ARAMA

SAYILARIMIZ

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün692
mod_vvisit_counterDün5694
mod_vvisit_counterBu Hafta28171
mod_vvisit_counterGeçen hafta38986
mod_vvisit_counterBu Ay98354
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17022494

IP'niz: 3.232.96.22
Bugün: 16 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12269635

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

İRANLI MUHSİN FAHRİZADE’YE SUİKASTIN PERDE ARKASI VE ERDOĞAN’IN DUYARSIZLIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

İRAN'IN NÜKLEER UZMANI PROF. MUHSİN FAHRİZADE'YE

SUİKASTIN PERDE ARKASI VE ERDOĞAN’IN DUYARSIZLIĞI

        

İran, askeri nükleer programının ‘babası’ kabul edilen Muhsin Fahrizade’ye yönelik 27 Kasım 2020 tarihli saldırının şokunu henüz atlatamamıştı. Fahrizade (59), Tahran yakınlarında patlayıcı yüklü bir kamyonetin infilak ettirilmesinin ardından, otomatik silahlarla suikasta uğramıştı. İranlı yetkililer, İsrail’i ABD’nin taşeronluğunu yapmakla suçlayıp uygun zamanda ‘intikam’ alacaklarını açıklamışlardı. Patlayıcı yüklü kamyoneti infilak ettirerek pusu kuran failler; makineli silahlarla saldırıya başlamış, çıkan çatışmada İranlı nükleerci ağır yaralanmıştı. Hastaneye kaldırılan Fahrizade kurtarılamamıştı. Amerikan New York Times gazetesi, Amerikalı yetkililerin, saldırının İsrail tarafından düzenlendiğini teyit ettiğini yazmıştı.

İranlı bilim adamının suikastı "istihbarat zaafı" tartışmalarına yol açmıştı.

İran Hükümet Sözcüsü Ali Rebii, bilim adamı Muhsin Fahrizade'nin öldürülmesinin ardından başlayan istihbarat zaafı tartışmalarının "psikolojik operasyon" olduğunu vurgulamıştı. Sosyal medya hesabı Instagram'dan yaptığı paylaşımda Rebii, "Bu tür terör olaylarının ardından büyük bir psikolojik operasyon devreye girer. Bu şekilde istihbarat ve güvenlik kurumları zayıflatılmamalıdır." ifadelerini kullanmıştı. Oysa İran’ın içinde de MOSSAD VE CIA ajanlarının olduğu açıktı.

Fahrizade suikastının, ABD Başkanı Donald Trump sonrası dünyanın daha az gerilimli bir düzene kavuşma ihtimalinden rahatsız olanlar tarafından gerçekleştirildiğini savunan Rebii yanılmaktaydı. Çünkü bu saldırılar Siyonist Biden’ın daha büyük tahribatlarına hazırlıktı. Saldırının amacının da "Toplumun huzuru ve bölgenin güvenliğini bozmak, insanlara ümitsizlik aşılamak, Tahran'ın güttüğü stratejisinde kafa karışıklığı oluşturmak ve İran'ı düşman tarafından tasarlanan sahada oynamaya zorlamak" olduğunu açıklamıştı.

Konuşulup yazılanlara göre Fahrizade, İran’ın nükleer bomba geliştirmek için 1989 yılında kurduğu iddia edilen gizli program ‘Amad’ (Ümit) projesinin başındaydı. Bu program resmen 2003 yılında sonlandırılsa da Fahrizade, milli nükleer programın sürdürülmesindeki kilit isimlerden birisi konumundaydı. Nitekim 2015 yılında İran’ın; Batı ve Rusya ile imzaladığı, ABD Başkanı Donald Trump’ın sonra geri adım attığı nükleer anlaşmanın imzalanmasında da etkin rol almıştı. Bu nedenle İran’ın nükleer programına şüpheyle yaklaşanların kara listesinin ilk sırasında yer almaktaydı. ABD ve BM’nin de yaptırım listesinde bulunmaktaydı.

İsrailli kaynaklar, 2018’de Fahrizade’ye suikast girişimi düzenlendiğini sızdırmıştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da 2018 yılında Fahrizade’yi hedef göstermiş, ‘Bu ismi unutmayın’ diye uyarmıştı. Ve Fahrizade, ABD’de tam iktidar değişikliğinin beklendiği bir dönemde saldırıya uğramıştı. İranlı yetkililere göre, Fahrizade son dönemde COVID-19 testleri ve yerli aşının geliştirilmesi konusuna da yoğunlaşmıştı. ABD Başkanı Donald Trump, New York Times gazetesinin konuyla ilgili makalesi ile İsrailli gazeteci Yossi Melman’ın ‘Suikastın İran’a büyük bir psikolojik ve profesyonel darbe vuracağı’ şeklindeki mesajını paylaşmıştı. ABD’de Trump iktidara geldikten sonra, Ortadoğu’da dengeler İsrail lehine gelişmeye başlamıştı. ABD, 2020 ocak ayında Bağdat havalimanı yakınında İHA ile düzenlediği saldırıyla İran Devrim Muhafızları komutanı Kasım Süleymani’yi hedef almışlardı.

İran’da Ruhani’ye şok suçlamalar başlamıştı

İranlı nükleer bilimci Muhsin Fahrizade'nin öldürülmesinin ardından, Muhafazakâr İstikrar Partisi Tahran Milletvekili Ali Hazeryan, mecliste yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve hükümet üyelerinin "casus" olduğunu iddia ederek, hapse atılmaları gerektiğini açıklamıştı. Hazeryan, Haziran 2021'deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerinin ülkedeki nükleer tesislerdeki denetimlerinin sınırlandırılmasını öngören Nükleer Silahların Yayılımının Önlenmesi Anlaşması'nın Koruma Tedbirleri Anlaşması'na Ek Protokol'ünden çıkıldıktan sonra gidilmesini hatırlatmıştı. Tahran Milletvekili Hazeryan, böylece başta Cumhurbaşkanı olmak üzere hükümet üyelerinin sorgulanmasının ve hapse atılmasının önünün açılacağını aktarmıştı.

Fahrizade suikastı sonrası ülkede, "Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) nükleer tesislerdeki denetimini sınırlandırma" tartışması başlamış, meclisteki bazı milletvekilleri, UAEA müfettişlerinin ülkedeki nükleer tesislerde denetimlerinin sınırlandırılmasını öngören bir yasa tasarısı hazırlamışlardı. Milletvekilleri, Ek Protokol'ün uygulanmasının durdurulması ve Batı'ya daha fazla taviz verilmemesi çağrısında bulunmuşlardı. İran'da muhafazakâr kesim, ülkede son yıllarda yaşanan olumsuzluklardan Ruhani hükümetini sorumlu tutarak; Ruhani hükümetini, sorunların çözümü için ABD'ye gerektiğinden daha fazla bel bağlamakla suçlamışlardı.

Netanyahu, Suudi Prensini İknaya mı Çalışmıştı?

2018’de İranlı fizikçiyi hedef gösteren İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun son dönemde ABD ile Suudi Arabistan’a İran’ın nükleer tesislerine saldırı düzenlenmesi için baskı yaptığı yorumları yapılmıştı. Netanyahu’nun Suudi Arabistan’ın Neom kentine giderek burada Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile görüştüğü ortaya çıkmıştı. Görüşmede ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun da bulunduğu yazılmış, ancak Suudlar üçlü görüşme iddiasını yalanlamıştı.

Ortadoğu ile ilgili haberler yayınlayan Middle East Eye sitesine göre bu görüşmede Netanyahu, İran’ın nükleer tesislerinin vurulmasını gündeme taşımıştı.

İran intikam nutukları yerine, İsrail’e ortak müdahale planları yapmalıydı!

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, suikastın ardında İsrail’in olduğunu söyleyerek “İran’ın düşmanları, İran ulusunun ve yetkililerinin bu cinayeti yanıtsız bırakmayacak kadar cesur ve azimli olduğunu iyi biliyor. İlgili makamlar, bu suçun yanıtını uygun bir vakitte verecektir. Halkımız, Siyonist rejimin tuzağına düşmeyecek kadar akıllı ve bilgedir” şeklinde çıkışmıştı.

İran’ın dini lideri Ali Hamaney ise İran’ın nükleer programının mimarlarından Muhsin Fahrizade’nin öldürülmesiyle ilgili, “Failler ve azmettiriciler kesin olarak cezalandırılmalıdır. Fahrizade’nin bilimsel ve teknolojik tüm alanlardaki çalışmaları sürdürülmelidir” ifadelerini kullanmıştı. Hamaney’in siyasi danışmanı Hüseyin Deghan da: İsrail’in ABD’de iktidar değişikliği olmadan baskıyı arttırarak İran ile topyekûn savaş çıkartmak istediğini öne sürerek “şehidin katillerine yıldırım gibi düşeceğiz, onları pişman edeceğiz” tehditlerini yağdırmıştı.

Oysa bu kof kahramanlıklar ve laf kalabalıkları, artık hiçbir işe yaramamaktaydı. Çünkü bu çıkışlar; dostlara umut, düşmanlara korku aşılamaktan çok uzaktı. İran’ın yapması gereken; Mezhep taassubunu bırakıp, başta Türkiye, tüm İslam Ülkeleriyle en samimi ve seviyeli irtibatlar sağlayarak, Erbakan Hoca’nın kurdukları ve İran’ı da içine kattıkları D-8 girişimlerini canlandırarak ve bir nevi İslam Savunma Paktı oluşturup, hep birlikte İsrail’e saldırarak bu çıban başını hizaya sokmaktı. Kaldı ki tek başına da İsrail’e saldıracak imkânları vardı… Bu beladan kurtulmak için böyle bir ortak kararlılık gösterilirse, sadece birkaç saatimizi alırdı. Bunun sonucu hem Batı’da hem Doğu’da ağırlığımız ve saygınlığımız da elbette artacaktı. Yok eğer bu cesaret ve dirayeti ortaya koyamayacaksak, o zaman da boş gürültüden ve tehditlerden uzak durulmalı, şeytanı azdırmak yerine onun kuyusunu kazacak tedbirler alınmalıydı!..

İşte bakınız, bu suikast, Ortadoğu’da tansiyonu yükseltirken Hindistan Donanması ile tatbikata katılmak üzere Körfez’den ayrılan ABD’nin ‘USS Nimitz’ uçak gemisi tekrar bölgeye dönme talimatı almıştı. Amerikan CNN televizyonuna konuşan bir savunma yetkilisi, Nimitz gemisinin beraberindeki savaş gemileri ile Ortadoğu’ya geri döndüğünü hatırlatmıştı. Bu yetkili uçak gemisinin bölgedeki Amerikan birliklerine destek sağlayacağını vurgulamıştı. Yetkilinin, gemiye geri dönmesi emrinin İran nükleer programının kritik isimlerinden Muhsin Fahrizade’nin öldürülmesinden önce verildiğini belirtmesi ise, suikastın planlanarak tasarlandığını ve gerekli tedbirlerin alındığını ortaya koymaktaydı.

Peki aynı ABD ile irtibat ve ittifak halindeki Erdoğan kime yarardı?

"Erdoğan'ın bir uçurumun ucundan çekilip alındığını düşünüyorum" diyen yabancı uzman Erdoğan’a bu iyiliğin neyin karşılığında yapıldığını ise saklamıştı. Uluslararası piyasaların Türkiye'ye bakışını en yakından izleyen ekonomist-stratejist Timothy Ash, bu tespitleri yapmıştı.

“Merkel'in Türkiye'ye sert yaptırımlara izin vermeyeceği ve Biden'ı bekleyeceği” görüşünde olan Timothy Ash"Erdoğan'ın bir uçurumun ucundan çekilip alındığını düşünüyorum" diyordu. Ash, DW Türkçe'den Değer Akal’ın sorularını yanıtlarken bunları söylüyordu. Uluslararası piyasaların Türkiye'ye bakışını en yakından izleyen uzmanlardan olan Londra merkezli Bluebay Asset Management'ın Gelişmekte Olan Piyasalar Kıdemli Stratejisti olan Timothy Ash, Berat Albayrak'ın Hazine ve Maliye Bakanlığından istifasının, Erdoğan'ın reform vaatleri ve ılımlı mesajlarının, ABD'nin müstakbel Başkanı Joe Biden ile dünyada yaşanacak değişime ayak uydurma çabası olduğu kanısını taşıyordu.

Ash, "Biden'ın göreve başlamasıyla ABD ve AB, Türkiye'ye yönelik ortak bir yaklaşım benimseyeceklerdir. Erdoğan'ın mesajlarının da ufukta görünen bu gelişmelere yönelik bir manevra olduğu kanaatindeyim" diyordu. "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bir uçurumun ucundan çekilip alındığını düşünüyorum" diyen Ash, Türkiye'nin Batı'nın bir parçası olduğuna vurgu yaparak, "Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye'ye karşı kapsamlı, esaslı yaptırımların kabul edilmesini engelleyecektir. Merkel, Biden'ın göreve başlamasını bekleyecektir. Ondan sonra AB ve ABD, Türkiye konusunda ortak bir tutum takınacaktır, sorunların çözümüne odaklanacaktır" öngörüsünde bulunuyordu.

Röportajın devamında şunlar paylaşılmıştı:

DW Türkçe: Türkiye ile Katar’ın 26 Kasım 2020’de imzaladıkları 10 anlaşmayla "stratejik" olarak nitelendirdikleri ilişkilerini daha da derinleştirdiklerini duyurdu. Türkiye Varlık Fonu bünyesindeki Borsa İstanbul'un yüzde 10 payının Katar Yatırım Otoritesi'ne devredilmesi büyük yankı uyandırırken, kimi çevrelerde de yoğun tepkilere yol açtı. Siz iki ülke arasındaki ekonomik ve finansal işbirliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Timothy Ash: Türkiye'nin piyasalar bakımından son aylarda baskı altında olduğu çok açık ve görünen o ki Katar, müttefiki Erdoğan'a arka çıkmaya çalışıyordu. Erdoğan'ın, Katar Emiri ve ailesiyle ilişkileri çok güçlüydü. Katar, Türkiye'ye mali desteğini, zaten 2018'de açıklanan 15 milyar dolarlık paketle duyurmuştu. 26 Kasım 2020’de tanık olduğumuz, bu paket kapsamında yer alıyordu, yeni bir mali kaynak söz konusu değil anlayabildiğimiz kadarıyla. 15 milyarın 5 milyarını swap (döviz takası), 5 milyarını kredi, diğer 5 milyarını da yatırım oluşturuyordu. Daha sonra 5 milyar kredi, swap kapasitesinin artırılması için kullanıldı. Ama 5 milyar yatırım meselesinde çok da yol alamamışlardı. İşte kanımca Katar'ın taahhüt ettiği o 5 milyarlık yatırım, imzalanan mutabakatlar için kullanılacaktı.

Soru: Bu mutabakatlar ışığında Katar'ın bu yatırımlardaki kazanımlarını nasıl görüyorsunuz? Bunların Türkiye'ye de gerçekten büyük bir katkısı olabilir mi?

Katarlıların "Türkiye'ye para saçalım" diye düşünecek halleri yok tabii ki, gayet tabii ki kazançlı yatırımlar yapmak istiyorlardı. Yatırım taahhütlerini yerine getirmelerinin bu kadar zaman almasının arkasında yatan neden de ilginç, değecek yatırımlara bakmış olmalarıydı… Borsa İstanbul çok iyi bir yatırımdı. Ve bu galiba 2019'da, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası'nın (EBRD) eski hissesi olmaktaydı. Halkbank'ın eski yöneticisi Hakan Atilla'nın Borsa İstanbul Genel Müdürü olarak atanmasından sonra sorun yaşanmış ve o dönem EBRD hissesi, Türkiye Varlık Fonu tarafından satın alınmıştı… Katarlılar açısından bu yatırımlar gayet tabii ki mantıklı, paralarını kötü projelere yatırmak istemeyecekleri açıktı.

Soru: Katar'la bu işbirliği adımlarının ekonomide büyük sınamalarla karşı karşıya olan Türkiye'ye etkisi ne olur?

15 milyar epey büyük bir miktar gibi görünse de, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunların boyutuna baktığınızda çığır açabilecek bir mahiyette görülmüyordu. Yani olumlu tabii ama sorunların çözümü için yeterli sayılmıyordu. Türkiye'nin 200 milyar dolarlık yabancı kaynak arayışını dikkate aldığınızda, ya da döviz kurlarına başarısızlıkla sonuçlanan müdahalelerin yol açtığı ve 140 milyar doları bulan devasa boyuttaki döviz rezervi kaybını göz önünde bulundurduğunuzda, 15 milyar çok da bir anlam ifade etmiyordu.

Soru: Erdoğan'ın acilen yabancı yatırımcılara ihtiyaç duyduğu, reform vaadiyle de bunu sağlamaya çalıştığı belirtiliyor. Peki uluslararası finans çevreleri, yabancı yatırımcılar, Erdoğan'ın bu beklentisine yanıt vermek için tam olarak Türkiye'den ne bekliyor?

Sn. Erdoğan geçmişte buna benzer açıklamalar yapmış olsa da az da olsa değişim umudu vardı ve reform vaadi olumlu karşılanmıştı. Ne yazık ki son yıllarda yabancı yatırımcılar Türkiye ekonomisinden adeta ayaklarını kesmiş durumdaydı. Türkiye'deki iç siyaset daha çetrefil bir hal almıştı. Erdoğan ekonomiyi ucuz kredilerle canlandırmaya çalışmış, ne yazık ki Merkez Bankası'nı, ekonomiye kredi pompalamak için kullanmıştı. Merkez Bankası'nın bağımsızlığının erozyona uğradığı ortaya çıkmıştı... Düşünün ki bugün Türkiye Merkez Bankası’nın net uluslararası rezervleri, muhtemelen 40 hatta 50 milyar dolar tutarında eksiye düşmüş bulunmaktaydı. Yani Türkiye'nin Merkez Bankası borca batmıştı. Hiçbir merkez bankası bu durumda olmaya yanaşmazdı. Ama son günlerde olumlu bazı gelişmeler yaşanmıştı. Erdoğan, Berat Albayrak'ın politikalarının yanlışlarının farkına varmış, Albayrak’ın istifasını sağlamış, ekonomide yeni bir ekip hazırlamıştı, Merkez Bankası'nın yeni Başkanı Naci Ağbal, güvenilir bir teknokrattı, doğru adımlar atmıştı ve bunlar olumlu, cesaret verici gelişmeler sayılmıştı.

Soru: Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın damadı ve Hazine Bakanı olan Albayrak'ın tam olarak da anlaşılamayan bir şekilde görevinden ayrılmasını ve bunu izleyen günlerde Erdoğan tarafından yapılan açıklamaları, reform vaatlerini neye bağlıyorsunuz?

Erdoğan ılımlı sinyaller vermeye çalışmıştı. Aslında ABD'de yeni Başkan seçilen Joe Biden'a bir anlamda el uzatmıştı. Biden'ın göreve başlamasıyla ABD ve AB’nin, Türkiye'ye yönelik ortak bir yaklaşım benimseyecekleri anlaşılmıştı. Erdoğan'ın son haftalardaki mesajlarının da ufukta görünen bu gelişmelere yönelik bir manevra olduğu kanaati vardı. Erdoğan'ın bir uçurumun ucundan çekilip alındığını düşünüyorum. Çünkü Türkiye, ciddi bir boyutta izole edilebilir konuma taşınmıştı.

Soru: ABD'de S-400 yaptırımları masada. Avrupa'da ise, 10-11 Aralık'ta Türkiye ile ilişkilerin ele alınacağı AB liderler zirvesi öncesinde Fransa, Yunanistan gibi ülkelerin yaptırım çağrıları artıyor?!..

Son yıllarda Türkiye'ye yönelik pek çok yaptırım çağrısı oldu. Ama hiçbiri uygulanmadı. AB'nin zirvesinden sert bir açıklama çıkabilir ama Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye'ye karşı kapsamlı, esaslı yaptırımların kabul edilmesine engel olacaktır. Merkel’in, Biden'ın göreve başlamasını beklediği anlaşılmaktadır. Ondan sonra AB ve ABD, Türkiye konusunda ortak bir tutum takınacaklardır, sorunların çözümüne odaklanacaklardır. Çünkü sorunların tamamı çözümlenebilir nitelikler taşımaktadır. (Yani, yeter ki Erdoğan ABD ve AB’nin kontrolünden çıkmasındı!..)

Soru: Batı'nın Türkiye ile ilişkileri konusunda oldukça iyimser yorumlarda bulundunuz. Bu değerlendirmenizi biraz açar mısınız?

Nihayetinde Türkiye, Batı'nın bir parçasıdır, Batılı ülkelerin stratejik bir partneri, NATO müttefiki ve çok önemli bir ülke konumundadır. Türk halkının yüzü Batı'ya dönük durumdadır. Çocuklarını ABD'de Avrupa'da okutuyorlar, tatillerini Batı'da yapıyorlar, alışverişlerini Batı’dan yapıyorlar. Moskova'ya değil, Batı’ya gidiyorlar. Ve Joe Biden'ın başkan olduğu ABD, Türkiye'nin yeniden Batı ittifakına geri dönmesini sağlamaya çalışacaktır. Biden için en büyük tehdit Rusya ve Çin olmaktadır. Ve eğer Rusya, Türkiye'den Batı'yı koparacak olursa işte bu Putin için çok büyük bir galibiyet olur. Bu nedenle Biden’ın gerçekten de Türkiye ile ilişkilere önem atfedeceği anlaşılmaktadır. Erdoğan'ı bazı sorunların çözümü için ılımlı bir çizgiye çekmeye çalışacaktır. Bakın bazı mutabakatların sağlanması lazımdır. Mesela Doğu Akdeniz meselesine gerçekçi bir yaklaşımla bakın. Her iki taraf için kazan kazan durumu oluşturabilecek mutabakatların sağlanması mümkündür. Yeter ki aklıselim insanlar masaya oturarak çözüm yolları arasın. Biden bunu yapmak isteyecektir. Hem Türkiye'nin Batı'ya hem de Batı’nın Türkiye'ye ihtiyacı vardır.

Soru: Türkiye'de son yıllarda Batı ile ilişkilere alternatif ittifaklar olduğunu savunan kesimler, Ankara'nın dış politikada daha sert bir çizgi izlemesini istiyor. Ancak görünen o ki, Türkiye ekonomisinin zora girdiği bir dönemde, desteğe gelen, yardım elini uzatan kimse olmadı? Siz ne düşünüyorsunuz?

Gerçekler şunlardır: Türkiye'ye doğrudan yabancı yatırımların üçte ikisi, ticaretin yine üçte ikisi ve finansmanın da üçte ikisi ABD ve AB kaynaklıdır. Albayrak 2018'de Moskova'ya gitti, Körfez ülkelerine gitti, para bulduğu tek yer Katar oldu… Türkiye ise çok derin bir şekilde Batı’ya entegre bir ülkedir. Batı'nın bir parçasıdır. Rusya Türkiye'ye para verecek değildir… Trump döneminde Batı bölündüğü için, küresel olarak popülist milliyetçilik öne çıktığı için, Erdoğan da bu işe dahil oldu. Biden döneminde gündem çok taraflılık olacaktır. Batı ittifakı yeniden inşa edilmeye çalışılacaktır. Türkiye de güçlü bir Batı ittifakının mı üyesi olacak, yoksa yalnız mı kalacak, ya da Rusya'nın müttefiki bir ülke mi olacak, buna kendisi karar vermek zorundadır.[1]

Borsa İstanbul’un Katar’a satışı mahkemeye taşınacaktı!

Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) Ankara İl Sekreteri Av. Doğan Erkan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Katar Emiri Temim Bin Hamad Al Sani ile imza attığı Borsa İstanbul’un yüzde 10’luk hissesinin satıldığı anlaşmaya tepki gösterip, “Bu satış açık bir anayasayı ihlal ve vatana ihanet suçudur” diyerek suç duyurusunda bulunacaklarını açıklamıştı.

“Erdoğan’ın Emrine Bırakılmış Sözde Bağımsız Denetim” Olmazdı!

Erkan, “Türkiye Varlık Fonu’nun kuruluş kanununa göre Türkiye Varlık Fonu’nu (TVF) Cumhurbaşkanlığı yönetiyor. Yasa, Türkiye Varlık Fonu’nun denetlemesi bağımsız kuruluşlarca yapılır diyor ama denetlemesini yapacak kişileri de yine Cumhurbaşkanı atıyor. Dolayısıyla bir denetimsizlik var. Tek başına Tayyip Erdoğan’ın emrine bırakılmış sözde bağımsız denetim var. Hiç öyle bağımsız denetim olur mu? Yöneticinin atadığı kişilerce yapılan denetim bağımsız olur mu?” diye sormaktaydı.

Açıklamasının devamında Borsa İstanbul’un devlet şirketi olmasına ve kamusal yetkilerinin bulunmasına dikkat çeken Erkan, “Borsa İstanbul’un yüzde 10’unun Katarlılara satılması, Türkiye ticaretinin ve milli değerlerinin yüzde 10’unun Katar’a satılmasıdır. Borsa İstanbul Nedir? İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın yeni adıdır. İstanbul Borsası, Sermaye Piyasası Kurulu’nun kurduğu ve yönettiği bir devlet şirketidir. Evet, ticari ve ekonomik faaliyetleri var ve kendisi de özel hukuka tâbi. Ama düzenlemeye göre, şirketin amacı içinde Türkiye ticaretinin yönetilmesine ilişkin kamusal yetkileri de var. Örneğin, Türkiye’deki Sermaye Piyasasına ilişkin bilişim sistemi kurmak. Bu çok milli bir değerdir. Türkiye ekonomi ve ticaretine dair Türkiye’deki bilişim sisteminin yüzde 10’unu Katarlılara satabilir miyiz? Satamayız. Daha önemlisi Borsa İstanbul’un Türkiye’deki madenleri alma satma ve yönetme yetkisi vardır” yorumunda bulunmuşlardı.

“Madenlerin Yüzde 10’u Katarlılara Satılmıştır” İddiası!

Borsa İstanbul’un esas sözleşmesindeki amaç ve faaliyet konusundaki 3. maddeye dikkat çeken Erkan, “Sermaye piyasası araçlarının, kambiyo ve KIYMETLİ MADENLER ile KIYMETLİ TAŞLARIN alım satım yetkisi ve bunlara ilişkin alım-satım emirlerini sonuçlandıracak şekilde bir araya getirmek” diye geçiyor düzenleme. “Borsa İstanbul, bunların alım-satım işlemlerini de yapabiliyor. Dolayısıyla diyebiliriz ki şu an Türkiye’deki madenlerin yüzde 10’u Katarlılara satılmıştır. Türkiye’nin ekonomisinin ve ticaretinin de yüzde 10’u Katarlılara satılmıştır” diye uyarmıştı.

“Anayasa İhlali Yapılmıştır” Uyarısı!

Alınan bu kararla Anayasanın ihlal edildiğini vurgulayan Erkan, “Bu kararda doğrudan doğruya Anayasa ihlali söz konusudur. Anayasa’nın 5. maddesi “Bağımsız ve Milli Ekonomiyi” öngörür, Anayasa’nın 6. maddesine göre Katarlılara “Egemenlik Hakkının Devri” söz konusudur. Anayasa’nın 47. Maddesine göre de, “Kamu yararının zorunlu görüldüğü hallerde devletleştirme yapılır, özelleştirme değil…” Bunlar doğrudan kamu yararını da satmış oldular” saptamalarını yapmıştı.

“Bu satış açık bir anayasayı ihlal ve vatana ihanet suçudur” diyen HKP Ankara İl Sekreteri Av. Doğan Erkan, bu konuda suç duyurusunda bulunacaklarını ifade ederek sözlerini tamamlamıştı. HKP, Borsa İstanbul’un yüzde 10’unun Katar’a satılmasına sert biçimde karşı çıkmışlardı.

İktidar medyası Kılıçdaroğlu’na suikast planlarını yazmıştı!

Alaattin Çakıcı’nın tehditlerinin ardından hükümet medyasında çeşitli senaryolar başlamış: "Tıpkı Karlov suikastındaki gibi bu kez Kemal Kılıçdaroğlu’na tetiği doğrultacak..." iddiaları ortaya atılmıştı.

Hükümete yakın Türkiye Gazetesi yazarı yandaş Fuat Uğur Kılıçdaroğlu kendisine ‘Çakıcı’ya sataş’ diyenlerin tehlikeli niyetini biliyor muydu?” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Kılıçdaroğlu’nun suikasta uğrayacağını ileri süren Uğur, “Kemal Kılıçdaroğlu, FOX TV’de yeniden Çakıcı için ‘Beş paralık adam, mafya bozuntusu’ dedi. Kılıçdaroğlu farkında olmadan kendisine çizilen yolda yürüyor” ifadelerini kullanmıştı.

Fuat Uğur yazısında “FETÖ’cü kripto kamikazelerden biri tıpkı Karlov suikastındaki gibi bu kez Kemal Kılıçdaroğlu’na tetiği doğrultacak. Ama faili meçhul suikastın ardından suçlanacak kişi iktidardaki Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP’nin lideri Devlet Bahçeli’nin yakını olduğu tescilli Alaattin Çakıcı olacak. Yani suikastı iktidar yaptırmış gibi bir algı oluşturulacak.” iddiasında bulunmuşlardı.

Fuat Uğur şunları aktarmıştı:

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun hepinizin tanık olduğu pek çok “becerisi”nin olduğunu hep söylüyorum; ama aynı zamanda biliyorum ki mantık ve muhakeme yürütme konusunda hiçbir yeteneği bulunmuyor. Bu yüzden kendisine neden “Alaattin Çakıcı’yı hedef al, o Bahçeli’ye yakın bir isim. Böylece Cumhur İttifakı surlarında büyük bir gedik açmış olursun” dediklerini asla anlayamıyor. CHP grup toplantılarında ya da kendisine her mikrofon uzatıldığında defalarca “Mafya babası” dedikten sonra beklenen oldu ve Alaattin Çakıcı Twitter hesabından “Akıllı ol, vatan hainleri ile Bahçeli’yi aynı kefeye koyarsan hayatının hatasını yaparsın” ve “Seni bakla kazığı ile tanıştırırım” tarzı tehdit ve hakaret dolu sözler yayınladı. İstenen olmuştu. Kılıçdaroğlu’na bu aklı verenler çok mutluydu. Tehdit belgelenmişti. Üstelik de tehditkâr kişinin kendi ağzından MHP lideri Devlet Bahçeli ile yakın ilişkisi de kayıt altına alınmıştı.

“Tıpkı Karlov suikastındaki gibi bu kez Kemal Kılıçdaroğlu’na tetiği doğrultacaklarmış!”

Nasıl bir hazırlık yapıldığını size anlatayım. Türkiye ve Rusya, Joe Biden ile birlikte artık yeniden küresel düzenin hedefinde. Bu kesimler şunu çok iyi biliyorlar. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın seçim dışı yöntemlerle indirilme girişimlerinin ters tepeceği açıktır. Bu durumda geriye Türkiye’yi allak bullak edecek ve kaos ortamına sürükleyecek bir olaya ihtiyaç vardır. Şimdi sonuç alıcı darbeyle, Kemal Kılıçdaroğlu’nun son bir kez kendi işlerine yaraması gerekiyor, bunun için planlar yapılmıştır... Sincan’da provası yapıldı ama plan şimdi daha büyük hazırlanmaktadır. FETÖ’cü kripto kamikazelerden biri, tıpkı Karlov suikastındaki gibi, bu kez Kemal Kılıçdaroğlu’na tetiği doğrultacak. Ama faili meçhul suikastın ardından suçlanacak kişi iktidardaki Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP’nin lideri Devlet Bahçeli’nin yakını olduğu tescilli Alaattin Çakıcı olacak. Yani suikastı iktidar yaptırmış gibi bir algı oluşturulacak.

“Ölü Kılıçdaroğlu bir işe daha yarayacak, yerine Ekrem İmamoğlu taşınacak” iddiaları!?..

Kaos, FETÖ ve PKK’nın da işin içine girmesiyle büyütülecek ve Türkiye’nin bölgedeki gücü sıfırlanmakla kalmayıp PKK ve HDP’nin istediği ilk aşama olan özerklik hayata geçirilecek. Bu arada ölü Kılıçdaroğlu bir işe daha yarayacak. Yerine Ekrem İmamoğlu getirilecek.

Bizim Ümit Akdemir bu hain planın ipuçlarını aldığını söylediğinde taşlar yerine oturdu. Muhalefetteki azgınlaşma emareleri boşuna değil. Ümit, FETÖ’cülerin iç yazışmalarından, yayınlarda ağızlarından kaçırdığı her şeyi tek tek topluyor. Tıpkı bana bir ay önce WhatsApp’tan gönderdiği mesajdaki gibi. Evet, Ümit bana aynen böyle yazdı, 3 Ekim 2020 tarihli mesajında nitekim Bülent Arınç da Habertürk’e çıkarılıp konuşturulunca tekrar aradım onu, “Nereden öğrendin?” diye. Bana; “FETÖ’cüler sıkıştırıyorlardı Abi bir süredir. Sonunda Biden’ın kazandığı kesinleşince onun da konuşması gündeme geldi” dedi.

“Kılıçdaroğlu’nun saf saf kendi ölüm fermanını imzaladığını anlatmışlardı!..”

Şimdi de FETÖ’cülerin yazıları ve konuşmalarının bir süredir Türkiye’yi bekleyen kaos üzerine şekillendiğini, Kılıçdaroğlu’nun saf saf kendi ölüm fermanını imzaladığını anlattı Ümit. Kemal Bey bunu anlayacak durumda değil. Tehlike işte bu yüzden çok büyük.

Peki, eğer KAOS isteniyorsa Küresel Çete Erdoğan’a da suikast düşünebilir, neden Kılıçdaroğlu tercih ediliyor?

Ümit, “Erdoğan’ı düşünmüyorlar çünkü Allah korusun böyle bir şey olursa, AK Parti mutlaka onun yerine, yeni liderini seçer ve erken seçimle çok daha fazla oyla iktidara gelir” dedi. Doğru, mağdur edilen iktidarsa bu komplo kendi tabanlarında bile rağbet görmez ama muhalefet liderinin suikasta uğraması dünyayı da ayaklandırır ve PKK ve FETÖ’cülerin de katılımıyla en az Gezi’den 5 kat daha etkili eylemler ve iç karışıklıklar hayata geçirilmeye çalışılır. Hatırlayacaksınız, FETÖ, ilk başta desteklediği Geziciler, Bank Asya ATM’lerine ve yayın organlarına saldırınca hemen karşı pozisyon almıştı. PKK ise katılmamıştı Gezi’ye. Selahattin Demirtaş, PKK elebaşı Abdullah Öcalan’dan aldığı talimat uyarınca aynen şöyle demişti:

Acaba; “Hükûmeti devirecek, darbeye doğru götürecek bir halk hareketini çıkarabilir miyiz?” anlayışı vardı. Bu kısmına şiddetle karşı çıktık. Gezi’ye mesafe koyduk.” Bugün ise aynı şey olmayacak. Çünkü kaos ve karışıklıktan asıl amaçlanan, Irak-Suriye-Türkiye topraklarında kurulacak bir PKK devletinin temelini atıp Türkiye’nin bölgedeki rolünü sonlandırmak.

“Dead Man Walking-Ölü Adamın Yürüyüşü” Uyarlaması!..

Kemal Kılıçdaroğlu, FOX TV’de yeniden Çakıcı için “Beş paralık adam, mafya bozuntusu” deyip duruyordu. Kılıçdaroğlu farkında olmadan kendisine çizilen yolda yürüyordu. Amerikalılar idam için elektrikli sandalyeye giden mahkûmların yürütülmesine “Dead man walking” diyordu. Yani şöyle: “Ölü adamın yürüyüşü!?” Çünkü idam kararı kesinleşen mahkûm zaten “Ölü adam” sayılıyordu. Kemal Kılıçdaroğlu da kendisini kışkırtanların niyetini sorgulamadan “Dead man walking” modunda devam ediyordu. Bakın CHP’li Aykut Erdoğdu ne diyordu: “İş başa düşerse kendimizi koruruz. Devlet çökmüşse kurduğumuz devleti de kurtarırız.” Evet mesaj alınmıştır. Çünkü bu sözler şu anlama geliyordu:

O malum “Seçimle ya da başka şekilde” iktidara gelme hedefindeki ikinci seçenek devreye sokulacaktı. Artık hazırlıklı ve uyanık olunmalıydı. Karşımızdaki Küresel Çete ve Türkiye’deki maaşlı elemanları demokratik bir rakip değil, artık düşman konumundaydı ve ona göre muamele yapılmalıydı...”

Biden’a yaranmaya çalışan Erdoğan, Kıbrıs’tan taviz vermeye mi hazırlanmaktaydı?

İşte Joe Biden’ın ‘kirli’ ilişkiler ağı...

Diyeceksiniz ki hangi ABD Başkanı ‘kirli’ değil ki! Haklısınız. İşte bunlardan bazıları: George Papadopoulos... Helen (Yunan) asıllıdır. Papadopoulos, seçim kaybeden Trump’ın danışmanlarından ve yakın mesai arkadaşlarından sayılırdı. İsmi Amerikan yargısını alakadar eden birçok dosyaya karışmıştı. Bu Papadopoulos, Twitter aracılığı ile kamuoyunu şöyle uyarmıştı: “Biden’ın Çinlilerle olan ilişkilerinden dolayı yozlaşmış olduğunu düşünüyorsanız, Başkan Yardımcısı olarak Kıbrıs’taki yetkililerden ne koparmaya çalıştığını öğrenene kadar bekleyin!”

Papadopoulos, Joe Biden’ın geçtiğimiz süreçte Kıbrıs’ta enerji sektöründe “kirli ilişkiler” içerisine girdiği imasında bulunmuşlardı. Papadopoulos şunları aktarmıştı: “Joe Biden, Kıbrıs’taki bazı enerji anlaşmalarını yasa dışı yollardan yapmaya çalışıyordu. Başkan Yardımcısı olarak adaya yaptığı tek gezi sırasında oradaki yetkililere baskı uyguluyordu!” Malum, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), 2011 yılından sonra Doğu Akdeniz’deki doğal gaz yataklarını geliştirme yönünde yoğun bir çabanın içine girmiş durumdaydı. GKRY, bu çabalara ABD, Fransa, İsrail ve Mısır gibi dış aktörlerin desteği ile başlamıştı. Bu dönem hatırlayacaksınız, ABD’de Barack H. Obama’nın Başkanlık dönemine rastlamaktaydı. Demokratlar adına ABD Başkanı seçilen Joe Biden, Obama döneminde Başkan Yardımcısı konumundaydı ve Kıbrıs’a önemli bir ziyaret gerçekleştiren bir siyasi aktör olarak karşımıza çıkmaktaydı. İşte bu Siyonist Joe Biden, Sn. Erdoğan’ı, ekonomik ve siyasi krizlerin taşıdığı uçurumun kenarından alıp kurtaracakmış!.. İyi de malum Gâvur bu iyiliği, babasının hayrına mı yapacakmış? Kıbrıs’taki ve Doğu Akdeniz Sularındaki haklarımızdan hangi tavizler koparacakmış!..

 


1- Odatv.com 28.11.2020

 

 

 

 

Makale Paylaşım Sayısı: 39

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR