Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün789
mod_vvisit_counterDün6449
mod_vvisit_counterBu Hafta13687
mod_vvisit_counterGeçen hafta39454
mod_vvisit_counterBu Ay176553
mod_vvisit_counterGeçen Ay136049
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15356886

IP'niz: 18.206.13.28
Bugün: 27 May 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11644707

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

Şeytanilerin Ortak Hedefi: MİLLİ ŞUUR - MİLLİ ORDU!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Basına yansıyan bilgilere göre 2014’ün son MGK öncesi, Genelkurmay karargâhında yaklaşık 5 saat süren bir hazırlık toplantısı yapılmıştı. MGK’nın askeri kanadı elindeki verilerle, kendisine bilgi verilmeyen süreç’i tartışmıştı. Suriye sınırındaki olaylar, terör bölgesindeki yaşananlar, savaş meydanına dönen kasabalar, Ayn el-Arap’taki durumlar ve HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın “Türkiye’de kanton” çağrıları enine boyuna masaya yatırılmıştı. TSK’nın rahatsızlıkları ile birlikte; Türkiye’yi bekleyen büyük tehlikenin yeni bilgi, belge ve fotoğraflarla bir kez daha Recep Erdoğan ve AKP’li bakanlara anlatılması kararı alınmıştı. Özellikle, bugüne kadar basına yansımayan başta Cizre, Midyat ve Silopi olmak üzere kritik noktalardaki hendek fotoğrafları sunumda ayrıcalıklı bir yer alacaktı. Bir de “kanton” çalışmaları ile ilgili fotoğraflar ve PYD eş başkanı Salih Müslim’in PKK’lılarla yaptığı son toplantıların fotoğrafları vardı. 2014 yılının son MGK toplantısında askeri kanat çok özel hendek fotoğraflarını gösterdikten sonra iktidarın dikkatini bir kez daha çekmeye çalışacaktı: “Böyle devam eder de, ayaklanma çıkarsa müdahil olma şansımız azalıyor; Nisan-Mayıs’tan sonra ülkemizi çok sıcak günler bekliyor...”

Askeri kanadın MGK sunumunda Suriye’deki olaylar ve Halep ayrı bir önem taşımaktaydı. Hükümete Halep’teki son kritik gelişmeler aktarılırken, 400 bin civarında yeni bir göç dalgası tehlikesine de vurgu yapılacaktı. Bölgedeki güvenilir kaynaklardan ve serbest bırakılan PKK’lı teröristin anlattıklarından önemli notlara ulaşılmıştı. “Hâlihazırda Kobani’de 400-500 civarında eğitimli, 200-300 civarında az eğitimli PKK’lı bulunmaktaydı, ayrıca 400-500 civarında da eğitimli YPG/PKK’lı vardı. Son günlerde bölgeye PKK’nın beton mevzilere ve tanklara karşı kullandığı yeni güdümlü füzeler yollanmıştı. Şimdi sormak lazımdı:

1-Bu güdümlü füzeler oraya nasıl, hangi yollarla ve kimler tarafından sokulmuşlardı?..

2-Hâlâ Ayn el-Arap’ın yüzde 65’i IŞİD’in elinde bulunuyor ve terör örgütü bölgeden sökülemiyorsa bu silahlar ne işe yarardı?..

3-Yoksa bu silahlar vakti gelince Türkiye’ye karşı kullanılmak için mi saklanmaktaydı?..

Cizre’yi savaş alanına çeviren PKK - HÜDAPAR çatışmasının yaşandığı 27 Aralık Cumartesi günü bakın neler yaşanmıştı:

Sabahın ilk saatlerinde başlayan ve giderek artan kanlı çatışmalar neticesinde öğle saatlerinde Başbakanlık kanalıyla emniyet ve Jandarma güçleri “operasyon için hazırlık ve yığınak yapın” talimatı alınmıştı. Emri alan güvenlik güçleri tüm hazırlıklarını tamamladıktan sonra beklemeye başlamıştı. Akşamın ilerleyen saatlerinde ise aynı kanaldan farklı bir talimat ulaşmıştı;  “Emir geri çekildi. Zamanlama uygun değil.”  Güvenlik güçleri şaşkındı. Acaba Başbakanlık kendi kararından mı caymıştı, yoksa bu kanala başkaları mı sızmaktaydı?

İşte bu şartlar altında yapılan MGK’da askeri kanat; ayaklanma hazırlıkları ile ilgili çok özel belge ve fotoğrafları kurulun değerlendirmesine sunmuşlardı. Bu arada, Cizre başta olmak üzere PKK’nın ayaklanma üssü olarak tespit edilen “7 çıbanbaşı noktası” ile ilgili şok tespitleri ortaya koymuşlardı. Bu çıbanbaşı noktalarında her yerin nasıl silah deposu haline getirildiği, silahların türleri ve adlarına kadar sıralanarak Recep Erdoğan’a ve Hükümet tarafına aktarılmıştı. Askeri kanat değerlendirmeleri bitirdikten sonra da son söz olarak, “Asayiş çok kritik noktadadır. Teröristle anlayacağı dilden konuşmadıkça netice alınamayacaktır!” uyarısını yapmıştır. Buraya, bir küçük (!) bilgi daha not edelim; TSK, MGK tutanaklarının tümünü dosyalayarak özenle saklamaktadır!?

Bölgede kendinden olmayan vatandaşlara karşı şiddet uygulayan PKK önce askerlik çağında çocuğu olan vatandaşa gidip  “çocuğunun bedelli askerlik parasını biz ödeyelim” teklifinde bulunmaktadır. Vatandaştan “çocuğumu askere göndereceğim, istemem” cevabını alınca da “o zaman ya çocuğunu dağa kaçıracağız mecburen bize katılacaktır. Ya da bize şu kadar (en az 10 bin lira) bedelli parası bağışlanacaktır” diye tehdit yağdırmakta ve baskı kurmaktadır.

İşte PKK’nın pervasızlıkları!

* PKK, Muş’un Varto ilçesinde askerlik şubesi açmıştır. Terör örgütü “bedelli gerilla” diye tanımladığı icraatında “Askere Alma Başkanlığı”nda sülüsler hazırlamaktadır.

* PKK’nın bu çalışmaları, YDG-H aracılığı ile hızlandıracağı ve Nisan ayına kadar bütün ailelerin durumları tespit edilip tebligatları yapılacağı talimatı verdiği ortaya çıkmıştır.

* Yine tam denk düşmüşken, son MGK toplantısında askeri kanadın yaptığı  “PKK, Nisan-Mayıs aylarında büyük ayaklanmaya hazırlanıyor”  uyarısı acı bir gerçeği yansıtmaktadır.

* Örgüt kendisinin tanımladığı “zengin kodamanlardan” çocuk başına alınan bedelli parasında ve askere almada promosyon da uygulamaktadır. Kalabalık ailelerde kardeş indirimi yapılması, dağda ölen bir yakınları var ise ailede bir kişinin “bedelli gerilla” faaliyetinden muaf sayılması, kız çocukları için de yarı fiyatına bedel alınması bunlar arasındadır.[1]

* Bu arada bölgede Hizbullah’ın ve HÜDA-PAR’ın “Şeyh Said Seriyyeleri” adıyla silahlı yapılanmayı hızlandırdığı da istihbarat raporlarına yansımıştı.

* Zaten PKK kontrol sağladığı bölgelerde:

a. Asayiş okulları açıp kimlik ve trafik kontrolü yapmaktaydı.

b. Çaresiz halkın vergilerini PKK toplamaktaydı.

c. Halkın bir kısmı PKK’nın kurduğu mahkemelerde yargılanmaktaydı; İnsanlar hak aramak üzere buralara başvurmaktaydı.

d. BDP’li Belediyeler devletin değil, PKK’nın emrinde çalışmaktaydı.

Ve işte bu PKK’nın arkasında Amerika, Avrupa ve İsrail vardı. ABD stratejik müttefiki, AB kutsal hedefi ve İsrail gizli işbirlikçisi olan bir iktidarla bu kirli oyun bozulamazdı. Türkiye’nin acilen bir zihniyet ve istikamet dönüşümüne ihtiyacı vardı. Bu da ancak Milli Şuur – Milli Ordu formülüyle başarılırdı. Çünkü artık Türkiye, resmen olmasa da, fikren ve fiilen parçalanma aşamasına gelip dayanmıştı. Düşman Güçlerin Şeytani hedefleri ve projeleri, işbirlikçi hükümetlerin gaflet ve hıyanetiyle; PKK özerklik kılıflı bağımsızlık ilanı için artık gün saymaktaydı. Yani önümüzdeki baharlar, ya ülkemizin ve devletimizin yıkılmasına, ya da tarihi ve talihli bir dönüşümle, bölge ve dünya dengelerini de değiştirecek yeni bir şahlanışa sahne olacaktı.

Yeni bir değişim kaçınılmaz görünüyordu!

Cemaatten Hükümete, ABD’den AB’ye, İsrail’den, Amerika’nın derin devleti sayılan ve yukarıdaki oluşumları hizmetinde kullanan Siyonist Yahudi Lobilerine kadar tüm şeytani güçlerin ve şer çevrelerin ortak hedefinin ve endişesinin: Milli Çözüm’ün savunduğu 1- Milli Şuur - Adil Düzen 2- Milli Orduolduğu gerçeği kavranmadan:

a) Hiçbir hayırlı adım atılamazdı, b) Hiçbir yararlı sonuca ulaşılamazdı, c) Hiçbir doğru ve doyurucu yorum yapılamazdı, d) Hiç kimse ve hiçbir kesim, Siyonizm’in figüranı olmaktan kurtulamazdı.

İşte aşağıdaki yazı, bu gerçekleri akıllara yaklaştırmak, beyinlere örülen yanlış algı kalıplarını kırmak; ve artık Milli, imani ve insani sorumluluklarımızı kuşanmak için hazırlanmıştır:

Cumhuriyeti, “cumhuru ret” felsefesiyle yozlaştırmaya çalışanlar, özellikle Atatürk’ten sonra Laik devlet kılıflı “despotik CHP” hükümetleriyle dindar halkı tahkir ve İslam’ı temelinden tahrip sürecini yaşatmıştı. Menderes ve devamı dönemlerinde “demokratikleşme” jelatiniyle “sabataist ve mason hâkimiyetini” sağlayıp, Türkiye’yi ABD’nin sömürgesi AB’nin de hayalcisi konumuna taşıyanlar, maalesef Devleti ve Milleti dejenere etmeyi başarmışlardı. Özal ve Erdoğan eliyle de, küreselleşme ve bütün dünya ile bütünleşme hevesiyle halkımız Siyonist-Kapitalist düzene köleleştirilmeye, hayat ve huzur kaideleri yok farz edilerek gelenek-görenek dini haline getirilen İslam ise “demekratur oyununda” oy avcılığı ve toplumun tavlanması için tepe tepe istismar edilmeye başlanmıştı. Ergenekon mahkemesiyle “Yargı İktidarı” oluşturulan, Paralel yapılarla “Polis ve bürokrasi mafyası” kurulan Türkiye, son HSYK düzenlemesiyle de tam bir “PARTİ SULTASI”na çevrilmiş durumdaydı. Çünkü yasaları yapan da, onları uygulayacak hâkim ve savcıları birer parti memuru gibi avucuna alan da AKP iktidarıydı ve artık tuz da buz da kokmaya başlamıştı! Hepsinin de yuları dış mihrakların (ABD Yahudi odakların) elinde bulunan bu sağcı, solcu ve sözde İslamcı iktidarlar, zaten boynuna NATO kemendi takılan TSK’yı da kendi saltanatlarını koruma ve tabi oldukları dış mihrakların talimatlarını uygulatma teşkilatı olarak kullanmaya; hatta Ordu içinde kendileriyle irtibatlı özel cuntalar oluşturmaya kalkışmışlardı. Ve bunların tamamı, Ordu’ya yaptırdıkları haksız ve dayanaksız girişimlerin ve ihtilallerin, kaymağını (ganimetini) kendileri toplamış, bütün suçunu ve sorumluluğunu ise askerin sırtına yıkmışlardı. Devlete, Millete, askerine ve İslamiyet’e gerçekten ve gönülden sahip çıkan ve bir ömür onlar için çırpınan Erbakan’ı ise, maalesef hiçbiri anlayamamış ve yanında olamamıştı. Şimdi anayasada öngörülen Hukuk Devleti vasfından ve Kuvvetler ayrılığı kuralından resmen olmasa da fikren ve fiilen uzaklaşan ve “Parti Diktası”yla, yönetilmeye başlanan ülkemizde, özellikle Güneydoğu Bölgemizde devlet hâkimiyeti ve otoritesi giderek zayıflıyordu.

Emniyet Müdürleri devlet yerine PKK’ya yakarıyor: Cemaat dümbükleri ise Amerika’ya “AKP’yi hizaya sokun” çağrısı yapıyordu!

Batman'da Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesinin yıldönümünde çıkan olaylar sırasında BDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata, Batman Emniyet Müdür Yardımcısı Orgun Çetin Mizanoğlu’na (yani Devlet’e ve Hükümet’e): "Terbiyesiz, şerefsiz, alçak, zavallı herif. Sen burada kendini ne zannediyordun?” diye bağırıp sataşacak kadar küstahlaşıyordu. Devlet’ten ve Hükümet’ten umudunu kesen Emniyet Müdür Yardımcısı Mizanoğlu ise, "Ben Balıkesirliyim. Eşim Diyarbakırlı, yani ben eniştenizim. Biz yürüyüşe izin verdik; taş atmasaydınız, bunlar olmazdı. Ben yaşamayacak mıyım burada?” şeklinde yakınıp PKK’lılara yaranmaya uğraşıyordu.

Bu arada Cemaat yazarlarından Gültekin Avcı PKK’nın bölge halkına 20 bin kalaşnikof dağıttığını ve güçlendiğini söylüyordu!

Öcalan'ın yakalanma yıldönümü olan 15 Şubat protestolarında çıkan olayları analiz eden ve cemaate yakınlığıyla bilinen Bugün gazetesi yazarı ve eski savcı Gültekin Avcı, PKK'nın çözüm süreci sayesinde iyice güçlendiğini söylüyor ve yandaşlarına tam 20 bin kalaşnikof dağıtıldığını belirtiyordu. "KCK tüm il ve ilçelere yayıldı. Örgütsel sistematiğini tamamladı. Egemenlik hakkı olarak vergi almaya başladı. Asker ve polis direndiğinde onları evinizin penceresinden şöyle vuracaksınız falan diye milis eğitimi yapıldı. Askere ve polise size ateş açılmadıkça karışmayacaksınız, ama büyük kalkışmaya hazır olmalısınız” diye halka ve milis güçlere 20 bin kalaşnikof dağıtıldı. Bunu devlet biliyor, ama karışmadı, ses çıkarmadı" diyen Gültekin Avcı’ya göre; Doğu illerinde yapılan PKK ve KCK toplantılarında konuşulanlar çözüm sürecinde nerelere gelindiğini gösteriyordu. Buralarda: “Artık 20 yıl savaşabilecek güce sahibiz. Başbakan demek Kürdistan demektir. Aman Başbakan'a zarar gelmesin” dendiğini yazıyordu!

Ve zavallı Elazizciler de: “Mademki PKK AKP iktidarından memnun, öyleyse Cemaat haklı ve hayırlı yoldadır” kanaatine ulaşıyor, daha doğru şapşallaşıyordu. Oysa İsrail’in ve Yahudi Lobilerinin asıl işbirlikçisi Cemaat oluyordu! Cemaat-Hükümet kapışmasında, her iki tarafın yandaşları da kendi takımlarının kazanacağı hesabıyla coşup küfürler savuruyor, hiç kimse bunların figüranlıklarını ve dış güçlerin karanlık planlarını hesaba katmıyordu. İşte bütün bu nedenlerle ve geleceğimizi kurtarma mesuliyetiyle:

Batının, İslam’dan öğrenip aldığı ve insanlık tarihi boyunca aklın, araştırmanın ve vicdanın mirası olan “Ortak doğruları” esas alarak; haksız ve ahlaksız temellere dayalı “Mutlak yanlış”lardan da kesinlikle sakınarak hazırlanan Milli, yerli ve Adil bir Düzeni, ordu-millet kaynaşması ve dayanışması ile artık kurmamız ve bu kaostan kurtulmamız gerekiyordu!

“(AKP) Sanki bunları yaşamadık, hiçbirine tanık olmadık (gibi davranıyor). Darbe günlükleri, Santoro, Dink ve Zirve Kitabevi cinayetleri, AKP’yi hedef alan yargısal darbe girişimi ve asker himayesinde kurulan internet siteleri, 27 Nisan muhtırası, Ergenekon ve Balyoz planları unutturulmak isteniyor. Elbette dava süreçlerindeki adaletsizlikler vardı, ancak, demokrasi ve hukuk düşmanlıkları da unutulamazdı. Ama şimdi ‘milli orduya kumpas’ bahanesiyle Erdoğan’la Tayyipgiller tehlikeli bir oyun kurgulamaktaydı” diyen İttihatçı ve Sabataycı Mason Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal “Orduya niye sahip çıkılıyor?” diye gayzını kusuyordu.

“Daha düne kadar, ‘askeri vesayet‘e karşı ‘demokrasi‘nin yanında gözükmüş olanlar bugün karşı saftaydı. Sanki, Özden Örnek Günlükleri‘nde yazılanlar yaşanmadı. Sanki, Balbay Günlükleri‘nde yazılanlar yaşanmadı. Sanki, askeri belgelerde operasyonlar olarak geçen Rahip Santoro cinayeti, Hrant Dink suikastı, Zirve Kitabevi Katliamı olmadı, Türkiye’de darbe ortamını olgunlaştırmak için (bunlar yapılmadı). Sanki, AKP‘yi zayıf düşürmek için asker himayesinde internet siteleri kurulmadı, dezenformasyon ve kara propaganda kampanyaları başlatılmadı. Sanki, Abdullah Gül‘ü Cumhurbaşkanı seçtirmemek için daha 2007 yılında 27 Nisan Muhtırası yazılmadı. Sanki, 2008 yılında asker-yüksek yargı işbirliği ile, AKP’nin Anayasa Mahkemesi’nde kapanmaktan tek bir oyla kıl payı kurtulduğu yargısal darbe girişimi yapılmadı. Sanki Ergenekon yoktu (masaldı). Sanki Balyoz yoktu (yalandı). Oysa bunların hepsi vardı. Hepsi gözümüzün önünde yaşandı. Bu noktayı vurgularken, elbette dava süreçlerindeki hukuki yanlışlar, vahim hatalar, asılsız iddialar göz ardı edilemezdi, ancak, yukarıda sadece bir bölümünün özetini verdiğim demokrasi ve hukuk düşmanlıkları da unutulamazdı. Ama şimdi unutturulmak isteniyor. Milli orduya kumpas diye üzeri kapatılmaya çalışılıyor. Çünkü Erdoğan’la Tayyipgiller düne kadar kendilerini hedef seçmiş güçlerle şimdi kol kola girmiş bulunuyor! Unutturulmak isteniyor, çünkü Erdoğan’la Tayyipgiller artık tümüyle ‘devletleşme‘nin peşinde. Unutturulmak isteniyor, çünkü Erdoğan artık tek adam olmak istiyor. Unutturulmak isteniyor, çünkü Erdoğan, ‘asker‘i de yedeğine alarak, (desteğini kazanarak) Latin Amerikavari bir sivil otoriter rejim kurmak yolunda ilerliyor. İşte bunun içindir ki Tayyipgiller, ‘milli orduya kumpas’ gibi, ‘paralel devlet’ gibi, ‘Taraf tam bir projedir‘ gibi sloganlarla saf değiştirip demokrasinin karşısına geçmiş görünüyor. Uzun lafın kısası: Çok tehlikeli oyunlar oynanıyor”[2] diyen ve daha düne kadar Recep Bey’e övgüler dizen HASAN CEMAL gibilerin, asıl hedeflerinin, Cemaat ve Hükümeti kullanarak TSK’yı tamamen etkisiz ve yetkisiz konuma taşımak olduğunu, böylece kendileri itiraf ediyordu. Bu sataşmaların Erdoğan iktidarına değil, Ordu’ya yönelik olduğunu anlamayan ahmaklara ise söz anlatmak lüzumsuzdu.

Oysa eski Marksist yeni Liberalist ama her halde Sabataist Hasan Cemal, bir zamanlar da Recep Başbakana ağabeyi olacak kadar yakın duruyordu! Erbakan Hoca ESAM Konferanslarının üçüncüsünde (Bostancı Gösteri Merkezinde): “Ben bunları otuz sene okuttum. Hak namına bir şey öğretemedim. Ama elin gâvuru üç günde Tayyib’i kendilerine benzetti. Bu yüzden otuz yıllık Milli Görüş Gömleğini hemen çıkarıp, Haçlı Emperyalistlerin ‘Tayyo-2’ gömleğini giyiverdi; Siyonist merkezlerin ‘Cesaret Madalyasını’ boynuna geçirdi” derken aslında bunların tıynetine ve bozuk zihniyetine dikkat çekiyordu!

Cemaat ve Hükümet: a) Erbakan’ı saf dışı edip Adil Düzen’i geciktirmek, b) TSK’yı köreltip kösteklemek üzere parlatılıp öne çıkarılıyordu!

Her ikisinin de meslek ve meşrebi farklı da olsa, ortak yönleri ve yöntemleri, İslam’ın tamamına değil, sadece bir kısmına ve istismarına talip olmalarıydı. İkinci ortak yönleri ise, ABD’nin derin devleti olan Yahudi Lobilerinin resmi madalyalı taşeronluklarıydı. İşte bunların gerçek ayarını ve nifak damarını ortaya çıkaracak şu sorulardan, oldukça rahatsızlık duyar ve gıcık alırlardı:

“Bir sabah uyandığınızda, Kur’an’ın dünyadan alınıp göklere kaldırıldığını, bütün nüshalarının (Mushafların) bir anda kaybolduklarını, hafızların tüm ayetleri unuttuklarını görseniz sizce kimler, ihtiyaç ve iştiyakla Kur’an’ı arayıp sorardı, O’na yeniden ulaşmak için çırpınırdı. Tüccarın çek ve senet dosyasını, yargıcın kanun kitaplarını, öğretmenlerin eğitim programını, öğrencilerin ders ve test kitabını, aşçının mutfak araçlarını, kadınların aynasını, erkeklerin cüzdanını ve kredi kartlarını aradığı gibi, acaba kimler merakla ve heyecanla Kur’an’ı bulma tedirginliği yaşardı? Bugün dindarlık yapanlarımızdan, takva rolü oynayanlarımızdan, ilim adamlarımızdan, acaba kaç kişi “Nereye kayboldu bizim hayat ve huzur kaynağımız, biz şimdi hangi kitaba başvuracağız?!” diye telaşa kapılırdı?

Nurcu kardeşlerimiz “Aman Kur’an’ımız kaybolmuş!” diye ağlayıp ararlar mıydı, yoksa “Risale-i Nur bize yeter, O başka kitaba ihtiyaç bırakmıyor” diye fütursuz mu davranırlardı? Fetullahçılar “Kur’an’sız hayatımız karardı!” diye dizlerine mi vurulardı, yoksa “şükür Hocaefendimiz ve eserleri elimizde!” diye huzur mu bulurlardı? Tarikat ve takva ehli “şimdi karanlıkta kaldık, yolumuzu nasıl bulacağız, nereye başvurup danışacağız, Mevla’mızla irtibatı nasıl kuracağız?” diye ağlayıp yakınır mıydı, yoksa, “evrad kitabımız ve mektubatımız varken tedirginliğe gerek yoktur” diye ferahlanır mıydı?

“İnsan hak ve hürriyetlerinin bulunduğu bir toplumda, İslam Devleti ve Kur’an düzeni kurmaya çalışmak, lüzumsuz bir uğraştır”!?[3] inancını (daha doğrusu inançsızlığını) taşıyan, yani: “Akıl ve araştırma ile, huzur ve hürriyet kuralları bulunabilir, işte Laik ve demokratik Batı böyledir, bu nedenle artık Hak Din’e ve Peygamber’e ve O’nun getirdiği sisteme ihtiyaç kalmamıştır” kanaatini yayan Fetullah Gülen gibi bir adamdan ve yandaşlarından, yeryüzünden kaldırılan Kur’an’ı arama gayreti taşıyacaklarını düşünmek saflık olmaz mıydı?

“Ölüsü olanların, mevta yıkayanların, cenaze kaldıranların, mezara toplananların, taziyeye oturanların, ezber yapanların, cüz tutanların, hatim satanların, Mevlit okutanların, falcılık yapanların, Mushaf basımı ve dağıtımı üzerinden trilyonlar kazananların dışında, kim “Kur’an’ı yitirdiği, Mevla’sıyla irtibatının kesildiği için, canu gönülden feryadü figana başlardı?” sorusu elbette haklıydı ve uyarıcıydı, ama niye bazıları çıbanına basılmış gibi hırçınlaşmaktaydı?

Evet, Kur’an’ı Azimüşşan, elbette kutsaldı, çünkü ilahi kaynaklıydı, Allah’ın kelamıydı, müminlerin hayat programının esasları ve huzur dayanağıydı. Ama bugünkü Yahudi ve Hıristiyanların elinde bulunan ve temelinden tahrifata uğrayan cinsten bir “Kutsal Kitap” kategorisine konulamazdı. İslam, hâşâ bugünkü semavi dinler sınıfına sokulamayacağı gibi, Kur’an’ı Kerim de bu anlamda -Tevrat ve İncil misali- bir Kutsal Kitap sayılamazdı, onlardan biri gibi tanıtılamazdı. “Paralel devlette” muhterem elemanları (kiralık adamları), Paralel evrende ve gökler âleminde” ise ruhani dostlar(!) her an çağrılarını beklediğine inanılan Fetullah Gülen’in ve Cemaatinin STV’’si bir dizisinde Hz. Peygamber Efendimizin (SAV) ruhaniyetini bile maalesef ışık huzmesi şeklinde kamyonete bindirecek kadar kutsallarını istismardan ve sahte tavırlardan sakınmayanlar elbette bu gerçek uyarılar karşısında rahatsız olacaktı!

“İman edenlerin (ve İslam davası güdenlerin); Allah’ın zikri ve Hak’tan inmiş olanın (hükümleri ve haberleri) için (Kur’an ahkâmını ve Peygamber ahlakını yeniden hayata hâkim kılmak üzere); kalplerinin huşu (saygı ve korku) ile yumuşayacağı zaman hala gelmedi mi? Onlar (Müslümanlar) daha önce kendilerine (Tevrat ve İncil) kitabı verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşmış (kitaplarını da bozup yozlaştırmış) kimseler gibi olmasınlar!” (Hadid: 16) ayeti bugünkü Müslümanların da, ehli kitap gibi İslam’ın özünü terk edeceklerini, kurtuluş için yeniden Kur’an’a dönmeleri gerektiğini haber ve emir buyurmaktadır.

İnsan ürküyor, anlamakta zorluk çekiyor. Şu sözlere bir bakın:

'Ok yaydan çıktı bir kere. Bu safhadan sonra geri dönüş 'yok olmamız' anlamına gelir. Onun için tüm imkânlar kullanılarak taarruz tek yoldur. Önümüze kim çıkarsa ezip geçeceğiz. Seçimlerde yüzde 65 ile bile gelseler, dosyalarla (bunları, Erdoğan iktidarını) götürmek zorundayız. 44 yılda ördüğümüz hırkayı 'buyurun siz giyin' diyecek değiliz. Komünist, faşist, Alevi ve CHP'li fark etmez herkesle ittifak edin.' 'Hizmetin bekası için gerekirse Türkiye feda edilir. 5 bin savcı o kadar hâkim, on binlerce polis ve asker şehit olmaya hazır. Kayıplar önemli değil.' 'Bütün bilgiler ve her alanda(ki kirli belgeler); amir, memur, hâkim, savcı, asker, general, vali, müsteşar, esnaf ve talebe(yle ilgili fişlemeler) sayı ve özellikleriyle masamızda (duruyor). Herkesi her an 'hain ilan ediliriz' endişe ve baskısı altında tutun. Gerekirse zaaflarını açıklamakla tehdit edin. Hizmetimizi muhafaza için, güçlü olandan yana olmak esas düsturumuz olmalıdır. Türkiye'deki mücadelede ABD'nin yanında yer alırsak güçlü çıkarız'[4] şeklinde yüksek yargı üyesi hâkim ve savcılara böyle talimatlar verebilen bir Hocaefendi kimlerin güdümündeydi ve Cemaati kimlerin hizmetindeydi?

“ABD’de tanıştığım bazı insanlardan da paralel örgütün ABD'de de neler döndürdüklerine dair tarafıma aktarılan bilgiler arasında yer alan ve tesadüfen SABAH'ın pazar günü manşetinden verdiği, Gülen Cemaati'nin ABD'li siyasetçilerin seçim çalışmalarında yaptığı bağışlar mevzusunu irdeleyeceğim. Benim bilgi kaynağım sadece Hillary Clinton için cemaat mensuplarından toplanan miktarın 250 bin Dolar ve Gülen Cemaati'nin ABD'deki en önemli isimleri arasında sayılan Bayrock şirketinin ortaklarından Burak Yeneroğlu'nun da Obama'nın kampanyası için yaptığı bağışın 652 bin 900 dolar olduğunu söylüyor… Acaba hiçbir gerekçesi, bahanesi yokken Gülen'in ABD gibi katı mülteci yasasına sahip bir ülkede elini kolunu sallayarak dolaşmasına ve Pensilvanya'da konuşlu o çiftliği örgütünün merkez üssü gibi kullanmasına hangi sebeple göz yumuluyor? Gülen öğrenci değil; işadamı değil; işçi değil; sanatçı değil. Ülkesine dönebilmesiyle ilgili de önünde hiçbir engel yok. İstediği an Türkiye'ye dönebilir. Ki bu ülkenin Başbakanı 2 sene evvel kendisini açık açık davet de etti; "Bu hasret bitsin" diyerek. Eee o halde? Neden dönmüyor? Neden 15 yıldır ABD'de yaşamayı tercih ediyor?

Gerçi eski bir cemaat mensubu olan kaynağımın iddiasına göre 17 Aralık operasyonu onun istediği biçimde şekillense ve hayalini kurduğu biçimde sonuç bulsaydı Gülen Türkiye’ye dönmeyi planlıyordu. Kaynağım bu konuda inanılmaz bir senaryodan bahsediyor; Paralel örgütün 17 Aralık ve sonrasında Başbakan'ın yakın çevresi dâhil ülke ekonomisine yön veren tüm yandaş işadamlarını tutuklayarak cezaevine göndermeyi planladığını ve sonrasında da hükümeti istifaya zorlayıp ardından da Gülen'i Humeyni benzeri bir şovla Türkiye'ye döndürme hedefi olduğunu iddia ediyordu![5] tespitlerine niye hala yanıt verilmiyordu?

Şu sorular niçin hala sorulamıyordu?

Amerika’da çok etkin oldukları bilinen Morton I. Abramowitz ve Eric S. Edelman gibi önde gelen Yahudi-Siyonist stratejistlerin hazırladığı “Retorikten Gerçeğe: ABD’nin Türkiye Politikasını Yeniden şekillendirmek” adlı, yarı resmi raporda, daha önce Erbakan’ı yıkıp Erdoğan’ı iktidara taşımak üzere AKP’ye destek veren kesimler, şimdi niye Cemaat ağzıyla konuşuyor ve Sn. Başbakan’a sert mesajlar gönderiyordu? Bu malum ve mel’un odaklar, AKP Hükümetinin halkın kan damarlarından hortumlayıp Havuz’lara doldurdukları ve Karaman hocalardan rüşvete fetvalar uydurdukları gerekçesiyle mi, yoksa bu iktidarın son kullanma tarihi geldiği için mi böyle sert ve ters davranıyordu?

AKP Hükümetinin 17 ve 25 Aralık soruşturmalarıyla ortaya çıkan vahim iddiaları unutturmak ve halkı uyutmak için her türlü yola başvurduğu görülüyordu. Bütün bu operasyonları doğrudan “paralel devlet” ile irtibatlandırılmasının ardında herhalde büyük bir hesap yatıyordu. Fakat bunlardan hareketle “paralel devlet” diye bir yapılanma bulunmadığını, dolayısıyla son yolsuzluk operasyonlarının da bu yapılanmanın işi olmadığını ileri sürmek de hiç kimseye inandırıcı gelmiyordu. Böyle bir yapılanma uzun süredir vardı ve tahribat yapıyordu. Varlığını da büyük ölçüde siyasi iktidarın onayına, göz yummasına, hatta teşvik edip arka çıkmasına borçluydu. Çünkü delil üretme ve karartma, kumpas kurma, gizli tanık yaratma, dezenformasyon ve manipülasyon yapma konusunda hayli mahir olan bu yapılanma, eski iktidar sahiplerini tasfiye sürecinde hükümetin en büyük yardımcısı olmuştu. Yeni yaşanan, bu yapılanmanın artık siyasi iktidarın da canını acıtması; hükümetin de eski müttefiklerden kurtulma telaşıydı” gibi haklı tahliller üzerinde niye kafa yorulmuyordu? Hükümeti ve Cemaati asıl kullanan ve kışkırtan dış güçler ve içteki çevreler niye hiç gündeme getirilmiyordu?

Başbakan Erdoğan İstanbul Başakşehir’deki hastane açılışında Fetullah Gülen’e “elebaşı” diyerek “Hoca dedikleriniz ihanet içinde” uyarısı yaparken, niye Amerika’daki ağababalarına hiç dokunmuyordu?

Washington yönetimi Kıbrıs'taki müzakereler için verilen tavizler nedeniyle her iki lidere teşekkür ederken Beyaz Saray’dan bir de uyarı geliyordu!

Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerin 17 Aralık sonrası gerildiği bir dönem, Beyaz Saray ve Obama'dan Kıbrıs konusundaki katkıları nedeniyle Erdoğan'a hem övgü hem de uyarı mesajı geliyordu. 17 Aralık rüşvet operasyonu sonrası Ankara Hükümeti’nin Washington’ı suçlayan demeçleri sonrası gerilen Türk-Amerikan ilişkilerinde uzun süre sonra ilk kez bir kanal açılıyordu. Beyaz Saray tarafından yapılan yazılı açıklamada, “Başkan Obama ve ABD, iki Kıbrıs lideri Nikos Anastasiades ve Derviş Eroğlu’nun buluşmasını ve Birleşmiş Milletler gözetiminde bir Kıbrıs anlaşması için müzakerelerin yenilenmesini memnuniyetle karşılıyor”, ABD, ayrıca bu çabada diğer uluslararası taraflar ile Erdoğan ve Samaras liderliğindeki Türkiye ve Yunanistan’ın oynadıkları yapıcı rolü de memnuniyetle karşılıyor. Kıbrıs’taki bölünme, fazla uzun sürdü. Bir anlaşma yoluyla, adanın tüm halkları için istikrar ve ekonomik refahın ilerletilmesiyle iki toplum potansiyellerini gerçekleştirebilir. Tarafları, ortadaki hayati meseleleri hızlı bir şekilde çözmeleri ve mümkün olduğunca erken biçimde Kıbrıs’ı iki bölgeli, iki toplumlu bir federasyon şeklinde birleştirecek bir anlaşmayı başarmaları konusunda cesaretlendiriyoruz” denilerek, ABD hatırına Kıbrıs’ı feda eden Erdoğan hem kutlanıyor, hem uyarılıyordu!

Blog yazarı Ozan Tüzün, "Tayyip Erdoğan'ın yıllar geçtikçe mükemmelleştirdiği ve her sorulan soruya cevap verirken kullandığı bir algoritma var" diyor ve Erdoğan'ın kullandığı yöntemleri şöyle formüle ediyordu:

Adım 1: Yapılan yanlışın ifade edilme şeklini değiştirip onu “yanlış olmaktan” çıkarmaya çalışmak, iyi bir şey gibi topluma aktarmak.

Adım 2: O suçu işleyecek ve o hataya düşecek dünyadaki en son insanın kendisi olduğuna toplumu ikna etmeyi başarmak.

Adım 3: Söz konusu olayın ve itirazların önemini indirgemek, olayı normalleştirmek, hatta yaptığının az bile olduğunu örneklerle açıklamak.

Adım 4: Şefkat, şeref ve erdem görüntüsüyle karşısındakini ezmeye uğraşmak, “İstesem yapardım ama yapmadım” kanaatini oluşturmak…

Adım 5: Soruları asla cevapsız bırakmamak; soruları "varsayalım dediğiniz doğru" şeklinde yanıtlamak, yani bunun olasılığını kabul edip, bu olasılığa karşı da sorumlu bir şekilde davrandığını ispatlamak.

Adım 6: Soruyu soranın bu konudaki samimiyetini sorgulamak, “kasıtlı ve kışkırtıcı davranıyor” imajı oluşturmak.

Adım 7: Olaydan yırttıktan ve kendini temize çıkardıktan sonra, bu sefer bu avantajı rakibini kötü göstermek için kullanmak.

Adım 8: “Konu kapandı, sorular yanıtlandı ve kendisini temize çıkardı”. Konuşmasını kendini ve yaptıklarını överek zirvede bırakmak.

Bunlara ek olarak:

* İyi şeylerde "biz" deyip kendine pay çıkarmak; ilişkilendirilmeyi istemediği şeylerde ise "devlet, polis vs" gibi kurum adları verip suçu onlara atmak.

* Soruya ve suçlamaya, kendi değerlerini değil; suçlayanın değerlerini ve silahlarını kullanarak karşı çıkmak. Örneğin, "Anayasada, devlet halkını alkolden, uyuşturucudan korur yazıyor. Bu görev bana verilmiş; bu maddeyi biz eklemedik ki" şeklinde demagoji yapmak.

* Adını telaffuz etmek istemediği insanların / kurumların ismini farklı konuşmak, farklı söylenemiyorsa tahkir edici adlar takmak. Örneğin Atatürk yerine Gazi Mustafa Kemal, Öcalan yerine İmralı, CHP yerine CeHaPe zihniyeti tabirlerini kullanmak.

* Cevaplanması uzun sürecek soruları sanki cevap evet/hayır kadar kısaymış gibi laf arasında sormak, karşındakinin cevap hakkını elinden alıp bastırmak.

* “Her şeye hâkim bulunuyorum, her şeyi biliyorum” havası oluşturmak; böylece insanlara otokontrol korkusu aşılayıp, izlendiklerinin bilinciyle kıstırmak.

* Son: Ve tabi sürekli “İnançlı, maneviyatçı, çok cesur bir devlet adamı” rolü oynamak ve ölçüsüz bir din istismarı yapmak!

Ancak Recep Bey’in unuttuğu bir şey vardı. Hiç kimsenin yaptıkları yanına kar kalmayacaktı, Allah mutlaka intikam alacak ve hainlerin tuzaklarını boşa çıkaracaktı. İbrahim Suresinin şu ayetleri dikkatle okunmalıdır:

“Siz, kendi nefislerine zulmedenlerin yerleştikleri mevkilerde oturmuş (ve iktidar sahibi olmuş)tunuz. Onlara ne yaptığımız size açıklanmıştı ve size örnekler aktarmıştık. (Ama siz ibret almamıştınız) Gerçek şu ki, onlar (Hakka ve halka karşı) hileli-düzenler kurmuşlardı. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak (kadar kuvvetli ve Şeytani) de olsa, Allah Katında onlara hazırlanmış düzen (acı ve alçaltıcı bir akıbet) vardır. Sakın ha, Allah'ı elçilerine verdiği sözden (ve zafer vaadinden) dönecek sanmayın. Gerçekten Allah Azizdir, intikam sahibidir. (Sizin de zulüm ve hıyanetlerinizin hesabını soracak, saltanatınızı yıkacaktır) (Bu azap,) Allah'ın herkesi kendi kazandığıyla cezalandırması (ve yaptıkları hile ve hıyanet cinsinden intikam alması) içindir. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir” (İbrahim: 45, 46, 47, 51)

 


[1] Yeniçağ – Ahmet Takan’ın yazılarından

[2] 16.02.2014, Taraf

[3] İhsan Yılmaz, Tudays Zaman Yazarı, Ermeni Agos Gazetesi röportajından

[4] Bak: Yeni Şafak, İbrahim Karagül, 17.02.2014

[5] Sabah, Sevilay Yükselir, 11.02.2014


Bu yazarin diger makaleleri

PKK AMERİKA’NIN MAŞASI, BDP İSE ÖCALAN’IN KAPATMASIDIR! PEKİ, ERGENEKON KİMLERİN HESAPLAŞMASIDIR?
Eski İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu, Kürt sorununun çözülmesi için...
Devami
İNSANLIK YANIYOR, ERBAKAN'I ARIYOR
Aciz liderler, ucuz menfaatlerin ve geçici heveslerin peşindedir. Büyük liderler...
Devami
YARGI; SAYGI YERİNE KAYGI UYANDIRIYORSA!?
Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi Hukuk Profesörü Ünal Emiroğlu: "Yargıya Güven...
Devami
YÜCE HAKİKAT (ŞİİR)
  YÜCE HAKİKAT      Tüm mevcudatın madeni, ol kün emrinde saklıdır Her şeyde...
Devami
ABD, KABALİST KÂHİNLERİN VE SİYONİST HAİNLERİN ELİNDEN KURTULACAK MI?
Kabala safsataları Hürriyet Gazetesi tarafından benimsetiliyor! İsrail'de dört gün süren...
Devami
EDEP YA HU!
  Kocaeli’ndeki, inşallah her biri: “Allah yolunda tozlanan (yorulan ve yol...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1319

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR