ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün453
mod_vvisit_counterDün4134
mod_vvisit_counterBu Hafta18204
mod_vvisit_counterGeçen hafta54641
mod_vvisit_counterBu Ay18204
mod_vvisit_counterGeçen Ay195399
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17346202

IP'niz: 3.235.11.178
Bugün: 05 Mar 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12401092

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

TÜRKİYE’NİN ÖNCELİKLİ SORUNU:“BAŞKANLIK” DEĞİL, “BAĞIMSIZLIK”TIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Aynı olguların, farklı durumlara göre ayrı konumlar alması doğaldır. Örneğin içilecek “su”, sağlıklı insanlar için “mübah”tır, böbrek hastaları için “bolca alınması lazımdır-farzdır”, mide ameliyatından yeni çıkanlar için “haramdır"… Bunun gibi, aynı kurum ve kurallar, ayrı şartlar ve ihtiyaçlar altında çok farklı ve aykırı durumlara ve sonuçlara yol açmaktadır. Yani her sistem ve yöntem; tarihi ve kültürel dokusu, coğrafi ve stratejik konumu, ekonomik ve sosyolojik gelişmişlik olgusu farklı ülkelerde farklı neticelere sebep olmaktadır.

Temel esasları batıl ve bozuk olan, ekonomisi faiz ve rantiyeye dayanan, her çeşit ahlaki çöküntüye maruz bırakılan, ABD ve AB’nin gizli hâkimiyetine sokulan bir ülkedeki; Demokrasi, seçimler, partiler, Meclis v.b. yüksek standartlı kurum ve kavramlar, hurda bir arabaya takılan son model Mercedes parçaları gibi sırıtmaktadır.

Aynı Sistemler ve Yönetim biçimleri bir ülkenin:

a) Kalkınmışlık ve bağımsızlık seviyesine,

b) Halkın demokrasi geleneği ve yönetime katılım hevesi ve hassasiyetine,

c) Milli birlik ve dirlik bilinci ve mesuliyetine,

d) Yöneticileri ve yetkilileri denetleme ve disiplinize etme mekanizma ve süreçlerine göre, farklı hatta aykırı sonuçlar doğuracaktır. Elbette sistemler önemlidir, ancak bütün suçu ve sorumluluğu sisteme yüklemek yanlıştır, çünkü ülke şartlarına ve halkın yapısına ve ihtiyaçlarına uygun olup olmadığına da bakılmalıdır.

Başkanlık Sistemi: Her bakımdan güçlü, katılımcı demokrasi kültürlü, bağımsız hareket edebilme dürtülü bir ülke için; karar almada kolaylık ve hızlılık, dış politikada ağırlık ve saygınlık, yaygın kalkınmada bürokratik hantallığı çabuklaştırıcılık sebebi olacağı tarihi tecrübelerle ispatlanmıştır.

Ancak, siyasi, iktisadi ve askeri yönden bağımlı ve dış güdümlü yöneticilerin, BOP gibi emperyalist projelerde ve CFR gibi Siyonist merkezlerce görev üstlenip yürüttüğü ülkelerde ise Başkanlık Sistemi, Meclis ve Milletin temsilcilerini devre dışı bırakıp, o ülkeyi “başkan” kılıflı kendi kuklaları eliyle daha rahat ve sorunsuz yönlendirme ve demokratik denetimleri ve dengeleri kilitleme aracıdır. Adil Düzen'deki Başkanlık Sistemi ise, üstteki şartlar ve standartlar çerçevesinde yararlıdır ve bir ihtiyaçtır.

Yani Rahmetli Erbakan Hocamızın öteden beri savunup sahip çıktığı “Başkanlık” sistemiyle, bugün AKP’nin getirmeye çalıştığı “Başkanlık” sistemi; hem alt yapısı, hem de temel amaçları bakımından birbirinden tamamen farklıdır. İsimleri aynı olsa da içerikleri ve işlerlikleri birbirinden çok ayrı kurum ve kavramlardır. Bu nedenle “Canım, Erdoğan’a neden karşı çıkıyorsunuz, Erbakan da başkanlık sistemini savunuyordu!” iddiaları tam bir saptırmacadır.

Bunların savunduğu Başkanlık Sistemi: Yasama, yürütme ve yargı organları arasında kesin bir ayırımı ve adil bir denge kurmayı gereksiz sayan ve yürütmenin iktidar alanını ve yetki sınırlarını arttıran bir “Başkanlık Hükümeti” modeli olmaktadır.

a) Bu sistemde Başkan dolaylı veya doğrudan halk tarafından ve belirli bir süre şartıyla seçilmekte, parlamentonun bu seçilmiş başkanı görevden alması veya süresini kısaltması söz konusu olmamaktadır.

b) Hükümet (kabine) üyeleri, yani bakanlar başkan tarafından atanmakta ve istediği an görevden alınmaktadır.

c) Başkan, görev ve yetkileriyle alakalı karar ve icraatlarından dolayı sorumlu tutulmamaktadır.

Bu sistemin riskli yanlarını ve tehlikeli sonuçlarını azaltmak için tedbir makamında bazı kuralların şart koşulması uygun bulunmaktadır.

1- Başkana yasama organını (Meclisi) feshetme yetkisi tanınmamalıdır.

2- Başkanın Mecliste çıkarılan yasaları veto hakkı bulunmalıdır; ancak bu yetkisi, Meclisin özel çoğunluğu tarafından aşılabilir olmalıdır.

3- Başkan yasama organının bir üyesi (Milletvekili) sıfatı taşımamalıdır.

4- Bu riskleri ortadan kaldırmak ve sistemi daha rahat çalıştırmak üzere, bazı siyaset bilimciler “Yarı Başkanlık” sistemini daha uygun bulmakta; halk tarafından seçilen ve Meclisin güvenine dayalı bir “Hükümet Başkanı” ile yine halkın seçtiği “Cumhurbaşkanı” arasında dengeli ve denetlenebilir bir yetki paylaşımını gerekli saymaktadır.

Oysa Adil Düzen'de, Yasama, Yürütme ve Yargı organı yanında ayrıca 4’üncü bir kurum olarak “Bağımsız Denetleme” erki bulunacağından ve her türlü yetki istismarı ve suiistimali etkin ve sıkı bir kontrole tabi tutulacağından, Başkanlık sisteminin riskleri kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

AKP, asıl mana ve maksattan uzak toplumu makyajla oyalamaktadır!

Bütün partilerin en çok üzerinde durdukları “Toplumda özgürlüklerin tam olarak sağlanması, demokrasinin tüm kural ve kurulları ile hayata hâkim kılınması” hususu havada kalmaktadır. Peki, şimdiye kadar hayata geçirilememiş olan hak ve özgürlüklerin aynı yapı ve bozuk düzen ile bundan sonra nasıl hayata geçirileceği sorusuna kimsenin doğru ve doyurucu bir yanıtına rastlanmamıştır. Çünkü Batı taklitçiliğini esas alan uygulamaların ülkemiz insanını huzura ve mutluluğa kavuşturmadığı en az 100 yıldan beri sergilenen uygulamalarla ispatlanmıştır. Diğer partilerden farklı olarak iktidar sözcüleri, ‘Bize Başkanlık sistemini getirmek için 400 milletvekili verin, yeni bir anayasa yaparak topluma dar gelen Parlamenter sistemden ülkeyi kurtaralım’ iddiasındadır. İlk bakışta doğru gibi görünen bu söylem toplumu oluşturan esas unsur olan insanın unutulduğunu açığa vurmaktadır. Çünkü hangi anayasal ve yasal düzenlemeyi yaparsanız yapın, hangi sistemi esas alırsanız alın, uygulamayı gerçekleştirecek olan insandır. Bu bakımdan öncelikli olarak tüm yatırımların insana yapılması, insan unsurunun bizi bin yıl lider yapan anlayışla hazırlanması şarttır.

“Batı’nın değer yargılarının millet olarak bize uymadığı anlaşılmadan, ulaşılması gereken hedef olarak kokuşmuş Batı medeniyetini ölçü almak gafleti bırakılmadan huzurlu ve onurlu bir gelecek imkânsızdır” tespitleri haklıdır. Bu gerçek bilindiği halde mevcut sistem içinde insanların huzur ve mutluluğa kavuşturulacağını söylemek toplumu kandırmak ve oyalamaktır. Sözün özü, tarih boyunca bizi biz yapan, bizi diğer dünyadan ayıran değerlerin hayata hâkim kılınması dışında hiçbir çare kalmamıştır. Çünkü esas olan, refah ile birlikte huzurun ve mutluluğun hâkim kılınmasıdır. Yani, Milli Görüş’ün 40 yılı aşkın bir süreden beri topluma anlatmaya çalıştığı hedeflere sahip çıkmak, insanımızı doğu ile batı değer yargıları arasında sıkışıp kalmaktan kurtarmaktır. Çözüm Milli Görüş, Adil Düzen programıdır. Gerisi oyalanma ve aldatmacadır.[1]

Rahmetli Erbakan Hocamızın ifadesiyle: “Doğru çizmek ve uygun şekil vermek için, hem cetvelin (sistemin) hem de çizen elin (yöneticilerin) doğru olması şarttır; çünkü eğri cetvelle veya felçli elle doğru çizmek imkânsızdır.” Evet hilekâr ve dessas (şeytani) bir insan, en hassas teraziyi bile yanlış ve haksız kullanacaktır; bunun gibi bozuk terazi ile evliya bile yanlış tartacaktır. Bu şartlarda Sn. Recep T. Erdoğan’a Başkanlık vermek bozuk bir sistemi yamuk bir ele teslim etmek anlamındadır ve çok derin kırılma ve kapışmalara yol açacaktır.

Siyonizm’in dünya hâkimiyeti ve Büyük İsrail hayali için bütün devletleri federatif bölgelere ve eyaletlere ayırma çabası maalesef yoğunlaşmıştır. Türkiye de bölünme riskiyle karşı karşıya bulunan ülkelerin başındadır. Çok güçlü olan Osmanlı’nın bölündüğü topraklarda daha zayıf 24 ayrı ülke kurulmuş durumdadır. Bir zamanlar 24 milyon m2’lik toprağa ulaşan Osmanlı İmparatorluğunun varisi olan 780 bin km2’lik Türkiye Cumhuriyeti Devleti de yıkılmaya çalışılmaktadır.

İşte bu Siyonist plan dâhilinde, önce Osmanlı’nın Balkan ve Birinci Dünya Savaşları’yla bölünmesi hızlandırılmıştır. Balkanlar, Kafkasya, Kuzey Afrika ve Ortadoğu Osmanlı hâkimiyetinden çıkarılmıştır. Bunun ardından, Sykes-Picot Anlaşması’yla Osmanlı’nın Ortadoğu’daki toprakları Anadolu’yu da kapsayacak şekilde masa başında cetvelle çizilerek bizden koparılmıştır. Geriye sade artık Güneydoğu’nun ve Doğu Anadolu’nun bölünmesi kalmıştı. Bunun için de 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması’yla Türkiye önce sekize ayrılmıştı. Ardından azınlıklara küçük özerk bölgeler verilerek ülkemiz en az 20’ye parçalanacaktı.

Şanlı Kurtuluş savaşımızla bu emellerine o devirde ulaşamayan derin dünya devleti “Böl parçala yönet” fikrini hiçbir zaman bırakmamıştır.

Günümüzde de Artvin’den Sivas’a, Mersin’den başlayıp bütün doğu ve güneydoğuyu kapsayacak şekilde vatan topraklarımız üzerinde PKK Kürdistan’ının kurulması amaçlanmıştır. Ülkenin diğer bölümleri de aynı Sevr hayallerinde olduğu gibi eyaletlere ayrılacak, Boğazlar ise ayrı bir statüye sahip olacaktır. İstanbul, İzmir ve Antalya merkezli kurulması planlanan farklı eyaletler AB’ye alınacak, Türkiye’nin elinde ise sadece Sakarya-Ankara-Nevşehir arasında küçük bir devletçik bırakılacaktır. Bu karanlık planın asıl amacı Erbakan’ın İslam Birliği hedeflerine engel olmaktır. Bölünmüş ve parçalanmış bir Türkiye hiçbir İslam devletini yanına alamayacak, onlara liderlik yapamayacaktır. Böylece İslam ülkeleri daha hızlı ve kolay bir şekilde yıkılışa hazırlanacaktır. Yıllardır çeşitli bahanelerle büyütülen İslamofobik politikalar ve “Müslümanların dünya için bir tehdit haline geldiği ve yok edilmeleri gerektiği” yönündeki hezeyanların gölgesi altında yürütülen şeytani planlar daha kolay gerçekleşmiş olacaktır.

Siyonizm’in güdümündeki bir dünyada tüm federasyon ve özerk yapılar, bölünmelere fiili bir zemin oluşturmaktadır. Üniter bir devlet eyaletlere ayrıldıktan sonra yerel yönetimler adeta birer yeni devlet statüsü kazanmaktadır. Eyalet sınırları zamanla yeni devlet sınırları halini almakta ve kimse bu fiili durumun ardından gelen bölünmeleri yadırgamamaktadır. Aynı zamanda, federatif/özerk yapılar söz konusu olduğunda, dışarıdan ülkeyi zayıflatmak isteyen dış odaklara da kapılar sonuna kadar açılmaktadır. Siyaset bilimcilerin: “Eyalet sistemi, zaten ayrılma talebi olan gruplara, ayrılmanın kurumsal zeminini sağlayarak çatışmayı arttırıcı bir işlev gördürür” tespitleri bu gerçeği yansıtmaktadır. Şimdi ülkemizde olduğu gibi, bir bölgede terörist-ayrılıkçı bir hareket varken kalkıp federatif-özerk sistemi kurmak, kesin olarak parçalanmaya yol açmaktır. Derin dünya devletinin de dahil olduğu böyle bir ortamda verilecek bölgesel imtiyazlar, beraberinde kesin olarak bölünmeyi kaçınılmaz kılacaktır.

Baas tipi bir komünist diktatörlük hedefleyen PKK terör örgütü, federatif bir yönetime sahip olduğunda, yapılacak bir referandumla bağımsızlık ilanına kalkışacaktır. Bölge halkının çoğunluğu ayrılık istemese de silahların gölgesinde tehdit, sindirme ve baskıyla yönlendirme altında yapılacak bir oylamada sandıktan ayrılık kararı çıkacaktır. Yahudi Lobilerinin ABD’nin güdümündeki Uluslararası hukuk, federasyonlara izin veren anayasaların doğrultusunda bu ayrılık referandumu sonuçlarına sahip çıkmaktadır. PKK da sırf bu yüzden, federatif bir yönetime yol açacak başkanlık sistemini ısrarla savunmakta bu yönde AKP ve Erdoğan’la pazarlıklar yapmakta, ama bu gizli ve kirli oyun fark edilmesin diye BDP sanki başkanlığa karşıymış rolü oynamaktadır.

Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti, üniter yapısından asla tavize yanaşmamalı ve PKK’ya özerklik sistemine kesinlikle karşı çıkmalıdır. Türkiye’nin bir karış toprağına dahi otonomi verilmesine asla razı olunmamalıdır. Yeni anayasada, ülkenin üniter yapısını ve vatanın bölünmez bütünlüğünü koruyan maddeler kesinlikle ve en belirgin şekilde yer almalıdır.

Büyük İsrail hayali ve Siyonizm’in Dünya Hâkimiyeti tehditlerinin def edildiği, süper şeytani güçlerin ve emperyalist sömürü sisteminin çökertildiği ve Kutlu İslam Birliğinin gerçekleştiği, yani Adil Düzen’e geçildiği bir süreçte ise Başkanlık Sistemi yararlı, yapıcı ve toparlayıcı olacaktır. Çünkü Siyonist sömürü sermayesinin hedeflediği “federatif-özerklik” sistemiyle, Adil Düzen’de öngörülen “Bölge valilikleri” tamamen farklı ve temel yapı olarak birbirine aykırı oluşumlardır.

Evet bu şartlarda ve standartlarda bir başkanlık sistemi Türkiye için sakıncalıdır!

AKP’nin savunduğu Başkanlık Sistemi hem federasyonlara meşruiyet kazandıracağı hem de despot yönetimlere zemin hazırlayacağı için riskli ve tehlikeli bulunmaktadır. Bir ülkede sistem değişikliği yapılacağı zaman kişilere göre değil, en az 20-30 yıl ileriye dönük olarak adımlar atılmalıdır. Halka değer veren makul şahısların her zaman yönetimde olmayabileceği, ileride yönetim el değiştirdiğinde neler yaşanabileceği düşünülerek karar alınmalıdır.

“Başkanlık sistemi, dünya derin devletinin Türkiye’yi açmaza sürüklemek ve parçalamak için dayattığı bir modeldir. Ve Başkanlık, derin yapılanmaların, arka plandan devleti yönetmek isteyenlerin fayda sağlayacağı bir sistemdir” diyenlerin bir yandan da AKP’yi ve Sn. Recep Beyi hararetle savunmaları tam bir çifte standarttır.

Başkanlık Sistemi Otoriter Rejimlere Zemin Hazırlayacaktır!

Başkanlık sistemi denildiğinde ilk akla gelen ülkelerden biri Amerika’dır. Ancak bu sistemi uygulayan diğer ülkelere bakıldığında ilginç bir tablo ile karşılaşılır: Orta ve Güney Amerika ülkelerinin büyük kısmı, Kenya, Tanzanya, Uganda, Sudan, Nijerya, Zambiya, Sierra Leone gibi bazı Afrika ülkeleri, İran, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Ermenistan, Afganistan gibi ülkeler Başkanlık sistemiyle idare olunmaktadır. Bu örneklerin birçoğunda görüldüğü gibi, Başkanlık sistemiyle birlikte, anti-demokratik uygulamalar ve otoriter rejime kaymalar çoğalmaktadır. Özellikle Latin Amerika ve 3. dünya ülkelerindeki başkanlık sistemi denemeleri diktatörlüklere ve askeri rejimlere dönüşmüş durumdadır.

Çünkü; Başkanlık sisteminin en riskli yönlerinden biri; görev süresi sona erinceye kadar, başkanın icraatlarıyla alakalı herhangi bir hukuki ve demokratik müdahalede bulunma imkanının çok sınırlı olmasıdır. Salt çoğunlukla seçilen, güçlü yetkilere sahip bir Başkan; halkın razı olmadığı, temel insan haklarına ve evrensel hukuk kurallarına aykırı, akla, mantığa ve vicdana uymayan keyfi politikalar izlese dahi görev süresi tamamlanana kadar başta kalmaktadır. Parlamenter sistemde olduğu gibi güvenoyu oylamasıyla bir başkanın görevine son verilmesi ya da soru önergeleri tarzı denetim sistemleriyle denetlenmesi ve hukuken hesaba çekilmesi söz konusu olmamaktadır. Bu durum toplumsal gerilim ve kaoslara, hatta kırılmalara yol açmakta, istikrarsızlık ve kargaşa doğurmaktadır. Ardından ya despot yönetimler halkı acımasızca baskı altına almakta, ya da askeri müdahalelere mecbur kalınmaktadır.

Başkanlık Sistemi Darbeleri Engellemez, Tam Tersine Kolaylaştırır

Başkanlık sistemine taraftar olanlar bu sistemin darbeleri engellediğini savunmaktadır. Oysa fiiliyatta tam da bunun zıddı ortaya çıkmaktadır. Ortadoğu gibi demokrasinin tüm kurumlara yerleşmediği ve her yönden tam bağımsızlığına henüz erişmediği coğrafyalarda, Başkanı iktidardan devirmek için sıkça kullanılan yöntemlerden biri askeri darbeler olmaktadır. Yarı Başkanlık sistemini uygulayan Mısır örneğinde olduğu gibi... Eğer Mısır’da parlamenter sistem olsaydı en fazla hükümet düşer ve olay Mursi ve iktidar partisi açısından daha küçük kayıplarla sonuçlanırdı. Daha da önemlisi Mısır halkı bu kadar derin acılar yaşamaz, bu kadar can kaybı olmazdı.

Başkanlık Sistemi Ayrıştırıcı Federasyonu Çağrıştırır, Federasyon da Parçalanmayı Kolaylaştırır.

Türkiye 30 yılı aşkın süredir Güneydoğu’da bir komünist kalkışma ile mücadele etmek zorunda bırakılmıştır. PKK’nın amacı bölgede önce özerkliğe kavuşmak, sonra bağımsız Komünist Kürdistanı kurmak sonra da bu Proletarya diktatörlüğü ile tüm Türkiye’ye ve bölgeye hükümran olmaktır. Sivil PKK olan BDP’nin demokrasi havariliği tam bir aldatmaca ve sahtekârlıktır. İşte bu sebeple Öcalan ve PKK, Başkanlık sistemini savunmaktadır. Ve Erdoğan’ı Başkanlığa taşımak üzere pazarlıklar yapılmaktadır. Çünkü özerklik elde edebilmelerinin en kısa yolu federasyondur, Başkanlık sistemi de federasyonu kolaylaştıracaktır.

Öcalan: “Kürtlerin ibadet eder gibi demokratik özerklik üzerinde çalışması gerekir. Demokratik özerklik Kürtlere ekmek ve sudan daha önemlidir”[2] diyerek amacını ortaya koymaktadır. Öcalan’ın diğer birçok açıklamasında ise Başkanlık sistemine sıcak baktığı ve Türkiye için bu modeli arzuladığı zaten bilinip durmaktadır. Tek başına bu bilgi dahi, Başkanlık sisteminin Türkiye için ne kadar tehlikeli olduğunu görmek için yeterli sayılmalıdır. Sivil PKK olan HDP’nin başkanlığa karşı çıkma tavırları ise tam bir palavradır ve Erdoğan’a oy kazandırma hesaplıdır.

PKK, ırkçı bir yaklaşımla, görünüşte “Kürdün Kürdü yönettiği” gerçekte ise Kürtlerin İsrail’in güdümüne girdiği özerk bir bölge kurmak çabasındadır. Bu özerk bölgenin yönetim biçimi ise komünizm demokrasisi olacaktır. “Demokratik özerklik, tüm halklara eşitlik” gibi süslü laflarla örtbas edilmeye çalışılan oyun Türkiye’yi parça parça etme planıdır. Güneydoğu’da bir Kürt eyaleti, Karadeniz’de bir Laz eyaleti, Akdeniz’de Türkmen eyaleti gibi saf ırka dayalı ayrımların hepsi ülkemizin parçalanmasıyla sonuçlanacaktır. Oysa Türkiye; Kürdü, Türkü, Lazı, Abhazı, Arabı, Türkmeniyle bir Milli bütün oluşturmaktadır. Her bir insanın diline dinine ve kültürüne bakılmadan birinci sınıf vatandaş olduğu her türlü hak ve hürriyetlerine sahip bulunduğu bir Türkiye’yi parçalara ayırmak şeytana hizmetkârlıktır. Tüm vatandaşları sevgi ve saygıyla birbirine bağlanmış, tek bayrak altında kucaklaşmış ve İslam potasında kaynaşmış bir Türkiye güçlü olacaktır.

Çok şiddetli ve tehlikeli kum ve kar fırtınaları esnasında evdeki en küçük deliklerin bile kapatılması gerekirken, tutup rahatlama ve ferahlama adına yeni havalandırma yarıkları açmak, en hafif deyimiyle şapşallıktır!

Evet, Başkanlık sistemi olduğunda bürokratik engeller daha kolay aşılacaktır. Hızlı hizmet kuşkusuz lazımdır ve arzulanır, ancak toplum düzeni açısından daha önemli olan bu hizmetin denetlenebilir olmasıdır. Hız adına denetimi zayıflatmak, farklı konumlarda kontrolsüz hak sahibi olan insanlar doğuracak bu da kamu düzeninde ve adalette ciddi sorunlara sebep olacaktır. Öte yandan Başkanlık sistemi olduğunda bürokratik kilitlenme daha sık gündeme gelebilmektedir. Türkiye gibi parlamenter sistemlerde hiçbir zaman yaşanmayan “Devletin kapanması” sorunu ABD’de yaşanmıştır. Hükümet ve muhalefet arasındaki herhangi bir anlaşmazlık, uzlaşı kültürü zayıfladığında, Devleti işleyemez hale sokmaktadır. ABD gibi bir süper güç için dahi önemli bir sorun olan bu durum, kuşkusuz Türkiye gibi hem ekonomik hem demokratik olarak gelişmekte olan bir ülke için çok mühim tehlikelere zemin hazırlayacaktır. Ancak Adil Düzen kurulduktan, ülkemiz ve bölgemiz parçalanma tehdidinden kurtulduktan sonra Başkanlık sistemi yararlı olacaktır.

Şimdilik Türkiye Üniter Yapısını ve Parlamenter Sistemini Güçlendirmeye Bakmalıdır!

Türkiye’nin daha hızlı büyümesi ve güçlenmesi için gerekli her türlü reform yapılmalıdır. Ancak bu reformların hepsi Türkiye’nin üniter yapısını korumayı esas almalıdır. Türkiye’nin birinci sınıf demokrasiye sahip olması için de gereken her türlü adım atılmalıdır. Ancak bu adımlar tüm Türkiye’yi düşünerek atılmalıdır.

Büyük Türkiye idealinin gerçekleşebilmesi ve Türkiye’nin tüm mazlumlara sahip çıkacak güce kavuşabilmesi için üniter yapısını koruyan güçlü bir ülke olması şarttır. Kendi içinde parça parça olan bir ülkenin diğer ülkeleri birleştirecek güç ve iradeye sahip olmayacağı açıktır. İslam âleminin kardeş olarak birleştiği bir dünya için yapılması gereken, Türkiye’yi daha küçük parçalara ayıracak sinsi girişimlere kılıf ve kolaylık sağlayacak bir Başkanlık sistemini değil, önce adaletin ve evrensel hukuk kurallarının, barışın ve insan haklarının, sevgi ve saygıya dayalı bir kardeşlik anlayışının, eşitlik, demokrasi ve özgürlük kavramlarının ve kurumlarının gerçek koruyucusu olan İslam Birliği’ni savunmaktır.

Güneydoğuya özerklik Türkiye'yi kesin olarak parçalama planıdır ve Sevr’in son aşamasıdır!  

Maalesef günümüz dünyasında birçok devlet, parçalanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dünyada son 70 yılda yaşanan bölünmeler şunlardır:

İkinci Dünya Savaşı 1945’te sona erdiğinde dünyada 60 ülke varken günümüzde bu sayı uluslararası ortamda tanınan ülkelerle 194’e, henüz tanınmayanlarla birlikte 210’a kadar çıkmıştır. Son 70 yıllık dönemde yeni devletlerin kuruluşu dört farklı şekilde olmaktadır.

1. Savaş ve işgaller,

2. Afrika ve Asya’da, sömürge ve kolonilerden bağımsızlık ilan ederek ayrılan ülkeler,

3. Dağılan sosyalist cumhuriyetler,

4. “Demokratik özerklik” kılıflı federatif sistemler.

Bu maddeleri ayrı ayrı incelersek;

1. Savaş ve işgallerle olan bölünmelere özellikle Kore ve Almanya önemli birer örnek olarak ortadadır. İki ülke de “Soğuk Savaş” döneminde ikiye ayrılmıştır. Kore’nin kuzeyi SSCB ve Çin’in desteğiyle komünist bir rejim olan Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne, güneyi ise ABD desteğinde Kore Cumhuriyeti’ne dönüşmüş durumdadır. Almanya’nın doğusu SSCB tarafından işgal altına alındı ve 1949’da komünist bir rejim olan Alman Demokratik Cumhuriyeti ilan edildi. Ülkenin batısında ise Almanya Federal Cumhuriyeti kuruldu. Böylece Almanya 41 yıl sürecek bir bölünmüşlük dönemi yaşadı, Sovyetlerin dağılmasıyla yeniden kavuşup kaynaştı.

2. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ilk olarak sömürge boyunduruğu altındaki devletler bağımsızlıklarını elde etmeye ve ardından kendi içlerinde bölünmeye başladılar. Örneğin, Britanya Hindistan’ı Hindistan ve Pakistan olarak iki ayrı bağımsız devlete ayırdı. Doğu Pakistan da bu ülkeden ayrıldı ve Bangladeş ilan edildi. Hindistan’ın bir parçası haline gelen Keşmir Özerk Bölgesi için Hindistan ve Pakistan arasında dönem dönem çatışmalar yaşanmaktadır.

3. Federasyon/konfederasyon şeklinde kurulmuş olan komünist ülkeler son 25 yıl içerisinde paramparça olup dağılmıştır. 90’lı yıllardan başlayarak SSCB dağılarak parçalandı: Yugoslavya İç Savaşı ülkeyi 7 parçaya ayırdı. Çekoslovakya ikiye bölünerek Çek Cumhuriyeti ve Slovakya ortaya çıktı. Önce 1991’de SSCB dağıldı. 15 ayrı devlet kuruldu. Rusya Federasyonu’yla ilişkili olan Çeçenistan, Dağıstan, Güney Osetya, Abhazya federal devlet statüsü kazandı.

1918’de kurulan Yugoslavya Krallığı, 2. Dünya Savaşı’nın ardından 1943’te Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti 6 federal devlet ve 2 özerk bölgeden oluşmaktaydı. 1990’da başlayan büyük ve kanlı bir iç savaşın ardından 1992’de ülke paramparça olup yıkıldı. İlk parçalanmada ortaya Hırvatistan, Hersek-Bosna Hırvat Cumhuriyeti, Sırbistan-Karadağ Konfederasyonu, Krayina Sırp Cumhuriyeti, Bosna-Hersek (Bosna-Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti’nin birleşmesinden oluşan ülke), Makedonya ve Slovenya’yı oluşturmuşlardır. Krayina Sırp Cumhuriyeti kurulduğu yıl yıkıldı. Sırp Cumhuriyeti Bosna-Hersek’e katıldı. Batı Bosna Özerk Bölgesi 1993 yılında ortadan kalktı. Kosova 1999’da NATO’nun Yugoslavya’yı bombalaması sonucunda kurulacaktı.

Bölünmeden sonra Sırbistan ve Karadağ birleşerek Yugoslavya Federal Cumhuriyeti adı altında bir konfederasyon kurdu. Kosova da bu birlik içinde Sırbistan’a dâhildi. Daha sonra 2003’te onlar da bölünerek Sırbistan ve Karadağ olarak ayrıştı. Kosova da Sırbistan’dan ayrıca bölünerek 2008’de bağımsızlığına kavuşacaktı.

Özetle, Yugoslavya’nın bulunduğu alanda bugün Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Slovenya ve Kosova olarak 7 ayrı devlet bulunmaktadır. Bosna Hersek’te günümüzde de gündem yine ayrılıktır. Bu ülkeye dâhil olan Sırp Cumhuriyeti bu birlikten ayrılmaya çalışmakta, ülkede bir türlü siyasi istikrar sağlanamamaktadır. Sırbistan içinde 2 milyonluk nüfusuyla bulunan Voyvodina Özerk Bölgesi de kötü ekonomik şartlar sebebiyle istikrarsız bir durumda bocalamaktadır. Yugoslavya’nın bölünerek parçalanması, Yunanistan sınırları içindeki Makedonya bölgesinde de bir heyecan yaratmıştır. Bu durum Yunanistan’ın endişe kaynağıdır.

4. Birçok federatif ve özerk yapı bölünerek bağımsızlık yoluna kaymıştır. Başkanlıkla yönetilen ve federatif yapıda olan Sudan’dan Güney Sudan ayrılmıştır. Etiyopya’nın sahil şeridi boydan boya bölünerek Eritre kurulmuştur. 1952’de Erite-Etiyopya Federasyonu kuruluyor. 1962’de Eritre lağvedilip Etiyopya’ya bağlanıyor. Ancak Eritre 1993’te bağımsızlığını ilan etmiş bulunmaktadır. Malezya federasyonundan 1965‘te Singapur bölgesi yeni devlet olarak ayrılmış, Endonezya Federasyonu’ndan 2002’de Doğu Timor ayrılıp yeni devlet statüsü kazanmıştır. Moritanya, Burkina Faso, Fildişi Sahili, Benin, Mali, Gine, Moritanya ve Senegal, Fransız Batı Afrika Federasyonu’nun bölünmesi sonucunda ortaya çıkmışlardır. Bu sonuçların bir kısmı doğal ve normal sanılsa da, perde arkasında sinsi Siyonist hesaplar sırıtmaktadır.

Günümüz federatif yapılarındaki bölünme tehlikesi artmaktadır!

Irak’ta iç savaş hala kışkırtılmakta ve Müslümanlar birbirine kırdırılmaktadır. Ülke şu an, tam da “1980’lerde İsrail için Strateji” raporunda belirtildiği gibi birbirine karşıt 2 Sünni bölge, güneyde Şii bölgesi, kuzeyde de Kürt bölgesi olarak 4 parçaya bölünmüş durumdadır. Ülkenin kuzeyi, Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra uygulanan uçuş yasağının ardından fiilen Bağdat yönetiminden çıkmıştır. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Kuzey Irak Kürdistan Federasyonu adı altında 2005’te şimdilik özerkliğine kavuşmuş konumdadır. Günümüzde bu bölge de bağımsızlık taleplerini ısrarla vurgulamaktadır.

Libya fiilen parçalanmış ve ülke cehenneme çevrilmiş durumdadır. Bunun en büyük sorumlularından birisi de, Haçlı ittifakına katılıp Libya’ya saldıran Recep T. Erdoğan ve iktidarıdır.

Suriye’deki iç savaşın ardından da bu ülkenin beşe/altıya bölüneceği konuşulmaktadır. Bir Nusayri, iki ayrı Sünni, bir Kürt ve bir Dürzi bölgesinin federatif birer devlet olarak kurulması tartışılmaktadır. Bazı analistler, Hristiyanlara ait bir federe devletin kurulması gerekliliğini de gündeme taşımaktadır.

Yemen Cumhuriyeti, 1990 yılında Güney ve Kuzey Yemen’in federasyonu olarak yapılanmıştı. Ülke bugün kanlı bir iç savaş yaşamakta ve dörde bölünmeye çalışılmaktadır.

Ukrayna’dan Kırım Özerk Bölgesi ayrıldıktan sonra doğudaki Donetsk ve Lugansk da özerkliklerini ilan etmiş bulunmaktadır.

Kanada’nın Fransızca konuşan Quebec bölgesi ayrılık hazırlığındadır.

MoroFilipinler’den ayrılmanın son aşamasındadır.

Tuareg’ler Cezayir’den koparılmaya çalışılmaktadır.

Zapatista’lar Meksika’dan ayrılmaya zorlanmaktadır.

ABD’de Cumhuriyetçilerin hâkim olduğu 20 eyalet, Obama’nın başkanlığından sonra ayrılık dilekçeleri hazırlayıp imzaya açmıştır. Bu eyaletler arasında Texas, Georgia, Kuzey ve Güney Carolina, Vermont, Lousiana, Missouri, Tennessee, Alabama, Oklahoma, Florida ve Ohio da var. "Christian Exodus" ayrılıkçı hareketi ise, Güney Carolina'nın "ayrı ve Hıristiyan bir ülke" olması için 2003'ten bu yana yoğun biçimde bir faaliyet yapmaktadır

Avrupa’da Birçok Özerk/Federatif Bölge Ayrılık Aşamasındadır!

Avrupa’nın da birçok ülkesi bölünme tehlikesi ile karşı karşıya. İspanya, İngiltere, İtalya, Fransa, Belçika, Avusturya, Finlandiya, Moldova, Sırbistan, Makedonya, Bosna-Hersek ve Danimarka bölünme tehlikesiyle karşı karşıya olan ülkeler arasındadır. Moldova’dan Transdinyester özerk bölgesi ayrılmıştır. Şimdi, Gagavuzlar da ayrılmak hazırlığındadır.

Bölünme problemi en çok İspanya’da yaşanmakta Bask Bölgesi ve Katalonya ayrılık hesapları yapmaktadır. Belçika ilk kurulduğunda üniter yapıda bir devlet iken sonradan federal bölgelere ayrılmış ve parçalanma aşamasına dayanmıştır.

İngiltere’nin İskoçyaGaller ve Kuzey İrlanda bölgeleri ayrılık için çırpınmaktadır.

Makedonya’nın Arnavut ağırlıklı Illiride bölgesinde ayrılıkçı sesler yoğun olarak çıkmaya başlamıştır.

Fransa’ya bağlı Korsika Özerk Bölgesi’ndeki ayrılıkçılar yıllardır bağımsızlık kazanmak için çabalamaktadır.

İtalya’nın Veneto, Alto-Adige Trentino, Val d’Aosta, Frulli-Venezia, Sardunya ve Sicilya bölgeleri ayrılık için kurgulanmaktadır.

Danimarka’ya bağlı özerk Grönland ve Faroe Adaları ayrılık planları tasarlamaktadır.

Yeni kurulan Kosova’nın Mitrovista bölgesi ayrılık hesapları yapmaktadır.

Sırbistan’a bağlı Voyvodina Özerk BölgesiSancak ve Preşeva bölgeleri ayrılık sevdasına kapılmıştır.

Finlandiya’ya bağlı Aland Adaları ayrılık hazırlığındadır.

Avusturya’da Güney Tirol Özerk Bölgesine ayrılık tohumları saçılmıştır” saptamaları doğruları yansıtmaktadır. Ancak bütün bu şeytani heves ve hedeflerin arkasında dünyayı avuçlarına almak ve Büyük İsrail’i kurmak isteyen Siyonist odakların bulunduğu neden özenle saklanmaktadır. Bu şeytani güçlerin, Türkiye’miz dahil 26 İslam ülkesini parçalama projesi olan BOP’un eşbaşkanlığına atanan şahsı ve iktidarını övenler ve dua edenler kimin adamlarıdır?!


[1] Milli Gazete, Abdülkadir Özkan, 16 Nisan 2015, Sf.11

[2] http://www.gazetevatan.com/hizini-alamadi-katalan-meclisi-istedi-324201-gundem/


Bu yazarin diger makaleleri

ERBAKAN HOCA’NIN GİZLENEN VASİYETİ VE AHMAKLARIN VAZİYETİ
  ERBAKAN HOCA’NIN GİZLENEN VASİYETİ VE AHMAKLARIN VAZİYETİ          Erbakan Hoca, destansı bir hayat...
Devami
Devlet Bahçeli’nin Erdoğan İttifakı “BEKA” KAYGISI MIYDI, YAKAYI KAPTIRMASI MIYDI?
  Devlet Bahçeli’nin Erdoğan İttifakı “BEKA” KAYGISI MIYDI, YAKAYI KAPTIRMASI MIYDI?        Yıllarca...
Devami
MİLLİ GÖRÜŞÜN BAŞBELALARI VE SORUMLULUKLARIMIZ
  Hayat bir imtihandır ve her birimizin imtihan şartlarını bizzat Cenabı...
Devami
YAKIN TARİHİMİZ VE YIKIK TALİHİMİZ
Milli Gazetedeki bazı yazılarını zevkle ve istifade ederek okuduğumuz sevgili...
Devami
YALAN PROPAGANDA AMERİKA'YI VE AMİGOLARINI KURTARACAK MI?
  ABD yaralı sırtlan gibi saldırıyor! Ortadoğu petrolünü kontrol etmek...
Devami
696 SAYILI KHK FERMANI VE HÖH MİLİTANLARI
Süleyman Özışık “Bu madde iç savaş çıkarır!” (27.12.2017) yazısında: “Olağanüstü...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 897

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR