Get Adobe Flash player
Reklam

Tehlikeli Rakka Harekâtı ve TÜRKİYE’YE TUZAK HAZIRLIĞI BOŞA ÇIKARILDI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 29
ZayıfMükemmel 

Sn. Erdoğan'ın ABD gezisinin ardından Beyaz Saray'ın DEAŞ ile Mücadelede Özel Temsilcisi Brett McGurk, DEAŞ ile mücadelede YPG pürüzüne rağmen Türkiye ile yakın müttefik olunduğunu söylemesi, Rakka batağıyla ilgili kuşkularımızı hatırlatmıştı. DEAŞ ile mücadelede Türkiye'nin bölgedeki gücünü vurgulayan özel temsilci, Türkiye olmadan koalisyon güçlerinin başarılı olamayacağını aktarmıştı. McGurk, Beyaz Saray'daki Erdoğan-Trump zirvesi sonrası bunları açıklamıştı. Rakka operasyonu sonrası Türkiye ile yakın işbirliği içerisinde olacaklarını ileri süren McGurk'un, bölgedeki istikrar için Türkiye'nin önemli bir güç olduğunu ve Türkiye olmadan bu istikrarın sağlanamayacağını ve birlikte çalışıldığını söyleyerek, "Her koalisyon ortağıyla olduğu gibi, onlarla da bazı farklılıklarımız var. Ama çok yakın müttefikiz ve sorunları her zaman çözebiliriz" demesi Türkiye'nin Rakka tuzağına çekilmeye çalışıldığı endişelerimizi haklı çıkarmıştı. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun, kendisiyle ilgili: "Teröre destek veriyor, kesinlikle değiştirilmesinde fayda var" yorumunun hatırlatılması üzerine McGurk, "Bakan Tillerson’ın yakın ilişkiler içinde olduğu bir mevkidaşı" olarak tanımladığı Çavuşoğlu için, "Taktiksel farklılıklarımız olabilir, Dışişleri Bakanı’na büyük saygım var" sözleri de kafaları karıştırmıştı. Amerikan Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford da, Türkiye’yle görüş ayrılığı yaşanıp yaşanmadığıyla ilgili soruya, "Bunu askeri bir bakış açısıyla cevaplayacağım. Türkiye’nin kaygılarını ortadan kaldırmak için önlemler almaktayız!" ifadeleri de Türk askerinin PYD ile birlikte Rakka batağına sürüklenmek üzere çeşitli kılıflar hazırlandığını ortaya koymaktaydı. Ancak Hükümetin bu teslimiyetçi tavrına karşı “devletin” ağırdan alması ve Silahlı Kuvvetlerin kararlılığı, çok şükür bu tuzakları boşa çıkaracaktı ve ABD PKK ile DAEŞ’i uzlaştırmak zorunda kalacaktı.

Artık kesinlik kazanan ve Türkiye'nin de parçalanmasına yol açacak olan, ABD'nin "bağımsız Kürdistan" planına karşı çok ciddi ve gerçekçi tedbirlerin mutlaka alınması lazımdır. 1991’de Körfez savaşı sonrası ABD bölgeden çekilirken Irak’ın kuzeyinden sayıları hiç de az olmayan bir grup Kürt gencini aileleriyle birlikte önce birkaç aylığına Guam Adası‘na oradan da ABD’ye taşımış ve bunları çok özel eğitimlere almıştı. Bugün Kuzey Irak’ta Barzani iktidarında yönetici konumunda bulunan kadronun bir bölümü o gençlerden oluşmaktaydı. Şimdi Suriye’deki PKK olan PYD elebaşlarının birçoğu aynı eğitimlerden geçmiş militanlardı. İlk Körfez Savaşı günlerinde, ABD’nin Suudi Arabistan’daki üssünde görüştüğü, biri mükemmel Türkçe konuşan bir yarbayın, bölgemizin sonunda alacağı biçimi yansıtan haritayı kendisine gösterdiği Güneri Civaoğlu‘na göre: "Müdahale bittiğinde ellerindeki ağır silâhları Kürtler’e bırakacaklarını ve onların da bunlarla Türkiye’ye karşı savaşacaklarını da anlatmıştı o yarbay…" Bütün bunlardan sonra şimdi kalkıp: ABD’den PYD/YPG’ye gönderilen ağır silâhların Türkiye’ye karşı kullanılmayacağı garantisini istemek ahmaklıktan öte bir aymazlıktı.

Erdoğan'ın ziyaretinin hemen ardından ABD'liler PYD ve PKK ile buluşmuşlardı!

ABD Başkanı Trump, DEAŞ özel temsilcisi Brett McGurk başkanlığındaki bir heyeti Erdoğan ile görüşmesinin üzerinden 24 saat geçmeden Kobani’de YPG ile görüşmeye yollamıştı. ABD’li heyetin görüşmesi sırasında McGurk’ın yanında, Türkiye’nin başına 4 milyon lira ödül koyduğu ve kırmızı liste ile aradığı PKK’lı ‘Şahin Cilo’ kod adlı Abdi Ferhad Şahin de salondaki yerini almıştı! Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump görüşmesi öncesinde ABD’nin PYD’ye silah yardımı yaptığını ve verilen ağır silahların geri alınmasının söz konusu olmadığını açıklaması da Türkiye’ye karşı küstahça bir mesajdı. Bu görüşme esnasında ve sonrasında yaşananlar, büyük şeytandan “beklenen” dostluğun yerini hayal kırıklığı almıştı. ABD’li heyetin YPG ile görüşmesi sırasında McGurk’ın yanında, Türkiye’nin başına 4 milyon lira ödül koyduğu ve kırmızı liste ile aradığı PKK’lı ‘Şahin Cilo’ kod adlı Abdi Ferhad Şahin oturmaktaydı. Görüşmeye YPG’den Polat Can, Kobani Kantonu Başkanı Enver Müslim, YPG’den Aldar Halil gibi isimler katılmıştı. ABD Başkanı Donald Trump’un DEAŞ özel temsilcisi Brett McGurk başkanlığındaki ABD’li bir heyetin, Suriye’nin Kobani Kenti’nde YPG, DSG ve Kobani kantonu yetkilileri ile görüşmesi, Sn. Erdoğan'ı ve Türkiye'yi hesaba katmamalarının kanıtıydı. Artık bu küstahlıklara karşı, Milli ve dirayetli tavır alacak bir yönetime ihtiyaç vardı.

Bir zamanlar dindar kahramanlarımızın eşbaşkanlığını yaptığı BOP kapsamında yürütülen "böl-parçala-devletçiklere ayır" planında yeni bir aşamaya geçilmiş durumdaydı. ABD, İngiltere ve Almanya Barzani başkanlığındaki IKBY düzenli ordu kuruyorlardı!

Peşmerge Bakanlığının yeniden düzenlenmesi ve tüm silahlı güçlerin tek bir çatı altında toplanması düşüncesi ilk kez 2015 yılında ABD tarafından ortaya atılmıştı.

Büyük İsrail yolunda en kritik safhalardan olan “bölgede devletçikler kurma” yolunda ilk adımlar ve ön hazırlıklar hızlandırılmıştı. “Batılı yabancı devletlerin” ortak girişimi sonucu IKBY’ye bağlı peşmergeler ve diğer peşmerge gruplar “düzenli ordu” çatısı altında toplanacaktı. Plana göre ilk etapta bir hava kuvvetleri oluşturulacaktı. IKBY yetkililerine göre, “Düzenli ordu projesi bağımsızlıktan ayrı tutulamazdı!” Ortadoğu devletlerinin “devletçiklere” ayrılması fiilen hayata geçirilmeye başlanmıştı. IKBY Peşmerge Bakanlığı; ABD, İngiltere ve Almanya’nın desteği ile düzenli ordu kurmak için harekete geçmiş bulunmaktaydı. Bu minvalde, ABD, İngiltere, Almanya ve Peşmerge Bakanlığı tarafından 4 rapor bir araya getirilerek 35 maddelik ortak bir proje hazırlanmıştı. Projeye göre, IKBY’ye bağlı olmayan peşmerge de “düzenli ordu” çatısı altında toplanacaktı. IKBY Peşmerge Bakanlığı’nın açıklamasına göre, proje Temmuz’da hayata geçirilmiş olacaktı. Projenin en önemli amaçlarından biri olarak “bir hava gücü oluşturma”sı çıkmıştı. İlk adım olarak da peşmerge güçlerinin taşınmasında kullanılmak üzere helikopter temin edilmesi tasarlanmıştı. Bu arada, IKBY (Irak Kürt Bölgesel Yönetimi) Peşmerge Bakanlığı Genel Sekreteri Cabbar Yaver, “Yabancı ülkelerin ortak girişimi sonucu kurulmaya çalışılan güçlü ve birleşik ordunun IKBY’nin bağımsızlık referandumundan ayrı düşünülmesi doğru olmaz” diyerek, asıl amaçlarını ağzından kaçırmışlardı.

Bu kritik aşamada şu soru üzerine kafa yorulmalıydı:

Acaba ABD'nin hıyaneti, AKP yönetiminin de gafleti ile çekileceğimiz RAKKA tuzağında; PKK-PYD ve Barzani Peşmergelerini ve DAEŞ teröristlerini, hep birlikte ve AB desteği ile Türk askerine saldırtıp, bunlara büyük bir zafer(!) kazandırarak, Bağımsız Kürdistan'a psikolojik ve stratejik destek sağlamaya mı çalışmaktaydı?

Rakka'yı işgal planı hazırdı!

DAEŞ ile mücadele yalanıyla Irak’ta Musul’a ek olarak Suriye’nin Rakka şehrine yönelik işgal hazırlığı yapılmaktaydı. Hava saldırıları, terörist YPG kuşatması ve işbirlikçi Arap güçleriyle gerçekleştirilecek 3 aşamalı bir operasyon planının hazır olduğu ortaya çıkmıştı. Türk askeri ise taşeron olarak kullanılmaya çalışılmaktaydı. Musul’a işgal operasyonu başlatan ABD’nin liderliğindeki işgal koalisyonunun sıradaki hedefinin Suriye’nin Rakka kenti olduğu anlaşılmıştı. “DAEŞ’in kalesi” konumundaki Rakka’ya yönelik harekât üç aşamalı olacaktı. İlk aşamada Rakka ve çevresinde örgütün komuta kademesine yönelik hava saldırıları yapılacaktı. İkinci aşamada terör örgütü PYD’nin de aralarında bulunduğu militan güçlerle kent kuşatılacaktı. Üçüncü aşamada ise Arap güçlerle kent merkezine operasyon başlayacaktı. Bu aşama da Türk askeri de taşeron birlik olarak kullanılmaya çalışılmaktaydı. ABD’li askeri bir yetkiliye göre, Rakka operasyonunu başlatma kararının arkasında DAEŞ militanlarının Musul harekâtı nedeniyle Suriye’ye kaçması gösteriliyordu.

Rakka YPG'nin olacaktı!

ABD öncülüğündeki işgal koalisyonunun komutanlarından Korgeneral Stephen Townsend, Rakka operasyonuna katılacak güçlerin çoğunluğunu terörist YPG’nin oluşturacağını açıklamıştı. Pentagon’da düzenlenen basın toplantısına video konferans yoluyla canlı bağlanan Townsend, ‘Yakında muktedir olacak tek güç, YPG’nin belirgin bir bölümünü oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri’ diyerek asıl niyetlerini ağızlarından kaçırmışlardı. Kürt güçlerin operasyona katılımı konusunda Türkiye’yle görüşmelerin sürdüğünü belirten Townsend, bölgesel aktörler, Suriye’de yaşanan iç savaş gibi nedenler yüzünden sorunun oldukça karmaşık olduğunu vurgulamıştı. Suriye Demokratik Güçleri’nin 30 bini aşkın elemanı olduğunu, bunun belirgin bir bölümünü Suriyeli Kürtlerin, geri kalanını da Araplar ve başka yerel etnik kökenlilerin oluşturduğunu söyleyen Townsend, operasyonun yakın zamanda başlayabileceğini hatırlatmıştı.

PYD, DEAŞ ile anlaşacaktır!

Suriye Türkmen Meclisi Başkanı Emin Bozoğlan, terör örgütü PYD’nin Suriye’de El-Bab ve civarında koridor açmak istediğini belirterek, “Hedefini gerçekleştirmek için gerekirse DEAŞ ile de anlaşma yapabilir” kuşkularını paylaşmış; Milli Çözüm Dergisi de bu konuyu defalarca gündeme taşımıştı. Emin Bozoğlan, Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) öncülüğündeki Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gruplarının El-Bab’ı almak için mücadele verdiğini hatırlatmıştı. El-Bab’ın terörist örgütler DEAŞ ve PYD için çok önemli olduğunu belirten Bozoğlan, “El-Bab’a büyük bir harekât başlatılmıştır. O bölgede oluşabilecek terör koridorunu da engellemek adına El-Bab kesinlikle alınmalıdır. Daha sonra da hem Münbiç’ten bu tarafa gelmeleri engellenmiş olacak, hem de doğuya doğru ilerlemeleri durdurulacaktır. Tabii burada PYD unsurlarının da tüm terör eylemleri ve faaliyetlerinin de yok edilmesi lazımdır!” diye uyarmıştı. Bozoğlan, "bölgede bir koridor oluşturmak için PYD’nin Amerika ve Avrupa’nın da desteğiyle El Bab’ı istediğini" hatırlatıp, "PYD’nin DEAŞ’a karşı mücadelesi taktik icabıdır. Hedefini gerçekleştirmek için gerekirse DEAŞ ile de anlaşma yapacaktır. Avrupa ve ABD’nin de desteğiyle bu hayalini gerçekleştirmeyi amaçlamıştır.” diye uyarmıştı.

İsrail'den Türkiye'ye karşı "Savaş" çağrısı yapılmıştı

Filistinli Müslümanlara yıllardır zulmeden Siyonist İsrail, şimdi de “Türkiye’ye karşı siyasi ve diplomatik savaş” çağrısı yapmıştı. Ulusal Birlik Partisi’nin kurucularından Aryeh Eldad, “İsrail, K. Irak ve Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtlere yardım sağlamalıdır. Bağımsız devlet taleplerine ilgisiz kalmamalı ve uluslararası ölçekte destek çıkmalıdır” diyerek düşmanlıklarını açığa vurmuşlardı. İsrail’de Ulusal Birlik Partisi’nin kurucularından Aryeh Eldad, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İsrail ile ilgili sözlerinin ardından ‘Türkiye ile normalleşme’nin kabul edilemeyeceğini açıklamıştı. İsrail’e, önemli stratejik çıkarları elde etmek amacıyla Türkiye’ye karşı siyasi ve diplomatik savaş yürütme önerisinde bulunan Eldad, terörist PKK gruplarına destek verilmesinin gerekli olduğuna vurgu yaparak şu ifadeleri kullanmıştı: “İsrail’in, Kuzey Irak ve Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtlere destek vermesi gerekmektedir. Bağımsız bir devlet kurma noktasında taleplerine cevap verilmeli ve uluslararası ölçekte destek görmeleri için çaba gösterilmelidir.” Eldad’ın diğer bir önerisi ise “Ermeni Soykırımı” konusunda Türkiye’ye baskı kurulmalıydı.

İsrail’den bağımsız Kürdistan’a resmen destek açıklaması

İsrail’in Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına verdiği destek bu kez resmen açıklanmıştı. İsrail’in Vatikan Büyükelçisi Sahyoun Afrudi, bağımsız Kürt devletine desteğini vurgularken “İsrail hükümeti, parlamento, siyasi partiler ve halk bağımsız bir Kürdistan’ın Kürtlerin doğal hakkı olduğunu düşünüyor” ifadelerini kullanmıştı. K24’e göre, Büyükelçi Afrudi, Kürt basınında yer verilen demecinde “Bağımsız Kürdistan’ın kurulması, (İsrail’in) en üst düzey yürütme ve yasama organlarınca görüşüldüğünü” belirterek İsrail’in bağımsız Kürt devletine desteğinin “sözde kalmadığını, resmi tutum olduğunu” anlatırken “İsrail hükümeti, parlamento, siyasi partiler ve halk bağımsız bir Kürdistan’ın Kürtlerin doğal hakkı olduğunu ve sonucunda Ortadoğu’ya istikrarın sağlanacağını düşünüyor” itirafında bulunmuşlardı. Haberde Iraklı Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin ise bir Suudi gazeteyle yaptığı mülakatta “Kürtler ile İsrailliler arasında güçlü bağların kurulması bir suç değil, özellikle birçok Arap ülkesinin ve Türkiye'nin Yahudi devletleri ile bağları olduğu düşünülürse bu doğal karşılanmalıdır” dediği de anımsatılmıştı.

PKK, ABD eliyle stratejik noktaya konuşlandırılmıştı!

Ankara’nın büyük tehdit olarak gördüğü Sincar’daki PKK varlığı her geçen gün artarken bölgedeki bir askeri kaynak çarpıcı tespitler yapmıştı. Kandil’in yüzde 60’ı Sincar’a taşınmış durumdaydı. ABD’nin yoğun desteğiyle PKK’ya güvenlik noktalarının inşası tamamlanmıştı. ABD desteğiyle Ağustos 2014’te bölgede konumlanmaya başlayan PKK’nın Kandil’in yüzde 60’ını buraya taşıdığı anlaşılmıştı. TSK'nın kararlı ve başarılı operasyonları ile Sincar ve Karaçok'u vurması ABD'de şok etkisi yapsa da bu şeytani planlarından geri adım attıramamıştı.

Sincar Türkiye’nin çok yakınında bir alandı; Zaho’dan girilirse 100, Kamışlı’dan da yaklaşık 65-70 kilometre uzaklıktaydı. Sincar’ın Türkiye-Suriye-Irak sınır hattında stratejik önemi vardı. Arazi genelde dağlıktı ve teröristler için doğal koruma sağlamaktaydı. Etnik ve mezhepsel ayrılıkların bulunduğu bir bölgede merkez üssü durumundaydı. Terörist devşirme sıkıntısı da yoktu. Kandil’e gitmeye korkan bazı ‘terörist adayları’ burayı kendilerine daha yakın görüyorlardı. Çünkü hem ulaşım daha kolaydı hem de kafasına uymazsa kaçması daha kolaydı. Türkiye’nin neredeyse tamamen etki alanı dışındaydı. Savaş uçakları bölgeye gelemez, operasyon düzenlenemez sanılmaktaydı. Zira açık bir şekilde ABD korumasındaydı. Şimdi bu bölgede ABD’nin de yoğun desteğiyle PKK’nın güvenlik noktaları inşa edilmiş durumdaydı. Ayrıca ABD’nin dizayn ettiği eğitim kampları da buradaydı. Ve ABD bunu kapalı kapılar ardında değil açık açık yapıyorlardı. Operasyon haritalarında PKK diye yazıyorlar ve Sincar’ın ele geçirilmesi operasyonunda PKK’ya nasıl destek verdiklerini anlatıyorlardı. Bu operasyon planını hayata geçirenler ABD’li stratejist subaylardı. ABD Ordusu Eğitim ve Doktrin Komutanlığı’nda (TRADOC) görev yapan ajanlardı. Haritalara baktığınızda her şey apaçık ortadaydı. DEAŞ’ı bölgeden temizliyoruz bahanesiyle ABD bölgeyi kendi listelerinde bile terör örgütü olarak tanımlanan PKK’ya teslim hazırlığındaydı. PKK ismine açıkça resmi belgelerinde yer veriyorlardı.

Kandil'deki PKK elebaşları örgütü "terörist" tanımlamasından çıkarmak için "SDG" ismini kullanmaktaydı. ABD ve PKK, Suriye'de işbirliğini derinleştirmek ve Türkiye'nin tepkisini engellemek için bu yola başvurmuşlardı!

PKK, Suriye'deki yapılanmasını PYD ve onun silahlı uzantısı YPG adı altında tamamlamıştı. Suriye'de 2011 sonunda iç savaşın başlamasından sonra, terör örgütü ile ABD arasında işbirliği daha da artmıştı. PYD/PKK, Suriye'de silah ve lojistik desteğiyle kendisine yakın tuttuğu bazı küçük grupları 12 Ekim 2015'te, SDG adı altında bir araya toplamıştı. Toplam sayıları birkaç yüz kişiden ibaret olan grupların katılımı dikkatlerden kaçırılmıştı. Kuruluşundan itibaren SDG'nin ezici çoğunluğu PYD/PKK'lı militanlardan oluşmaktaydı. Yeni bir yapı olduğu iddia edilen oluşumun yönetimine de PYD/PKK hâkim durumdaydı. PYD/PKK teröristlerine ve elebaşlarına, SDG amblemi olan üniformalar dağıtılmıştı. Ancak, örgüt yandaşlarının sosyal medya hesaplarında yayınlanan görüntülerde, yer yer eski ve yeni amblemleri bir arada kullandıkları anlaşılmaktaydı.

PKK'dan Sincar'a yığınak yapılmıştı!

İkinci Kandil’e çevrilmeye çalışılan, Türkiye sınırından kuş uçuşu yaklaşık 110 km uzaklıktaki Sincar’a TSK’nın operasyon yapacağına dair haberler PKK’ya önceden sızdırılmıştı. PKK’nın yaklaşık 2 bin 500 terörist gönderdiği, 9 kamp kurduğu, karakol ve kontrol noktalarıyla yerleştiği Sincar’a TSK’nın gerçekleştirdiği ‘Fırat Kılıcı’ veya ‘Dicle Kalkanı’ adlı operasyona karşılık yığınak yaptığı anlaşılmıştı. Ana omurgasını terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG’nin oluşturduğu SDG, ABD tarafından DEAŞ’a karşı kullanmaları için verilen zırhlı araçların ve silahların bir kısmını Sincar'a yığmıştı. Ama buna rağmen TSK Sincar ve Karaçok'ta büyük tahribat yapmıştı. Ve Türkiye’yi Rakka tuzağına çekme hesapları boşa çıkarılmıştı.

Rusya'dan Türkiye'ye Sincar'a bombardıman tepkisi Haçlı zihniyetini yansıtmaktaydı!

Rusya Dışişlerinden Türkiye'nin Irak ve Suriye operasyonlarına ilişkin açıklama yapılmıştı. Bakan Yardımcısı Gennadiy Gatilov, Türkiye'nin, Irak'ın Şengal ve Suriye'nin kuzeydoğusundaki Karaçok Dağı'na yönelik düzenlediği operasyonlarla ilgili, “Bunun gibi operasyonlar bölgedeki durumu olumsuz etkiliyor" diyerek karşı çıkmıştı. Bakan Yardımcısı Gatilov, "Türkiye'nin eylemleri konusunda bizi bilgilendirip bilgilendirmediğini bilmiyorum. Fakat bunun gibi (onaysız düzenlenen) her askeri operasyon bölgedeki genel duruma ve müzakere sürecine olumsuz etki ediyor" ifadelerini kullanmıştı. Oysa Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Reuters'a verdiği röportajda, Irak ve Suriye'de düzenlenen hava operasyonları öncesinde ABD, Rusya ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'ne (IKBY) bilgi verildiğini açıklamıştı. Hâlbuki Türkiye bağımsız bir ülke olarak kendi Milli çıkarlarını korumak zorundaydı.

Sincar’daki teröristler, telaşa kapılmıştı

TSK’nın Sincar’a hava harekâtında terör örgütü PKK’nın 100’ün üzerinde kayıp verdiği, geride kalanların ise sivilleri kalkan olarak kullanıp evlerine yerleştiği ortaya çıkmıştı. Saldırı sonrası bazı teröristlerin ise örgütten kaçtığı saptanmıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Kuzey Irak’ta Sincar Dağı ve Suriye’nin Karakoç bölgesine düzenlediği hava harekâtında 100’ün üzerinde teröristin öldürüldüğü anlaşılmıştı. Büyük darbe alan terör örgütünün geride kalanlarının ise sivil halkı kalkan yapıp evlerine gizlendiği ortaya çıkmıştı.

Barzani'nin PKK ile çatışması, danışıklı dövüşün bir parçasıydı!

Sincar'a yönelik Türkiye'nin yaptığı ilk operasyon sonrası tuhaf işler dönmeye başlamıştı. Erdoğan, Kuzey Irak Kürt yönetiminin bombardıman öncesi haberdar edildiğini söylerken, Mesrur Barzani ABD medyasına tam aksi iddialar sıralamıştı. Sincar ya da bölge halkının deyimi ile Şengal PKK'nın ikinci Kandil'i yapılmıştı. Bunun üzerine TSK harekete geçmiş ve Kuzey Irak yönetimini haberdar edip PKK'ya bomba yağdırmıştı. TSK'nın düzenlediği bu ilk operasyon sonrasında ise tuhaf işler dönmeye başlamıştı. Önce Kuzey Irak Kürt yönetimi yan çizen açıklamaları kafaları karıştırmıştı. Peşmerge Bakanlığı açıklamalarında TSK operasyonunda 6 peşmergenin öldüğünü duyurmuşlardı. Ardından Kürdistan Bölgesi Güvenlik Konseyi Müsteşarı Mesrur Barzani'nin açıklamaları ortaya çıkmıştı. Oysa asıl yanıtlanması gereken soru, Peşmergelerin PKK kampında ne aradığıydı! Kürt sitesinin duyurduğuna göre Barzani bu demeci ABD medyasından New York Times'a aktarmıştı. Barzani, "Bombardıman bizim açımızdan beklenmedik bir olaydı. Bu konuda Türkiye'den açıklama talep ettik ancak henüz bir yanıt almadık. Umarız bir yanlışlık vardır” diye sızlanmaktaydı.

Peki, Kuzey Irak Kürt yönetimi Sincar operasyonu sonrasında neden kıvırıp durmaktaydı. Daha önce Sincar ya da onların deyimi ile Şengal Dağı'nda PKK varlığından rahatsız olduklarını tekrar tekrar açıklamışlardı. Kerkük Valisi ile bayrak krizi çıkaran Mesut Barzani'nin son dönemdeki manevraları Ankara için hayli şaşırtıcıydı. Bu yıl bitmeden bağımsız Kürdistan devleti kurmak isteyen Barzani, açıkça ikili oynamaktaydı. Mesrur Barzani; Mesut Barzani'nin ABD'de okuttuğu oğluydu ve babası tarafından Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başına atanmıştı. Barzani'nin büyük oğlunu tüm güvenlik ağının başına koyması muhalefet partilerinin tepkisine yol açmıştı. Barzani'ye karşı 'diktatörlük ve hanedanlık' eleştirileri yapılmıştı. Mesrur Barzani'nin küçük kardeşi Neçirvan Barzani ise başbakanlık görevini yürütüyordu. Kuzey Irak Kürdistan bölgesi Barzani ailesinin hanedanlığı durumundaydı.

Sincar ya da bölge halkının kullandığı isimle Şengal, Irak'ın kuzey bölgesinde yer alan Musul Ninova ili sınırları içinde bulunmaktaydı. Ezidiler'in çoğunlukta olduğu bölge IŞİD'in saldırılarının ardından PKK'nın eline geçmiş durumdaydı. PKK, Ezidileri kurtarma bahanesi ile Sincar'a indi ve bölgeden bir daha çıkmamıştı. Peşmerge ile PKK teröristleri sık sık Sincar'da karşı karşıya gelirken Barzani bugüne kadar 'çekilin' demek dışında örgüte yönelik bir adım atmamıştı. Türkiye açısından bölgenin önemi PKK'nın ikinci bir Kandil yaratma planıydı. Suriye'deki boşluğu iyi değerlendiren PKK burada YPG ismi altında yeni bir oluşum gibi kendini uluslararası piyasaya pazarlamaktaydı. ABD de silah vererek PKK uzantısını Suriye'deki sopası yapmıştı.

FETÖ muamması ve Erdoğan'ın korkuları!

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Trump yönetiminin FETÖ elebaşı "Fetullah Gülen'in geçici olarak tutuklanmasını" değerlendirdiğini açıklamıştı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki görüşmede Fetullah Gülen'in iadesini de konuşmuşlardı. Çavuşoğlu, Gülen'in iadesine kadar olan süreçte idari tedbirler alınmasını talep ettiklerini belirtip "ABD geçici tutuklama talebini değerlendiriyor." açıklamasını yapmıştı. Ve zaten uzun zamandır "Gülen'i geri verin!"den vazgeçip "Başka ülkeye gönderin!" demeye başlamışlardı. Bu arada biz ABD’den Gülen’i iade etmesini beklerken, medyaya yansıyan haberlerden Gülen’i vermeyecekleri ortaya çıkmıştı. Üstelik Trump bizden FETÖ’den İzmir’de tutuklu bulunan Papaz Brunson’ın iadesini istiyorlardı. Şu ana kadar Gülen’in iade edilip edilmeyeceğine dair bir söz verilmemiş olduğu halde onlar bizden bir tutuklunun verilmesini istiyorlardı.

Artık net bir şekilde ABD’nin Irak’taki Peşmerge yönetimini bağımsızlık yönünde cesaretlendirdiği, Suriye’de YPG’ye Irak’a benzer bir konum sağlamak hedefine doğru birlikte yüründüğü ortaya çıkmıştır. Eğer böyle bir hedef ve niyet olmasaydı, Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı bitmeden kesilmez ve ısrarlı bir şekilde Suriye’de Türkiye devre dışı bırakılarak DEAŞ’a karşı YPG ile birlikte hareket kararı almazlardı. Kaldı ki, Suriye Kürtlerini ABD, gerilladan orduya geçirmeye çalışmaktaydı. Her türlü silahın verilmesinin ve Amerikalı subaylar tarafından YPG’lilerin eğitilmesinin başka türlü izahı olamazdı. Bunun sonucu ise Suriye’de de bir Kürt devleti kurmaktır. Bu noktada ABD’nin Türkiye’ye dost mu düşman mı olduğunu ABD Başkan Yardımcısı Pence’nin şu sözlerinden de anlamak kolaydır: “İsrail’i tehdit eden düşmanlarla hep mücadele edeceğiz. İsrail asla yalnız kalmayacaktır.” İsrail asla yalnız kalmayacaksa, ABD’nin kesin kararı bu ise Türkiye’nin yalnız bırakılmasına şaşırmamalıydı. Kaldı ki, ülkemizde geçmişte yaşanan tüm darbelerin ABD’nin onayından geçtiğini bu ülkede bilmeyen kalmadığına göre, bu devletin dost ve müttefik ilan edilmesi yılanla aynı çuvala girilmesi anlamını taşırdı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “YPG’den saldırı olursa hiç kimseye sormadan angajmanı uygularız” sözleri de gösteriyor ki, ABD gezisinden umduklarını bulamamışlardı.

Bu Papaz Brunson kim olmaktaydı!

Sahi, kim bu papaz? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Amerika ziyaretine kadar Pastör Andrew Craig Brunson’un adı pek duyulmamıştı… ABD Başkanı Trump, bizzat isim vererek ve “acilen” notunu da iliştirerek bu Amerikalı Protestan din adamının Türkiye’den iadesini talep buyurmuşlardı… İzmir Göç İdaresi Müdürlüğü’nün yazısına göre, 20 yıldır Türkiye’de yaşayan Pastör Andrew Craig Brunson ve eşi NorineLyn Brunson, ‘G-82 (Milli Güvenliğimiz Aleyhine Faaliyet tahdit) kodu’ kapsamına alınmıştı… Brunson çiftinin misyonerlik yaptığı, bir şemada isimlerinin yer aldığı ve yurt dışından kendilerine kaynak aktarıldığı saptanmıştı. Papazın eşi Norine Brunson serbest bırakılmış bir ay Göç İdaresi’ne bağlı gözetim merkezinde tutulan Papaz Brunson ise 8 Aralık 2016 tarihinde çıkarıldığı mahkemede FETÖ üyeliği iddiasıyla tutuklanmıştı. Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan ile Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump arasındaki görüşmelerden sonra Beyaz Saray’dan resmi açıklama yapılmıştı. Buna göre Trump’ın Erdoğan’a Türkiye’de geçen sonbahardan beri tutuklu bulunan papaz Andrew Brunson’ın tutukluluğunun bitirmesini söylediği belirtilerek “Başkan Trump, Türk hükümetinden papazı hızlıca Amerika’ya geri vermesini istedi” diye yazması dikkatlerden kaçmamıştı.

MSB Fikri Işık'la Adil Öksüz 15 Temmuz Darbesi öncesinde buluşmuşlar mıydı?

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Eren Erdem, 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde, darbe girişiminin kilit isimlerinden olduğu belirtilen firari Adil Öksüz’le Milli Savunma Bakanı Fikri Işık arasında görüşme yapıldığı iddiasında bulunmuşlardı... Tele 1’de konuşan CHP’li vekil Erdem, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’ın “14 Temmuz’da Sakarya’da Adil Öksüz’le görüştüğünü”, “bu görüşmenin görüntüleri olduğunu” ve “görüntülerin kimde olduğuna ilişkin MİT’in bilgisinin olduğunu” savunmaktaydı. Darbe girişiminin ardından önce tutuklanan ancak daha sonra serbest bırakılan Adil Öksüz’ün nerede olduğu hala bir muammaydı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, katıldığı bir televizyon programında: “Adil Öksüz’e neden kelepçe takılmadı? MİT yasasında değişiklik yapıldı. Başbakanın emri ve talimatıyla hiçbir MİT görevlisi gözaltına alınıp tutuklanamaz. Adil Öksüz neden gözaltına alınıp tutuklanmadı?” soruları da hala yanıtsızdı. Milli Savunma Bakanlığından CHP İstanbul Milletvekili Eren Erdem'in "darbe girişimi öncesinde Bakan Fikri Işık'ın, Adil Öksüz ile görüştüğü iddiasına ilişkin açıklama yapılmıştı. Eren Erdem'in iddialarının gerçekle ilgisinin olmadığı belirtilen açıklamada: “CHP İstanbul Milletvekili Eren Erdem'in Milli Savunma Bakanı Sayın Fikri Işık'a yönelik ortaya attığı gerçeklerle hiçbir ilgisi olmayan deli saçması iddialarına ilişkin hukuki süreç başlamıştır." ifadeleri yer almıştı. Oysa "iddia edilen görüntü ve belgelerin savcılığa sunulmasını" talep etmesi lazımdı... Ve acaba bu FETÖ kumpasının siyasi ayağına, neden bir türlü dokunulmamaktaydı? Hangi senaryoların açığa çıkmasından korkulmaktaydı?

Oysa Amerikalılar, kendilerinden ‘iadesi’ istenen Fetullah Gülen‘le ilgili adli süreci başlatmak için, o gece yaşananlar ile Gülen arasında doğrudan irtibat kurmayı sağlayacak isim olan Adil Öksüz‘ün bulunup itiraflarının sağlanması talebinde bulunmuşlardı. Bu kendi haklılıklarını ispatlamak üzere AKP iktidarı içinde büyük bir fırsattı. Ancak ne hikmetse Adil Öksüz bir türlü bulunamamıştı. Bu talebe muhatap olan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da Washington heyetinde yer almıştı. "Adil Öksüz‘ün ve O. K. rumuzlu subayın Washington’da heyetimiz tarafından medya önüne çıkartılması ve tanıklıklarının bütün dünyaya duyurulması fırsatını niye kullanmamışlardı?" demeye getiren Fehmi Koru'nun herhalde bazı bildikleri olmalıydı! Acaba; "Menderes'in Washington'u ziyaretinden yalnızca iki ay sonra (6 Aralık) ABD Başkanı Dwight Eisenhower Türkiye'ye uğramıştı. Bu iki ziyaretten sadece altı ay sonra ise Türkiye'de arkasında ABD'nin bulunduğuna inanılan bir askeri darbe yaşanmıştı. (27 Mayıs 1960)"[1] notları neyin mesajıydı.

Bu iktidar ve kurmayları Sözcü gazetesinin sahibini ve yöneticilerini FETÖ’den gözaltına almak suretiyle bu davanın sulandırıldığını ve FETÖ'ye dolaylı destek sağlandığını anlamayacak kadar saflar mıydı?

"FETÖ’yü, açık bir suç isnat edilemeyen herkesin içine atıldığı bir çuvala çevirenler FETÖ’ye en büyük iyiliği yapmaktaydı." Bu icraatların çok açık sonuçları olacaktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan Amerikan başkanına söylemiş olsa da Amerika’daki FETÖ’cüler Türkiye’ye yollanmayacaktı. Almanya’ya ve başka Avrupa ülkelerine sığınan FETÖ’cülerle, Yunanistan’a sığınan darbecileri geri almak da mümkün olmayacaktı. Bunun için sorumlu arayanlar hiç kusura bakmasınlar; FETÖ’cülerin iade edilmemesinin birinci sorumluları gazetecileri FETÖ çuvalına atanlardır" uyarıları da haklıydı.

Bu tutuklanan gazeteciler 15 Temmuz’da tanklar köprüye çıkmadan yaklaşık 4 saat önce... Erdoğan'ın Marmaris'te kaldığı adresi internetten haber vermekle suçlanmıştı. Güya darbeciler bunu Sözcüden öğrenmiş olmaktaydı. Yani tepelere kadar sızan onca FETÖ'cü koruma, polis, başyaver, general Sn. Erdoğan'ın yerini bilmiyorlardı. İçeriye soktukları köstebekler haber vermiyorlardı. Hiçbir istihbaratları, hazırlıkları, keşif çalışmaları bulunmamaktaydı. Kala kala bir gazetenin internet sitesinden haberdar olmuşlardı!?

Yandaş Gazeteci-yazar Süleyman Özışık bile 9. Kocaeli Kitap Fuarında 15 Temmuz darbe girişimi ve yaşanan mağduriyetleri gündeme taşımıştı.

Süleyman Özışık, “Kitabın Ortasından” konulu söyleşisi ile 9. Kocaeli Kitap Fuarı’nda okurlarıyla buluşmuşlardı. Yaşanan 15 Temmuz Darbe Girişimi süreci ve ardından yaşanan mağduriyetlere değinen Özışık, “Ben Ergenekon döneminde yaşanan mağduriyetlerin ardından 5 sene sonra o insanlardan özür dilemiş biriyim. Şimdi bir beş sene sonra aynı şekilde FETÖ mağdurlarından özür dilemek istemiyorum” diyerek çok önemli bir yaraya parmak basmışlardı.


[1] 19.05.2017, Kritik Gezi

 


Bu yazarin diger makaleleri

RAHMETLİ ERBAKAN’I ÖNLEMEK İÇİN DİĞER İSLAMCI HAREKETLERİN DESTEKLENMESİ
  Yıllardır dile getirdiğimiz ve dikkat çektiğimiz bir gerçek var; Kendi...
Devami
İSRAİL SEÇİMLERİ VE FİLİSTİN'İN GELECEĞİ
    İsrail'de Seçim yapıldı. Seçim sonuçlarına göre İsraillilerin % 75'i...
Devami
28 ŞUBAT HIYANETİ VE HAİNLERİN AKİBETİ
  1990'lı Yıllar'ın ortalarında (Yani Refah Partisi 1995 Genel Seçimleri'nden...
Devami
"ERKE"DEN ÜRKENLERİN DERİN KORKUSU
Erke Nedir? Erke; Erke Araştırmaları ve Mühendislik A.Ş. 10 Ocak 1992...
Devami
BARNABAS İNCİLİ; HZ. MUHAMMED VE MEHDİ MÜJDESİ
Eskiden sadece “geçmişin tarihi” yazılır, yorumlanır ve ders çıkarılırdı. Ama...
Devami
ATATÜRK’ÜN “İSLAM BİRLİĞİ” GAYRETLERİ
Davos’ta, önceden hazırlanan ve Müslüman halkımızın havasını almayı amaçlayan “One...
Devami

Makale Okunma Sayısı: 268

Yorumlar  

 
+16 #3 Bölgesel Açmazlar.Mehmet Sıtmapınar 21-06-2017 00:10
Eski ABD başkanlarından Reagan a ait bir söz dolaşır Uluslararası siyaset literatürunde;" Yumuşak konuş, büyük sopa taşı.Cabuk yol alırsın"...!!
Bölge dışı Siyonist aktörlerin yetmiş yılı aşkın bir süredir izledikleri "ideolojik zehirleme"yönte mleri ile "kardeş Müslüman ülkeler olma" bahtını bir türlü yakalayamayan bölge devletleri, bir takım sınırsal sorunları büyüterek emperyalistleri n manevra alanını genişletmelerin e ön ayak olmuşlardır.
Oysa Mustafa Kemal Atatürk ün döneminde başlayan güçlü stratejik ve diplomatik ataklar sebebiyle Türkiye bölgesinde misakı millî sınırlarini korumakla kalmamış, yakın havzaya ait olan devletlerin de ulusal bekalarini garanti altına alan bir barış ve sulh döneminin yaşanmasına sebep olmuştur.
Bugün gelinen noktada, saygıdeğer hocamızın da geniş bir şekilde ele aldığı gibi içler acısı ve aciz ve silik bir kafa yapısının ürünu olan kaos siyasetinin ürünü....!!
Biran evvel Prof Erbakan hocamızın da bir ömür üzerinde durduğu "mahallemizin sorununu kendi komşularımızla birlikte çözelim, İslam birliğini hemen kuralım"inancı ne kadar elzem hale geldiğini acı bir şekilde görüyoruz..
Millî Görüş un öncü ruhu ve vicdan dili olan Milli Çözüm ; inşallah devletin ve bölge devletlerinin de reaksiyona geçmesine vesile olacak meşaleyi buradan yaktığını görüyoruz....
Alıntı
 
 
+16 #2 Harun beyin yorumuna ilavetenSezai Altuntaş 20-06-2017 11:28
Harun beyin yorumuna ilaveten şunları belirtmek istiyorum. Tesbitleriniz çok doğru. Hatta bir zamanlar Erbakan hocamız döneminde kendilerine görev tevdi edilirken, "ben bu görevi kabul etmem, bana daha yüksek görevler verilirse kabul ederim çalışırım" deyip görevden kaçanlar, şimdilerde Akp nin gençlik kollarında sıradan bir görev almak için can atıyorlar. İşte bunların ayarı da bu, zihniyetide bu. Böylelerine yalnızca acınır. İlaveten belirtmek istedim. Allah Razı Olsun.
Alıntı
 
 
+19 #1 ODUN KAFALI KALASLAR, KENDİLERİNİ KÜÇÜK HESAPLARLA AVUTURLAR!Harun AKGÜL 20-06-2017 10:56
Dünya at izinin it izine döndüğü gündemlerle çıkış ararken, Ümmet terör, açlık, baskı, zulüm ve kötü idareciler eliyle kan ve gözyaşına mahkum edilmişken, tüm bu yaşananlara rağmen hala daha gününü kurtarma, makam, para, şan, şöhret ve şovmenlik peşinde koşan bazı odun kafalı kalaslara uyarılarımızı birkez daha yapmış olalım. Önce dış güçler Turgut Özalı kullanarak Anavatan Partisi ile Hak davaya karşı ilk cepheleşme hareketi ve arkasından Akp kurulduktan sonra milli görüş davasına ve liderine ihanet edip Abd ve israil trenine binen ilk kafile yolunu seçmiş oldu. Arkasından Has Parti adı altında yine siyonist merkezlere hizmet aşkına yeni bir oluşum ortaya çıktı ve ikinci kafilede onlarla birlikte karanlığa sürüklenmeye yöneldiler. Tam eleğin delikleri kapanmaya başlandı denilmişti ki, Milli Görüşe sızmış ve çöreklenmiş iki çıbanbaşı ve ihanet şebekesinin baş aktörleri Oğuzhan Asiltürk (kötü polis) ve Şevket Kazan (iyi polis) rolünde yıllarca davaya sadık, inanan, şuurlu gerçek dava adamlarına karşı çirkin iftira ve dedikodularla, insanları kasıtlı olarak soğutmaya yönelik girişimlerde bulunarak ve en son merhum Erbakan hocamıza ve evlatlarına karşı alçakça ve kahpece iftiralar atarak, dava mensubu insanların dört beş parçaya bölünmelerine zemin hazırlamış ve bu durumu fırsat bilen bazı Erbakan Vakfı mensupları parti ve diğer milko teşkilatlarıyla olan irtibatını keserek ve maalesef bazı şuursuzlar da Akp'ye yamanarak, bu iki nursuz ve onursuz hainin eline koz vermiş, şeytani hedeflerine ulaşmaları yönünde işlerini kolaylaştırmışl ardır. Kaçmak kolay, marifet, şuur, inanç ve cesaret bu şeytanlaşmış kafalara karşı mücadele etmek, Hak davanın onların elinde zayıflamasına engel olmak, soysuzları böylesine kutlu ve şerefli bir harekatın içerisinden temizlemek ve Erbakan hocamızın emanetine sahip çıkmak ve hedefine ulaştırmak yönünde mücade etmektir. Bunu dahi yapmaktan aciz, yeteneksiz, beceriksiz, şuursuz, hazıra konmacı ve basit kafalar, içerideki iki tane hainle baş edemezken, yeni oluşum safsatalarıyla ve yeni parti kurma hayalleriyle sisteme ve siyonizme karşı mücade edebileceklerin i mi zannediyorlar veya böylesine kof ve boş iddealarla tıpkı Akp gibi, inançlı insanların desteğini alıp yeni bir kaosun ve yıkımın planlarına hizmet mi ediyorlar? Daha dün Akp'ye karşı en şiddetli şekilde hakaret, küfür, ağır eleştiri ve kinini kusan bu zavallıların büyük bir bölümü şu anda, Akp'ye yamanma, duvara toslamakta olan Akp trenine binmeye çalışmaya, il başkanlarından yönetim kurullarına, belediye başkanlarından milletvekilleri ne, bakanlardan Başbakana ve Cumhurbaşkanına kadar her kesime yağ çekmeye, melanetlerine ve günahlarına kılıflar uydurarak onları temize çıkarmaya çalışmaya yönelecek kadar basitleşmiş ve bayağılaşmış bir durumdalar. Unuttukları en önemli husus şudur. Oğuzhan ve Şevket hainleri bugün piyasaya yeni çıkmış değillerdir. Merhum Erbakan hocamız elli yıl bunlara rağmen azimle, cesaretle, kararlılıkla ve inançla mücadele etti ve yılmadı, yorulmadı, ümitsizliğe düşmedi ve bırakıp gitmedi. Efendim bunlar buradayken bize engeller, biz bu şekilde hedefimize ulaşamayız deyip sizler gibi kolaycılığı seçmedi. Tam aksine üstün akıl, zeka, ilim, bilgi, feraset, hidayet, dirayet, basiret, inanç, şuur, cesaret, kararlılık ve azmiyle, yahudinin içimize soktuğu bu şeytan şebekeyi yine yahudiye karşı kullanarak, Milli Görüş hedeflerine, Adil Düzen projelerine ulaşma yolunda çok büyük başarılara imza atmış ve yakında kurulacak olan Yeniden büyük Türkiye ve Yeni bir Dünyanın temellerini atmış, programlarını ve projelerini tamamlamış, ümmetin ve insanlığın hizmetine hazır hale getirmiş ve zamanı geldiğinde uygulanması için milli devletin ve ordumuzun gerekli birimlerine teslim etmiştir. İşte tüm bu hayırlı ve insanlığın kurtuluş projelerini içimizdeki siyonist şebekeye ve Abd, İsrail ve işbirlikçi batı uşaklarına rağmen başarmıştır. Bunun adı İMAN İMAN İMAN. Sözün özü, İMAN tekeden dahi süt çıkarırken, dünyaya meyletmiş, makam, para, şan, şöhret ve gösteriş hırsıyla hareket eden odun kafalı kalaslar kendilerini küçük hesaplarla avuturlar!...
Alıntı
 

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR