Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün5305
mod_vvisit_counterDün5779
mod_vvisit_counterBu Hafta5305
mod_vvisit_counterGeçen hafta52625
mod_vvisit_counterBu Ay225203
mod_vvisit_counterGeçen Ay288180
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16408372

IP'niz: 3.237.94.109
Bugün: 28 Eyl 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12030412

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

KUR’AN’DA İNSAN TİPLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

 

KUR’AN’DA İNSAN TİPLERİ

        

Hem kendi durumumuzu ve değerimizi ölçebilmek, hem de başkalarını kolay tanıyıp daha olumlu ve ılımlı ilişkiler geliştirebilmek için, Kur’an insanların ortak tabiat ve tavırlarını tanıtmak üzerinde önemle durmaktadır. Bu nedenle Kur’an’a göre insanlar:

A- İman bakımından:

1- Mü’min: Tam ve sağlam iman sahibi olan,

2- Münkir (Kâfir): Açıkça inkâr eden ve inanmayan,

3- Münafık: İnanmış görünüp itiraz ve ifsat eden ve ikiyüzlü davranan kimseler olabilir.

B- Amel Bakımından:

1- Muttaki: Farzları yapan, haram ve haksızlıktan sakınan,

2- Fasık: Günahlara dalan, kötü ve çirkin davranışları bulunan,

3- Facir: Hem itikadı hem de istikameti bozuk olan kimseler olabilir.

C- Niyet bakımından:

1- Salih: İbadet ve hizmet ehli olup kulluk düşüncesi üzerinde, emir ve yasaklar çerçevesinde hareket eden ve her halini düzelten.

2- Muhlis: Yaptıklarını gösterişten uzak, Allah rızası için iyi niyet ve samimiyetle yerine getiren.

3- Muhsin: Hayatının her anını Allah’ın murakabesi altında bulunuyor olmanın huzuru, özellikle İslam davasına hizmet ve teşkilatla ilgili kendi görevini en iyi şekilde başarmanın şuuru içinde davranabilen kimseler olabilir. Ayrıca:

4- Müfrit: İfrata (aşırılığa) yönelen, taşkınlığa ve azgınlığa düşen, ölçüsüz ve dengesiz hareket eden…

5- Müfsit: İfsat eden, fitne ve fesatlık yürütenler de sıkça rastlanan insan tipleridir. Kur’an-ı Kerim insanları böylece çeşitli özel sınıf ve seviyelere ayırması yanında, onların genelde ortak oldukları birtakım “zaafiyet”lerini ve temel psikolojik özelliklerini de haber verip açıklamaktadır.

“Çünkü zaten insan zayıf yaratılmış (birtakım zaafiyetlere müptela kılınmış)tır. Bu nedenle Allah (C.C) (ağır yükleri ve İlahi teklifleri) hafifletmeyi irade buyurmaktadır.”[1]

Öyle ise insanları ibadet ve hizmetlerde zora koşmak ve ağır yüklerin altına sokmak, talim ve terbiyede tahammülü aşmak yanlış ve yararsızdır. Bununla beraber “İnsanlar aşırı rahatlık ve bolluk ortamında şaşırıp şımarmaya, sıkıntı ve zorluk zamanında da Allah’ı hatırlamaya”[2] başlamaktadır. Bu nedenle insanların ve özellikle elimiz ve emrimiz altında olanların, daha rahat hareket etmelerini ve kendi kabiliyet ve karakterlerini geliştirmelerini sağlayabilmeleri için hatalarına göz yummak ve rahat bırakmak gerekli ve yararlı olsa da, onları tamamen başıboş bırakmak azıp sapmalarına yol açacaktır.

“İnsanoğlu kendisine verilen (sıhhat, servet, fazilet ve çeşitli nimetler gibi bir) rahmetin elinden alınması durumunda hemen umutsuzluğa düşer ve nankörlüğe başlar. Bu sıkıntı ve zararın arkasından tekrar sağlık ve selamete, nimet ve fazilete kavuşturulursa, yine sevinmeye ve öğünmeye başlar.”[3] Bu nedenle çevremizdeki ve cemaatimizdeki insanlar, bizim vesilemizle ulaştıkları birtakım nimet ve faziletlerin ellerinden alınacağı kanaatine kapılınca, bizden ümitlerini kesecek ve dağılacaklardır. O halde kimsenin ümidini kırmamak lazımdır.

“İnsanların (birçoğunun) çok zalim ve nankör olduğu”[4] asla unutulmamalıdır.

“İnsan kendisini (cemaat ve şöhret yönünden, servet ve etiket yüzünden) zengin ve müstağni görmeye başlarsa azgınlaşmaya ve baş kaldırmaya”[5] müsait bir yaratılıştadır.

“Kendisini bir damla meniden yaratmış olan Rabbine karşı bile hasım ve rakip olmaya kalkışmaktadır.”[6] Bu bakımdan talebelerimizden, teşkilat üyelerimizden biraz göz dolduran ve başarılı olan tiplerin, şeytanın gururlandırması ve şartların kışkırtması ile bize hasım olabileceği de hesaba katılmalıdır. Hayır ve hizmet yarışına rehber olmalı, ilim ve hikmet artışına zemin hazırlamalı, ama tefrika ve tecavüze karşı tedbir alınmalıdır.

“Zira insan pek acelecidir. Ve peşin olan dünya nimetlerini ahirete tercih etmekte ve her istediğine hemen kavuşmak istemektedir.”[7] Bu aceleci ve peşinci yapısı yüzünden haram ve hilelere bile düşebilmektedir.

Öyle ise insanların birtakım arzularını tatmin edecek ve ileriye doğru ümitlendirecek şekilde davranmak gerekmektedir. Bazı ham karakterli insanların, bizden ümidinin kesildiği ve menfaatinin bittiği anda, maalesef eski iyiliklerimizin unutulacağı ve hatta karşı tavır takınılacağı hesap edilmelidir. Çünkü “gerçekten insanoğlu nankörlüğe müsaittir.”[8]

Herkesi kendi karakter ve kabiliyetlerine uygun işlerde kullanmak da çok önemlidir. Zaten “herkes ancak kendi mizaç ve meşrebine göre hareket edecektir.”[9] Kimileri cömertlik gerektiren işlerde, kimileri cesaret isteyen yerlerde, kimileri sadakat isteyen hizmetlerde, kimileri de takva ve nefse muhalefet gerektiren faaliyetlerde ve hatta kimileri de safiyet ve teslimiyet gerektiren bazı işlerde tercih edilmelidir.

Bu arada facir ve fasık olduğu halde bazı yararlı marifet ve meziyet sahiplerini bile asla israf etmeyip, uygun yerlerde değerlendirmesini bilmeli, bazı yetenek ve yetkilerini toplumun hizmetine katabilmelidir.

Çünkü “Hayırda israf, israfta da hayır yoktur.” Ve ne yazık ki insanların çoğu cimri ve bencildir. “Allah’ın rahmet hazineleri elinde olsa, yine harcamaktan çekinecektir.”[10] Bu nedenle herkesten maddi yardım ve fedakârlık beklenmemeli, istense bile ısrar edilmemelidir. Bu cimrilikleri yüzünden kaçıp gitmeleri muhtemeldir.

İnsanlarla istişare edilmeli, fikir üretmelerine ve yeni teklif ve tasarılar getirmelerine fırsat verilmeli, onlar konuşurken hürmet ve dikkatle dinlenmeli, ama asla onlarla münakaşa ve mücadeleye girişilmemelidir. Edep ve hikmet ölçüleri içindeki ilmi ve seviyeli münazaralar faydalı olsa da, horoz dövüşüne dönüşen münakaşa ve tartışmalar, devamlı husumet ve hasaret getirmektedir. Ama buna rağmen “İnsanoğlunun mücadele ve münakaşaya her şeyden daha çok düşkün”[11] olduğu da bir gerçektir.

İnsanoğlunun sınırsız ve doyumsuz arzularına bu dünyada kavuşmayı umması boşunadır. Çünkü burası hizmet ve ibadet yeridir. Her türlü rahmet ve nimet evi ise cennettir. Bu gerçek bilindiği halde kanaat ve şükür ehli az görülmektedir. Ve “Doğrusu insanoğlu hırslı ve huysuz bir yaratılışa”[12] sahiptir.

Velhâsıl insanoğlunda haset (kıskançlık) vardır. Hatta bu haset damarı, Kabil’de ve Hz. Yusuf’un kardeşlerinde olduğu gibi, bazen hakaret ve hıyanete bile yol açmaktadır. İnsanoğlu sabırsız ve dayanıksızdır. Bu nedenle onların tahammül gücünü zorlamamalıdır. Kıskançlık damarlarını kabartacak davranışlardan sakınmalıdır.

Ve işte bütün bu gerçeklerden şu neticeler ortaya çıkmaktadır:

A- İnsanlar çoğunlukla:

1- Akıl ve mantıklarını kullanmazlar,

2- Vicdani kanaatlerine kulak asmazlar,

3- Sorumlu ve şuurlu davranmazlar.

B- Genellikle insanlar:

1- His ve heyecanlarının peşinde giderler,

2- Ümit ve arzularına göre hareket ederler,

3- Kolay kolay endişe ve korkularından vazgeçemezler,

4- Saplantılarının ve alışkanlıklarının esiridirler,

5- Nefsanî duygularının güdümündedirler,

6- Peşin lezzet ve menfaatlerinin hizmetindedirler.

C- Öyle ise:

1- Hem insanlara bazı gerçekleri tebliğ ederken olsun,

2- Hem onlara hizmet ve mesuliyetlerini teklif ederken olsun,

3- Hem de onları fedakârlık isteyen bazı hedeflere teşvik ederken olsun, sadece ve devamlı insanların akıl ve mantıklarına hitap etmek “aklına yatarsa peşimden gelir ve sözümü yerine getirir” zannetmek yanlıştır ve yanıltıcıdır.

Hâlbuki insanların akıllarına ve vicdanlarına seslenmek yanında, onların;

• His ve heyecanlarına,

• Ümit ve arzularına,

• Endişe ve korkularına ve meşru dairede birtakım zevk ve alışkanlıklarına da hitap etmek ve onları böylece harekete geçirmek lazımdır.

Tarih boyunca bütün peygamberlerin, başarılı olmuş siyasi ve askeri liderlerin, mürşidi kâmillerin ve ilim ve hikmet ehlinin hepsinin, insan psikolojisini bilerek ve bu prensiplere dikkat ederek çeşitli karakter ve kabiliyetteki insanları çok iyi tanıdıkları ve herkesi kendi ayarında idare edip kullandıkları ve özellikle münafıkların şerrinden sakındıkları anlaşılmaktadır.

Münafıklar ve Nifak Tohumları

Münafık: İçi dışına uymayan ve ikiyüzlü davranan kimse demektir. İslam’a bütünüyle inanmadıkları halde inanmış gibi görünenlerdir.[13] Genel vasıfları yalancılık, fesatçılık, hilekârlık ve riyakârlıktır.[14]

Münafıklığı:

1- Ameli münafıklık,

2- İtikadi münafıklık,

Olarak ikiye ayırmak daha münasiptir. Ameli münafıklık; sahih hadislerde haber verildiği gibi “Konuşunca yalan katmak, söz verip de durmamak, emanete hıyanette bulunmak ve husumet ettiği zaman hırçınlaşmak” gibi davranışlardır.

Asıl tehlikeli olan ise itikadi ve imanî münafıklıktır. Bunun da iki önemli alâmeti vardır:

1- İslam’ın iman ve ibadet kısmını kabul edip, muamelat (hayat ve hâkimiyet) kısmını inkâr veya itiraz ederler... Bâtıl sistemler içinde yaşamayı İslami düzenlere tercih ederler. İlmi ve insani temellere dayanan barış ve adalet projelerine karşı çıkıp, zalimlerin yönetimde kalmasına taraftarlık gösterirler.

“Sana indirilen (Kur’an’a) ve Senden önce indirilen (kitaplara) inandıklarını iddia edenleri görüyor musun? Onu terk ve inkâr etmeleri emrolundukları halde hâlâ Tağut’un önünde muhakeme olunmak (bâtıl ve barbar sistemlerin kurum ve kuralları içinde yaşamak) isterler... Şeytan da onları büsbütün saptırmak istiyor. Onlara Allah’ın indirdiğine (Kur’an hükümlerine) ve Resul’e (Hz. Peygamberin hakemliğine, Onun sünnetine ve sistemine) gelin, denildiği zaman münafıkların (buna karşı çıktıklarını ve) Senden uzaklaştıklarını görürsün”[15] ayetleri bunların durumunu haber vermektedir.

2- Bir kısım ibadet ve hizmetleri; özellikle zahmeti az, ganimeti çok, rizikosu küçük, reklâmı büyük işleri yapmak ve ucuz kahramanlığa soyunmakla beraber, zorlu ve rizikolu olan “dini gayret ve hizmet” görevinden kaçar ve devamlı kaytarırlar.

“Şayet yakın (kolay ve peşin) bir dünya malı (makam ve menfaati) ve orta yollu (zahmetsiz ve külfetsiz) bir sefer (hizmet yolculuğu) söz konusu olsaydı mutlaka Sana uyup peşinden gelirlerdi. Ama (uzun zaman ve zahmet gerektiren) meşakkatli yol, onlara uzak geldi. (Bu yüzden cihada gelmediler)”[16] ayeti de bu gerçeği bildirmektedir.

Münafıklar, kalplerindeki “nifakın oluşma süreci”ne göre de iki kısma ayrılırlar:

1- Ta başından beri Kur’ani haber ve hükümlere inanmadığı ve gönlü İslam’a ısınmadığı halde, sırf çoğunluktaki Müslümanlarca kınanmamak, dışlanmamak ve bazı makam ve menfaatlerden mahrum kalmamak için mü’min ve Müslüman görünen münafıklar vardır. Bunlar genellikle fasıktırlar. Farz ibadetleri terk eder, kebair günahları bile açıktan işlerler. İslam’ın ahlâk ve adaletle ilgili saadet nizamına şiddetle karşı çıkarlar. Bunlar kolay tanındığından fazla zararlı olmazlar.

2- Önceleri samimi Müslüman oldukları ve bir kısım hayırlı hizmetler yaptıkları halde;

Ya sonradan şöhret ve servet arzusuyla,

Yahut kibir ve enaniyet duygusuyla,

Veya haset ve hıyanet damarıyla, haktan ve hayırdan uzaklaşıp sapıtan, zalimlerin safına katılan, çeşitli bahanelerle İslami hareket ve hükümetlerin önünü tıkayan münafıklardır.

“Bu şundan dolayıdır. Bunlar (önce) iman etmişler (gerçeği görüp kabullenmişler) ama sonra (dünyalık heves ve hesaplar uğruna bile bile) küfre yönelmiş (ve nifaka girmişler)dir.[17] Ayeti bu gibileri beyan etmektedir.

Birinci sınıftaki münafıkların tersine bunlarda ibadet, dini hizmet, takva ve tarikat gibi zahiri İslamiyet mevcuttur ve hatta sadık ve sade Müslümanlardan daha ileridir. Asıl tehlikeli münafıklar ve tarih boyunca en korkunç tahribatı yapanlar, bu gibilerdir. Ve bunlar çevrelerinde genellikle din adamı ve ilim erbabı bilinmektedir.

Münafıklar kâfirlerden daha eşed ve tehlikelidir. Çünkü:

a) “Şüphesiz münafıklar cehennemin en derin (ve çetin) katındadırlar.”[18]

“Allah münafık erkek ve kadınlara ve müşrik erkek ve kadınlara azab edecek”[19] ayetlerden anlaşıldığı gibi cehennemde ve cezalandırmada münafıklar müşriklerden öncedir.

b) “Ey Nebi! Kâfirler ve münafıklarla cihad et”[20] ayetinde emrolunduğu gibi mücadele ve mücahedeye ise, önce açık kâfirlerden başlamak gerekir.

“MÜNAFİKUN” Suresi ve Mesajları:

Medine-i Münevvere’de inmiştir. Münafıkların düşünce ve davranışlarını anlattığı için bu isimle anılmaktadır. Toplam 11 ayetten ibarettir.

Bismillahirrahmanirrahim: Rahman (insan-hayvan, mü’min-münkir ayırmadan dünyada her şeye ve herkese acıyan, ihtiyaçlarını karşılayan, imdatlarına koşan, rızıklandırıp barındıran, mühlet verip hemen cezalandırmayan) ve Rahim (ahirette ise iman, ibadet, itaat ve cihat ehline özel ikram ve ihsanda bulunacak, suçlarını affedip bağışlayacak ve ebedi rahmet ve cennet evinde mükâfatlandıracak) olan yüce Allah’ın adıyla...

1’inci Ayet: “Münafıklar Sana geldikleri zaman “şahitlik ederiz ki sen gerçekten Allah’ın Resulüsün” derler. (Evet) Allah da bilir ki, Sen elbette O’nun Resulüsün. (Ama) Allah (C.C) hiç şüphesiz o münafıkların yalancı olduklarını da (biliyor ve) şahitlik ediyor.”

Buradaki “Şehadet”; mutlaka görüyor ve kesinlikle biliyormuş gibi sağlam bir inancı ifade etmek için kullanıldığı gibi, yemin manasına da kullanılmıştır. İki yüzlülük ve riyakârlık zaten münafıkların ortak vasfıdır. Her riyakâr münafık olmasa da her münafık mutlaka riyakârdır. Yalan yere yemin etmek, olduğundan başka türlü görünmek, devamlı yaptıkları bir davranıştır. Hz. Peygamber Aleyhisselam’ın risaletine, Onun şeriatına, sünnetine ve hayat sistemine aslında iman etmedikleri, itimat ve itibar göstermedikleri halde hem ganimet ve diğer menfaatlerden yararlanmak, hem de kınanmak ve dışlanmaktan kurtulmak amacıyla böyle yapılmakta ve kendilerini kanıtlamak için de yalan yere yemine başvurulmaktadır.

Zaten münafıklar her yerde ve her dönemde;

a) Mazlumdan ve haklıdan yana değil, zalim de olsa güçlüden yanadırlar.

b) Gerçeğin ve ahiretin değil, zararlı da olsa çoğunluktan taraftırlar.

c) Hakikatin değil, menfaatin peşinde koşmaktadırlar.

d) Haysiyet, hürriyet ve cesaretten uzak, köle ruhlu ve kolaycıdırlar.

Münafıkları tanımak çok büyük bir feraset ve keskin bir basiret gerektirmektedir. Bunlar net ve kesin olarak ancak vahiyle bilinmektedir. Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V) kendilerine Allah (C.C) tarafından haber verilen münafıkların listesini Sahabeden sadece bir iki kişiye söylemiştir.

Hz. Ömer (R.A) gibi bir zat dahi bunların çoğunu kestirememiş ve Hz. Huzeyfe’nin tavır ve davranışlarından, öylelerinin münafık olduğunu fark etmiştir ki, hatta hayret ve dehşetinden münafıklar listesinde kendisinin de bulunup bulunmadığını soracak kadar telaş göstermiştir.

2’nci Ayet: “(Münafıklar) Yeminlerini kalkan yapıp (yalan yeminlerinin ve sahte samimiyetlerinin arkasına sığınıp, insanları) Allah yolundan saptırdılar. (İslam’ın hükümran olmasına engel oldular.) Doğrusu bu yaptıkları ne kadar kötü bir davranıştır.”

3’üncü Ayet: “(Böyle davranmaları da) Şundandır: Onlar önce iman edip sonra (bile bile) inkâr ettiler. Bu yüzden (artık) kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar (nasihat ve tebligattan da) anlamaz (gerçeği bir türlü kavramaz) ve işledikleri melanetin farkına varamazlar.”

Kendilerini haklı ve hayırlı göstermek ve devamlı ıslaha çalıştıklarını söylemek için[21] en kutsal şeyleri istismardan çekinmez ve yalan yere yemin etmekten sakınmazlar. Bunlar menfaatlerini ma’bud edinmiş, korkak ve karaktersiz kimseler olduklarından, çöplükte yaşamayı seven mikrop misali çevrelerindeki insanların da sapıtmasını ve yozlaşmasını arzularlar. Özellikle önceleri safiyet ve samimiyetle iman edip hayırlı hizmetler yapan, sonradan dünyalık heves ve hesaplar ve bulaştıkları günahlar yüzünden, adım adım nifak ve nankörlüğe sapan kimseler daha tehlikeli ve tahripkâr olurlar. Zira gerçek mü’min rolü oynayarak Müslümanlara yaklaşmaları ve avlamaları daha kolaydır. Ve herkesin kendisi gibi olmasını istemek fıtri bir olaydır ve insan psikolojisinden kaynaklanmaktadır. Bu gibiler “Hidayeti (rüşvet) verip dalaleti satın almışlardır. Bu alışverişleri de mutlaka ziyan olacak, artık hidayetten de mahrum kalacaklardır”.[22]   

Bunlar iman ve ihlâs edebiyatı yaparak, ibadet ve hizmet rolü oynayarak, takva ve tarikat tiyatrosu kurarak, keramet ve fazilet gösterileri sunarak, safdil ve gafil insanları peşlerine takar, sonra da bunları kendi şeytanları[23] ve üstadları olan münafıklara ve masonlara satarlar... Şeytanları (mason locaları) da bu münafıkları, avcıların yabani keklikleri tuzağa çekmek için özel olarak yetiştirip hazırladıkları evcil ve ehil kafes keklikleri gibi kullanırlar.

Önceleri; iman, ihlâs, zikir, fikir, hizmet ve gayret gösterileri yaparlar... Ve derken bir sürü cemaat ve menfaat devşirmelerine başlarlar... Arkasından seçimlerde oyların işbirlikçi partilere verilmesi için manevi işaret aldıkları yalanını yayarlar… Ve sonunda devamlı artan ve azgınlaşan faiz, fuhuş, işsizlik, fakirlik, zam ve zulümle devam eden sömürü sistemlerini ayakta tutarlar...

4’üncü Ayet: “Onları gördüğün zaman cisimleri (gösterişli gövdeleri ve zahiri görünüşleri) hayret ve hoşuna gider. (Kalıpları ve kıyafetleri ve zahiri hareketleri olgun ve dolgun bir insana benzer.) Eğer konuşurlarsa (laf ustası olduklarından) onları dinler (ve bir adam zanneder)sin. Onlar (çizgili yemen kumaşı) giydirilmiş kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine zannederler. (Asıl) Düşman onlardır. (Bu nedenle) Onlardan sakın!.. Allah kahretsin onları, nasıl da (Hak’tan) döndürülüp (Bâtıl hesabına kullanılıyorlar.)”

Evet münafıklar hem kılık kıyafetlerine hem söz ve hareketlerine çok önem verir ve dikkat ederler. Cerbezeli ve cezbedici konuşma kabiliyeti edinirler. Şekillerine ve sözlerine bakanlar, onları marifet ve meziyet sahibi zannederler. Bu gibileri hâl ehli ve hizmet erbabı geçinirler.

“Yemen kumaşı giydirilmiş kütükler” ifadesi, bunları ne kadar güzel ve mükemmel anlatıvermektedir.

Ayet-i Kerime’de geçen “Huşüb” kurumuş ve içi çürümüş odun ve kütük parçası anlamına[24] “Müsennede” ise hem duvar gibi bir yere dayandırılmak manasına, hem de çizgili ve kıymetli bir Yemen kumaşından yapılmış elbise manasına gelmektedir.[25] Yani münafıklar, filizlenme ve meyve verme kabiliyetini kaybetmiş bulunan kuru odunlardan yapılmış ve kıymetli elbiseler giydirilmiş gösterişli heykellere benzetilmektedir...

Bütün amaçları herkese hoş görünmek ve kendilerini beğendirmektir. Bunlar Hakka değil, halka kulluk etmektedir. Ruhları çürümüş, şuurları kirlenmiştir. “Müzebzebine beyne zalik” durumuna düşmüşlerdir. İmanla küfür arasında Hak ile Bâtıl ortasında şaşkın, kararsız ve çaresizdirler. Hain olduklarından, korkak ve ürkektirler. Devamlı fark edilmek ve bilinmek endişesindedirler. “Mü’minler ne olduğumuzu anlayacak, din istismarı yaptığımızın farkına varacak, masonlarla gizli görüşmelerimiz ortaya çıkacak ve yandaşlarımız bizi bırakıp ayrılacak, sahte saltanatımız yıkılacak” diye titrerler. Bu nedenle her gürültüyü kendi aleyhlerine sanarak şiddetle tepki gösterir ve “yarası olan gocunur” gerçeğince kendilerini ele verirler...

Asıl tehlikeli düşman bu dindar geçinen münafıklardır. Zira halkı aldatmaları ve peşlerine takmaları daha kolaydır. Özellikle bunlardan sakınmalı ve saf insanlara sahip çıkmalıdır. Bunlar Allah’ın bedduasına uğramıştır. Çünkü bile bile haktan uzaklaşmışlardır.

“Dünya hayatını ahirete tercih ettiklerinden, hem kendileri ihlâs ve istikametten ayrılmış hem de başkalarını Allah yolundan saptırmışlardır.”[26]

Din istismarları ve sahte saltanatları devam etsin diye kibir ve hilelerinden[27] adil ve insani bir düzenin kurulmasına direkt veya dolaylı karşı çıkmakta ve bâtıl ve zalim kesimlerle iş birliği yapmaktadırlar.

“İslam’ın yüzde doksan beşi ülkemizde zaten bulunuyor ve yaşanıyor!” gibi safsata ve iftiralarla halkın gayret ruhunu ve devlet şuurunu köreltmeye ve insanımızı Siyonistlere köle etmeye çalışırlar.

Bunların daha da tehlikelisi, Hak davasının ve has cemaatinin içine kadar sızabilirler. Hasbelkader en üst yerlere, etkili ve yetkili görevlere kadar yükselirler. Bunların bir kısmı Uhud’a giderken yolda ayrılanlar gibi, bazı vurgunlar yapınca veya umduğunu bulamayınca zamanla ayrılır giderler. Bir takımı ise, sonuna kadar kendilerini gizleyerek ve tabii dava adamı geçinerek nifaklarına devam ederler. Bu gibilerinin en bariz özelliği, sadık ve samimi cihad erlerinin ve çilekeşlerin sivrilmesine ve ileri geçmesine asla fırsat vermezler. “Gerçekleri ortaya çıkınca sahteleri fark edilir” düşüncesiyle yetkilerini de suistimal ederek gerçek ve yetenekli mü’minleri kötüler ve kösteklerler. Hz. Ömer’in (R.A) bile zor tanıyabildiği bu gibi marazlı mahlûkları seçmek çok yüksek bir feraset gerektirdiğinden, pek az insan bunları fark edebilmekte ve işte asıl bu yüzden onlar da hedef haline gelmektedirler. “Nasıl da (Hak’tan) döndürülüyorlar” ayeti bunların bazı güçler ve bâtıl merkezlerce yönlendirildiklerine işaret etmektedir. Zaten münafıklar genellikle mert ve müstakil hareket edemeyip, müşrik ve mason mahfillerin güdümündedirler.

5’inci Ayet: “O (münafıklara) gelin (bu nifak ve tefrikadan vazgeçip tövbe edin) Allah’ın Resulü de sizin için mağfiret dilesin. (Kendinize, çevrenize ve geleceğinize yazık etmeyin) Dendiği zaman başlarını dönerler ve görürsün ki kibirlenerek yüz çevirirler.”

6’ncı Ayet: “Mağfiret dilesen de dilemesen de onlar için birdir. (Çünkü vicdanları bozulduğundan ve boş bir gurura kapıldıklarından ve geri dönüşü giderek imkânsızlaşan bir karanlık yola daldıklarından[28] artık davet ve nasihat onlara fayda vermeyecek ve tövbeyi düşünmeyeceklerdir.) Bu nedenle Allah da (C.C) onlara asla mağfiret etmeyecektir. Doğrusu Allah (C.C) böylesine fasık ve münafık bir topluluğu hidayete erdirmeyecektir.”

Anlaşılıyor ki nifakları katmerleşmiş ve kalpleri katılaşmış insanlara artık nasihat da kâr etmemekte ve şeytani bir gururla kendilerini herkesten müstağni görmektedirler. Hatalarını ve nefse uyduklarını kabul ve itiraf etmeyi enaniyetlerine yedirememektedirler...

“Her kim (elindeki imkânları hayır ve hizmet yolunda) verir (ve cömertlik ederse) ve (her türlü küfür ve kötülükten) sakınıp çekinirse ve en güzel (davayı ve daveti) tasdik edip (teslimiyet gösterirse) ona (insan fıtratına uygun olan cennet ve İslam yolunu) kolaylaştırırız. Her kim de bencillik ve cimrilik eder, kendisini de herkesten üstün ve müstağni (her bakımdan yeterli) görürse ve en güzel (dava ve daveti) yalanlar da (bâtıla taraftarlık gösterirse) ona da zor (ve zilletli olan cehennem ve şeytan yolunu) kolaylaştırırız.”[29] Ayetlerinin bildirdiği gibi İslam davasına içeriden veya dışarıdan yaptıkları hıyanetleri ve insanlara hakaretleri yüzünden Allah, münafık ve münkirleri kendi şeytanları ve şarlatanlarıyla baş başa bırakmıştır.

“Kim Rahman’ın Zikri’nden (Kur’an’ın öğütlerinden) yüz çevirirse Biz ona bir şeytan bağlarız. Artık onun yakını (ve akıl hocası) şeytandır. O (şeytanlar) bunları Allah yolundan saptırdıkları halde, hâlâ kendilerinin haklı ve hayırlı bir çizgide olduklarını sanmaktadırlar.”[30] Ayeti bunların halini haber vermektedir.

Marazlı ve makyajlı münafıklar her tarafta yayılan yalancı şöhretleri, gurur ve gafletten ileri gelen enaniyetleri, çevrelerinde el bağlayıp dönen insan sürüleri sebebiyle, kendilerini tabulaştırmış ve tanrılaştırmış olmaları yüzünden, artık her haklı ve hayırlı davete burun büker ve yüz çevirirler. Hiçbir kimsenin ve hiçbir cemaatin hizmetine girmek istemezler. Her hususta sadece kendilerini “tek merkez ve merci” kabul ederler... Allah’ın dinine ve davasına zarar verseler de, kendilerine yarar sağlayanları makbul ve mübarek bilirler.

Böylece bile bile fasıklaşan, yozlaşan ve giderek ihlâs ve istikametten uzaklaşan kimselere artık Cenab-ı Hak hidayet etmeyecektir. Ancak bu tür facir ve fasık kimselerin aslında istismar ve suistimal için yaptıkları birtakım hizmet ve hareketlerin, neticede İslami hareketlere ve mü’min kesimlere bazı faydalar getirmesi de mümkündür. Efendimizin buyurdukları gibi bu tür din adamları “kendileri yanıp tükenirken çevresini aydınlatan muma benzemektedir.”

“Şüphesiz Allah (C.C) bu dini facir ve fasık kimselerle bile kuvvetlendirir.”[31]

“Allah-u Teala bu dini, İslam’dan nasibi olmayan birtakım kimseler eliyle teyid ve takviye eder”[32] gibi hadisler de bu gerçeği ifade etmektedir.

 

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 


[1] Nisa: 28

[2] Yunus: 12

[3] Hud: 9–10, Fecr: 15–16

[4] İbrahim: 34

[5] Alak: 6–7

[6] Nahl: 4

[7] İsra: 11–18

[8] İsra: 67

[9] İsra: 84

[10] İsra: 100

[11] Kehf: 54

[12] Necm: 24

[13] Bakara: 8

[14] Bakara: 9-11

[15] Nisa: 60–61

[16] Tevbe: 42

[17] Münafikun: 3

[18] Nisa: 145

[19] Ahzab: 73

[20] Tahrim: 9

[21] Bakara: 11

[22] Bakara: 16

[23] Bakara: 14

[24] Ahteri Kebir s. 269

[25] Okyanus fi Tercümetil Kamus C.1, s. 625

[26] İbrahim: 3

[27] Fatır: 43

[28] Bakara: 18

[29] Leyl: 5–10

[30] Zuhruf: 36–37

[31] Buhari - Müslim

[32] Nesai

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

KEŞKE!
    Çevremizdeki, ülkemizdeki ve bölgemizdeki olaylara ve sebep olanlara bakıyor da...
Devami
Değerli Milli Gazete Yazarımız İBRAHİM HALİL ER’E HATIRLATMA
Milli Gazete yazarımız İbrahim Halil Er’i dikkatle ve istifade ederek...
Devami
AYET VE HADİSLERDEN HÜKÜM ÇIKARMANIN (İÇTİHADIN) TEMEL PRENSİPLERİ
  Kur’an-ı Kerim, hem hayat kaynağımız ve huzur kurallarımız; hem de...
Devami
İSLAM’DA CİHAT İLMİHALİ VE İKTİDARIN KONUYU ÇARPITMASI
  Not: Bu yazının tamamı TBMM Başkanı Sn. İsmail Kahraman’a, Milli...
Devami
MUSTAFA KEMAL'İN DERİN PEYGAMBER SEVGİSİ VE ENGİN TARİH BİLGİSİ
Atatürk'ün 1922 senesinde, Büyük Millet Meclisinde, Saltanatı Milliye'nin tahakkukuna (yani...
Devami
Kiralık Bir Ajan mıyız, Yoksa “HAZZ-I AZİM” SAHİBİ MÜSLÜMAN MIYIZ?
Hükümet ve Cemaatin; yandaş yazarları, medya danışmanları, ilahiyatçıları, profları ve...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 260

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR