenginleştirmeyi durdurmalı ve bir daha asla plütonyum işlemeye kalkışmamalı.

3- İran, UAEA'ya tüm ülkedeki tesislere koşulsuz erişim hakkı tanımalı.

4- İran, balistik füze üretimine son vermeli ve nükleer kapasiteli füze fırlatma ve geliştirmeyi durdurmalı.

5- İran, gerçek olmayan suçlamalarla tutukladığı tüm ABD ve bu ülkenin ortak ve müttefiki olan ülkelerin vatandaşlarını serbest bırakmalı.

6- İran, Hizbullah, Hamas ve Filistin İslami Cihad Hareketi de dahil olmak üzere Ortadoğu'daki tüm "terörist gruplara" desteğini bıraktığını açıklamalı.

7- İran, Irak hükümetinin egemenliğine saygı duymalı ve Şii milislerin silahsızlandırılması, tasfiyesi ve yeniden entegrasyonuna karşı çıkmamalı.

8- İran, Husi milislere askeri desteğini kesmeli ve Yemen'de barışçıl siyasi çözüm için çalışmalı.

9- İran, Suriye'nin tamamında, İran komutasında bulunan güçleri geri çağırmalı.

10- İran, Afganistan ve bölgedeki Taliban ve diğer teröristlere verdiği desteği kesmeli ve El Kaide’yi barındırmayı bırakmalı.

11- İran, Devrim Muhafızları Kudüs Gücü'nün dünyadaki terörist ve militan ortaklarına verdiği desteği bırakmalı.

12- İran, birçoğu ABD'nin müttefiki olan komşularına karşı tehditkâr davranışlarını sonlandırmalı. İsrail'i yok etme iddiasından, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne füze atmaktan uzak durmalı.

Birinci pakette neler vardı?

ABD'nin 7 Ağustos'ta İran'a yönelik yeniden uygulamaya başladığı birinci aşama yaptırımlar çerçevesinde İran hükümetinin, ABD doları satın alması, altın ve değerli madenlerle ticaret yapması yasaklanmıştı. İran'ın çelik, kömür, alüminyum ticareti ile otomotiv sektörüne yaptırımlar uygulandı, Tahran'a sivil havacılık yaptırımları geri çağrılmış, yaptırımlar kapsamında İran'ın yolcu uçakları ve uçak parçası ithalatı sonlandırılmıştı. İran'ın para birimi Tümen üzerinden ülke dışında gerçekleşecek önemli işlemlere kısıtlamalar uygulanmış ve ABD'ye İran tarafından yapılan el yapımı halı ve gıda ürünlerinin ihracatı yasaklanmıştı. Ayrıca İran'ın dış borcunun bağışlanmasına veya satın alınmasına da yaptırımlar kapsamında yasak konulmaktaydı.

ABD'nin İran'a yönelik 5 Kasım Pazartesi günü başlayan yaptırımlarında, Türkiye için ilk muafiyet resmen açıklanmıştı. ABD, Azerbaycan'ın Şahdeniz havzasındaki doğalgazını Türkiye'ye taşıyacak projelerde, İranlı şirketlerle iş yapılmasına karşı çıkmayacaktı.

ABD Hazine Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Azerbaycan'ın Şahdeniz havzasındaki doğal gazını Türkiye'ye ve buradan Avrupa'ya taşıyacak projelerde İranlı şirketlerle iş yapılmasına izin verildiği vurgulanmıştı. Açıklamada bu muafiyetin, Türkiye ve Avrupa'nın enerji güvenliğini sağlamak ve Rusya ile İran hükümetlerinden enerji alanında bağımsız strateji izlemelerine yardımcı olmak amacıyla tanındığı hatırlatılmıştı. Bakanlık yaptırımlarla ilgili daha fazla detayın 5 Kasım'da açıklanacağını aktarmıştı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olarak adlandırılan nükleer anlaşmadan çekilme kararının ardından açıkladığı İran'a yönelik ambargoların ikinci aşamasını içeren yaptırımlar devreye alınmıştı. Yaptırımlar doğrudan Tahran'ın petrol ve enerji ticaretini hedef almaktaydı.

Ekonomisi büyük ölçüde petrole dayalı İran'ın petrol ihracatını hedef alacak ikinci aşama yaptırımlar Türkiye saati ile (TSİ) 08.00'de devreye sokulmuşlardı. 5 Kasım'dan itibaren İran Ulusal Petrol Şirketi (NIOC) ve ona bağlı İran Petrol Ticaret Şirketi (NICO) ile İran Ulusal Tanker Şirketi'nin (NITC) uluslararası faaliyetleri kısıtlanırken bu kuruluşlar veya bağlı şirketlerden petrol veya petrokimya ürünleri satın alınması da dahil olmak üzere petrol ile ilgili işlemlerin engellenmesi amaçlanmıştı. ABD yönetimi, yaptırımlarla ayrıca ülkenin liman işletmecileri, tersaneleri ve gemi ile taşımacılık sektörünü de ambargo kapsamına almayı ve İran İslam Cumhuriyeti Gemicilik Şirketi (IRISL), İran Güney Gemicilik Hattı Şirketi veya bağlı kuruluşları da dahil olmak üzere gemicilik ve gemi inşası sektörlerinin faaliyetleri de askıya alınmıştı. Yabancı finansal kuruluşların İran Merkez Bankası ve İran'la bağlantılı mali kuruluşlar ile işlemlerine yaptırım getirilirken İran'a sigorta veya reasürans sağlanması da yasaklanmıştı.

ABD İran’ın, Suriye, Lübnan ve Yemen başta olmak üzere, bölgesel nüfuzunu ve elindeki balistik füzeleri kullanarak Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırdığını savunurken, aynı zamanda İran ile yapılan nükleer anlaşmanın da sadece nükleer meseleyle ilgili olduğunu ve İran’ın konvansiyonel güce dayanan askeri faaliyetlerini sınırlandırmadığı gerekçeleriyle, İran’ı müzakere masasına çekmeye çalışarak Tahran'a kendi politikalarını dayatmaya başlamıştı. ABD Başkanı Trump'ın selefi Barack Obama tarafından 2015 yılında İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya ve Çin ile birlikte imzalanan nükleer anlaşmadan, ülkesini 8 Mayıs'ta çekme kararını almasının ardından ABD Hazine Bakanlığı, İran'a yönelik yaptırımların 90 ve 180 günlük iki aşamayla yeniden uygulanmaya başlayacağını açıklamıştı. 90 günlük sürenin dolmasıyla, 7 Ağustos'ta nükleer anlaşmanın ardından kaldırılan İran'a yönelik yaptırımların ilk aşamasını yürürlüğe sokmuşlardı. Bu tarihten itibaren İran hükümetinin ABD Doları, altın ve değerli madenlerle ticaret yapması engellenmiş durumdaydı. Yaptırımlarla İran’ın devlet tahvili ihalesi açması veya tahvil satması yasaklanırken, ülkenin otomotiv ve sivil havacılık sektörleri de ambargo kapsamına alınmıştı.

İran'ın petrol ihracatı yüzde 34 azalmıştı

İran Ulusal Petrol Şirketi'ne göre, ülkenin yaklaşık 150 milyar varil ham petrol rezervi ve 33,5 trilyon metreküp doğalgaz rezervi bulunmaktaydı. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) içinde Venezuela ve Suudi Arabistan'ın ardından en büyük üçüncü petrol rezervine sahip İran, dünyada da Kanada'nın ardından en büyük dördüncü büyük petrol rezervine sahip ülke konumundaydı.

İran Petrol Bakanlığı'nın istatistiklerine göre, Nisan’da günlük 2,87 milyon varil ham petrol ve kondensat ihraç eden Tahran, ihracatın yaklaşık yarısını, 1,4 milyon varille Çin ve Hindistan'a yapmıştı. Bu dönemde 2,87 milyon varilin yüzde 60'ı Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore'ye ihraç edilirken, geri kalanı Avrupa Birliği (AB), Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) yollanmıştı. Zengin petrol yataklarına sahip İran'ın petrol ihracatı, ABD'nin 8 Mayıs'ta nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesinin ardından kademeli olarak azalmaya başlamıştı. Mayıs’ta günlük 2,7 milyon varil petrol ihraç eden İran, çeşitli tanker izleme verilerine göre, Eylül’de yaklaşık 1,9 milyon varil petrol sattı. Buna göre, Tahran'ın petrol ihracatında Nisan’dan Eylül ayının sonuna kadar günlük 970 bin varil kayıpla, yüzde 34 düşüş saptanmıştı.

Petrolde Suudi Arabistan ve Rusya ittifakı kafa karıştırıcıydı!

Washington yönetimi, İran'ın ihracatının engellenmesiyle petrol pazarında doğacak boşluğu doldurması için OPEC'in en büyük üreticisi Suudi Arabistan'a, petrol üretimini artırması talebinde bulunmuşlardı. Bu talebi kabul eden Riyad yönetimi, Mayıs’ta 9,9 milyon varil olan günlük petrol üretimini Eylül’de 10,53 milyon varile çıkarmıştı. Mayıs ayında günlük ortalama 3 milyon 829 bin ham petrol üreten İran'ın ise, Eylül’e gelindiğinde petrol üretimi 3 milyon 447 bine gerilemiş durumdaydı. İran Petrol Bakanı Bijen Namdar Zengene, 22 Ekim'de İran Petrol Bakanlığı'na bağlı SHANA haber ajansına yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan'la birlikte petrol üretimini artıran Rusya'nın, İran'ın petrol piyasasındaki yerini alamayacağını söylese de durum bunun tam aksini ortaya koymaktaydı. İran'ın OPEC Temsilcisi Hüseyin Kazımpur Erdebili de SHANA'da yayımlanan bir konuşmasında, Rusya ve Suudi Arabistan'ın petrol piyasasını dengeleme bahanesiyle İran'ın pazar payını ele geçirme peşinde olduğunu vurgulamıştı. Yani, Rusya ile ABD, İran’a ve tüm İslam dünyasına karşı ortak cephede yer almaktaydı. ABD'nin İran petrolüne yaptırım çabalarının dünya petrol piyasalarını, Rusya ve Suudi Arabistan'ın rehini haline getirdiğini ifade eden Erdebili, "Bir taraftan Rusya ve Suudi Arabistan dünya petrol pazarını dengeleme bahanesiyle İran'ın payını kapma peşindeyken, diğer taraftan bazı OPEC üyeleri ABD ile el ele vererek örgütün kurucu üyelerine darbe vurma çabası içinde." şeklinde yakınmıştı.

Sn. Erdoğan’ın pısırıklığı, Halk Bank davasıyla alâkalı olmasındı!?

Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın, 1 Kasım 2018 tarihindeki telefon görüşmesinin ayrıntıları ortaya çıkmıştı. Merak edilen konuşmanın içeriğini Hürriyet yazarı Hande Fırat yazmıştı. Kaşıkçı cinayeti ve Fırat'ın doğu meselesinin gündeme gelmediğini aktaran yazar, iki liderin Rahip Brunson krizi nedeniyle karşılıklı Bakan yaptırımlarının kaldırılmasının konuşulduğunu aktarmıştı. Fırat, o görüşmeye ilişkin çarpıcı bir detayı şöyle paylaşmıştı:

Erdoğan’ın Trump’tan: "Halk Bankası soruşturması düşürülsün" talebi nasıl okunmalıydı?

"Rahip Brunson’ın yargılanma sürecinin bitmesi ve ülkesine dönmesinin ardından yaptırımların kaldırılması konusunda her iki ülkeden de güçlü mesajlar verilmişti. Haber, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda ulaştı. ABD, iki Bakana yönelik yaptırımları kaldıracağı bilgisini Ankara’ya iletti. 1 Kasım’da iki liderin görüşmesinde de yaptırımların kaldırılmasına ilişkin açıklamanın, Beyaz Saray ve Cumhurbaşkanlığı’ndan eşzamanlı yapılmasına karar verildi. Sadece bu değil, Trump’ın telefonda “Kaldırıyoruz” sözlerinden sonra edindiğim bilgiye göre Cumhurbaşkanı Erdoğan çok önemli bir talebini yineledi. Aralarında şu önemli diyalog geçti.

Erdoğan: Biliyorsunuz, Halk Bankası süreci devam ediyor. Artık bu soruşturma sürecinin de düşürülmesini istiyoruz. Normalleşme sürecinde önemli bir adım olacaktır!

Trump: Hazine Bakanlığımla görüşüp nasıl bir yöntem izleyeceğiz, nasıl olacağına bir bakacağım!

Ankara’daki bilgi, Halk Bankasıyla ilgili soruşturma dosyasının ABD Adalet Bakanlığı’ndan Güney Bölgesi Savcısı’na gönderildiği yönündeydi. İdari bir kararla da bunun kaldırılabileceği düşünülüyordu. Görüşmede Trump’ın bu konuda bilgi vereceğini söylediği belirtiliyordu. Gözler artık Paris’teydi. Telefon görüşmesinde liderler Paris’te görüşmek üzere sözleşmişlerdi. 11-12 Kasım tarihlerinde yapılacak Paris Barış Konferansı’nda iki lider bir araya geleceklerdi."

Şimdi soruyoruz; acaba Halk Bankası üzerinden hangi şahsi kurgular ve kazanımlar yapılmıştı… Ve ABD (Trump) bunları belgeleyip bir şantaj unsuru olarak kullanmıştı ki, İran’a yönelik ambargo kararlarına ve ABD’nin Suriye’de PKK-YPG ile devriye dolaşmasına böylesine cılız tepkilere mecbur kalınmıştı?

Bundan 13 sene önce de, aynı durum yaşanıyor ve; ABD-İsrail el ele, dünyayı ateşe vermeye çalışıyordu!

İran’a baskılarını yoğunlaştıran Amerika Birleşik Devletleri, tüm nükleer çalışmalarını uluslararası denetime açan İran’ı tehdit ederken; Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetimine karşı çıkan İsrail’e en küçük bir tepki bile göstermiyordu. İsrail’in elinde 200’e yakın nükleer füze olduğu kaydediliyordu. ABD’nin elinde ise kullanıma hazır 8 binin üzerinde nükleer silah bulunuyordu.

Aynı ABD, aynı senaryoyu yine sahneye koyuyordu!

Yalanlar üzerine kurulu bir senaryo ile Irak’ı işgal eden ABD yönetimi, şimdi de Ortadoğu’da çizdiği yol haritasının İran bölümünü uygulamaya başlamıştı. Irak’a yönelik nükleer silah suçlamalarının hiçbirinin doğru olmadığı, ortaya konan belgelerin de sahte olduğu anlaşılmıştı. Aynı ABD, aynı senaryoyu şimdi de İran için oynuyordu.

Pakistan halkı zorbalığa isyan ve feryadı figan ediyordu!

Siyonist hedeflerini gerçekleştirmek için dünyayı ateşe veren ABD, hatırlanacağı gibi Afganistan sınırındaki bir Pakistan köyüne hava saldırısı düzenlemişti. Saldırıda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 17 kişi ölmüştü. ABD, El Kaide’nin iki numaralı lideri Zevahiri’nin bulunduğunu ileri sürdüğü köyde tam bir katliam yapmıştı. Bu arada, Amerikan savaş uçaklarının düzenlediği hava saldırısı binlerce kişinin katıldığı gösteride protesto edilmişti. ABD katliamının kınandığı gösteriye 8 bin kişi katıldı. Gösteriye katılanlar arasında yer alan Milletvekili Salibsade Harun "ölenlerin tamamının bölge sakini olduğunu" belirterek, saldırıyı “tam bir terör eylemi” olarak nitelendirmişti.

ABD hem zorba, hem küstah davranıyordu!

Dünyada nükleer silah kullanan ilk ülke olarak 150 bin insanın katlinden sorumlu ABD, Irak’ta yaptığı gibi İran’ı da yalanlarla süslü nükleer senaryolarla tehdit etmeye devam ediyordu. Dünyada nükleer silah çalışmalarına en fazla bütçe ayıran ülkeler arasında da ilk sırayı ABD alırken, dünyada nükleer silaha sahip devletlerle ilgili araştırma ve raporlara göre nükleer silah gücüne sahip ülkeler sıralamasında, İngiltere, Rusya, Fransa ve Çin, K. Kore ve İsrail ilk sıraları paylaşıyordu. İsrail Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetimini kabul etmezken, tüm nükleer çalışmalarını ajansın denetimine açan İran tehdit edilirken, İsrail’e ise en ufak bir tepki verilmiyordu!

Nükleer silah yalanları üzerine kurulu bir senaryo ile Irak’ı işgal eden ABD yönetimi, aynı yalanlar zincirini şimdi de İran üzerine uyguluyordu. Hiroşima’ya attığı atom bombası ile Dünya’da ilk nükleer silahı kullanan ülke ünvanına sahip ABD, nükleer silahsızlanma anlaşmasını imzalayan bir ülke olmasına rağmen İran’ı tehdit etmeye devam ediyordu. ABD İran’ı nükleer silah bahanesiyle tehdit ederken, dünya nükleer silah çalışmalarında İngiltere, Fransa, Çin, Rusya, K. Kore, İsrail gibi ülkeler ilk sıraları paylaşıyordu. Bu ülkeler nükleer silahların yaygınlaşmasını önleme anlaşmasına duyarsız kalırken, İran bu anlaşmayı imzalayan bir ülke olmasına rağmen, tehdit edilmekten kurtulamıyordu. Bu çelişki, ABD’nin asıl amacının nükleer silahlanmayı önlemek değil, Irak gibi İran’ı da işgal etmeyi planladığı iddialarını güçlendiriyordu.

Niye, İsrail’e kimse ses çıkaramıyordu!

Dünyada Nükleer Silaha sahip devletlerle ilgili araştırma ve raporlara göre nükleer silah gücüne sahip ülkeler sıralamasında ABD, İngiltere, Rusya, Fransa ve Çin, K. Kore ve İsrail ilk sıraları paylaşıyordu. Bunların içinde en sabıkalısı ise bugün İran’a savaşa varan tehditler savuran ABD yönetimiydi. İkinci dünya savaşının sonunda Hiroşima’ya attığı atom bombası ile dünyada ilk nükleer silah kullanan ülke olarak biliniyordu. Atom bombası ile 150 binin üzerinde insanın ölümünden sorumlu olan ABD, bu sabıkasına rağmen o günden bu yana nükleer silah çalışmalarını arttırarak sürdürüyordu. ABD’nin elinde halen kullanıma hazır 8 binin üzerinde nükleer silah bulunduğu belirtiliyordu. Dünyada nükleer silah çalışmalarına en fazla bütçe ayıran ülkeler sıralamasında da ABD ilk sırayı alıyordu.

İran’ın nükleer çalışmalarının bahane edilerek tehdit edildiği bir dönemde, bir başka çelişkiyi ise İsrail’e ilişkin rakamlar ortaya koyuyordu. İran, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme anlaşmasına imza atan bir ülke olmasına ve nükleer çalışmalarında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetimine açmasına karşın, UAEA’nın denetimini reddeden İsrail’in, nükleer silah çalışmalarına karşı en ufak bir tepki gösterilmiyordu. Dünyanın en büyük nükleer silah gücüne sahip ülkelerden biri olan İsrail’in elinde 200’e yakın nükleer füze olduğu kaydediliyordu. Ancak İsrail, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetimini kabul etmemesine rağmen hiçbir yaptırım görmüyordu. Ortadoğu’da çizdiği yol haritasını uygulamaya kararlı olan ABD yönetimi, Irak’ı da nükleer silah çalışmalarını bahane ederek işgal etmişti. Ancak daha sonraki süreçte, Irak’a yönelik nükleer silah suçlamalarının hiçbirinin doğru olmadığı en yetkili ağızlarca itiraf edilmiş, hatta ortaya konan bazı belgelerin sahte olduğu anlaşılmıştı. Aynı ABD yönetimi dünya ile alay edercesine, virgülüne bile dokunmadan aynı yalan senaryoyu İran için devreye sokmakta hiçbir sakınca görmüyordu. Bu yalanlar zinciri ve ortaya konan çelişki, ABD’nin asıl niyetinin nükleer silah çalışmaları olmadığını, tam tersine Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde adım adım İslam ülkelerini işgal etme girişimlerini sürdürmek olduğunu ortaya koyuyordu.

Prof. Chossudovsky: “ABD vuracak, Türkiye susacak” diyordu!.

İran ile uluslararası toplum arasındaki tansiyon yeniden yükselirken, ABD’nin İran’ı Mart ayının sonlarına doğru Türkiye ve İsrail’den kalkan uçaklarla vuracağı öne sürülüyordu! Kanadalı ünlü araştırmacı Micheal Chossudovsky’ye göre Bush yönetimi Mart ayında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) yayınlayacağı raporu bekliyordu. Ottowa Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Küreselleşme Araştırmaları Merkezi Direktörü Michel Chossudovsky, İspanya ve Güney Amerika’da yayınlanan Rebelion için kaleme aldığı makalede, ABD’nin İran’daki nükleer santralleri yok etmek amacı ile düşündüğü operasyonun Mart ayının son haftasında gerçekleşeceğini iddia ediyordu. Operasyonun meşru olabilmesi için UAEK’dan çıkacak raporu beklenmek zorunda kalındığını savunan Chossudovsky, rapor yayınlanır yayınlamaz ABD’nin İsrail ve Türkiye’den kalkan uçaklarla İran’ın nükleer hedeflerine yoğun bir bombardıman başlatacağını söylüyordu. Makalede, İsrail ordusunun Mart ayı için tüm hazırlıklarını tamamladığına dikkat çekilirken, ABD’nin önünde tek engelin şimdilik Türkiye olduğu vurgulanıyordu. Yeni Çağ Gazetesi’nde yayınlanan habere göre, Kanadalı profesör, FBI ve CIA Başkanlarının art arda yaptığı Ankara ziyaretleriyle, Türk Hükümetine bu konuda detaylı bilgi aktardıklarını ve Türk yetkililerden operasyon için engel olmama sözü aldıkları bildiriliyordu!?..

Makalede, NATO’nun da İran’a karşı başlatılacak operasyonda yer alabileceği belirtilmekle birlikte, bunun hangi şekilde olacağı konusunda taraflar arasında henüz görüş birliği sağlanamadığı ifade ediliyordu. Chossudovsky’ye göre, Pentagon komutasında gerçekleştirilecek operasyonun komuta merkezi ise Nebraska’da olacaktı. Ocak ayının ilk günlerinde İsrail’de yayımlanan Jerusalem Post gazetesi, ABD’nin 2006’da İran’a saldırmayı planladığını, bunun için Türkiye’den askeri üs talep ettiğini yazmıştı. Gazetedeki habere göre bu talep Ankara’ya, Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA Başkanı Porter Goss tarafından 12 Aralık’taki Türkiye ziyaretinde iletildi. Goss, bu talebi bizzat Başbakan Recep T. Erdoğan’a söyledi. Gazete’nin haberine göre ayrıca Amerika, İran’a saldırı için NATO’ya da danışmıştı. Ve yine hatırlanacağı üzere; İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Dan Halutz, 22 Aralık’ta (2005) Ankara’ya yaptığı günübirlik ziyarette “Hakkari ve Bolu Dağ Komando tugaylarında, İran’ın çetin iklim şartlarına dayanıklı komandolar yetiştirmek için izin istemişti.” Dan Halutz, İsrailli komandoların eğitimlerini, özellikle Özel Kuvvetler Komutanlığı birimleriyle yapmaları teklifinde bulunmuştu.

ABD, GAP’ta etkin hale geliyordu!

ABD, GAP bölgesiyle ilgili faaliyetlerini hem doğrudan, hem de State University of New York (SUNY- New York Eyalet Üniversitesi) aracılığıyla organize ediyordu.

Uzun yıllardır GAP Projesi’ne İsrail’le birlikte yoğun ilgi gösteren ABD’nin, 2006 yılında bölgede daha aktif hale geleceği bildiriliyordu. ABD Dışişleri Bakanlığı, GAP Projesi’ni öncelikli gündem maddelerinden biri ilan etti. Bu yıl ortalarına kadar çok sayıda bakanlık görevlisini bölgede incelemeler yapmak üzere görevlendiren bakanlığın, bu faaliyetlerini özellikle Mayıs ayında yapılacak bir konferans öncesinde daha da yoğunlaştıracağı öğreniliyordu. Edinilen bilgilere göre ABD, GAP bölgesiyle ilgili faaliyetlerini hem doğrudan hem de State University of New York (SUNY- New York Eyalet Üniversitesi) aracılığıyla organize ediyordu. Bu çerçevede hem SUNY’den hem de Dışişleri Bakanlığı’ndan birçok “uzman”, bölgede incelemelerde bulunuyordu. ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, yapılan bu incelemelerin “GAP bölgesinin verimliliğinin daha da arttırılmasına yönelik” olduğunu iddia ediyordu. Uzun yıllardır İsrail’le birlikte bölgede yoğun faaliyetlerde bulunan ABD’nin, Kuzey Irak’ta ‘de-facto’ (fiili) olarak oluşturulan Kürt devleti girişimlerinin ardından bulunması dikkat çekici bulunuyordu.

Pakistan’daki ABD terörüne, Zevahiri kılıfı geçiriliyordu!

Amerika, katliamlarını aralıksız olarak sürdürüyordu. Irak ve Afganistan’ı kan gölüne çeviren Amerikan ordusu, buradaki katliamlarıyla yetinmeyip Pakistan’a da saldırmıştı. Amerika, bu haydutça saldırısını meşru göstermek için, katliam yapılan köyde El Kaide’nin liderlerinden Eymen El Zevahiri’nin bulunduğunu ileri sürüyordu. Amerikan televizyonları, Damadola adlı köye El Zevahiri’nin geldiği yönünde istihbarat alınmasının ardından, Merkezi Haberalma Teşkilatı’na (CIA) ait pilotsuz uçaklardan köye füze fırlatıldığını iddia etmişti. ABC televizyonu, Pakistanlı askeri yetkililere dayanarak, saldırıda öldürülenler arasında El Kaide’nin beş üst düzey yöneticisinin bulunduğunu öne sürerek, katliamı mazur göstermeye çalışırken, Pakistanlı yetkililer yaptıkları resmi açıklamalarda, bu iddianın bile doğru olmadığını belirttiler. Pakistan Enformasyon Bakanı Şeyh Raşid Ahmed, olayı araştırdıklarını söylemekle yetinmişti. NBC televizyonu, CIA’in kullandığı Predator tipi pilotsuz uçakların, Damadola köyüne yaklaşık 10 füze attığını duyurdu. ABD ise saldırıyı resmen üstlenmedi. Yetkililerin açıklamalarda, ise olaya ilişkin herhangi bir bilgi verilmedi. Bölgeden sorumlu Amerikan Merkez Komutanlığı’nın sözcüsü Binbaşı ChrisKarns, resmi olarak böyle bir saldırıyı doğrulayamayacağını söyledi. CIA yetkilileri de resmi bir açıklama yapmadı. Bütün önemli Amerikan televizyonları ise istihbarat kaynaklarına dayanarak, saldırıda El Zevahiri’nin hedef alındığını söyledi.

Kadın ve çocuklar katlediliyordu!

Olay yerinden haber veren AP ajansı, doktorlara dayanarak, saldırıda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu en az 26 kişinin yaşamını yitirdiğini bildiriyordu. Aynı haberde sözlerine yer verilen Damadola köyünün bir sakini ise, saldırıda 24 akrabasını kaybettiğini söylüyordu. Sami Ullah adlı bu kişi, “Bütün ailem öldü. Kimi suçlayacağımı bilemiyorum’’ diyordu. Reuters ajansına konuşan Pakistan güvenlik yetkilileri ise 18 kişinin öldüğünü belirtiyordu. Saldırıda üç evin yerle bir olduğu kaydediliyordu. AP’nin haberinde, ölenlerin çoğunun toprağa verildiği belirtilirken, CNN televizyonunun terör uzmanı Peter Gergen, yaşamını yitirenler arasında El Zevahiri’nin bulunup bulunmadığının DNA testleriyle belirlenebileceğini, ancak bunun için yeni hazırlanan mezarların açılmasının gerekeceğini öne sürüyordu. El Kaide lideri Usame bin Ladin’in yardımcısı olan Mısırlı El Zevahiri, son aylarda zaman zaman Arap medya kuruluşlarına verilen video açıklamalarıyla dikkati çekiyordu.

AKP “Küfür tek millettir” gerçeğini unutuyordu!

İran, nükleer silah yapabilir mi, yapamaz mı? Şimdi bu tartışılıyordu. Oysa hal-i hazır durumda nükleer silahların büyük bölümüne sahip olan iki haydut ülke, bu bağlamda hiç gündeme bile gelmiyor, getirilemiyordu. Protestanlığın aşırı ucu olan Siyonist Hristiyanlar (Bush’un mezhebi) ve İsrail, bütün insanlığı lanetlenmiş bir ırkın kölesi saydıkları için, nükleer silahın en babasına onların sahip olma hakkı vardı. Ama bir başka ülkenin değil silah, başında nükleer sözcüğü geçecek hiçbir yatırımı, aklının ucundan bile geçirmemesi gerekiyordu. Neden?

Çünkü onlar gücü hak sebebi sayıyorlardı. Sömürmek için sürekli güce, sürekli silaha ihtiyaçları vardı. Diğerlerine savaş lâzım(!) olduğunda savaşı da onlar çıkarır, gerekirse silahı da onlar satarlardı. Geçmişte kalan İran-Irak savaşında ve Kuveyt’in işgalinde bunu en bariz şekliyle gördü dünya kamuoyu. Bunlarda medeniyet diye bir şey yoktu. Firavun soyundan geliyorlar, güce tapıyorlar ve firavunluğu temsil ediyorlardı. En meşhur firavun, “ene rabbikum ala” diyordu. Bunlar firavun zihniyetini öylesine temsil ediyorlar ki, düşündükleri tüm melanetleri, insan kılığına soktukları tanrılarına işletmekten geri durmuyorlardı. Bu tavırlarıyla, ilahlık iddia eden firavunu bile gölgede bırakıyorlardı.

BOP sevdasına tutulmuş AKP iktidarının bu gerçeği görmesi lâzımdı. Bütün dünya ABD ve İsrail’in etrafında kenetlense dahi, bu plana “hayır” diyecek ilk ülkenin Türkiye olması gerekirdi. İktidarın, tam da “sahibinin sesi” gibi olan, İran’a yönelik çağrıları milletimizi ürkütüyordu. AKP sözcüleri hâlâ, defalarca her türlü denetime yardımcı olacaklarını söyleyen İranlı yöneticileri Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’yla iş birliği yapmaya davet ediyorlardı. Buradan onlara hatırlatmak istiyoruz: Sizler, Irak saldırısından önce ABD’nin yaptığı, “Saddam saraylarını denetime açsa, hatta Irak’ı da terk etse mutlaka oraya saldıracağız” şeklindeki açıklamalarını unuttunuz mu? Ya da o günlerde gece gündüz “ABD’ye nasıl yardım ederiz” sevdasıyla tutuştuğunuz için, böyle bir açıklamayı hiç mi duymadınız? Aklınızı başınıza alın ve bir an önce İslâm ülkelerinin birlik, beraberlik içinde hareket etmelerini sağlayarak, ABD saldırganlığına “dur” diyecek ortak bir gücün oluşmasına öncülük edin. Böyle bir güce bugün Tahran ne kadar ihtiyaç hissediyorsa, yarın Şam ve Ankara da aynı oranda ihtiyaç hissedecek. Biz sağduyu sahibi AKP’lilerin hâlâ, “el- küfr-ü, milletün vahide” hitabının muhatabı olduklarını unutmadıklarını düşünüyoruz. Evet, küfür tek millettir ve siz onların dinine girmedikçe, ırkçı Siyonist hedeflerine hizmet etmedikçe, onlar asla sizden hoşnut olmazlardı.

AKP, İran konusunda net bir tavır takınmıyordu!

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti’nin küresel denklemden tasfiye edilmesi ile beraber tüm İslam coğrafyası Batı’nın, dolayısı ile emperyalistlerin işgaline ve sömürüsüne maruz kalmıştır. Wilson Prensipleri (self-determinasyon) ve 1919 Paris Konferansı’nın akabinde, Osmanlı’nın terk etmek zorunda kaldığı coğrafyalarda, büyük çoğunlukla dönemin emperyal güçleri olan İngiliz ve Fransız işbirlikçisi totaliter rejimler, Müslüman halkların başına bela edilmiştir. Ancak 1945’ten sonra Batı medeniyetinin en gelişmiş prototipi ve yeni küresel güç olarak ortaya çıkan ABD; İngiltere ve Fransa’nın rolünü özellikle Ortadoğu’da devraldı. 1948 yılında İsrail’in resmen kurulması ile de, Siyonistlerle ABD’nin en önemli hedefi; Arnold Toynbee ve S. Huntington’un deyimi ile, Batı medeniyetinin tek alternatifi olan İslam medeniyetini hedef tahtasına oturtmak olmuştur. Şimdi mesele daha da netleşti: ABD ve İsrail, Ortadoğu’da bölgesel güç olarak kendileri dışında hiçbir devlet istememektedir. Devlet olarak kalanlar ya kültürel, politik ve ekonomik anlamda tamamen kendilerine bağımlı olacaklar, ya da direnirlerse Irak’ta olduğu gibi alçaltıcı bir işgale uğrayacaklardır. Bu ta 2004’te yayınlanan, Zalmay Halilzat’ın hanımı Cherly Benard tarafından kaleme alınan “Sivil Demokratik İslam, Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” adlı uzun makalede deklare edilmiştir. Şer cephesi olarak tanımlanan grupta, uzun vadede Türkiye ve Endonezya da yer almaktadır. Yani ister laik, ister demokrat; rejimi, yönetim biçimi ne olursa olsun, ABD-İsrail ekseni ve inisiyatifi dışında gelişen anti-emperyalist ve anti-Siyonist oluşumlar ya doğrudan, ya da işbirlikçi güçlerle birlikte en acımasız bir şekilde tasfiye edilecektir.

Medeniyetlerin buluşması değil, Medeniyetlerin çatışması hazırlanıyordu!

Anti-Amerikancı ve anti-Siyonist oluşumların eylem yapmaması, yahut silahlı olmaması da önemli değildir. Bu grupların demokratik anlamda Batı’ya alternatif bir medeniyet tasavvuruna, daha doğrusu bir İslam medeniyeti perspektifine sahip olmaları bile, bertaraf edilmeleri ve yok edilmeleri için yeter bir sebep teşkil etmektedir. Açık konuşmak gerekirse, şu an girdiğimiz süreç, dış gerçekliği olmayan, sadece iyi bir niyet temennisinden öte geçmeyen “medeniyetlerin buluşması” tezini değil, Huntington’un savunduğu “medeniyetlerin çatışması” tezini doğrulamaktadır. Kimsenin lafı eğip bükmesine gerek yok, hiçbir diplomatik retoriğe sığmayan bir üslupla; “biz Bağdat’ı vurduğumuz gibi, Tahran, Şam, Kabil, Cakarta, İslamabad ve Kahire’yi, hatta Mekke ve Medine’yi vururuz” demek, ‘medeniyetler çatışması’ değil de ne çatışmasıdır?

Batı hayranı basınımıza ve bazı satılık yazarlara göre, Sayın Ahmedinecat diplomatik retoriği zorlayıp sivri çıkışlar yapıyormuş! Bu Hz. İsa’nın Ferisiler’e hitaben “Ey engerek soyları, kendi gözünüzdeki merteği görmeden, kardeşinizin gözündeki çöpü çıkarmaya kalkışmayın” mealindeki söze benzemekte. Neden? Çünkü diplomatik üslûbu bozan, sivri çıkışları ilk önce yapan ABD ve İsrail de ondan. Bu ülkeler hiçbir uluslararası diplomatik nezakete ve kurala uymadan, “benden izinsiz hiçbir şey yapamazsınız, sizler tedip edilmesi gereken çocuklarsınız, dümen suyumuza uymazsanız Tahran’ı, İsfahan’ı vururuz” diyecek ve bu sivri çıkış ve tahrik olmayacak; Ahmedinecat’ın haklı olarak “eğer bize saldırırlarsa ülkemiz için gereken her şeyi yaparız, en sert karşılığı veririz” şeklindeki açıklamaları sivri çıkışlar olacak. Var mı böyle bir adalet anlayışı? Faraza, adamlar “biz gerekirse Ankara, İstanbul’u vuracağız” diyecekler, -ki uzak vadede böyle bir niyetlerinin olduğu da açıktır- biz de diplomatik nezakete uygun olsun diye “aman efendim, yapmayın, elinizi ayağınızı öpelim, bu uluslararası anlaşmalara aykırıdır” diyeceğiz. Var mı böyle bir şahsiyetsizlik? Türkiye, Osmanlı’nın bir bakiyesi, cihanşümul tasavvuruna ve metafiziğine sahip bir ülke olarak, Batı’nın sadece Suriye ve İran değil, İslam coğrafyasına yapılan saldırılara onay vermemesi, hatta gücü yetiyorsa durdurması, özelde Türk milletinin, genelde tüm İslam ümmetinin selameti açısından kaçınılmazdır. Eğer sıranın kendisine gelmesini istemiyorsa...

Bağdat’ı vuran, Ankara’yı da vururdu!

Şu gerçeği bütün Türk milleti çok iyi bilmelidir, yarın Türkiye Ortadoğu’da bölgesel bir güç olmaya kalktığında; Bağdat’ı vuranlar, Tahran ve Şam’ı vurmayı planlayanlar, fırsatını bulduklarında İstanbul’u, Ankara’yı, Konya’yı, İzmir’i vurmakta hiç tereddüt etmeyeceklerdir. Unutmayalım ki, Mekke, Kâbe ve Medine’yi vurmayı aklından geçirenler, her türlü melaneti işlemeye hazır bir ruha sahiplerdir demektir. Zaten bu nevrotik ve şizofrenik düzeydeki hastalıklı ruh hallerini Ebu Garip, Felluce, Filistin ve Guantanamo’da açıkça görmedik mi? Telafer ve Urfa, Kerbela ve Konya arasında hiçbir fark yoktur. Fark olduğunu söyleyenler ya cahildirler, ya Müslüman-Türk değildirler, veyahut haindirler. Bu üç şık dışında hiçbir seçenek yoktur. Açık konuşmak gerekirse, Türkiye’nin muhtemel olarak yapılması düşünülen İran operasyonuna yeşil ışık yakması, üslerini açması, İsrail’in talep ettiği gibi topraklarında Siyonist askerlere eğitim olanağı tanıması; yeni bir Sevr’i onaylaması anlamından başka bir şey taşımaz. Türkiye’nin İslam coğrafyasına karşı yapılacak herhangi bir harekâta göz yumması, onay vermesi, destek çıkması, uzun vadede Batı karşısında yalnız kalmasına neden olacaktır. Tıpkı Kıbrıs meselesinde olduğu gibi. Uzun yıllar burnunun dibinde kendi eyaletleri olarak kalmış, aynı inanca ve kıbleye sahip şehirlere binlerce kilometre öteden gelen sömürgeci bir gücün yaptığı işgallere seyirci kalan bir ülkenin, kendi varlığını idame ettirmesi çok zordur. Zira tarihi tecrübe delili, bu yargımızın en büyük delilidir.

“Efendim, ama İran nükleer güç olmak istiyor. Tehlikeli olur.” Bu çok saçma ve o derecede de saptırıcı bir yaklaşım. Şimdi sormak gerek: Mısır Assuan barajından İstanbul’u vuracak düzeyde nükleer silahlara sahip İsrail niçin tehlike arz etmiyor? Niçin ABD, Hindistan, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Çin gibi ülkelerin ellerindeki silahlar tehlike teşkil etmiyor? “Efendim, İran kullanabilir.” Bu da fütürizmden başka bir şey değil. Sonra, daha önce de sabıkalı olan İsrail ve Batılı ülkelerin, bu nükleer bombaları kullanmayacaklarının garantisi ne? Hakikatte kullananlar varsa, onlar da ABD, İngiltere ve Fransa’dır. Herhâlde Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombasını Müslüman İranlılar atmadı; Vietnam, Afganistan ve Irak’ta zenginleştirilmiş uranyum taşıyan bombaları İranlılar kullanmadı. Halen Vietnam ve Japonya’da çocuklar sakat doğuyor, bunu sorgulayan var mı?

İslam ülkeleri nükleer güç olursa tehlikeli, Birleşmiş Milletleri uluslararası hamama çeviren, onu oyuncakları haline getiren Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin nükleer silahları olursa tehlikeli değil. Bu ne biçim uluslararası bir sistemdir? İran dahil, hangi İslam ülkesi masum insanlara karşı nükleer silah kullanmıştır? Var mı dünyada bir örneği? Var olan tüm örnekler Batı medeniyetine aittir. Türkiye eğer büyük bir ülke olacaksa, İsrail ve ABD’nin İran konusundaki kışkırtmalarına kanmamalıdır. Hatta Türkiye, Birleşmiş Milletler’de, dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan İslam ülkeleri içerisinde, veto yetkisine sahip neden hiçbir İslam ülkesinin olmadığını sorgulamalıdır. Zira bugün Birleşmiş Milletler; ABD ve İsrail lehine çalışan bir notere dönüşmüştür. Gerçekte emperyalizme hizmet etmekten başka hiçbir meşruiyeti kalmamıştır. Hele savaş suçlusu Tony Blair, ileride BM Genel Sekreteri olursa, seyredin dünyanın hali pürmelalini...

Sonuç olarak; eğer önde gelen İslam ülkeleri ve özellikle Türkiye, İran’a yapılacak olası bir operasyonda, Irak’ta olduğu gibi sessiz kalırsa, yakın bir gelecekte, Nazi toplama kamplarına kapatılan papaz Müller’in durumuna düşeceklerdir. Papaz Müller, hatırladığım kadarıyla yaklaşık olarak şöyle der: “Koğuşumda bir Yahudi, Marksist ve Ortodoks Hristiyan’la beraber kalıyorduk. Naziler birinci gün koğuşumuzdan Yahudi’yi çıkarıp hallettiler. Ben sesimi çıkarmadım. İkinci gün Marksist olanı götürüp hallettiler. Ben yine sesimi çıkarmadım. Üçüncü gün Ortodoks Hristiyan’ı götürdüler ve ben yine sesimi çıkarmadım. Dördüncü gün beni halletmeye götürdüler, hiç kimse sesini çıkarmadı, çünkü sesini çıkaracak hiç kimse kalmamıştı.” Evet, bireylerin başına gelen bu belaların ve bana dokunmayan bin yıl yaşasın felsefesinin doğuracağı trajik sonuçların, devletlerin başına gelmemesi için hiçbir makul neden yoktur.[1] 

Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 




[1] Milli Gazete / 21.01.2006 / Lütfü Özşahin


Bu yazarin diger makaleleri

SURİYE’DEN SONRA, SIRA TÜRKİYE’DE
BOP çerçevesinde 27 İslam ülkesi (harita üzerinde resmen olmasa da)...
Devami
İSLAM’LA UĞRAŞAN, HALKIMIZLA UZLAŞAMAZDI!
  Bu Aydınlıkçı Ulusalcıların “Komünistlik, Kemalistlik ve Sosyalistlik” kılıfının altında asıl...
Devami
ARINÇ VE ERDOĞAN’IN “ÖZGÜL AĞIRLIĞI” VE BARZANİ BORAZANLIĞI
  Bir zamanlar Barzani şu tehditleri savurmuşlardı: “Türkiye Kerkük’e karışırsa, biz...
Devami
YARGI REFORMU MU, KAYGI DEPOSU MU?
Açılım projelerinin de, Anayasa değişiklik paketlerinin de; AKP’nin kendi kanaat...
Devami
Güneydoğu Sorunları ve PKK’NIN İSRAİL HAYRANLIĞI
  Batılıların ve yerli figüranlarının “Kürt Sorunu” diye çarpıttıkları ve Türkiye’yi...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 96

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR