ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün889
mod_vvisit_counterDün5523
mod_vvisit_counterBu Hafta889
mod_vvisit_counterGeçen hafta54641
mod_vvisit_counterBu Ay889
mod_vvisit_counterGeçen Ay195399
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17328887

IP'niz: 3.236.175.108
Bugün: 01 Mar 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12395351

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

Değerli Milli Gazete Yazarımız İBRAHİM HALİL ER’E HATIRLATMA

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

Milli Gazete yazarımız İbrahim Halil Er’i dikkatle ve istifade ederek takip etmekteyiz. İslam’ın genel prensiplerine ve Ehli Sünnet çizgisine sahip çıkma konusundaki duyarlı ve tutarlı tavrını da takdir etmekteyiz. Ancak doğru tespitler ve olumlu teşhisler yaparken “hissi hamasetlere değil, ilmi hassasiyetlere” dikkat edilmesi gereğini hatırlatmak isteriz. 06 Aralık 2015 tarihli “Osmanlıdan Cumhuriyete Meal serüvenimiz” yazısında, Kur’an’ı Kerim meallerinin mutlaka ehil ve emin şahsiyetlerce yapılması, bu meallerin haşa Kur’an sanılması hususundaki kaygı ve uyarılarını bizler de haklı görmekte ve desteklemekteyiz. Ancak Mustafa Kemal’in Mehmet Akif’e meal yazdırma niyeti ve bu girişimin mahiyeti konusundaki gereksiz ve zaten ilmen ve hukuken de geçersiz bazı ön yargılı iddia ve ithamlara rağbet edilmemesi gerektiği kanaatindeyiz. İbrahim Halil Er Bey şunları söylemektedir:

Atatürk’ün meal çalışmasındaki asıl amacı

“14 Ağustos 1923 yılında Maarif Programı’nı tespit edecek Heyet-i İlmiye şerefine Ankara Türk Ocağı’nda verilen çay ziyafetinde Mustafa Kemal Atatürk, “Kur’an-ı Kerim’i Türkçeye aynen tercüme ettirmek” meselesini ortaya atar. Bu projenin namazların Türkçe kılınmasına kadar götüreceğini gören Kazım Karabekir, Atatürk’e itiraz edince, tartışma başlar. Karabekir, “Bir devlet reisinin din işlerini kurcalamasını doğru bulmadığını, ilim ehlinden mürekkeb bir heyetin toplanarak bu Kur’an’ın tercüme mi, tefsir mi edilmesi lazım geldiğine karar verebileceğini” söyler. Buna karşılık “Din adamlarına lüzum olmayıp doğrudan doğruya tercüme ettirmenin daha muvafık olacağı” şeklinde bir fikir ortaya atılarak kendisine itiraz edilir. Karabekir “Devlet otoritesinin yıpranacağı böyle bir projeden hayır çıkmayacağını belirtince” Atatürk hiddetle şöyle der: “Evet Karabekir! Arapoğlunun yavelerini Türkoğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler.”

Akif ve Kur’an Meali

Atatürk’ün isteği üzerine Mehmet Akif’ten Türkçe Kur’an meali yapması istenir. Aslında onların istediği meal, ibadetlerde kullanılacak formatta olmasıdır. Yani şiir diline uyarlanmış bir meal olmasıdır. Mehmet Akif, meal çalışmasına başlar. Fakat yapacağı bu meal çalışmasının asıl amacının Arapça ibadetin yerine Türkçe ibadet için kullanılacak olması olduğunu anladığından çalışmasını bitirmez ve var olanı da yok eder. Gerçi son yıllarda Mehmet Akif’in Türkçe mealinin bir kısmı bulunup basıldı. Ama bu Mehmet Akif’in çalışmasını ilgili ekibe vermediğini gösterir. Akif bir anlamda yapılacak olan dinde reform olayına alet olmak istememiştir.”

Peki, Akif, böyle bir çalışmadan imtina etmesi üzerine neden başka bir kimseye meal siparişi verilmedi? Bunun temel nedeni de Akif’in güçlü bir şair olmasının yanında iyi bir Arapça ve Kur’an bilgisine de sahip olmasıdır. Çünkü yapılmak istenen sadece bir meal değildir. İbadetlerde de kullanılacak şekilde şiirsel bir mealdir. Bunu da Akif’ten başkası yapamazdı.

Cumhuriyet dönemindeki ilk Türkçe mealler de fetva ile sakıncalı bulundu!

Cumhuriyet döneminde 1924 yılında ilk Türkçe Meal çalışması gerçekleşecekti.

İlk mealler şunlardır:

1. Seyyid Süleyman el-Hüseyni tarafından Kur’an-ı Kerim Tercemesi adıyla İstanbul’da basıldı.

2. Şeyh Muhsin-i Fani tarafından yine İstanbul’da yayınlanan Nur’ul Beyan isimli tercümesi

3. Cemil Said tarafından İstanbul’da basılan Türkçe Kur’an-ı Kerim tercümesi

Fakat bu mealler, sahip oldukları tercüme hataları nedeniyle şiddetli eleştiriye maruz kalır. Bunun üzerine Diyanet İşleri Reisliği (Rıfat Börekçi) tarafından Şeyh Muhsin’in ve Cemil Said’in tercümeleri aleyhine fetva yayınlanır. Bu fetvada Müslüman halkın bu çevirilere aldanmamaları tavsiye edilir.[1]

Acaba Atatürk “Arapların yaveleri” diye, Kur’an ayetlerini mi, yoksa Onun ilgisiz tefsir ve tevillerini mi kastetmiştir? Veya Arapların bile manasını ve maksadını araştırıp düşünmeden ve bilmeden, sadece “geleneksel bir destansı-tılsımlı metin” olarak tekrarlayıp durmalarına mı dikkat çekmiştir?

Kazım Karabekir paşa Mustafa Kemal’e soruyor:

Siz Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmesini emretmişsiniz. Öyle mi?

- Evet.

- Peki o zaman “elif, lâm, mim” ne olacak?

Atatürk hayretle Karabekir’in yüzüne baktı ve en kolay bir şeyin cevabını verir gibi:

- Ne olacak elif, lâm, mim aynen elif, lâm, mim olarak kalacak dedi.[2]

Karabekir, “Peki o zaman elif, lam, mim ne olacak?” diye sorarken, ilahi bir kelam olan Kur’an’ın Türkçe’ye tam bir tercümesinin yapılmasının imkânsızlığını anlatmaya çalışmaktadır. O, bu görüşünde bir dereceye kadar haklıdır. Çünkü Kur’an’ın beşer üstü özellikteki ifadelerini bir başka dile aynen, denk bir şekilde tercüme etmek ve yapılan bu tercümeyi Kur’an’la eşdeğer görmek imkânsızdır. Fakat bununla birlikte Arapça bilmeyen Müslümanlar, yapılan tercümeden yararlanarak Kur’an’ın manasını belli seviyede öğrenme fırsatı bulmuş olacaktır. Kur’an’ın tam bir tercümesi yapılamayacağı için, onun aslına yakın ve mesajını anlatır bir şekilde, bir başka dille ifade edilmesine tefsiri tercüme denilmesi uygun bulunmaktadır. Kur’an’ın tercüme edilebileceğini söyleyenlerin maksadı, onun tefsiri tercümesinin yapılabileceğini ortaya koymaktır. Bu yüzden tercüme ile asıl metnin yan yana konulması bir gelenek halini almıştır.[3] Yukarıdaki konuşmada, Karabekir Paşa, Kur’an’ın bütün özelliklerinin Türkçe’ye yansıtılamayacağı endişesiyle Kur’an’ın çevirisinin yapılmasını doğru bulmamaktadır. Örneğin, “elif, lâm, mim” gibi özel Kur’an sembollerinin Türkçe’de karşılığının bulunamayacağını hatırlatmıştır. Tabi ki, bu da bir bakış açısıdır. Fakat Atatürk, “elif, lâm, mim” gibi özel sembollerin çevrilmeden aynı kalabileceğini, bunun yanında mümkün olan çevirinin yapılabileceğini vurgulamıştır.

“Nitekim, Atatürk’ün başlattığı Kur’an tercümesi hareketi günümüzde yaygınlaşmış ve olumlu sonuçlar vermiştir. Böylece Karabekir Paşa’nın kaygılarının yersiz olduğu belirlenmiştir. Halkımız yapılan tercümeleri, Kur’an’ın bir dengi değil, onu anlamaya yarayan bir vasıta olarak görebilme duyarlılığını ve sağduyusunu gösterebilmiştir. Yapılan tercümelerin, Kur’an’ın aslının yerine geçebileceği yönündeki endişeleri gereksizdir. Böylece Atatürk’ün bu girişimi hayırlı neticeler üretmiştir. Atatürk, Kur’an’ın asıl metnini okumayı bırakmayı ve onun yerine Kur’an tercümelerini yaygınlaştırmayı istememiştir. Kendisi Kur’an’ı orijinal metinden okumayı ve dinlemeyi seven bir şahsiyettir. O, bunun yanında Kur’an’ın anlaşılmasını da önemsemektedir. Bu yüzden Arapça bilmeyen Türk halkı için Kur’an’ın çevirisinin yapılmasını zorunlu / kaçınılmaz görmektedir. Atatürk “elif, lâm, mim yine elif, lâm, mim kalacaktır” derken Kur’an’ın tam dengi bir tercümenin asla yapılamayacağını dile getirmektedir.

Atatürk Kur’an’ın okunmasıyla anlaşılmasını bir bütün olarak değerlendirmiştir. Kur’an’ın milletimiz tarafından anlaşılması için Kur’an tercümelerinin işlevsel hale gelmesini istemiştir. Oysa günümüz Türkiye’sinde halâ, Kur’an’ın manasını göz ardı edip, sırf lafzına yönelik bir okuyuş ve öğretime ağırlık verilmektedir. İmam Hatip Liseleri ve Kur’an Kursları gibi müesseselerde Kur’an okunmakta ve öğretilmekte, hatta çok sayıda hafız tarafından Kur’an’ın tamamı ezberlenmektedir. Fakat Kur’an’ın manasının anlaşılması yönündeki çabalar neredeyse yok denecek seviyededir”[4] tespitleri yerindedir.

İnsanları, hiçbir zaman bilemeyeceğimiz ve ispat edemeyeceğimiz “NİYET”leriyle değil, hareket ve faaliyetleriyle değerlendirmek gerekir. Mustafa Kemal’in, Mehmet Akif’e “senin mealin şiir gibidir, namazda okunmaya daha münasiptir” gibi bir teklifi vaki değildir; bu iddia sadece zanni ve tahmini bir vehimdir. Kaldı ki Atatürk gibi, toplumda önemli ve etkili kesimlerce ve büyük kitlelerce kıymet verilen ve rağbet edilen tarihi şahsiyetlerin, ne niyet taşıdıklarını ve nasıl bir mahiyete sahip olduklarını tartışmaktan ziyade, bunların nasıl tanıtılmaları ve istismardan nasıl kurtarılmaları gereği üzerinde yoğunlaşmak daha yerindedir. Muhterem Babam Ahmet Akgül Hocamız da “Bizim Atatürk” kitabını işte bu maksatla hazırlayıvermiştir. Yetmez daha sonra Atatürk’ün emriyle Türkçe tefsir ve meal yazan Elmalı Hamdi Yazır’ın tahrif ve tağyir ettiği ayetler gösterilebilir mi? Mustafa Kemal’in niyeti kötü idiyse, niye kendi keyfi istikametinde meal yazacak kimselere değil de, dönemin en emin ve ehil alimine üstelik kendi aleyhine İstanbul hükümetinin çıkardığı idam fermanına imza veren birisine bu görevi vermiştir? Madem Kur’an’ı Kerim’i asli anlamından ve amacından saptırmak niyetinde idiler, kendi Diyanet Reisleri Rıfat Börekçi, kasıtlı ve yozlaştırıcı meallere niçin yasak getirmiştir?

İşte Atatürk’ün NUTUK’taki, Allah, Peygamber ve Kur’an’ı Kerim’le ilgili kanaatlerinin resmi belgesi:

“Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür; âdatı ilâhiyenin tecelliyatına bakarak diyebiliriz ki; İnsanlar iki sınıfta, iki devirde mütalea olunabilir. İlk devir beşeriyetin sabavet ve şebabet devridir. İkinci devir, beşeriyetin rüşt ve kemal devridir.

Beşeriyet birinci devirde tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddî vasıtalarla kendisile iştigal edilmeyi istilzam eder. Allah, kullarının lâzım olan noktai tekemmüle vusulüne kadar içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla iştigali lâzımei ulûhiyetten addeylemiştir. Onlara Hazreti Âdem Aleyhisselâmdan itibaren mazbut ve gayrimazbut ve namütenahi denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat peygamberimiz vasıtasile en son hakayikı diniye ve medeniyeyi verdikten sonra artık beşeriyetle bilvasıta temasta bulunmağa lüzum görmemiştir. Beşeriyetin derecei idrak, tenevvür ve tekemmülü her kulun doğrudan doğruya, ilhamatı ilâhiye ile temas kabiliyetine vâsıl olduğunu kabul buyurmuştur ve bu sebepledir ki, Cenabı Peygamber, hatemülenbiya olmuştur ve kitabı, kitabı ekmeldir. Son Peygamber olan Muhammet Mustafa Sallâllahüaleyhivesellem 1394 sene evel Rumî Nisan içinde ve Rebiülevel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha doğru tan yeri ağarırken doğdu. Gün doğmadan! Bugün o gündür. Filhakika arabî tarihlerinde bu akşam yevmi vilâdetin tamam senei devriyesine tesadüf ediyor. İnşallah bu hayırlı tesadüftür. (İnşallah sedaları) Hazreti Muhammet eyyamı sabavet ve şebabetini geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı. Yüzü nuranî, sözü ruhanî, rüşt ve rü'yette bibedel, sözünde sadık ve halim ve mürüvvetçe saire faik olan Muhammet Mustafa (sav) evvelâ bu vasfı mahsusa ve mütemayizesile kabilesi içinde "Muhammedülemin" oldu. Muhammet Mustafa (sav) peygamber olmadan evvel, kavminin muhabbetine, hürmetine, itimadına mazhar oldu. Ondan sonra ancak kırk yaşında nübüvvet ve 43 yaşında Risâlet geldi.

Fahrıâlem Efendimiz, namütenahi tehlikeler içinde bipayan mihnetler ve meşakkatler karşısında yirmi sene çalıştı. Ve dini İslâm’ı tesise ait vazifei peygamberisini ifaya muvaffak olduktan sonra vasılı âlâyı illiyyin oldu.[5]

Bu tarihi ve talihli ifadelerin ilk kısmının sadeleştirilmiş şekli şöyledir.

“Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür; Sünnetullahın tecelli belirtilerine bakarak diyebiliriz ki; İnsanlar iki sınıfta, iki devirde mütalea olunabilir. İlk devir insanlığın çocukluk ve gençlik devridir. İkinci devir, beşeriyetin ergenlik ve olgunluk devridir.

İnsanlığın birinci devresi tıpkı bir çocuk gibi, yakından ve maddî vasıtalarla kendisiyle meşgul olmayı gerektirir. Allah, kullarının olgunlaşma noktasına erişinceye kadar, içlerinden seçtiği peygamberler vasıtasıyla kullarıyla meşgul olmayı uluhiyet ve hidayet özelliğinin gereklerinden kabul etmiştir. Onlara Hazreti Âdem Aleyhisselâmdan itibaren bilinen ve bilinmeyen sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve elçiler göndermiştir. Fakat peygamberimiz vasıtasıyla en son dini, dünyevi ve medeni gerçekleri verdikten sonra artık insanlıkla aracı ile temasta bulunmağa lüzum görmemiştir. İnsanlığın kavrayış derecesi ve (Kur’an’la) aydınlanıp, olgunluğa erişmesi sayesinde her kulun doğrudan doğruya, (Kur’an vasıtasıyla) ilhamatı ilâhiye temas kabiliyetine eriştiğini kabul buyurmuştur ve bu sebepledir ki, Cenabı Peygamber, Peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve kitabı da ekmel, yani en kâmil ve eksiksiz kitaptır.”

“(Hz.) Muhammed’i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bazı cahil adamlar O’nun yüksek manevi şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayabilmiş değildir ve anlamaktan da çok uzak görünmektedir. Acaba cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muhaberesinde ancak en büyük bir komutanın yapabileceği bir planı düşünür ve tatbik edebilir mi? Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harpte (Uhud Harbinde) bile askeri dehası kadar, siyasi görüşüyle de böylesine yükselen müstesna bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar. (Hz.) Muhammed bu harp sonunda çevresindekilerin bile “artık Medine’ye çekilelim, peşlerinden gitmeyelim” direnmelerini kırarak ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık kalmayacaktı”[6] diyen Atatürk’ün Hz. Peygamberimize hürmet ve hayranlığı açıktır.

“Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alakası olmadığını hatırlatmaktadır. Bazı kimseler zamanın yeniliklerine uymayı kâfir olmak sanmaktadır. Hâlbuki asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların tavrı, İslamların kâfirlere esir ve muhtaç olmasını sağlamakla eş anlamlıdır. Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, beyinle ve bilgiyle alakalıdır”[7] sözleri de Yüce Dinimize olan saygı ve inancını yansıtmaktadır.

“Atatürk, sadece Kur’an metnini okuyarak ya da ezberleyerek, hiçbir şey anlamadan Allah ile ilişki kurmayı yeterli saymamaktadır. Ona göre Türk milleti, Kur’an ile olan ilişkisini yeniden gözden geçirmeli, Arapça bilmeyen Türk milleti, Arapça yazılmış olan Kur’an’ı anlamak için bir çözüm yolu bulmalıdır. Çözümü Kur’an’ın tercümesinde bulan Atatürk, herkesin anlaması için Kur’an’ı Türkçe’ye tercüme ettirme kararı almıştır.”[8]

Atatürk’e göre ilahi buyruklar, Kur’an’ın manalarında bulunmaktadır. Yine Hz. Peygamberin açıklamaları ve davranışları da Müslümanlar için dikkate alınması gereken mesajlardır. Türk milleti, vaaz, din dersi, mukabele, cenaze merasimi gibi çeşitli ortamlarda Kur’an’ı okumaktadır. Bu okuma ve dinlemelerde, manevi huzurla duygulanmaktadır. Ancak maalesef okuduklarını anlayıp bunlara uygun davranış geliştirmek için çaba harcamamaktadır. Davranış geliştirirken, Kur’an’a yönelmek yerine, başkalarının yönlendirmelerini dikkate almaktadır. Oysa Atatürk’e göre:

“İlahi öğütler Kur’an’ın içindedir. Hz. Peygamber’in sözlerinde ve hareketlerindedir. Biz Kur’an’ı duvara asmışız ancak tören olarak okuyoruz. Vaazlarda da, din derslerinde de, mukabelelerde de, ölülerin ruhları içinde, onu hep musiki ile duygulanmak için okuyoruz. Aklımızla anlayıp davranış geliştirmek için ise, başkalarının bize anlattıklarına bağlanıyoruz.”[9]

Mustafa Kemal bir anda değişmediğine, düşünceleri ve değer ölçüleri önceden bilindiğine göre başta Kazım Karabekir ve Fevzi Çakmak Paşalar (Hatta Sultan Vahdettin Han) neden o güne kadar kendisini desteklemiş ve öne geçirmişlerdir? sorusuna yüzlerce ayrı, farklı ve birbirine aykırı cevaplar verilebilir, verilmiştir. Ancak bütün bunlar, Kur’an’ı tefsir ve tercüme (meal) ilminin değil, “tarihi psikolojinin ve siyaset stratejisinin” sahasına girmektedir. Zira Rahmetli Kazım Karabekir ve Fevzi Çakmak paşaların, en zorlu zamanlarda Mustafa Kemal’e hatta İsmet İnönü’ye meşruiyet ve metanet-kuvvet kazandıracak bir tarafgirlik gösterdikleri tarihi bir gerçektir.

Bu husustaki anılara ve anlatılanlara baktığımızda Kazım Karabekir 1946 senesinde Mebus seçildiğinde, İstanbul Valisi Lütfi Kırdar’a o günleri şöyle anlattığına rastlanacaktır:

“Fevzi Çakmak Paşa, dindarlığı ile tanınmış iyi konuşan ve halk için pek cazibeli bir şahsiyetti. Geçtiği yerlerde bir hayli etki yapıp, Sivas’a kadar gelmişti. O sıra şahsi itibarından başka hiçbir gücü olmayan Mustafa Kemal, onun gelişinden şüphelendi. Fevzi Çakmak’ı Anadolu’da daha fazla gezdirmeyerek, İstanbul’a geri dönmesi için Kazım Karabekir’den rica eder. Doğuya doğru yola çıktıklarında, Fevzi Çakmak-Kazım Karabekir’e;

-Sen vatansever bir kumandansın. Sana olan sevgi ve güvenimi bilirsin. Eğer Mustafa Kemal, itaat etmeyecek olursa onu padişah ve Halife adına yakalayıp teslim eder misin?” der.

Kazım Karabekir Paşa aynı durumu Ali Fuat Paşa’ya da anlatır:

“-Fevzi paşa bana, Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşa’lar menfaat peresttirler, yegâne dayanakları sensin. Şurasını iyi bil ki Mustafa Kemal başa geçerse ilk işi seni ortadan kaldırmaktır. Hatta senin çok güvendiğin İsmet Bey (İnönü) bile bu fikirdedir. Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşa’yı tutuklayıp İstanbul’a götüreceğim sen buna engel olma.”

Fevzi Paşa’nın tutuklama ısrarlarına rağmen, Kazım Karabekir çok sevdiği komutanını karşısına almak pahasına Mustafa Kemal’e destek verilmesini daha uygun gördüğünü söyleyip, onun bu isteklerini kabule yanaşmıyordu. Kazım Karabekir Paşa, Fevzi Çakmak’a direnip Mustafa Kemal’i teslim etmemekle, Atatürk’ün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğine de yön vermiş oluyordu.

Şeyh Said Hareketi, Musul Meselesi ve Kazım Karabekir’in siyasi çizgisi.

Türkiye’nin Musul meselesinde elinin kolunun bağlanmasında ve mecburen geri adım atmasında, tam da bu sırada patlak veren Şeyh Said hareketinin ciddi bir caydırıcı etki meydana getirdiği inkâr edilemez bir olaydır. Bu esnada Türkiye ister istemez bütün dikkatini ve gücünü söz konusu hadiseye yoğunlaştırmış ve Musul meselesini ikinci plana itmek zorunda kalmıştır. Bu isyanda İngilizlerin direkt ya da dolaylı bir rolünün olup olmadığı tartışılsa da; İngiltere’nin hadiseyi Türkiye’ye karşı bir koz avantajı ve siyasi-psikolojik bir baskı aracı olarak kullandığı da muhakkaktır. Konuyla ilgili kaynaklarda pek geçmeyen önemli bir belgeyi buraya kaydetmemiz lazımdır. Constantin lordan-Sima’nın makalesinden iktibasla, tarihçi Prof. Dr. Ercüment Kuran, şu mühim bilgiyi aktarmaktadır:

“(Şeyh Said) İsyanının bastırılmasından sonra 29 Aralık 1925’te, İngiltere Başbakanı Chamberlain’in, İtalyan Diktatörü Mussolini ile Rapallo’da gizli bir görüşme yaptığı saptanmıştır. Türk hükümeti haklı olarak bundan kuşkulanmıştır. Çünkü İtalya’nın Antalya bölgesine göz diktiği biliniyordu. İngiltere, Musul’un kendilerine bırakılması karşılığı Mussolini’yi bu yönde kışkırtmış olmaz mıydı?”

İngiliz Belgelerinde Şeyh Sait Olayı!

İngiltere, Şeyh Sait olayı ile ilgili gelişmeleri yakından takibe almış ve konuyla alakalı basında yayımlanan haberlerle ilgili elçilik aracılığıyla günlük rapor hazırlatmıştır. Mr. Henderson’un, Başbakan McDonald’a İstanbul’dan gönderdiği 23 Temmuz 1924 tarihli raporda, Doğu’daki bütün mahalli komitelerin harekete geçmeye hazırlandıkları ve Kürt önderleriyle temas kurmak için tam yetkili bir temsilcinin İstanbul’a yollandığı vurgulanmıştır. 16 Eylül 1924’te İngiliz elçiliği tarafından Londra’ya gönderilen raporda da, “Diyarbakır’da, Ankara hükümeti yetkilileri ile bölge aşiretlerinin gizli bir kongre yaptığı, hükümetin; Musul üzerindeki haklarını koruyabilmesi için Kürt halkı ile arasında bir ayrılık olmadığının Batı kamuoyuna gösterilmesi ve suni olarak çıkarılmaya çalışılan Türk-Kürt çatışmasına meydan verilmemesi yönünde aşiret önderleriyle anlaşmaya vardığı” yazılmıştır.[10]

İngiliz diplomat Mr. Lindsay, 17 Şubat 1925’te İstanbul’dan Dışişleri Bakanı Mr. Austen Chamberlain’e gönderdiği raporda: “Türk kamuoyunda isyanın arkasında İngilizlerin olduğunun yaygın kanaat haline geldiğini ve bu kanaati değiştirecek önlemler alınması gerektiğini” hatırlatmıştır.

İşin enteresan tarafı, 4 Mart 1925’te İngiliz dışişlerinde hazırlanan ilginç bir raporda, ayaklanmanın Ankara tarafından çıkarılmasının “muhtemel” olduğu ve bununla amaçlananların neler olabileceği şöyle sıralanmıştır:

1- Asilerin elebaşlarının, sınırı aşıp, kardeşlerini kurtarmak üzere Musul’a girmelerini ve sonra da bütün bu bölgeyi Türkiye’ye teslim etmelerini sağlamak.

2- Irak Kürtlerinin Türkiye’de başarılı bir ayaklanmayı gerekçe yapıp, Türkiye Kürtleriyle birleştiklerini ilan etmelerini ve sonunda bir bütün halinde Ankara’ya bağlanmalarını kolaylaştırmak.

3- Veya hiç olmazsa, ayaklanmayı bahane edip, Irak sınırına askeri yığınak yapmak ve Musul’u işgale kalkışmak.[11]

Bu raporun İngilizlerin kendi sinsi niyetlerini ve hedeflerini saklama ve gerçekleri saptırma amacı taşıdığı sırıtmaktaydı!?

Aynı raporda, Ankara’nın, Musul’u şu sebeplerden dolayı istediği yazılmıştır:

a) Oradaki Kürtlerin zamanla, İngiliz güdümünde bağımsız bir Kürdistan devletinin çekirdeğini oluşturabilecekleri.

b) Böyle bir Kürt Devleti’nin, Türkiye’nin yönetimi altındaki bazı toprakları isteyebileceği.

c) Bütün bunların Türkiye Kürtlerinin hükümete karşı hoşnutsuzluğuna kaynaklık teşkil edebileceği. İngiltere, Türkiye’nin ayaklanmayı bastırırken Irak’a kaçanları izlemek bahanesiyle Musul’u ele geçirme “gizli amacı” taşıyabileceği gibi asılsız safsatalar ortaya atmıştır. Mr. Lindsay’ın İngiliz dışişlerine gönderdiği 15 Nisan 1925 tarihli yazıda, Musul’a yönelik böyle bir “Türk tehdidine” ve “muhtemel harekâtın beklendiğine” dair saptamalar yer almıştır.[12]

Şimdi asıl sorumuz şudur:

Misakı Milli sınırlarımız içinde bulunmasına rağmen, İngiliz Siyonistlerinin sinsi siyasetiyle, Musul’un elimizden alınması tehlikesine karşı, fiili bir durum oluşturmak ve elimizi kuvvetli tutmak üzere, Atatürk’ün “önemli bir askeri birlikle Musul’a girmesi” teklifini Rahmetli Kazım Karabekir niçin reddetmişti? Musul’la ilgilenmemizi ve sahiplenmemizi engelleyen Şeyh Said hareketine doğrudan ve dolaylı teşvikleri neyi hedeflemişti? Ve bütün bunları Onun dindarlığıyla yorumlamak ne derece isabetliydi?

Meal hakkındaki kanaatlerimizi bilmeniz bakımından, hazırladığımız “Yüce Kur'an’ın Manası ve Mesajı” adlı eserle ilgili yapılan kısa bir röportajı aktarmayı da hayırlı ve yararlı buluyorum:

1. Soru: Sn. Hocam, önce bu çok hayırlı ve yararlı çalışmanızdan dolayı sizi tebrik ediyoruz. Yazılmış birçok Meali Kerim varken, neden böyle bir hazırlığa ihtiyaç duydunuz?

Abdullah Akgül: İlginizden ve desteğinizden dolayı sizlere teşekkür ediyorum. Biliyorsunuz biz tahsilimizi Allah’ın nasip ve nusretiyle İslam Dünyasının en köklü üniversitelerinden olan Mısırdaki Ezher Üniversitesi, Usuliddin Fakültesi Tefsir Bölümünde tamamladık. Ve tabi çok şanslıyız ki, muhterem Babam, ilim ve hikmet erbabı Ahmet Akgül Hocamızın devamlı talebesi ve takipçisi olmak şansına ulaştırıldık. Bu nedenle, Yüce Kur’an’ımızın manasını ve mesajını halkımıza ve Türkçe anlamıyla sunmak manevi bir sorumluluk icabıydı. Bu çabamızla Allah’ın rızasını, değerli okurlarımızın da duasını ummaktayız.

2. Soru: Meal, Kur’an yerine geçer mi, veya işte asıl manası budur diyebilir miyiz?

Abdullah Akgül: Hayır ve haşa.. Hiçbir meal asla Kur’an yerine geçemez ve “Kur’an’ın manası benim anlayıp yazdığımdan ibarettir” denilemez. Ve hele meal, ibadet dili olarak asla kabul edilemez. Ancak, Rabbimiz Yüce Kitabında bize neler öğretiyor, neler istiyor, nelerden uyarıyor? sorularının yanıtını alacak şekilde açık ve anlaşılır Meallere elbette ihtiyaç vardır. Çünkü Kur’an’ımız sadece, manası bilinmeden okunup tekrarlanmak için değil -ki bu da elbette sevaptır ve lazımdır- asıl anlaşılmak ve uygulanmak için gönderilmiş son Kitaptır. Bu nedenle emin ve ehil kimselerin hazırladığı Meali Kerimler dikkatle ve sürekli okunur ve üzerinde kafa yorulursa, aklımız ve vicdanımız nurlanacak, Mü'minler şuurlanacaktır.

Kur’an Meali ile elbette hukuki ve içtihadi kararlar verilemez, bu iş rasih ve fakih ulemanın işidir. Ancak Kur’an Meali okuyarak fikri ve ahlaki güzel bilgilere ve kanaatlere ulaşılabilir, kafalar ve kalpler tatmin olabilir.

3. Soru: Hocam, Kur’an’ın Mealini okumak şart mıdır?

Abdullah Akgül: Elbette ve her halde bu lazımdır. Kur’an’ı Kerim’in orijinal ve kutsal metnini tecvit ve tertil üzere okumak sünnettir ve büyük sevaptır; ama ilim ve irfan ehlince hazırlanan yüce Mealini okuyup anlamak bir nevi farzdır.

Şimdi lütfen düşünün, çok küçük yaşta çalınıp yurtdışına kaçırılan bir çocuğunuz olsun… Bu çocuk diyelim Amerika'da oranın dili ve kültürü ile yetiştirilsin. Ama asıl ailesini unutmadığından nihayet adresinizi bulup size İngilizce bir mektup göndersin. Siz anne baba olarak: “Atın bir kenarda dursun.!” Veya “İngilizce bilen çıkarsa bize okusun!” mu dersiniz, yoksa yılların verdiği hasret ve heyecanla, o mektubu İngilizce bilenlere götürüp, hediyeler verip tercüme ettirir ve döne döne okuyup durur ve çocuğumuza kavuşmak için yanıp tutuşur musunuz?

İşte Yüce Rabbimiz, yaratılış amacımızı, imtihan programımızı, kurtuluş ve huzur yollarımızı ve Mevla’mıza, kendi zatına nasıl ulaşacağımızı öğreten bir Kitabı Kerim göndermişken, bunun mealini ve içeriğini hiç merak etmemek uygun düşer mi?

4. Soru: Peki, bu tür hizmetlerin elbette bir masrafı ve maliyeti olmaktadır. Sizin bu hazırlığınızın fiyatı ne kadardır?

Abdullah Akgül: Biz Milli Çözüm Ekibi olarak, Dini hizmetlerden ve tebliğ görevinden dolayı asla maddi karşılık beklemeyen kimseleriz. Ahmet Akgül Hocamızın 60 kadar kitabı ve dergilerimiz hediye olarak takdim edilmektedir. Bu hayırlı hizmetlere gönüllü katkı sunmak ve destek olmak isteyenlerin gayret ve himmetiyle bu işler yürütülmektedir. Meali Kerimin ücreti, onu dikkatle ve samimiyetle okuyup anlamaya yönelmek, bizlere de dua etmektir. Allah hepimizden razı olsun.

-Hocam bu aydınlatıcı bilgilerinizden dolayı teşekkür ediyor ve daha nice başarılı çalışmalarınızı bekliyor ve dua ediyorum.

Abdullah Akgül: Son olarak, şunları vurgulayalım: Müslümanların mezhebi, tarikati, meşrebi, cemaati, partisi ayrı olabilir; ama bu Meali Kerim ortak paydamız ve mutlak dayanağımız olan Kur’an’ı Kerim’in, çağımızın şartlarına, ihtiyaçlarına ve insanımızın kavrayış ufkuna uygun yeniden ve anlaşılır bir netlikle meallendirilmesi ihtiyacını gidermek için, tam 40 (kırk) yıllık bir gayretin meyvesidir, tabi Rabbimizin tevfiki ve inayetidir. İlim erbabından ve değerli okurlarımızdan, noksanlarımızı ve hatalarımızı hatırlatmaları en önemli dileğimiz ve beklentimizdir.

Yeri gelmişken bir temennimizi de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Biliyorsunuz, Hükümet yeni bir Anayasa hazırlığına başlamıştır. Sadece muhalefetten değil, bütün partilerden ve sivil örgütlerden de katkı ve örnek taslak sunmalarını beklediklerini duyurmuşlardır. Bu nedenle, Milli Gazetede sizlerin ön ayak olması ile, Milli Görüş camiamızdaki Kur’an ilmiyle ve Anayasa bilimi ile ilgili, bilgili ve yetkili zevatın ortak gayretiyle; sarih ayetlere ve sahih hadislere dayalı İslami esaslara, çağımızın şartlarına, ihtiyaçlarına ve standartlarına ve temel insan haklarına uygun ve adil bir anayasa taslağı hazırlayıp, hem Gazetemizde yayınlanmak hem de ilgili komisyona yollamak kesinlikle lazımdır. Böylece hem tarihi ve manevi bir sorumluluktan kurtulacak, hem de ciddi ve gerekli bir alternatif ortaya koyulacaktır. Aksi halde: “Ey iman edenler (kendiniz) yapmadığınız (ve yapamayacağınız) şeyi niçin (boşuna hava atmak ve bilgiçlik taslamak kastiyle başkalarına) söylersiniz? (Böyle) Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah Katında bir gazap (konusu olması) bakımından (günahı) büyüyecek (büyük suç teşkil edecektir)” (Saff: 2-3) ayetinin muhatabı olmaktan korkmalıdır. Evet artık Dini konuları ve Kur’ani esasları sadece konuşup yazmak yani edebiyatını yapmaktan kurtulup, icraatına yönelmek ve Milli Görüş’e mahsus bir Anayasa taslağı üretmek üzerimize farzdır. Hükümetin çağrısına rağmen halâ bunu yapmamak, ya ilmi marifet ve feraset eksikliğinden veya ciddiyet ve cesaret fakirliğinden kaynaklıdır. Biz Milli Çözüm Ekibi olarak geçen dönemdeki Anayasa hazırlık komisyonuna böyle bir “Adil Düzen Anayasa Taslağı” hazırlayıp yollamıştık. Uyup uymamak onların sorumluluğundadır. Böyle Milli ve Adil bir anayasa hazırlayıp toplumun önüne koymamak, AKP iktidarının yapacağı AB anayasasına razı olmaktır ki vebali çok ağırdır.

Erbakan Hocamızın sağlığında ve tabi O'nun tensip ve tasvibi altında 2005 yılında Milli Gazetenin okurlarına dağıttığı “Hadisi şerifler ışığında; NEREYE GİDİYORUZ?” kitapçığındaki şu tarihi tespitlerle konuyu bağlayalım.

Kaldı ki bu devletin kurucusu M. Kemal Atatürk, Türk gençliğine hitabesinde onlara şöyle seslenmektedir: “Ey Türk gençliği, birinci vazifen Türk İstiklal ve Cumhuriyetini ilelebed müdafaa ve muhafaza etmektir!.”

(Peki AB'ye girip Avrupa’nın bir eyaleti ve Büyük İsrail’in vilayeti olacak isek) Nerede kalır Atatürkçülük, nerede kalır vatanseverlik ve nerede kalır Anayasayı koruma (görevi)? Üstelik TBMM salonunda “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir” yazısına rağmen, sözde Milletvekili olup Egemenliğin devri ne ayıptır, ne günahtır ne de yanlıştır” denilebiliyorsa (25-04-2005 / Milli Gazete) ve şimdi AKP kafasıyla “AB tek kurtuluş kapımız” olarak gösteriliyorsa, Allah aşkına söyleyin bu ülke nereye sürüklenmektedir? (Bak: Age, sh:8-9)


[1] 06 12 2015 / Milli Gazete / Halil İbrahim Er

[2] Falih Rıfkı Atay, Babamız Atatürk, BATEŞ, İstanbul 1990. Sh. 33-34;

[3] İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usülü, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1983, Sh. 217-220; Bilmen a.g.e 1 / 4-5

[4] (Prof. Abdurrahman Kasapoğlu. Atatürk’ün Kur’an Kültürü, ilgi yy. 2006. Sh. 135)

[5] Nutuk 3. Cilt / Devlet Kitapları/ MEB Basımevi 1971

[6] (Şemsettin Günaltay, Ülkü dergisi, Cilt: 9, Sayı: 100, 1945, Sh. 3)

[7] (1923, Atatürk’ün S.D. II, S. 128)

[8] M. İskender Özturalı, İnsanlığın Serüveni, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2003, Sh. 53

[9] Atatürk’ün izinde ilerlemek, Bilim Araştırma Vakfı. (http:/www.bilimarastirmavakfi.org/izinde/ata3.html)

[10] (Bak: İsmail Çolak – Cumhuriyetin Gizli Tarihi sh: 222)

[11] (Bak: Age. sh: 223)

[12] Şimşir, İngiliz Belgeleriyle Kürt Sorunu, Ankara, 1975. Sh: 11-14, 19-27, 51-53, 55-56)

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

MESİH BEKLENTİSİNİN İSTİSMARI VE KONUYA YENİ BİR BAKIŞ AÇISI
  MESİH BEKLENTİSİNİN İSTİSMARI VE KONUYA YENİ BİR BAKIŞ AÇISI          EHL-İ KİTAP...
Devami
AKP'DEN TÖVBE!
  Elimle oy verip, oyuna geldim Ben Milli Görüşçü, sandım...
Devami
İSLAM; İÇTİHAT'LA YAŞANIR VE TÜM İNSANLIĞI KUCAKLAYAN BİR BARIŞ VE BEREKETİN DOĞAL YASALARIDIR!
  İslam'ın amaçlarına, insanlığın ihtiyaçlarına ve çağımızın şartlarına... Yani değişen...
Devami
Yıllar Önce DİB Başkanlığına Gönderdiğimiz TARİKAT RAPORU:
  Yıllar Önce DİB Başkanlığına Gönderdiğimiz TARİKAT RAPORU:          Diyanet İşleri Başkanımıza Çağrı: Manevi...
Devami
KUR'ANDA İŞÇİ HAKLARI
  İslam helal ve meşru yollardan çalışıp kazanmaya büyük önem vermiş, ...
Devami
FAİZ VE ZİNA SERBESTLİĞİ ŞİRK DÜZENİDİR Bunları Hoş Görenler de Müşriktir
  Kâfir (münkir); Cenabı Allah’ı ve diğer iman esaslarını, (Kur’an’ı, Resulüllah’ı,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 829

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR