ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün800
mod_vvisit_counterDün5523
mod_vvisit_counterBu Hafta800
mod_vvisit_counterGeçen hafta54641
mod_vvisit_counterBu Ay800
mod_vvisit_counterGeçen Ay195399
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17328798

IP'niz: 3.236.175.108
Bugün: 01 Mar 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12395297

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

ANTALYA G-20 ZIRVASI, KIVANÇ MI UTANÇ MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Konunun uzmanı ve tarafsız stratejistler ve duyarlı analizciler; Paris’te yüzlerce masum insanın katledilmesiyle sonuçlanan korkunç terör saldırılarını IŞİD gibi yöresel ve ilkel bir örgütün asla başaramayacağını söylüyordu. Fransa gibi en güçlü ve gelişmiş istihbarat birimlerine sahip bir ülkede ve Paris gibi en sıkı koruma tedbirlerinin alındığı bir metropolde; aynı anda ve şehrin değişik bölgelerinde başlatılan, yüzlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına yol açan saldırıların ancak küresel bir güç tarafından gerçekleştirilebileceği üzerinde duruluyordu. Yani IŞİD küresel bir merkezin taşeronuydu. Bu şeytani merkezin Fransa istihbaratı ve emniyet teşkilatı içinde de adamları ve bağlantıları bulunması, IŞİD teröristlerine imkân ve fırsat sağlanması gerekiyordu. Yoksa dışarıdan telefonla talimat almış birkaç IŞİD’ci kişinin veya hücrenin kendi başlarına ve özel başarılarıyla böylesine organizeli ve tahripçi bir baskını düzenlemeleri imkânsız görülüyordu. Bu saldırıların, NATO’yu, Avrupa’yı ve Türkiye’yi dâhil tüm ortaklarını, IŞİD bahanesiyle Suriye ve Ortadoğu’ya yönelik bir operasyona razı kılma ve kamuoyu oluşturma amacı taşıdığı sırıtıyordu.

Niye IŞİD, bu canlı bombaları hep Türkiye'nin başkentinde ve Paris’te vahşice patlatırdı ve böyle masum ve savunmasız insanları hedef alırdı da, neden hemen yanı başındaki İsrail’e, örneğin Telaviv’deki bir askeri birliğe hiç uğramazlardı? Ve yine soralım; neden Ankara’daki vahşet ve cinayetler sadece beylik ve göstermelik kınama mesajlarıyla geçiştirilirken, Paris’teki patlamalar tüm Haçlı Batı ülkelerini ve başkentlerini yasa boğar ve intikam dayanışması çığlıkları atılırdı? Ve tabi bu soysuz ve sorumsuz çağrıların İslam’a ve Müslümanlara karşı yapıldığını hatırlatmaya gerek var mıydı?

IŞİD'li kadın ve çocukları öldürme çağrısı!

Paris saldırısı sonrası Danimarka parlamentosundan gelen bir açıklama Haçlı Batı’nın ahlak ayarını yansıtmaktaydı. Danimarkalı milletvekili Soren Espersen, 'IŞİD'li kadın ve çocukları da öldürelim' ifadesini kullanmıştı. Konu hakkında açıklama yapan Danimarka Halk Partisi milletvekili Soren Espersen, militanlara yönelik daha fazla hava saldırısı çağrısında bulunarak: "Artık IŞİD'i vurmalıyız. Kadın ve çocukların arkalarına saklanıyorlar ve bizim centilmen olduğumuzu bildikleri için öyle hareket ediyorlar. Bundan sonra kadın çoluk çocuk demeden hepsini beraber bombalayalım, nasıl olsa o kadınlar da sistemin içindedir, yoksa bu savaş bitmez" açıklamasını yapmıştı. Üstelik Fransız savaş uçakları Suriye’de bu katliamı çoktan başlatmıştı.

IŞİD bahanesiyle Ortadoğu’ya ve BOP bağlamında topyekûn bir saldırıya mazeret ve meşruiyet mi hazırlanıyordu?

Paris saldırısının ardından, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 3 gün önce yaptığı açıklamasında, terör konusunda 'Bu ateş, önünde sonunda tüm dünyaya sıçrar' ifadesi konuşuluyordu! Fransa’nın başkenti Paris'te gerçekleşen ve yüzlerce insan öldürülen kanlı katliamdan 3 gün önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Terör karşısında ilkesel bir duruş sergilenmemesi halinde bu ateş önünde sonunda tüm dünyaya sıçrayacaktır. Bugün kendi sınırları içinde güven ve refah içinde olduğunu sanan ülkeler yarın terör ateşini iliklerine kadar hissetmekten kurtulamayacaktır" diye uyarıda bulunmuştu. Acaba Sn. Erdoğan’ın kehaneti mi tutmuştu, yoksa daha önce hazırlanan “BOP bağlamında Ortadoğu’da Büyük Kürdistan’ın Suriye ayağını oluşturma” senaryolarının ayrıntıları mı kulağına fısıldanıyordu? Sn. Erdoğan’ın ve Başbakan’ın: “PYD’nin Fırat’ın batısına geçmesine izin vermeyiz!” çıkışları “Fırat’ın doğusunda kurdukları hâkimiyet alanlarına ise rıza gösteririz” anlamı mı taşıyordu?

Bu olaydan bir gün önce ajanslar Şengal’in (Sincar) düştüğünü bildiriyordu. Peşmerge birliklerinin Ezidilerin merkezini IŞİD’den temizlediği haberinin ardından, Mesut Barzani’nin zafer konuşması yayınlanıyor “Kürtler, kaybolan itibarlarını geri kazandı” yorumları yapılıyordu. Suriye’de “İslam Devleti” başkenti olarak işlev gören Rakka ile IŞİD’in bugüne dek en büyük başarısı olan Musul arasında doğrudan bir irtibat sağlanabilmiş ve “İslam Devleti” toprakları, daha sonra Irak’ın el-Anbar vilayetinin merkezi olan Ramadi’nin ele geçirilmesiyle Büyük Britanya’dan büyük bir alana hükmeder olmuştu. Amerikan hava desteği olmadan IŞİD'e karşı savaşmak ve sonuç almak mümkün görülmüyordu. Ve ortamda Kürtler olmadan IŞİD'e karşı "kara savaşı"nda başarı sağlamak da zor sayılıyordu. Ve tabi Amerikan eşgüdümü olmadan, Kürtlerin de, IŞİD’le mücadelesinde somut netice alması beklenmiyordu. IŞİD’e karşı mücadelede, Washington’un gözünden bakıldığında, Irak sahası, Suriye sahasından “daha ön plânda” görünüyordu. Suriye’de IŞİD’e karşı askeri faaliyetin Haseke’nin güneyinde cereyan ettiği dikkati çekiyor ve Amerikan hava bombardımanı orada yoğunlaşıyordu. YPG ve bazı Arap aşiretlerinden toplanan ve Amerikan desteğindeki silahlı unsurlar, o bölgede yoğunlaşıyordu. Söz konusu bölge, bir yandan IŞİD’in Suriye petrol havzaları üzerindeki hâkimiyetini kırmayı hedeflerken, bir yandan da Rakka-Musul bağlantısını toptan kopartmayı ve Rakka-El Anbar (Ramadi) bağlantısını kesmeyi öngörüyordu. Bu durumda, Türkiye’nin Antalya’da Obama’ya bastıracağı sanılan Kilis-Halep arasındaki alanda “terörden temizlenmiş bölge” o (Güvenli Bölge) “uçuşa yasak bölge”nin Washington bakımından ciddiye alınmadığı anlaşılıyordu. Zaten, Obama’nın “Koalisyon Özel Temsilcisi” General (Em.) John Allen, –görevinin son günü- (CNN International’a) verdiği son demeçte, “Güvenli Bölge ihtimali”ni “astarı yüzünden pahalı” diyerek elinin tersiyle bir kenara itiyordu. Bu arada Türkiye’nin gerekirse Suriye’ye “karadan girmesi” konusu sık sık gündeme taşınıyordu. ABD, “Biz de varız ve razıyız” buyurmadan, yani Davutoğlu’nun sözünü ettiği “entegre strateji” olmadan, AKP Türkiyesi’nin, tek başına girmesi pek olası görülmüyordu.

“İşte bugün Suriye üzerinden tam anlamıyla bir bölgesel planlama savaşı yaşanmaktadır. Türkiye açısından PKK ne ise PYD de aynıdır. (ABD’nin) sözde PKK ile mücadele edip PYD'yi IŞİD'le mücadele aracı görmesi tam bir siyasi sahtekârlıktır. Hatta Türkiye'nin geleceğini vuracak en ağır darbelerden birisi konumundadır. Uçuşa yasak bölge, mülteciler için güvenli “sığınma bölgesi", “Kuzey Suriye Koridoru" projesi Türkiye açısından tek dosyadır. PKK ile Kuzey Irak'a uzanan mücadele yürütülürken PYD ihmal edilirse, yani Kuzey Suriye koridorunun oluşmasına müsaade edilirse (AKP için) tarihin en büyük siyasi körlük örneklerinden biri yaşanacaktır. Son üç yıldır içeride verilen mücadele ile, Türkiye'yi diz çöktürmeye dönük çokuluslu mücadele ve bölgedeki jeopolitik müdahale arasında hiçbir fark yoktur. Aslında hepsi bir büyük projenin parçalarıdır ve Türkiye'yi hedef almaktadır” diyen Yeni Şafak Yazarı ve AKP yandaşı İbrahim Karagül derin endişeleriyle beraber iktidarın pejmürdeliğini mi yansıtmaktaydı?

2006'dan bu yana “küresel ekonomik krizin siyasal travmalara, sosyal patlamalara, jeopolitik sarsıntılara neden olacağı" inancını paylaşıyorum. G20 aslında küresel sistemin iflasına yönelik geçici bir çözümdür. Birleşmiş Milletler'in formel özelliği dışında anlamsızlaşması üzerine, merkezi belirleyen güçler, yakın çevredekileri de aralarına alıp yeni bir yapı oluşturdu. Adı G20 olsa da aslında merkez yine merkez, yeni gelenler ise ikinci sınıf komşular oldu. Bu yeni ortaklar onlar için yaşanan travmanın siyasi ve sosyal sonuçlarını kendi ülkeleri dışına çıkarma, iç savaşları, etnik çatışmaları, sosyal patlamaları kendi coğrafyalarının çok ötesine taşıma kanallarıydı. Avrupa ve ABD'deki sosyal huzursuzluklar bu şekilde ertelenmeye çalışıldı. Ancak Ortadoğu'da yeni çatışmalar üretildi, Arap Baharı gibi toplumsal dalgalanmalar bizim coğrafyada denendi ve kitlesel reaksiyonun tansiyonu hesaplandı. Bu yönüyle Arap Baharı, Batı ülkelerinin ya da merkez ekonomilerin toplumsal kriz senaryoları için bir deneme alanıydı. Aslında 2009'dan bu yana bütün G20 zirveleri dünya ekonomisinden çok küresel güç haritasının ne kadar kırılgan ve bu yöndeki rekabetin ne kadar sert olduğunu göstermekten başka bir işe yaramadı. Yeni ekonomik başkentler ve yeni siyasal bloklar arasındaki çatışma dışında söz konusu zirvelerden hiçbir somut sonuç alınamadı. Her zirvede biraz daha ayrışma görüntüsü ortaya çıktı. Antalya'daki zirve de Atlantik ile Asyalı güçler arasındaki derin çatlağın daha da genişlediğine dair güçlü işaretler barındırmaktaydı. Atlantik merkezli küresel sistem arayışına karşı olanlar, krizden yeni bir dünya haritası ayarlama, Atlantik'in tartışmasız hâkimiyet tezlerini boşa çıkarma çabasındaydı. Bu da çatışmanın yaygınlaşacağını ve şiddetini artıracağını gösteriyordu.

AKP, D-8’i boşlayıp, G-20’ye kuyruk oluyordu!

AKP Türkiye’si, G20 Zirvesine ev sahipliği yapıyor, dünyanın sömürü baronları ve küresel kapitalizmin (emperyalizmin) patronlarıyla aynı masaya oturmanın şerefini(!) yaşıyordu. “Ümmetin umudu Türkiye” sloganları atanlar, bu katiller ve zalimlerle aynı kareye girmeye nasıl bir kılıf uyduruyordu? diye soranlar gerçeklere tercüman oluyordu. Başbakan Davutoğlu “küresel ekonomiye daha fazla entegre olacağız” diyor, bununla da kalmıyor, G20’nin sadece 20 ülkenin müzakere ettiği bir platform olarak kalmayıp, “küresel ekonomiye yön veren bir platform” olması gerektiğine dikkat çekiyordu. Davutoğlu ayrıca, “Bugün eğer ileriye dönük olarak küresel ekonomiyi planlayacaksak, biz küresel ekonominin bütün unsurlarını işin içerisine katmak durumundayız” diyordu. Davutoğlu sömürüye dayalı küresel ekonomiye alternatif olmaktan değil, küresel ekonomiyi planlamaktan bahsediyordu. Türkiye’nin bu küresel sisteme “entegre olma” sevdası, özellikle 1980’deki 24 Ocak Kararlarıyla başlatılıyordu. Ekonomik olarak küresel düzene entegre edilmek istenen Türkiye, aynı sene 12 Eylül askeri darbesiyle siyasal olarak da küresel düzenin dümen suyuna sokulmaya çalışılıyordu. Bu girişimleri tam başarılı olmayan merkezler ve işbirlikçileri Erbakan’a karşı 28 Şubat’ı tezgâhlıyordu.

Bu bir süreçti ve bugün gelinen noktada, AKP Türkiyesi, tüm kurumlarıyla ve işbirlikçi kafalarıyla küresel sömürü ve zulüm düzenine kendisini hazır hissedebiliyordu. O derece hazır ki, G20’nin küresel kalantorlarından daha da hevesli bir şekilde küresel ekonomiyi planlamaktan bahsediyordu. Bu sömürü düzenine son vermek çoktan unutuluyordu. Siyasi bağlamda, başta “stratejik ortağımız” ve pek sevgili(!) “müttefikimiz” ABD olmak üzere, küresel sisteme aykırı hiçbir tezimiz ve duruşumuz yoktu. G-20 Platformu, küresel emperyalizmin (ırkçı Siyonizm’in) Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri borç bataklığına sürükleyen Dünya Bankası gibi kuruluşlarının yapısını oluşturan Bretton Woods Sistemi’nin bir uzantısı olarak şekilleniyordu. Bu forum 2008’de acil ekonomik krizler için ‘regülatör’ bir sığınma (enclave) olarak düşünülmüşken, zamanla küresel bağlamda birçok soruna el atmaya başladığı görülüyordu. Suriye ve Irak’ta kendi çıkar politikalarına göre hareket eden ve çözümden çok, çözümsüzlük politikalarını benimseyen küresel emperyalist güçlerin, G-20 çözüm odaklı birer güç olarak karşımıza çıkmaları dikkat çekiyordu Bu cümleden hareketle, Suriye ve Irak’ta yeni haritaların dayatılması konusunda ABD ve Rusya’nın Ortadoğu’da oluşturmaya çalıştıkları dengeleri ve dinamikleri hesaba katmak gerekiyordu.

Davutoğlu ABD’nin baskısıyla Çin’le füze ihalesini askıya alıyordu!

Türkiye, dört milyar dolar bütçeli en büyük savunma ihalesinde iptal kararı alarak Çin’le füze ihalesi kararını askıya almıştı. Ahmet Davutoğlu’nun Antalya’da G-20’lere katılmadan önce bunu açıklaması “yoksa ABD ve İngiltere’nin baskısıyla mı bu karar alındı?” sorusunu gündeme taşımıştı. Gerekçe ise, güya; milli füze üretim projesi başlatılacaktı. Zirve’den bir gün sonra İngiltere Eski Başbakanı Tony Blair yeni ihale için mi Ankara’ya uğramıştı?

Reuters'a bilgi veren Başbakanlıktan bir kaynak, Türkiye'nin, 2013 yılının sonbaharında Çin ile sözleşme görüşmelerine başladığı ilk uzun menzilli füze projesine yönelik ihaleyi iptal ettiğini açıklamıştı. Hürriyet'in yer verdiği habere göre, Başbakanlık kaynağı konuya ilişkin, "Bu ihalenin iptal edilmesi kararlaştırıldı. Buna ilişkin kararı Başbakan Ahmet Davutoğlu bu hafta içinde imzaladı. İhalenin iptal edilmesindeki temel gerekçe, Türkiye'nin milli füze üretim projesini başlatacak olmasıdır" bilgisini aktarmıştı. Oysa herkes biliyor ki Türkiye'nin bu kritik projede Çin ile müzakerelere başlaması özellikle NATO ve ABD'nin tepkisine yol açmıştı. Hatta yandaş yazar ve yorumcular ABD NATO’nun aksine bize teknoloji transferi de sağlayacak ÇİN’le böyle bir anlaşma imzalayan AKP iktidarını aylarca alkışlamışlardı!? Aslında “Bu Çin füzelerinin NATO savunma radarlarına entegre edilemeyecek olması, füze bataryalarını sadece kurulduğu yeri savunabilecek lokal silahlar haline sokacaktı. NATO üyesi bir ülke olarak NATO dışı bir savunma sistemi alınacak olması batının yoğun siyasi baskısına yol açacaktı” ifadeleri, AKP Türkiyesi’nin, kendi milli çıkarlarına ve savunma ihtiyaçlarına uygun bir projeden, Amerika ve Avrupa’nın baskısıyla vazgeçtiğini açığa vurmaktaydı.

AKP’nin, Erbakan’ın kurduğu D-8’den kaçışı

G-20’nin neden olduğu bugünkü zulüm dünyası yerine geçtiğimiz 2014 yılında Yeni Adil Bir Dünya’nın kapısı D-8 dönem başkanlığının Türkiye’ye geçeceği zaman, D-8 Genel Sekreteri Musavi, “D-8 tekrar, babası Türkiye’ye geliyor ve Türkiye’nin şefkatine ve sahiplenmesine ihtiyacı var. Sn. Başbakan Erdoğan’ın aktif bir dönem başkanlığı ile D-8’in hak ettiği düzeye geleceğine inanıyorum” açıklamasını yapmıştı. Türkiye ise, Mısır’daki sıkıntılar ve G-20 zirvesinden ötürü D-8’den adeta kaçmıştı. Şimdiye kadar Cumhurbaşkanı ve Başbakan düzeyinde D-8 Zirvesi’ne katılmış, ancak bu toplantılarda Yeni ve Adil Bir Dünya kurma hedefi yerine emperyalistlerin kuyruğuna takılmıştı. 2001’de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in yer aldığı Zirve’den sonra; dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Temmuz 2010’da Nijerya’daki D-8 Zirvesi’ne katılmıştı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise 2006’da Endonezya’nın Bali adasındaki D-8 Zirvesi ile 2012 yılında Pakistan’da düzenlenen D-8 Liderler Zirvesi’ne katılmış, ancak buralarda G-20’nin zulüm dünyası yerine Adil Bir Dünya için D-8’e sarılmak ve sahip çıkmak yerine, başta İran, Suriye olmak üzere İslam ülkelerini suçlamaya ve Batı’ya yaranıp yanaşmaya başlamıştı.

15-16 Kasım tarihleri arasında gerçekleşen G-20 Zirvesi, dünya barışından ziyade, dünya savaşına hizmet eden ABD, İngiltere, Almanya, Fransa gibi emperyalist ülkeleri Antalya’da bir araya getiriyordu!

Dünya ekonomisinin yüzde 80’ini oluşturan, küresel emperyalizmin demirbaşı G-20 ülkeleri, Türkiye’nin ev sahipliğinde 15–16 Kasım tarihleri arasında bir araya geliyordu. 5. yılına giren Suriye iç savaşının ve Suriyeli sığınmacıların ana gündem maddelerini oluşturacağı söylenen zirvede, Suriye’nin içler acısı halinin sorumluları olan emperyalist devletler, yine bildik sloganik cümlelerle dünya barışını koruyup, kollayacaklar(!) ve zirvede Suriye’nin içinde bulunduğu durum ve olası askeri müdahaleyi konuşacaklardı. II. Dünya Savaşı sonrası, kapitalizmin yeni dünya düzeninde hayata geçirilen BM, Dünya Bankası, NATO gibi kurumlar, ekonomik gücü temsil edenlerce, emperyalizmin sömürü çarkını, savaşların, işgalin ve açlığın en güçlü enstrümanı olmuşlardı. G-20’de bütün bu oluşumların “zirvesi”; diğer bir adıyla, dünyanın en gelişmiş ekonomileri arasında yer alan 19 ülkeden katılımcıların yanı sıra Avrupa Birliği Komisyonu’ndan temsilcilerle birlikte küresel finans tekellerinin çıkarlarını temsil eden üst düzeyden yöneticilerin bir araya gelerek dünya ekonomisinin ve siyasetinin belirlendiği uluslararası emperyalist bir oluşum konumundaydı.

G-20 Binde 1’e hizmet ediyor, ama 7 milyar insanı ilgilendiriyordu!

Dünyadaki en zengin binde 1’lik kesimin mal varlığı, 2009’da yüzde 44 iken, 2014’te yüzde 48’e çıkmıştı. En zengin binde 1’lik kesiminin elinde 110 trilyon dolar bulunmaktaydı. Bu miktar, dünyanın en yoksul yüzde 50’lik kısmını oluşturan insanların elindeki toplam varlığın 65 katına ulaşmaktaydı. Çoğu Yahudi olan dünyadaki en zengin 85 kişinin serveti, en fakir 3,5 milyar insanın toplam malvarlığından fazlaydı. En zengin binde 1, 2016’da küresel servetin yarısından fazlasına sahip durumdaydı. Bu adaletsiz paylaşım G-20’nin kurucu ülkelerinin zulüm ve sömürü çarkını ortaya koymaktaydı. G-20 zirvelerine katılan liderler, 7 milyar insanın hayatını ilgilendiren ekonomik ve siyasi kararlar alıyor ve Siyonizm’in devamına katkı sağlıyorlardı. Dünyadaki ticaretin yüzde 80’ini elinde bulunduran G-20 ülkeleri, güya sınır kapılarında, Akdeniz kıyılarında ölüme terk ettikleri Suriyeli sığınmacıları konuşmak için Antalya’da toplanıyorlardı. Suriye’yi karıştırarak yangın yerine çevirmiş olan, yerli halkı yerinden yurdundan çıkaran, ölümden kaçan Suriyeli sığınmacılara sınır kapılarını açmayarak, Akdeniz’deki acı ölümlerinin sebebi olan emperyalist devletler, tam bir sahtekârlık sunuyorlardı.

Mültecilere kapıları kapatanlardan ne bekleniyordu?

Dünyadaki silah satışının yüzde 68’ini gerçekleştiren 3 ülkenin de yer aldığı G20 zirvesinde mülteci sorununun görüşülecek olması olayın vahametini ortaya koymaktaydı. Uluslararası Kurtarma Komitesi’nin açıkladığı verilerde; Avrupa ülkelerine kabul edilen mülteci sayısının İstanbul’da yaşayan mülteci sayısından az olmasını liderler bir türlü açıklayamamıştı. Dünya barışının görüşüleceği G20 Antalya zirvesine katılan ülkeler, dünya silah pazarının yüzde 90’ını oluşturmaktaydı. Dünyada terör olayları artarken, silahsızlanma çabaları ve dünya barışı için çalıştığını iddia eden ülkelerin silah pazarını tekellerinde bulundurmaları, oynanan oyunun perde arkasını yansıtmaktaydı.

Figen Yüksekdağ’dan “Artık harekete geçelim!” küstahlığı!

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın, tam da G-20 toplantısı öncesinde "Her yer Silvan'dır. Her yerde Silvan için demokratik tepkimizi ortaya koymamız lazımdır. Bu ablukanın kaldırılması için harekete geçmenin zamanıdır!” çağrısı yapması ve HDP Parti Sözcüsü Ayhan Bilgen’in HDP Genel Merkezi’ndeki basın toplantısında: “Silvan’da olup bitenlerle ilgili G-20 zirvesine katılan liderlere mektupla bir çağrı yapacağız” açıklaması, sadece AKP’nin değil, HDP’nin de aynı odakların güdümünde olduğunun kanıtıydı.

Bazılarına göre Suriye savaşı artık kapıdaydı! Ankara'da karadan operasyon konuşulmaktaydı. “Eğer ABD girerse Türkiye'de girecek” iddiaları vardı!

Suriye savaşı adım adım yaklaşırken Genelkurmay’ın gerekli planlarını hazırladığı, ABD savaş uçaklarının bu maksatla İncirlik’e konuşlandığı yazılıp konuşulmaktaydı. Ankara’da konuşulan birçok savaş senaryoları vardı. Bunların başında Türkiye ve ABD’nin havadan vurması, ÖSO, Türkmenler ve Arapların karadan savaşmasıydı. Diğer seçenek ise Türkiye ile ABD ve koalisyon güçlerinin hem hava hem de kara harekâtı başlatmasıydı. Türkiye ‘kara harekâtını’ zorunlu bulmaktaydı. Ankara Suriye’de sadece hava operasyonu ile sonuç alınmayacağı görüşünü taşımaktaydı. AKP, ”Kara operasyonu”, “Güvenli bölge” ile “Uçuşa yasak bölge” için ısrarlıydı.

Mesut Barzani ile görüşen Dışişleri Bakanı Sinirlioğlu’nun “Türkiye, Kürdistan bölgesinin kalkınmasından ve ilerlemesinden yanadır” mesajı kafa karıştırıcıydı!

Kuzey Irak’ta temaslarda bulunan Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu, Erbil’de Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani ile buluşmuşlardı. IKBY Başkanlığı resmi sitesi görüşmenin detaylarına ilişkin yazılı bir açıklama yayımlamıştı. Açıklamaya göre Sinirlioğlu ile Barzani arasındaki görüşmede Ortadoğu’daki son gelişmeler, Suriye’deki iç savaş ve terörle mücadele konuları ele alınmıştı. İki tarafın da gelişmelere karşı sürekli iletişim halinde olma konusunda hemfikir olduğu vurgulanmıştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın selamlarını Barzani’ye ilettiği bildirilen açıklamada Sinirlioğlu’nun Kürt bölgesindeki gelişmeye ve ilerlemeye değinerek, “Türkiye, iyi komşuluk ilişkilerine sahip olduğu Kürdistan bölgesinin kalkınmasından ve ilerlemesinden yanadır. Türkiye, Kürdistan bölgesindeki istikrarı ve güvenliği destekliyor. Ayrıca Kürdistan bölgesi ile olan ilişkilerimizi her açıdan genişletmek ve derinleştirmek istiyoruz” ifadelerini kullanması enteresandı. Bir zamanlar “Irak’ın toprak bütünlüğü kırmızı çizgimiz ve tavizsiz şartımızdır” dedikleri Barzani Kürdistanı’na şimdi devlet muamelesi yapan AKP’li kahraman kaypakların, yarın Suriye (PYD) Kürdistanı’nı tanımayacaklarına kim kefil olacaktı?

Toplumun baskısı ve biraz gözünün açılması üzerine, İmralı, Kandil ve HDP yerine şimdi “Milli Birlik ve kardeşlik” palavrasıyla, Aşiret reisleri, Din alimleri ve Sivil toplum önderleriyle çözülme amaçlı çözüm sürecini yürütmeye ve yutturmaya çalışan AKP, hala BOP’un hizmetkarıydı! Aynen Kuzey Irak (Barzani) Kürdistanı gibi şimdi Kobani’nin de PKK için ikinci bir konaklama ve eğitim alanı haline taşındığını, bunun da ABD ve koalisyon güçleri tarafından yapılandırıldığını, Türkiye’nin karşı çıkmalarının dikkate alınmadığını artık anlamak lazımdı. PKK Türkiye ve Irak’taki kamplarından sökülüp atıldığında gittikleri yer Kuzey Suriye ve Kobani olduğu düşünülürse belli ki ABD ve koalisyon güçleri PKK’yı yeni amaçları için kullanmaktaydı. Bu arada PYD’nin de bitirilmesi değil, diriltilmesi amaçlanmıştı. Çünkü büyük Kürdistan hedefinin Suriye ayağındaki elemanları PYD. PYD ile PKK’nın bir bütünün iki yarısı olduğunu göstermesi bakımdan medyada yer alan bir haberin sadece başlığını aktarmam yeterli olacaktır: “Şehit binbaşının katili Kobani’de ağır yaralı” başlığın altında ise şu bilgi yer almıştı:

“Lice Jandarma Bölük Komutanı Ercan Kurt’un şehit edilmesini de planlayan Çekdar kod adlı PKK’lı Ahmet Talva, DEAŞ ile çatışmalarda ağır yaralandı.” Demek ki PKK’lılar için Türk askeri ile DEAŞ militanı arasında bir fark görülmüyordu. Yani, Türkiye’de TSK ile çatışıyor, Suriye’ye geçiyor DEAŞ’la vuruşuyorlardı. Kısacası üç devletin sınırları içinde kendilerine bir alan oluşturmuşlardı, şimdi buna resmiyet kazandırmaya çalışıyorlardı ve himaye edenleri ise ABD ve Rusya ile birlikte Hıristiyan ittifakıydı.

IŞİD’li sayısı birçok ülkenin ordusundan fazlaydı!

Rus yetkili Sısoyev, “IŞİD’in silahlı adamının sayısı birçok ülkenin asker sayısından daha fazladır” açıklamasını yapmıştı. FSB Direktör Yardımcısı Yevgeniy Sısoyev, Sochi’de düzenlenen konferansta, “2015’in ilk yarısında IŞİD’li sayısı 80 bine yaklaştı” uyarısında bulunmuşlardı. 50 bin örgüt üyesinin Suriye’de, 30 bininin ise Irak’ta olduğunu belirten Sısoyev, IŞİD saflarında 30 binden fazla yabancı militan olduğunu, bu kişilerin çoğunluğunun Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan örgüte katıldığını anlatmıştı. Sısoyev, 7 bin örgüt üyesinin ise Eski Sovyet ülkelerinden olduğunu vurgulamıştı. Güvenlik raporlarına göre 80 ülkeden IŞİD’e katılım vardı. IŞİD’in yabancı üyeleri daha çok Fransa, İngiltere, Almanya, ABD, Kanada, Suudi Arabistan ve Fas’tan örgüte katılmışlardı.

Sonuç:

Ey zalim Batı anlayın artık, zulümle abad olunmamaktadır, binlerce kilometre uzakta attığınız bombalar dönüp sizi can evinizden vurmaktadır!

Fransa’nın başkenti Paris’te 7 farklı noktada birden başlatılan silahlı ve bombalı saldırılar şaşkınlığa yol açmıştır. Saldırıları IŞİD üstlenirken, Fransa’nın dününe ve bugününe şöyle bir göz atıldığında saldırıların asıl nedeni hususunda ortaya bambaşka bir tablo çıkmaktadır. Saldırıları IŞİD’in üstlenmesi birçokları için konunun açıklığa kavuşması adına yeterli olurken, Charlie Hebdo saldırılarıyla başlayan ve Paris saldırılarıyla devam eden süreç, aslında Batı’nın önüne koyup da düşünmesi gerekirken cambazlık için kullandığı şapkasından çıkanlardır.

Zulüm ve sömürünün faturası ağır olmaktadır!

Charlie Hebdo ile başlayan Fransa’nın 11 Eylül’ü teorileri, Paris saldırılarıyla zirve yapmıştır. Tüm sınırları kapatıp, halka evlerinden çıkmama çağrısı yapacak kadar ileriye giden bu durum, kurulduğu günden bu yana İslâm coğrafyası başta olmak üzere tüm dünyada terör estiren Fransa’nın sömürü düzeninin faturası olarak karşılarına çıkmıştır. Bu faturayı önüne koyup, “Ben ne yaptım?” sorusunu kendisine sormak yerine, Charlie Hebdo saldırılarının ardından sömürgeci dostlarıyla kol kola girip yürüyen Fransa, bugün yine aynı ama daha kabarık bir faturayla karşı karşıyadır.

Paris olayları yeni bir Haçlı Seferine zemin hazırlayacaktır!

Uluslararası İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. Hasan Köni, Paris saldırılarının Batı’yı bir araya getireceğine vurgu yaparak, “Saldırılar Rusya ve Amerika’yı yakınlaştırır. Batı dünyasını yani Hıristiyan dünyasını kucaklaştırır ve çıkartılmak istenilen Şii-Sünni savaşı yerine önümüzdeki dönemde Hıristiyan-Müslüman savaşı başlatılır. Yani yeni bir Haçlı Seferi’ne yol açılır” yorumlarını yapmıştı.

19 ve 20. yüzyılda dünya sömürü düzeninin ağır toplarından olan Fransa, 21. yüzyıla geldiğimizde ise sömürgeciliğin diğer ismi olan emperyalizm ile karşımıza çıktı. Yine başta İslâm coğrafyası olmak üzere dünyanın birçok yerinde askeri üsler ve binlerce asker bulunduran Fransa, bu ülkelerde Müslümanların katledilmesinde hep başrol oynamıştı. 2013’te Mali’ye giren Fransa, bunu yaparken radikal oluşumları bahane yapmıştı. 2 bin 500 askerle Mali’deki yıkımın mimarı olan Fransız ordusu halen bölgede ciddi bir askeri birlik bulundurmaktaydı.

Fransa, 1962 yılına kadar işgal altında tuttuğu, tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürdüğü Cezayir’de, 1,5 milyon kişinin kanına girerek tarihin gördüğü en acımasız soykırımlardan birine imza atmıştı.

Libya’ya ilk kurşunu Fransa sıkmıştı!

2011 yılında NATO tarafından Libya’daki iç karışıklıklar bahane edilerek maalesef AKP Türkiyesi’nin de desteği ile müdahale kararı alınmıştı. Birçok NATO üyesi ülkenin oluşturduğu koalisyona Fransa liderlik yapmış ve Libya’nın yıkımında aslan payını alan taraf olmuştu. Fransa’nın halen Libya’da yüzlerce askeri ve bir de askeri üssü bulunmaktaydı.

Afrika Hazinesi’nin yüzde 50’si Fransa’nındı!

Burkina Faso, Fildişi Sahili, Mali, Nijer, Senegal, Togo, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo ve Gabon’un, yıllar önce bağımsızlıklarını ilan etmelerine rağmen gizli sömürge antlaşmasının şartlarına uymak zorunda kaldıkları için merkez bankaları aracılığıyla döviz rezervlerinin yüzde 50’sini Fransız hazinesine aktardığı geçtiğimiz aylarda ortaya çıkmıştı.[1]

Suriye’deki “ılıman veya düşman” tanıtılan örgütlerin tamamının yuları aynı dış güçlerin elinde bulunmaktadır:

1- Görünüşte birbirinden farklı, aykırı ve amaçları çok ayrı sanılan ÖSO’dan DEAŞ’a, PYD’den EL-NUSRA’ya Suriye’deki ve İslam âlemindeki bütün örgütlerin kontrolü aynı Siyonist merkezlerin elinde tutulmaktadır.

2- Emperyalist batılı veya doğulu ülkelerin, bunlardan bir kısmının yanında bazısının ise karşısında olmaları “Bölge halklarını (Müslümanları) birbirlerine kışkırtıp kırdırma ve Ortadoğu’yu daha küçük ve güçsüz parçalara ayırma hesaplıdır.

3- Bu örgütleri kuran ve kullanan odakların asıl hedefi; BOP’un uygulanmasına taşeronluk yaptırmak ve özellikle Türkiye’yi kuşatıp karıştırmaktır.

4- Çünkü Irak, Libya ve Suriye dağıtıldıktan sonra, asıl bela Türkiye’nin başına sarılacak ve Suriye Kürdistan’ı kurulmuş olacaktır.

Viyana'dan çıkan Suriye kararı bizim tespitlerimizi doğrulamıştı!

Viyana görüşmesinden Suriye için karar çıkmıştı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Birleşmiş Milletler'in 5 daimi üyesinin Suriye için ateşkes kararı alındığını açıklamıştı. Siyonist Yahudi John Kerry, Viyana görüşmelerinde Suriyelilerin önderliğinde 6 ay içinde geçiş sürecinde uzlaştıklarını, yeni bir anayasa taslağı hazırladıklarını, 18 ay içinde adil bir seçim yapılması konusunda anlaştıklarını ve kimin terörist kimin muhalif olduğunu kararlaştıracaklarını ve BM denetiminde bir ateşkesin uygulanacağını vurgulamıştı. Kerry, ABD ve Rusya'nın ortak girişimiyle Avusturya'nın Başkenti Viyana'da Suriye'deki iç savaşa siyasi çözüm bulmak amacıyla başlatılan ve 17 ülke ve Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Arap Birliği temsilcilerinin katıldığı görüşmelerin ardından, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura ile ortak basın toplantısı yapmıştı. Bu sinsi plandaki "18 ay sonra seçim" kararı, önümüzdeki aylarda Suriye'ye yönelik topyekûn saldırıların yaşanacağını, Türkiye’nin de bu kirli savaşa sokulmaya çalışıldığını, Paris baskınının da buna mazeret ve meşruiyet kazandırmak üzere hazırlandığını ortaya koymaktaydı.

5- İşte Antalya’da toplanan G-20 ülkelerinin patronları ve piyonları da bu şeytani gaye ve girişimlerin birer hizmetkârıydı. G-20 zirvesinde Barack Obama ile görüşen Sn. Recep T. Erdoğan’ın: “Stratejik ittifak ve model ortaklığımız gereği, Suriye’de IŞİD’e karşı mücadelede Sn. Barak’la birlikte hareket etme kararına vardık” anlamındaki itirafları bu iddiamızın açık bir ispatıydı.

6- Rusya’nın daha önce Afganistan’daki, Amerika ve yandaşlarının Irak, Libya ve Suriye topraklarındaki işgal ve vahşetleri hem “Saldırgan kâfir ve zalime karşı mecburi savunma” gayretiyle ortaya çıkan kesimleri, çeşitli etken ve yöntemlerle kendi gündemlerine sokmak, bunları sağa sola saldırtıp “İslamcı terör” damgası vurmak, hem de silah, lojistik ve stratejik destek sağlayıp Müslüman halkları ve iktidarları kendilerine mecbur ve mahkûm bırakmak ve tabi terörün asıl kaynağı olarak İslam’ı gösterip karalamak amacıyla Siyonist ve emperyalist ülkelerin (G-20’nin) bir planıydı. Yani bazı Müslüman kişi ve kesimlerin El-Kaide ve IŞİD gibi örgütlere katılmasının ve teröre bulaşmasının asıl %80’lik suçu ve sorumluluğu G-20’nin sırtındadır. Geri kalan %20’lik suç payının ise, yanlış ve asılsız Din anlayışından ve temelsiz-dayanaksız fetvalardan kaynaklanan yobazlık ve bağnazlık saplantısında aramak lazımdır.

Cengiz Çandar’ın: “Paris’i saldırı hedefi seçenlerin kafa yapılarını, bilinçaltlarını çok çarpıcı biçimde yansıtıyor olmalıdır. Paris, IŞİD açıklamasında “fuhşun ve müstehcenliğin başkenti” olarak tanımlamaktadır. Kimisine göre, Paris 18. Yüzyıl’daki “aydınlanma”nın, Diderot’ların, Voltaire’lerin, Jean-Jacques Rousseau’ların, Montesquieu’lerin başkentini hatırlatmaktadır” yaklaşımları tam bir sahtekârlık ve saptırmacaydı. Çünkü IŞİD militanlarının Paris’i hedef seçmeleri için bu hikmetleri(!) düşünecek kapasiteleri bulunmamaktaydı. Ancak bu katliamın Batı dünyasının kutsal başkenti sayılan Paris’te yapılması bütün Haçlıların nefretini İslam’a ve Müslümanlara çevireceklerini çok iyi bilen Siyonist odaklar bütün bunları planlamış olmalıydı.

7- AKP Türkiyesi’nin yaptığı ise, G-20 zırvalıklarını ve emperyalist Batı’ya taşeronluklarını, yani fikren ve fiilen suç ortaklıklarını, Polat Alemdar dizileriyle, küresel fesatlık figüranlıklarına kahramanlık kılıfı geçirip halkın havasını almak ve bu geçici ve sonu tehlikeli rehavetle toplumu avutup oyalamaktı.

8- İran'dan şoke eden Fransa ve IŞİD yorumları!

İran Genelkurmay Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Mesud Cezayiri Fransa'daki saldırılar için çarpıcı açıklamalar yapmıştı. Fransa'daki terör saldırılarını değerlendiren İran Genelkurmay Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Mesud Cezayiri, "Fransızlar, kendi devletlerinin IŞİD’i ve (başka Müslümanları) tekfirci teröristleri desteklemesinin bedelini ödemiş oldular. Batılılar, tekfiri terörizmi desteklemeyi sürdürmeleri halinde Avrupa'nın diğer noktalarında da olağanüstü hal ilanını bekliyor olmalılar" yorumunu paylaşmıştı. ABD'de yaşanan 11 Eylül saldırıları sonrası Afganistan ve Irak'a yapılan saldırıları hatırlatan Cezayiri, "Paris'teki terör saldırısı 11 Eylül saldırısında olduğu gibi, ABD ve Avrupalı müttefikleri tarafından suiistimal edilmemeli" uyarısında bulunmuşlardı. İranlı General, "IŞİD'in ve benzeri örgütlerin ortaya çıkışının küresel tasarımcıları, şimdi terörizmin acısını tatmıştır, tekfirci teröristleri desteklemekten vazgeçip gerçek anlamda terörizmle mücadele sahnesine dönmedikçe de başları beladan kurtulamayacaktır” değerlendirmesini yapmıştı.[2]

“İslami terör” yaftası ve iftirasıyla Batı’nın perde arkasını ve çifte standardını ortaya koyan İran Genelkurmay Başkanı Yardımcısı Mesud Cezayiri, keşke Yemen’de, Lübnan ve Suriye’de Şii kökenli bir takım terörist oluşumlara da aynı Batı’nın sahip çıktığı ve imkân sağlayıp kışkırttığı gerçeğine vurgu yapsa ve hala mezhep taassubu damarıyla davranmasaydı.

9- Bu arada, nüfus cüzdanında Müslüman yazan, kendince sosyalist ve Kemalist takınan, çoğu Sabataist kökenli ve mason devşirmesi nice soysuz takımı da; IŞİD ve El-Kaide bahanesiyle İslam’a saldırmakta ve gayzını kusmaktaydı. Bu insi şeytanlar zaten Müslümanlara sataşmak, her türlü gericiliğin, fakirlik ve sefaletin İslam’dan kaynaklandığı yalanını bilimsel gerçekler gibi sunmak, böylece Darwinistliğin gereği olan maymunluklarını ispatlamak için fırsat kollamaktaydı.

 


[1] Bak: 16 Kasım 2015, Milli Gazete

[2] Kaynak: http://www.internethaber.com/irandan-soke-eden-fransa-yorumu-1486991h.htm

Ahmet AKGÜL -

AHMET AKGÜL KİMDİR?

     

Araştırmacı-Yazar, Düşünür ve Siyaset Bilimci olarak tanınan Ahmet Akgül, Milli Görüş çizgisinde önemli bir fikir adamıdır. Olaylara insan eksenli ve İslam endeksli yaklaşmaktadır.

2004 Ocağında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Üstadımızın, başta “İnsanın Yozlaşması”, ardından “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” ve yine “Barış ve Bereket Nizamı “İslam Davası” ve Yozlaştırılan “Cihat Kavramı” gibi birçok kitapları İngilizceye çevrilip merkezi Londra’daki Cagaloglu Yayıncılık organizesiyle; Amazon ve Bornes&Noble (bn.com) gibi dünya genelinde dağıtım yapan yüzlerce online sitesinde ve dijital (e-kitap) sayesinde 120 kadar ülkede yayınlanıp okunmaktadır. Ayrıca Üstadımızın “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” başlıklı Meali Kerim yorumları İngilizce ve Rusça tercümeleri ile “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitaplarının Rusça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolca tercümeleri tamamlanıp basılmış olup; Almanca, Fransızca, Kırgızca ve Farsça tercümelerinde de sona yaklaşılmıştır.

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Partiye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama kendisini uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı uzmanlardandır.

1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış 80 (seksen) eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

      

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

● Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı (Türkçe Meali Kerim. Abdullah Akgül Yayına Hazırladı.) (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız (2 Cilt)

Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi

Refah-Yol’la Rantiye Savaşı

Cemaatin Cılkı, Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı

Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların Kapışması

Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya (İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Arapça ve İspanyolcaya çevrildi.)

Bizim Atatürk

Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık

Dış Politikamız (Cilt-1) Bop’un Temelleri (1988-1998)

Dış Politikamız (Cilt-2) Tarihin En Talihli Dönüşüm Süreci

Siyaset ve Strateji Bilgeliği

Osmanlı Sistemi ve Abdülhamit Siyaseti

İslam Davası ve Cihat Kavramı (İngilizceye çevrildi.)

● “İnsan”ın Yozlaşması (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Ah-u Figan’ım (Şiir)

Başörtüsü İnkârı ve İstismarı

AKP Tahribatının Fotoğrafı: İslamcı Münafıklar

Yeni İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu

Bir Dış Proje Olarak AKP Gerçeği ve Akıbeti

Bilge(!) Erdoğan’dan, İlkeli(!) Numan’a AKP Tezgâhı

Cezaevinde Yazdıklarım

Siyonizm-Deccalizm Ortaklığı

Devrim Simsarları ve Din İstismarcıları

Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir)

Din Dengedir İslam İlericiliktir

Din – Devlet ve Demokrasi

Ergenekon Senaryosu “At Değiştirme” Operasyonu muydu?

Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı

Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi

Teşkilatçılık Mesaj ve Metod (İletişim ve İşbirliği Sanatı)

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 Milli Görüş’ün Marazlıları

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 Sonradan Yamuklaşanlar

ABD’li Siyonistlerin, AKP’li Piyonistleri Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi

İdlib-Amik Ovası ve Yaklaşan Armegeddon Savaşı

BDP’nin Özerklik Ezanı, TC’nin Cenaze Namazı Olacaktı

Bir Devrim Yaşanıyordu!

Dünya Dönüşüme Hazırlanıyordu

Hidayet Kıvılcımı ve Hikmet Kılıcı (Şiir)

Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların Din Tahribatı

Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler

Yüz Kur'ani Kavram ve Yorumları

Bizden Söylemesi-1 AKP İntihara Gidiyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Bizden Söylemesi-2 Türkiye Uçuruma Sürükleniyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Terör-Masonluk ve Mafia Medeniyeti

Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri

Ruhlar-Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar

Sabah Yakın Değil miydi?

Tarikatların Hizmet Sahası ve Islahı

Tuz Kokarsa…

Türkiye Büyüyor muydu, Bölünüyor muydu?

Türkiye Dağılacak mıydı, Doğrulacak mıydı? (Ahmaklar Okumasındı!)

Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak Ya Şahlanacaktı!

Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler (2 Cilt)

Zafer Müjdeleri ve Fetih Hazırlıkları

Erbakan’dan İntikam Alanlar

Suriye’de Yaklaşan Hilal-Haç Kapışması

Başkanlık Muamması ve Çarkların Tıkanması

15 Temmuz Hıyanetinin Gizemi: Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi

Pazarlık Partisi ve Palavra İktidarı

Kemalizm-Tayyibizm Uyarlaması

Asker Darbesi Değil Devlet Müdahalesi Lazımdı

İslam’dan Uzaklaştıkça, İnsanlıktan Çıkılması

Dert Söyletir Aşk İnletir (Şiir)

● Hainleri Haşlama, Zalimleri Taşlama (Şiir)

İstanbul Sözleşmesi ve Ailenin Çözülmesi

      

Hocamızın Önsözünü Yazdığı Milli Çözüm Yayınları:

● Üstad Ahmet Akgül’ün Özgeçmişi ve Öğretileri (Yakup Gözübüyük)

● Haykırış (Şiir - Ali Çağıl)

AKP Yönetimi ve Tahribat Yöntemi Sistem Tahlili ve Siyaset Tenkidi (Nevzat Gündüz)

● Sözün Çözüme Dönüşmesi (Siyasi Fıkralar) (Osman Eraydın)

● Ayar Aynası ve Nokta Atışı (Sosyal ve Siyasi Fıkralar) (Erdoğan Bişkin)

Milli Çözüm Ekibinden: İlginç Rüyalar ve Manevi Uyarılar (2 Cilt - Hazırlayanlar: Fatma Betül Erişkin – Nail Kızılkan – Neslihan Bayraktar)

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 655

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR