ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1945
mod_vvisit_counterDün6658
mod_vvisit_counterBu Hafta44097
mod_vvisit_counterGeçen hafta54342
mod_vvisit_counterBu Ay184855
mod_vvisit_counterGeçen Ay208459
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17317454

IP'niz: 3.236.175.108
Bugün: 27 Şub 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12389908

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

02 Aralık 2015 Tarihli HAVUZ SİSTEMİ KONULU AKİT TV VİZYON PROGRAMI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Halis Özdemir: Bugün 54. Hükümetin Başbakanı Merhum Erbakan Hocanın efsane hizmetlerinden olan ve içeriğini de pek anlamadığımız (ne açık ve acı bir itiraf) “Havuz Sistemi”ni ilgilisiyle konuşacağız.

Sn. Osman Altuğ Hocam, Havuz Sistemi Nedir? 28 Şubata giden yolda Havuz Sisteminin etkisi neydi? “Hortumları kesmek” tabiri, havuz sisteminde yerli yerine oturan bir tabir midir? Kamu borçlarına etkisi ne ölçüdeydi? Havuz sisteminin önündeki engeller nelerdir ve bugün havuz sistemi tekrar uygulamaya geçirilebilir mi? Rahmetli Erbakan Hoca bunları yapmakla ne elde etti? Havuz sistemini 13 yıldır iktidarda olan AKP yönetimi tatbik etmiş olsaydı, ekonomik veriler bakımından ne gibi değişiklikler gerçekleşirdi? Abdullatif Şener’in “Havuz sistemi yapıldığında ben maliye bakanıydım” demecini bir TV programı sırasında Merhum Erbakan Hocaya hatırlatan gazeteciye şu cevabı vermişti. “Abdullatif Şener bir bakandı, ama sadece bakıyordu. Oysa bu bir irade işidir”. Şimdi Sn. Altuğ, bu bir irade işi midir? Ve havuz sistemi nedir? Bir diğer adıyla Kamu Tek Hesabı neleri içermektedir?

Osman Altuğ: Söze Erbakan Hoca ile tanışmamla başlamak istiyorum. Ben Rahmetli Erbakan Hoca’yı 6 Temmuz 1996 tarihine kadar görmemiştim, kendisini tanımazdım. Sadece Medyanın tanıttığı kadarıyla tanımaktaydım. 6 Temmuz akşamı “Başbakan sizinle görüşmek istiyor!” diye bir telefon aldım. Buyurun Sayın Başbakanım dedim. Erbakan Hoca, müsaitseniz sizi yarın konutta sabah kahvaltısına davet etmek istiyorum, ulaşımınız sağlanacaktır. Lütfederseniz memnun olurum dedi. Tabi Türkiye Cumhuriyeti’nin koskoca Başbakanı sizi çağırıyor, ben de davete icabet ettim. Sözlerini şöyle özetleyebilirim: Biz sizi yakinen izliyoruz, biliyoruz, tanıyoruz. Şu üç konuda yardımınızı bekliyoruz: Birincisi, ekonomi politikaları bakımından pek işten anlayan kimsemiz yok. İkincisi, bizi kandırmaya çalışıyorlar, yanlış bilgi aktarıyorlar. (Gelen veriler ve onların okunması doğru değil, kimler bunu yapıyorsa ve hangi yanlış, verileri aktarıyorsa Hoca da onları biliyor.) Üçüncüsü, bize destek çıkın. Ben size T.C. Başbakanı sıfatıyla Başbakanlık baş danışmanlığına davet ediyorum. Sonra şunları söyledi: Siz bunca yıl boyunca T.C. hükümetlerine baş danışmanlık yaptınız, size hiç kimse sormadı mı: Bugün ne kadar borcumuz var? Nasıl ödeyeceğiz? Ben ise hayır sormadı dedim. Peki, siz niye hiç söylemediniz dedi. Ben de dedim ki: ben danışmanım, ben sorulana cevap veriyorum. Hoca da Ben de işte onu soruyorum dedi. Tabi benim için de zor bir olaydı. Hocam benim de şartlarım var dedim. Ben değnekçilerle çalışmam ve benim çenem durmaz, konuşurum. Dedi ki “siz lisan-ı münasib ile söylersiniz”. İlk defa ondan duyduğum bir kelimeydi.

Halis Özdemir: Nezaket timsali bir şahsiyetti, Allah rahmet etsin.

Osman Altuğ: Biz görevi kabul ettik. O zamana kadar da Komünistlikten ülkücülüğe, milliyetçilikten takunyacılığa kadar hakkımda söylenmedik bir şey kalmadı. Dedim en fazla bana bir de Selametçi derler, onu da desinler Efendim… Şimdi soruyorum dedi: bugün ne kadar borcumuz var, nasıl ödeyeceğiz? Efendim size bir proje takdim ederim, ondan sonra siz uygun görürseniz tatbikatına geçilir. Tamam dedi. Tabi ben önümde günler var diye beklerken; “Hayır, hemen burada, makamda hazırlayın” dedi. Acaba dedim ki beni imtihan mı ediyor diye düşündüm. Oturdum. Bir yandan benim duymamam gereken özel siyasi meselelerini görüşüyor. Tamam dedim bana güveniyor. Raporu hazırladım, İstanbul’a döndüm. Sabah 6:30’da Hoca arayıp “bugün başlıyoruz” dedi. “Siz neredesiniz” dedi? Ben İstanbul’dayım deyince “komutan karargâhta olur” dedi. O günden sonra Ankara’ya yerleştik. Böyle bir hikâyesi var. Havuz sisteminin özü şu: Öncelikle isim babası Erbakan’dır. Ben uluslararası muhasebede kabul görmüş olan kamu tek hesabı kuralı ismini söyledim. Bizim ticari muhasebe kuralı değil, uluslararası muhasebe kuralının adıdır kamu tek hesabı. Bugüne kadarki birikimim neticesinde yaptığım tespitler sonucunda birinci kural: Bir devletin görevi; parasına, malına ve mülküne sahip çıkmaktır. Peki, o tarihte biz ne yapıyorduk? Devlet olarak paramızı yani genel bütçe ve katman bütçeli dairelerin ve kamu kurumu niteliğindeki İktisadi Devlet Teşekküllerinin paralarını yıllık %10’la özel bankalara yatırıyoruz. Ve aynı devlet o bankalardan tekrar %135 ile borç alıyor. Yani parasını 10 liraya satıyor, 135 liraya geri alıyor. Bizim bunu engellememiz lazımdı. Yani devletin parasına sahip çıkmamız şarttı. Resmen %125 haraç veriyoruz. Peki nasıl yapacağız? O zaman biz paramızı tek bir hesapta takip edeceğiz, toplayacağız. Mesela, o gün hangi ödeme yapılacak ve bize ne kadar para lazım? Diyelim ki 100.000 lira lazım. Bizim bankalarda devletin ve bağlı kuruluşların mevduatı 500.000 lira ama bu mevduat dağılmış. Örneğin Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı kuruluşların mevduatı, İktisadi Devlet Teşekküllerinin mevduatı, katma ve döner sermaye işletmelerinin mevduatı tüm banka sistemine 500.000 lira olarak yayılmış ama maliyede ödeme yapacak gerekli para yok. Ne yapılıyor? Gidiyoruz bankaya bize 100.000 lira ver diyoruz. Bankalarda paramız var ama o gün vadesi gelen borcu ödeyecek birimde para yok. Bankadan borcu ödemek için %135 ile borç alıyoruz. O zaman ben bütün bu kuruluşların paralarını tek bir hesapta toplamam gerekiyordu. Toplamda bugün kuruluşların ne kadar parası var, ne kadar ödemesi var görmem icap ediyordu. Bu paramızla bizim bir sanal banka oluşturmamız, adına da kamu tek hesabı (Havuz Sistemi) koymamız uygun bulunuyordu, bütün paramız banka sisteminde adı kamu tek hesabı olan tek bir hesapta toplansın. Yani bir iktisadi ünite düşünün. Bunun toplam bir milyon lira parası var. 50 yerde de şubesi var. Her bir şubeye 20 bin lira dağıtmış ama merkezde para yok. O zaman merkez paranın tamamını da görmüyor. Kamu tek hesabının sebebi de bu para tek bir hesapta biriktiğinde ben biliyorum ki para var. Ve ben bankalardan borç almak yerine kendi paramı kullanıyorum. Borç almayınca onlara faiz ödemiyorum. Kamu tek hesabı dediğimiz Erbakan Hocanın havuz sistemi budur. Ama bir yandan da iktisadi devlet teşekküllerinin paralarının değerlendirilmesi lazım. Onların da yaşaması lazım (H.Ö.: Çünkü enflasyon var). O zaman havuz sisteminde parası olanlara havuzdan %50 faiz ödemek. Daha evvel kurum ve kuruluşlar bankalardan kaç lira alıyorlardı? %10 faiz alıyorlardı. Şimdi ben havuzdan %50 verdim. Böylece onların paraları da korunmuş oldu. Böylece biz hesabımızı takip etmeye başladık. Hesabı takip etmek, hesaba sahip çıkmak demektir. Hesaba sahip çıkmak hesaptaki paraları iyi kullanmak, yani nemalandırmak demektir. Ve bu kamu tek hesabının yönetmeliğini yaptık. Kamu Tek Hesabı Yönetmeliği şeklinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Havuz Sistemi için iktidar ortağı DYP’yi de ikna etmek gerekiyordu. Sizin ekranlarınızdan dostum Prof. Dr. Tansu Çiller’e de teşekkür etmek isterim. Çünkü bilen insanların birbirleriyle konuşması ve ikna etmesi daha kolaydır. Refahyol hükümeti döneminde havuz sisteminin sağlıklı bir şekilde işletilmesinde Tansu Çiller’in de konuyu uhdemize bırakması hiçbir şekilde yadsınamaz.

Havuz sistemi uygulamaya başlayınca ne oldu? O dönemde Tansu Hanım, “Hocam hem faizleri indireceğim diyorsun hem de faizlere vergi koyuyorsun, nasıl olacak bu iş?” diye sormuştu. Çok ilginç, çünkü ilk defa havuz sisteminin yanında bankalardaki mevduata vergi kesintisi yapılması fiilen uygulamaya girmiştir. Mevduat sahiplerinden %12 vergi alınmaya başlandı. Hem faizi düşürüyoruz, hem vergi alıyoruz. Faizi düşürüyoruz. Niye? Öncelikle devletin faiz giderleri aşağıya çekilmiş oluyor. Faiz oranları 3 ay içinde %135 iken %70’e düştü. (neredeyse faizler yarı yarıya düştü) Buna ek olarak, ne aldık? Faizi devlet olarak biz ödüyoruz ya, ödediğimiz faizden de vergi aldık. Ayrıca devlete böyle bir gelir sağlandı. Bunun sonucunda ne oldu? Demek ki havuz sistemi 3 ayın sonunda yerini buldu. Çok çabuk hayata geçirdik. 7 Temmuzda alt yapısını yaptık. 12 Temmuzda yönetmeliğini yayınladık. Ne yaptık sonra? Faizden mütevellit kazancı, birincisi işçiye memura %100 zam yaparaktan piyasayı hareketlendirdik. Çünkü işçi ve memura %100 zam yapılması Türk tarihinde yoktur. Bu zam halâ memur ve işçi emeklilerinin maaşlarına son derece katkı sağlamaktadır. Bugünkü zamları mukayese bile edemezsiniz. Hoca çok nazik bir insan. Ben Hocaya “efendim %50 zam yapalım ve bunu her ay %10, %10 olarak aktaralım” diye önermiştim. Erbakan ise tamamen farklı ve hayranlık uyandırıcı bir yola girdi. Hoca “Ben senin %10 teklifini %100 okumuşum, onun için %100 zam yaptım!” dedi (gülüşmeler). Tabi işçiye memura yapılan zamlar piyasaya bir hareket getirdi. Dahası gene havuz sistemi sayesinde yapılan faiz tasarrufları istihdam sağlamaya yönelik kullanılmaya başladı. Böyle bir istihdam seferberliği ne ile olur? Üretimle olur. O zaman üretimi desteklemek durumundasınız. O zaman tarım ürünlerinde taban fiyat uygulamaları vardı. Bu oranlar taban fiyatlara da yansıdı. Devlet olarak ürünü üreticiden daha pahalıya almaya başladık. Böylece köylüye de yansıdı. Bunlar istihdama, köylüye, işçiye, memura ve otomatik olarak esnafa yansıdı.

Halis Özdemir: Vatandaş Havuz Sisteminden ne elde etti? Kazanımlar neydi? Tek hesap sistemine geçildi, özel bankalara %135 faiz ödenmesine son verildi, diğer cebinde para varken dışarıdan borçlanarak borcunu ödüyordu. Bu kazanımları konuşmaya devam edelim.

Osman Altuğ: Bu havuz sisteminin vatandaş yönünden getirisi; maddi anlamda gelirleri arttığı için daha rahat ettiler. İkincisi de devletin parası nasıl yönetilir, devletin parasına nasıl sahip çıkılır, onu gördüler. Hem devlet kazandı hem de vatandaş kazandı. Ve o nedenle de bir efsane şekline dönüştü. Havuz sistemi bir destan oldu. Aslında devletin yapması gereken bir şeydi ama bugüne kadar yapılmadığı için Erbakan Hocanın bir başarısı oldu. Bütün alışkanlıklar bir kenara atıldı ve biz paramıza sahip çıktık. Çünkü finansmanın altın kuralı; paranın yönünü izle ve gerçeğe ulaş. Para ekonomide insan vücudundaki kana benzer. İnsan vücudundaki kandan hareketle hastalıkları görürüz veya hastalıkların nasıl tedavi edileceğini kan tahlilinden anlarız. Bizim yaptığımız finansmanın altın kuralını hayata geçirmektir. Paranın yönünü izle, gerçeğe ulaş. Ve bunun sonunda olanlar: Birincisi; vatandaş ve devlet kazandı. İkinci olarak, siyasetçi de kazandı. Yani o zamanki Refah Partisi de halkın gözünde büyük bir başarı sağladı.

Ne yaptık biz? Faizleri %135’den %70’e indirmekle bankaların yani sermayenin ayağına bastık. %125 kazanırken o kazancından yoksun kaldı. Bu sömürü sermayesinin ayağındaki bir nasıra basmaktı. Bitti mi, hayır. O tarih itibariyle baktığınızda özellikle Türkiye için kanayan bir yara halini alan yeşil sermaye olarak anılan bir olgu, Konya’da 39 tane kurulan holdingler. Ne yaptılar bunlar? Yurtdışındaki vatandaşlarımızdan %30 - %40’lara varan döviz cinsinden faizle para topladılar. Bunlar içerisinde topladıkları parayı hakkıyla kullanan ve vatandaşlarımızın zararına sebebiyet vermeyen çok az sayılı kuruluş vardır. Geriye kalanları tümü başka amaçtaydı. Ne yaptılar? %30 - %40’la ve hatta “çocuğun evlenir düğününü ben yaparım, çocuğun işsizdir işini ben ayarlarım” gibi promosyonlarla para topluyorlar. Özellikle Almanya’daki ibadethanelerden de bir şekilde bedeli mukabilinde hizmet alıyorlar, onları kullanıyorlar, oradaki çalışanlara büyük komisyon ödüyorlar. Öbür taraftan biz oradaki vatandaşlarımızdan, işçilerimizden Dresdner Bank kanalıyla %12.5 faizle para arıyoruz. Yani devlet %12.5 faiz verirken bu isimlerine haksızca yeşil sermaye denilen bir takım kuruluşlar da %30 - %40’larla para topluyor. Hocanın talimatıyla onunla ilgili çalışma başlattık. Almanya’da bir takım ziyaretlerde bulundum. Almanya’daki en yetkili kişiye Alman kanunlarına göre bu parayı toplamak yasak, neden bu paraların toplanmasına müsaade ediyorsunuz? Yetkili kişi bize: “Almanya’da bulunan Türk asıllı işçilerin ve işadamlarının mevduatı Alman ekonomisinin üzerinde Demokrates’in kılıcı gibi durmaktadır. Ne zaman bu para çekilir, nereye gider diye hep korku içerisindeyiz. Onun için götürsünler %30 - %40’la memleketlerine, nasıl olsa o para bir daha geri gelmez ve bir daha da Almanya’dan para gitmez!” deyince şaşırmıştık. Yani Birisine %40 faizli borç verip, bunu almayı düşünürseniz, döviz cinsinden alamazsınız zaten. Dolayısı ile bir kere batarsınız. O zaman, düşündüm ne yapmamız lazım? Öyle bir şey yapalım ki devlet olarak, biz bu yeşil sermayenin oradan %40 faizlere varan oranla para toplamasını ekonomik olarak cazip olmaktan çıkaralım. O halde ben daha fazla promosyon vermeliyim onlara. Ee nasıl veririm? İşte bedelsiz ithalat dediğimiz yöntemi harekete geçirdik. Dresdner Bank, Ziraat Bank ve Vakıf Bank üçlü yapıdır. Dedik ki 25 bin Alman markını veya 12 bin 500 dolar Dresdner Bank’a yatır, sana araba getirme hakkı vereyim. Veya dedik ki; Türkiye’deki kalkınmayı özendirme açısından, yatırımları arttırmak açısından makine getir, dozerden tekstil makinesine, çimento mikserlerine kadar… Ve vatandaşlarımız Dresdner Bankta, Ziraat Bankasında ve hatta, ilk uygulamadır, TC Merkez Bankasında hesap açarak araba veya makine getirme hakkını kazandılar. Çünkü vatandaşlar şunu hesapladılar, orada faiz %30, devlete yatırsam %18 kaybım olacak.. ama devletin verdiği promosyon %18 düşündürtmüyor bile.. Böylelikle çok güzel bir kaynak oluşturuldu. Hem kendisini yeşil sermaye olarak tanımlayan, istismarcı kurum ve kuruluşların da böylece ayağına basılmıştı. Ama bir başkasının ayağına da bastık.. O zamanlar, Türkiye’de yerli otomobiller Almanya’daki Mercedes fiyatından daha pahalıya satılıyordu. Vatandaş Türkiye’de sıfır km. yerli araba alacağına, en fazla 5 yaşında Avrupa arabalarını almaya başladılar, çünkü biz o arabaları gümrüksüz içeri soktuğumuz zaman, yerli markalar onlarla rekabette zorlandılar. Bu sefer biz otomotiv sektörünün de ayağına basmış olduk. Hele ki yerli üretim yapan fabrikalardan birinin ortağı da Koç Grubu idi. Ne oldu? Otomotiv sektöründeki patronların da ayağına basmış olduk. Banka sektörünün ayağına basıyorsun, banka dışı sektörün ayağına basıyorsun, otomotiv sektörünün ayağına basıyorsun.

Halis Özdemir: 28 Şubata giden yolu konuşuyoruz şimdi değil mi?

Osman Altuğ: Evet… Çünkü birisine tokat atarsan yumruk yemeyi göze alacaksın, yumruk atıyorsan bıçaklanmayı göze alacaksın, bıçak çekersen kurşun yemeyi göze alacaksın. Bir gün Hoca kendileri gazeteciler ile röportaj yapıyorlar. Merhum Erbakan diyor ki “Benim kırk tane delim var”, ben de dedim ki “Hocam nerede bu 40 kişi?” dedi ki “sana nazar değmesin diye söylemiyorum”.. çünkü bunlar akıllı işi değildi... Otomotiv sektörünün de ayağına basılmış oldu, ama bu arada bugün ilk defa sizin kanalınızda söyleyeceğim bir şey daha vardı: Savunma sanayi ihaleleri, ki o tarihte 8 milyar dolar civarındaydı, Kasım 1996 itibariyle.. Tabi paranın yönünü izlemeyi bilirseniz sonuçlarını görürsünüz. Biz Erbakan Hocayla Yeni lira projesini hazırladık, bugünkü hükümet sadece onun matbaa kısmını yapmıştır.

Halis Özdemir: Yani yeni lira aslında Refahyol projesi miydi?

Osman Altuğ: Evet. Refahyol hükümetinin ortağı, Başbakan Erbakan’ın projesi idi. Onunla ilgili olarak, İsrail yeni şekele geçmiş idi. Benim, bu yeni şekel uygulamasında İsrail’in kazanımlarını yerinde görmem lazımdı. Arjantin ve İsrail o sıralar paralarını yenilemişlerdi. İsrail’e gitmek durumundayım, Hoca ile konuştum, tamam dedi ve Refah Yol döneminde İsrail’e giden ilk ve tek kamu görevlisiydim. Benim unvanım, TC. Başbakanlık başdanışmanı idi. Erbakan Hoca’ya da gerekçelerini söyledim. Dedi ki: “Hazır İsrail’e gidiyorsunuz, askerler F16 uçaklarının modernizasyonu için İsrail ile anlaşma yaptılar, yaklaşık 475 milyon dolar. (Bunları ABD’de yaptırsak iki misli masraf çıkacaktı.) “Bu çalışmanın nasıl denetleneceği, nasıl tatbik edileceği ve bu borcun nasıl ödeneceği konusunda bir çalışma yaparsanız ülkemizin menfaatine olur” dedi. Yani o konu benim gündemimde değildi. Bu nedenle de savuma sanayi projelerinin içine girdim. Ve şunları tespit ettik. Tabi bir taraftan da devletin istihbarat birimleriyle beraber çalışıyoruz. Ve istihbari olarak şunlar tespit edildi; Mesela, (ticari ve askeri hizmetler için) gemi alıyoruz, komisyon %30.. felaket bir rakam!

Halis Özdemir: Değerli izleyicilere hatırlatmada bulunmak isterim; Çok değerli Prof. Osman Hocamızın ilk defa burada açıkladığı bir konuyu dinliyoruz.

Osman Altuğ: Evet, dışarıdan bir gemi satın alıyoruz, sadece aracı şahıs ve kuruluşlara %30 komisyon ödüyoruz! Düşünebiliyor musunuz? Uçak alımları için en üst düzeyde karar veriliyor, oradaki çıkarların hesabı yok.. bazen 30 milyon dolarlara ulaşıyor. Silah, cephane, öteki sarf malzemeleri… (Hepsinde böyle soyuluyoruz.)

Halis Özdemir: Yani usulsüzlüğün çok rahat saklanabileceği bir alan..

Osman Altuğ: Bir taraftan NATO meseleleri var. Tabi böylelikle bir de kimin ayağına basmış olduk; Savunma sanayinde ihalelerden komisyon alan Türkiye’deki mümessillerin ayağına bastık. Ve bu öyle bildiğiniz gibi bir güç değil. Çünkü verilmiş ihaleler vardı, ama biz parasını ödemiyoruz dedik! İhale açılmış, ihale sonuçlanmış; biz bunları tatbikata sokmuyoruz dedik! Ve bu rakam, o gün itibari ile 8 milyar doları aşan bir tutardı. Demek ki kimin ayağına bastık? Savunma sanayinden çıkar sağlayan kişilerin ve kurumları ayağına… Şimdi hem siz adamların ayağına basarsanız, artık onlardan iltifat ummayacaksınız! Bu arada şunu da söyleyeyim, o tarihte görevde bulunan komutanların bir kısmı, bugün 28 Şubat davasında tutuklandılar. Bunların içinde, savunma sanayi konularında Erbakan’ın yanında olan çok değerli insanlar da vardı, çok delikanlı insanlardır, bir kere açmamışlardır ağızlarını. Siz kalkıpbanka sermayesinin, banka dışı sermayenin, otomotiv sektörünün, savunma sanayi ihalelerinden nemalanan kişilerin ayağına basarsanız onlar da rahat durmayacaklardır, ama esas 28 Şubat sürecinin nedeni, savunma sanayindeki ihalelerinden çok büyük çıkar sağlayan rantiyeci mümessiller ile Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin dalaşmasından kaynaklanmıştır. Sanıldığı gibi bu ihtilal, askerlerin Refah Yol hükümetine, Erbakan’a karşı tavır almalarından kaynaklı bir darbe değildir, bu bir sermaye darbesidir! Bu sermaye faşizmi maalesef, Askeri faşizm gibi satılmak istenmiştir. Ben çevrelerce, kim derseniz deyin bunlara, ama aslında faşist sermaye darbesidir. O nedenle şahsen askerlerimizin, Refah Partisine veya Erbakan’a karşı husumet besledikleri ve bu yüzden darbe yaptıkları görüşüne katılmıyorum. Erbakan Hoca ile, daha doğrusu Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi arasındaki protokole göre Erbakan’ın başbakanlık süresi 30 Haziran 1997’de zaten bitecekti. Ve Erbakan Hoca, 28 Şubat 1997 ile 30 Haziran 1997 arasında görevine devam etmiştir. Yani o vakte kadar, askeri darbe yapılması için ne ortam müsaitti, ne de Erbakan Hoca böyle bir şeye müsaade ederdi. Dimdik aslanlar gibi durmuştur, süresini tamamlamıştır. Hani darbe bunun neresindedir?

Halis Özdemir: Yani Erbakan Hoca, 28 Şubat postmodern darbeden sonra görevine devam etmiştir. Peki hocam, buradan tekrar havuz sistemine dönecek olursak, yani paranın yönü, paranın sahiplenilmesi devleti yönetenler tarafından… bugün bu yapılabilir mi? Ve yapılmasaydı, şu 12 yıl içinde yapılsaydı ne olabilirdi?

Osman Altuğ: 54. Hükümet dönemi sona erdi. Ondan sonra koalisyon hükümeti geldi. Koalisyon hükümetinin ilk işi neydi biliyor musunuz?

Halis Özdemir: 1. Bakanlar Kurulu kararı buymuş, havuz sistemi lağvı.

Osman Altuğ: Evet. (Kurulan koalisyon hükümeti ilk icraat olarak) 12 Temmuz 1997’de havuz sistemine son verdi. Çünkü sermayenin güdümündeydi. Çünkü Türkiye’de siyasetin finansmanını halk değil parası olanlar yapagelmiştir. Para kimde var? Kayıt dışı kazananlarda. Siyasetin finansmanını kim yapar? Kayıt dışı kazananlar yapar. Bir ülkede iki tane ekonomi varsa yani birincisi kanunlara itaat edenlerin ekonomisi (kayıtlı ekonomi) ötekisi de kanunlara itaat etmeyenlerin ekonomisi yani kayıt dışı ekonomi. Bir ülkede iki tane ekonomi varsa iki tane de devlet var demektir. Kayıtlı devlet ve kayıt dışı devlet. Siz şimdi siyasetin finansmanını kayıt dışı ekonomiye yaptırıyorsunuz. Kayıt dışı ekonomi kayıtlı devleti de ele geçirmiş oluyor. İşte Türkiye’nin esas gerçeği budur. O sandığınız askeri darbeler filan diye şey yapanlar var ya çünkü bir yerde Türkiye’yi kayıt dışı devlet yönetiyor. O zaman birbirlerine giriyorlar. Çıkar çatışmasına giriyorlar. O zaman kayıtlı devletin bazı unsurları devlete el koyuyor. Sonra da yeniden kayıt dışı devlete geçiliyor. Çünkü siyasi partiler kanununda hiçbir değişiklik yapılmıyor. 1983’den bu yana tek bir değişiklik yok biliyor musunuz? Aynen devam ediyor. 6152 sayılı siyasi partiler kanunu. Demek ki ilk iş halkın yararına devletin yararına olan havuz sistemini kaldırmak oldu. Böylece bundan hem halk hem de devlet zarar görmeye başladı. Bütçe açıkları arttı. Faiz masrafları arttı.

Halis Özdemir: Bendeki rakamlara göre (faiz masrafları) kırk kat arttı diyor. Faiz giderleri 9.4 kat.

Osman Altuğ: Demek ki (dış güçlerin ve işbirlikçilerin) ilk işi devletin parasına sahip çıkan yöneticiye güle güle (demektir). Devletin parasına sahip çıkan mevzuatı değiştirmektir. O zaman kim hoş geldi? Sermaye faşizmi tekrardan hoş geldi sefalar getirdi. 1999 sonra 2002 seçimleri. 12 Aralık 1999’da adına ‘Güçlü Ekonomiye Geçiş’ programı denilen bir program hayata geçirildi. Bu program düşük kur yüksek faiz programıdır. Bu o zamanki deyimle IMF projesidir. AKP programında bu IMF programına son verileceği, çünkü üç yıllık uygulamada halkın bununla son derece ezildiği ve örtülü de olsa havuz sisteminin harekete geçirileceği propagandası yapıldı. AKP’nin kuruluş çalışmalarında ben de bulundum. Ama gel gör ki AKP iktidar olunca. Ben düşük kur yüksek faiz modelinin kaldırılmasını bekliyordum. Ama maalesef daha sadık tatbikçisi oldular. 12 Aralık 1999’da ben şöyle bir demeç vermiştim. ‘Bu Türkiye’ye giydirilmiş bir deli gömleğidir.’ Bugün O deli gömleğinin sonuçlarını yaşıyoruz. Neden deli gömleği? Hiç kimse anlamıyormuş, sadece şimdiki hükümet en iyi biliyormuş.. Bu başlangıç çok tatlı bir başlangıç: Dışarda borçlanacaksın içerde yiyeceksin. Dışarda borçlanacaksın dünyanın en yüksek faizini onlara aktaracaksın, içerde yiyeceksin, böylece el cebinden yemiş olacaksın. İşimiz gücümüz bugün yemek ve yediğimiz parayı gelecek nesillere ödetmek yani geleceğe poliçe çekmek, yaptığımız iş bu. Çünkü dikkat ederseniz Türkiye Cumhuriyeti tarihinde çoktur da ama en önemli iki tane hadise olmuştur. Bir tanesi Abdullah Gül’e Wall Street’te yani New York borsasında çan çaldırmışlardır. Aynı çanı Recep T. Erdoğan da çalmıştır. Ben de şunu söyledim ikisi de çan çaldığında; ‘Bu çanlar kimin için çalıyor.’ Bu çanlar Türkiye için çalıyor. Tebrik çanları. Neden? Dünyada en yüksek faizi ödeyen devlet olmuşuz. Wall Street borsası böyle gözü kapalı müşteriyi nerde bulacak? Amerika’da faiz %0.5, Türkiye’de %12. Yani 24 kat daha fazla. Amerika bizi niye çok seviyor sanırsınız? Onun için böyle bir anlayış içerisinde hükümet yönetiyorsanız bu havuz sistemini gündeme dahi getirmek onlar için son derece sakıncalıdır.

Halis Özdemir: Peki Hocam havuz sistemi tekrar hayata geçirilebilir mi ya da bu havuz sistemini hayata geçirmek için öneriniz nedir?

Osman Altuğ: Havuz sisteminin tekrar uygulamaya sokulması bugünkü sistemin ters düz edilmesi demektir. O zaman bugünkü sistemden kimler kazanıyor ona bakmak lazım. Yine üç kâğıt ekonomisi kazanıyor. Döviz, faiz, borsa.

Halis Özdemir: Hocam kazananlar da memnun değil ki.

Osman Altuğ: Öyle gözükürler, kazananlar hep şikâyet ederler, daha fazla kazanmak (ve devleti-milleti kazıklamak) için.

Halis Özdemir: Bu gezinin arkasındakiler de farzı mahal ortaya çıktığında kazanan takım değil miydi?

Osman Altuğ: Bu kazanan takımların ne ihtiyacı biter ne ihtirası. Bunları memnun etmek mümkün değil bu bir. İkincisi nema meselesi, kazanç meselesi. Şimdi yurt dışında Türkiye’nin bu sistem sonucu durumu şu: ihracatımız ithalatımızı korumuyor. 150 milyar dolar ki bunun içerisinde serbest bölgelerdekiler de var. Öbür türlü az da olsa naylon ihracatı da var. Hepsi dâhil 150 milyar. Bu yıl itibariyle 145 milyar. Ama buna karşılık 200 - 250 milyar ithalatınız var. İhracat gelir demektir, ithalat gider demektir. 250 milyar ithalatınıza karşılık sadece 150 milyar da ihracatınız varsa demek ki 100 milyar dolar zarardasınız, ama bunun adına açık derseniz kimse anlamayacaktır. Hâlbuki kavramları yerli yerine koymak lazımdır. Bütçe açığı derseniz toplumu oyalarsınız. Demek ki bütçedeki gelir, bütçedeki gideri karşılamıyor, işte bunun da adı zarardır. Ve şimdi siz bu sistemi tamamen tersine çevireceksiniz. Yani kurlar yükselecek faiz düşecek. Biz ne yaptık? Bunu yaptık. Faizleri düşürdük kurlar optimal kur dediğimiz yani reel faize enflasyondan arındırılmış kur da denilir böyle bir kur uygulamasına girdik. Demek ki Erbakan ne yapmış? Faizi düşürmüş bunlar ne yapmış? Faizi yükseltip azdırmış. Diyorlar ki “faiz o zaman %70’ti biz %7-8’e düşürdük.” Allah’tan korkun. Bir matematik olayı var. Bir malın bedeli neye eşittir? Miktar çarpı fiyat eşittir, bedelsiz ne yaptınız? Paradan sıfır atmakla %70 – 80 zaten ortadan kalktı. Bugün %7 ise demek ki eski parayla %70 demektir. %12 ise eski paraya göre %120’ye denk gelir. Efendim enflasyon %100 idi %10’a indirdik. Demek ki eski parayla %100'müş yeni parayla %10 olmuş. Düşünebiliyor musunuz ne kadar kandırmaca bir hadise! Demek ki bu şekilde halkın yararına olan devletin yararına olan havuz sistemine bu iktidar geçemez ve zaten geçmez de. (Aksi halde başına gelecekleri bilir.) Paranın üzerindeki sıfırlar azmış çokmuş hiç önemli değil. Neymiş önemli olan üretim gücü. Üzerindeki resimler önemli değildir.

Halis Özdemir: Ürettiğiniz kadar kazanırsınız!?

Osman Altuğ: Allah gani gani rahmet eylesin. Atatürk’ün bastığı ilk para eski Türkçe yazıyla Türkiye cumhuriyeti olarak çıktı 1923’te. Öyle bir yeşili var ki onun, aklınız durur. Paranın ön yüzünde T.B.M.M. binası var. Arka yüzünde de sabanla çift süren öküz ve köylü var. Paranın arkasında üretim var. Diyor ki verdiği mesajda: adam gibi üretin, adam gibi paylaşın! İşte meclisin görevi bunu sağlamaktır. Atatürk’ün direkt resmi yok o paralarda biliyor musunuz? Ancak kaldırdığınız zaman görüyorsunuz. Diyor ki ‘sen adam gibi üretmezsen sen de adam gibi paylaştırmazsan bak burada Mustafa Kemal var’ diye bir nevi uyarıyor.

Halis Özdemir: Peki hocam dolar endeksli TL meselesi var. Buna da kısa bir temas eder misiniz?

Osman Altuğ: Şimdi oradaki bizim Yeni Lira Projemizde iki seçenek vardı. Bir tanesi benim hazırladığım, bu hükümetin de takip ettiği. Yani dolar endeksli bir TL basılacaktı, insanlar dolar cebine koymayacaktı, Merkez Bankası garantili Türk Lirası koyacaktı. O şekilde bir uygulama olacaktı. Yani bir dolar eşittir bir Türk Lirası, o zamanki şeylerde Yeni Lira Projesinin tanıtımı bu şekilde yapıldı. Bu unsur öne çıktı. Hâlbuki o unsur tek seçenek değildi. Ne yapacaktık? Bir, %25 revalüasyon yapacaktık. Müracaatı arttıracaktık, böylece Dolar kazancımız artacaktı. Dolayısıyla Türk Lirası ile Dolar üç aşağı beş yukarı birbirine denk olacaktı. Bir de orda başka bir şey daha vardı. En büyük küpürlü paramız bir lira olacaktı. Ve demir, düşün şimdi bir milyarı öde bakayım birer liralık demirlerle ödeyebilir misin? Hayır, bunu zorlaştıracaktık, yani nakit ödemeyi zorlaştıracaktık. Çünkü kayıt dışı ekonominin can damarı nakit parayla ödemenin kolay olmasındandır. Çünkü parayı verirsin, şimdi ne yaptı bu hükümet, bir milyar için bir tane iki yüz lira bastı. Yani bir anda bir milyarı, şu kâğıdı size verdiğim zaman ödemiş oldum. Ne kadar kolay. İşte bizim amacımız o zamanda büyük küpürlü paraları tedavülden kaldırmaktı. Bu şekilde demir para getirmek amaçlanmıştı.

Bugün maalesef, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinin borç ödeme sorumluluğu yoktur. Çünkü ödemiyor ve hesaba çekilmiyor. Gelecek nesillere poliçe ediyor, en yüksek faizi veriyor. Ve Türkiye’de en büyük devlet adamı Türkiye Cumhuriyetini en çok borçlandıran ve en yüksek faizi ödeyen adamlar oluyor. Çünkü borçlanırsın bu borçları yaptırıma değil tüketime harcarsın. Şimdi yirmi milyon tane araba bulunuyor. Türkiye’de, otoyollar bilmem ne yapılıyor. Yahu yirmi milyon arabayı yabancılardan alıyorsun. Döviz ödüyorsun, petrolünü dışardan alıyorsun, yedek parçasını dışardan alıyorsun. Görüntüde bir takım montaj fabrikaları var, bir de bunlara da utanmadan yerli üretim diyorsun. Ve bunları hep borca alıyorsun yani, cebindeki telefon borç, elindeki bilgisayar borç. Hâlbuki bunları yapacak fabrikaları kurmak için borç alsaydık, o zaman ne olurdu? Üretim olurdu. Demek ki bizim yanlışımız buradaymış. Tüketimi körükleyerek ne enflasyonu engelleyebilirsin, ne de borçlanmayı önleyebilirsin!.

Halis Özdemir: Son sözlerinizi alalım.

Osman Altuğ: Son söz şu, bakınız, Cenab-ı Hak her birimizde iki tane melek tayin etmiş. Kâtibin melekleri, birisi borcumuzu yazıyor, birisi alacağımızı yazıyor, birisi kârımızı biri zararımızı, birisi gelirimizi biri giderimizi yazıyor. O halde İslam ekonomisi kayıtlı bir ekonomidir. Allah-ü Teala Kur’an-ı Kerim’i oku diye başlıyor, konuş diye başlamıyor. Demek ki birinci ilke Müslümanlığın kayıt ilkesidir. Ve kayıt ilkesini ekonomide uygulamakta Türkiye, Hristiyan ülkelerin gerisinde kalmıştır. En iyi kayıt ilkesini ABD uygular. Ve Avrupa Birliğine girişimizin ön şartı da budur. Bir, demek ki kayıt ilkesini tatbik edeceğiz. Kayıt ilkesini tatbik ettiğimizde neyi tatbik etmiş oluyoruz? Havuz sistemini tatbik etmiş oluyoruz. İki, ne ilkesi? Ehliyet ve liyakat, 283. Ayet Ne diyor Allah-ü Teala? İşi ehline ver diyor. Bunun da adı kalite ilkesidir. Demek ki kalite ilkesini hayata geçirmemiz lazım. Kaliteye de işi ehline vererek bu şekilde ne oldu, ne olmadı, mesleği, bilmem nesi işi gücü bilmem nesi olmayan, cak cak vak vak konuşan şarkı söyleyen türkü söyleyen bir takım kişiler, affedersiniz tuvalete bekçi yapmayacağınız adamları ne yapıyorsunuz? Makamları arttıkça ehliyet ve liyakat arayışı azalıyor. Ve de kamu hizmetinde kalite aranmaz gibi bir anlayış, o zaman biz kayıt aramayacaksak, kalite aramayacaksak İslam’ın şartlarını yerine getirmiş olmayız. Hem Amentü Duasını okuyacaksın, hem 283. Ayeti okuyacaksın ama eski Türkçe oku yeni Türkçe oku fark etmez. Tatbikatını yapmayacaksın sonra da Müslümanım diyeceksin. Türkiye’nin çözülmeyecek hiçbir sorunu yoktur. Yeter ki işi ehline verin ve arkanızda demokratik olaraktan halkın gücüne güvenilsin.

Şimdi soruyoruz:

Sn. Akit yayıncılarına, yazar ve yorumcularına sesleniyoruz; İslami bir şuurla ve vicdani bir sorumlulukla, kendi kanalınızda konuşulan bu olumlu ve onurlu gerçeklere katılıyor musunuz? Katılıyorsanız, AKP’nin ekonomik, siyasi ve ahlaki tahribatlarına halâ nasıl kılıflar uydurup günahlarına ortak oluyorsunuz? Yok eğer bu tespit ve tahlillere katılmıyorsanız, bunların yanlışlıklarını ve haksız yanlarını ortaya koymakla sorumlusunuz.. Yahu siz sarih ayetlere ve sahih hadislere dayalı İslami hükümlere mi inanıp uyuyorsunuz, veya Allah aşkına söyleyin kimlerin uydususunuz?

 

Makale Paylaşım Sayısı: 667

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR