Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün7127
mod_vvisit_counterDün5010
mod_vvisit_counterBu Hafta38492
mod_vvisit_counterGeçen hafta28588
mod_vvisit_counterBu Ay28615
mod_vvisit_counterGeçen Ay136380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16802970

IP'niz: 18.234.255.5
Bugün: 05 Ara 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12200460

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

KÜRT SORUNLARIMIZ VE ORTAK SORUMLULUKLARIMIZ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Öncelikle ve içtenlikle belirtelim ki: Kürt kardeşlerimiz; ortak tarihimizin, Devletimizin ve medeniyetimizin temel ve tabii bir gerçeğidir... Milletimizin asli ve asaletli bir üyesidir.

Kürtlerin; kökenine, kültürüne ve kimliğine yönelik:

  • 1- İnkârcı gafillere
  • 2- İstismarcı hainlere karşı ciddi, cesaretli ama haysiyetli bir çözüm üretici adımların atılması zamanı çoktan gelmiştir ve geçmektedir.
 

Aslında yeni, hayali ve hamasi öneri ve özentiler de gereksizdir. Çünkü zaten bizi ortak Millet, devlet ve medeniyet yapan: Büyük Selçuklu Anadolu Selçukluları ve Osmanlı örneği halen önümüzdedir.

Üstat Bediüzzaman'ın, İttihat ve Terakki'nin ve Cumhuriyetin en hayırlı ve yararlı girişimlerinden birisinin:

"Kürtler ve Türkleri, bir üst kimlikle tek ve ortak millet saymalarını göstermesi."

Ve yine "Kürtlerin huzur, hürriyet ve saadetinin, ayrı ayrı devlet kurmakta değil, Türk kardeşleriyle birlikte ve Türk devletinin adil ve asil himayesinde ortak imkânlara ve sorumluluklara kavuşturulmasında olduğuna" işaret etmesi... oldukça önemlidir.

İnsanlık tarihinde, belki başka hiçbir halklarda görülmeyecek şekilde, et kemik misali kaynaşmış, yaygın ve gönüllü evliliklerle akrabalaşmış, Anadolu coğrafyasının her karışını ve bütün imkânlarını paylaşmış Türklerin ve Kürtlerin:

  • Hem inkarcı, ulusalcı ve dayatmacı gafillerin
  • Hem de isyancı, istismarcı ve ayrımcı hainlerin sinsi ve Siyonist oyunlarına; artık piyon olmamaları ve ortak sorunlarını onurlu ve önü nurlu bir yaklaşımla çözmeye çalışmaları, hem hepimizin hem geleceğimizin ve hem de ahiretimizin saadet ve selameti için, vicdani ve vatani bir mesele ve mesuliyettir.

Ahmet Özcan'ın Aralık 2004 Yarın dergisindeki şu tespitleri oldukça yerindedir.

 

Ortak Ev'e Dönüş: Allah, Vatan Ve Özgürlük

"Türkiye, küresel güçler arasında yaranma dansını bırakıp, kendi içindeki gerçek dönüşümün engellerini aşacak bir hamle yapmalıdır. Sadece iç bütünlüğü koruma çabası, statükonun restorasyonuna; yani faşizme yol açacaktır. Sadece dışa açılma ise: ya ABD'ye güvenlik ihracı gibi taşeronluk siyasetlerine (neo osmanlıcılık yada turancılık) veya AB üyeliği gibi tüm iddialardan vazgeçip etkisizleşmeye neden olacaktır. İç ve dış konsolidasyon, tek bir siyasetin, yani Türkler ve Kürtler ve diğer kökenler, birlikte ve büyüyerek bütünleşmenin paralel siyasetleri olarak yürütülürse ancak o zaman gerçek maksadına ulaşır. Bunun için Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye'nin milleti, Türk; Kürt ve diğer kardaş ve yurttaş halklar, Türkiye Avrasyası'nda, Mezopotamya-Akdeniz havzasında bir an önce bu ortak devlet ve ortak vatanın yeniden inşasını gündemlerine almalıdır."

En büyük Türkler'den biri olan Yıldırım Bayazıd'ın anası Türk değildir, Müslüman Rum'dur. 2. Abdülhamit'in annesi Müslüman olmuş bir Ermeni'dir. İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif' in babası Arnavut'tur. Kan bağına dayalı milliyetçiliği bırakalım. Hangi Türkçü, onları Türklük kadrosundan çıkarmıştır veya çıkarabilir? Onlar kendilerini Türk hissettiler ve vatanlarına hizmet ettiler. İbrahim Tatlıses babasının Arap, annesinin Kürt asıllı olduğunu; Mahsun Kırmızıgül de doğrudan Kürt olduğunu söylemişlerdi. Seher Dilovan "Alevi Kürt'üm, ana dilimde özgürce türkü söylemek istiyorum demişti. Varsın desinler. Bu ülke alt kimliğini açıklayanların elinde yıkılmaz. Velev ki, ekmeğini yedikleri bu vatana ihanet etmesinler.[1]

Osmanlı padişahlarının birçoğunun hanımı, şehzade ve sultanların anası devşirmeydi ve dönmeydi.

Evet; eski çağlarda ordular kentleri aylarca kuşatmada tutar, bir tür psikolojik harp taktiğiyle kenti teslim olmaya mecbur bırakacak kıvama kadar beklerlerdi. Ulaşım, gıda ve her tür yaşam ihtiyacı tükenene kadar direnen kentler; sonunda kısa çarpışmalarla düşer yada teslime mecbur edilirdi.

Kentlerin ele geçirilmesinde İspanyol komutan Cortes'in taktiği ise, iktidardaki kabileye rakip olan kabilelerin desteğini sağlamak ve gerekli asker gücü yanında istihbarat ve moral destekle tamamen yabancısı olduğu ülkeyi işgal etmekti. Bu sayede 500 civarında askerine on bine yakın yerli kabile askeri ekleyerek İnkaları yenmiş ve Meksika'yı fethetmişti.

Moğol istilası sırasında Anadolu beyliklerinin, Osmanlılara karşı Moğol safında yer alması da benzeri bir savaş taktiğinin ürünüydü. Moğollarla işbirliği yapan Türk beylikleri sayesinde Timur, Bayazıtı yenebilmişti.

Küresel faşist Siyonist koalisyon, soğuk savaştan sonra tüm dünyaya yayılma stratejisini bu eski savaş hileleriyle uygulamaya girişti. Sadece İşgal edeceği yerleri değil, finans gücü, iletişim ve eğlence sektörü sayesinde tüm dünyayı bir tür psikolojik kuşatma altına alarak ilerledi. Dünya halkalarının birçoğu ise, tıpkı İnka'lar ya da Osmanlılarla iç problemler yaşayan rakip kabileler gibi, "düşmanımın düşmanı dostumdur," mantığıyla bu saldırgan güçle ittifak yapma ya da en azından işgale seyirci kalma siyasetini takip etti. Bu manada küresel saldırganlığın başarısı, yerli statükoların kendi halklarını bıktıran siyasetlerine çok şey borçludur, denebilir.

Irak ve Afganistan'ın somut işgallerinde açık bir şekilde gördüğümüz bu trajik gerçek, maalesef Türkiye içinde geçerlidir. Küresel koalisyonun proje ve dayatmaları karşısında muhalif grup ve çevrelerin tutumu, Amerikan yerlilerinin, Anadolu beyliklerinin yada Irak, Afgan kabilelerininkinden pekte farklı değildir. Statüko, işlediği suçların bedelini kritik zamanlarda yalnız bırakılarak ödemektedir.

Yaşadığımız süreç, işte bu trajik savaş oyununun sonuçlarıyla sürmektedir.

Bu sürecin diyalektiği basittir: statüko, dış dinamiğin kuşatmasını bahane ederek kendine yeniden meşruiyet üretme gayretindedir. Muhalif unsurlar ise, statükonun eski suçlarını bahane ederek, dış dinamiğin değişim fırsatları yaratacağını gözleyerek meşruiyet zeminini terk edip, hayal hatırına hakikatı çiğnemektedir.

Din ve Devletin Birlikte Yıpranışı!

Sorun sadece menfaat ve hıyanet şebekelerinin meşruiyet sorunu da değildir. Daha derinde, toplumsal bilinçaltında taşlar yerinden oynamaya başlayıp, temel değerler devrilmektedir. Toplumsal benliğin temsil dili olarak din ve onun mekânı olarak devlet, çoğu zaman kendisine rağmen yaydığı güven, aidiyet ve asabiye duygularını zedeleyecek bir tarzda eritilir, etkisizleşir ve önemsizleşir. Bu manada devlet, gündelik siyasetin çok ötesinde, derinlerde oynadığı belki de tek olumlu toplumsal işlevini kaybetmeye yönelir. Din ise, manevi güven ve ahlaki erdemlerin içinin boşaldığı, kabuğunun ise bu içeriksizleşmenin suçunu örtecek tarzda geliştiği bir sahte dindarlaşma paradoksuna düşmektedir. Ortaya çıkan sonuç, toplumunun kendine güveni ve asabiyesini kaybetmesidir. Özellikle Doğu Bloku ülkelerinde sistemin çözülüş sürecinde yaşanan olaylar, tamda bu tür bir krizin göstergesi gibiydi. Sovyet güdümlü güçlü devlet ve din yerine ikame edilmiş ideoloji olarak sosyalizm, paralel bir krize girmiş, ortaya çıkan zeminde güven ve asabiyesi tahrip olmuş, toplumlar kolayca ve de seve seve kapitalizme yönelmişlerdir. Soğuk savaştan on yıllar sonra bile, Gürcistan ve şimdi Ukrayna örneğinde sahnelenen iktidar krizleri, kastettiğimiz türden devlet ve ideoloji krizi ve toplumsal etkisinin son örneği idi ve yine Kırgızistan'da George Soros'un finanse ettiği birkaç sivil toplum örgütü ve medya eşliğinde sahnelenen demokrasicilik oyunu, köklü toplumsal değer ve algıları aşarak kitle manipülasyonunun kolay örnekleri olarak tarihe geçti.

Türkiye, benzer bir sürece özellikle 28 şubat 1997'den itibaren yaşamaktadır. Ani ve kaotik manipülasyonlar yerine, daha rafine ve zamana yayılmış toplumsal mühendislik usülleri ile sürdürülen bu süreç, "17 ağustos depremi, 2001 ekonomi krizi ve AKP'nin iktidar olma süreci" şeklindeki kritik dönüm noktalarıyla yol almaktadır. Medya ve diğer kamuoyu oluşturma araçları sayesinde toplum; adeta hipnotize edilmiş, son 30 yıllık iç savaşlar sürecinin yorduğu toplumsal benlik, AB hayaline kilitlenerek adeta havlu atmıştır. Hemen her sorun, agrandize edilmiş haliyle ve her biri bir lobiyi temsilen icazetli birkaç aydının demagojik medya tartışmaları eşliğinde içi boşaltılarak tartışılıyormuş gibi yapılan bir psikolojik harp taktiğinin malzemesi yapılmıştır.

Bir yanda her şey kendi haline bırakılmış ve kendiliğinden olup bitiyormuş gibi süren atalet ve belirsizlik havası, öte yanda ise en ayrıntılı ekonomik, sosyal, siyasi ve psikolojik programların uygulandığını gösteren rafine uygulamalar yaşanmaktadır.

İşte bu kontrollü dağınıklık: din ve devlet krizinin, yani toplumsal güven ve asabiyenin tükenişini temsilen; devletin ve de bir üst değerler dizgesi olarak Din'in abartılı kabuklarla şişmesi; ama içerik olarak etkisiz ve önemsiz kalışının göstergesidir. (Mevcut iktidar bu çift yönlü tükenişin rasathanesidir.) İşte bu girdap yüzündendir ki, Türkiye, sorunlarını tartışamaz, çözemez ve ilerleyemez hale gelmiştir. Bu durumu kolaylık olsun diye; "ikinci Tanzimat süreci" olarak kodlayabiliriz. Zira Tanzimat dönemi, dış dinamiğin dayatması ile değişmenin adıdır. Ama tarihimiz, Cumhuriyet döneminin bazı uygulamalarını saymazsak, iç dinamikle değişememenin, varolana, statükoya esir kalmanın, bir tür kasılma halinin örnekleriyle doludur. Maalesef, çoğu durumda Türkiye, daha doğrusu bu bağlamda devlet, elde olanı da kaybetme korkusundan kaynaklanan kasılma halinden kurtuluş yolu olarak dış dinamiğin dayatmalarına da kendi eliyle kapı açmaktadır.

Yine Tanzimat örneğinden gidersek, son iki yüz yıllık dönem boyunca; önce iktidar elitleri yabancı konsolosluklardan icazet alarak güç devşirme yöntemini tercih etmiş, muhalifler ise yine bu kapıdan girerek dış dinamiklere yaslanıp talep ve itirazlarını dile getirmiştir. Mustafa Reşit Paşanın İngilizciliği, Ali ve Fuat paşaların Fransızcılığı, Mahmut Nedim paşanın Rus yaranlığı, İttihat Terakkinin Alman ittifakı siyasetleri göz önüne alınmadan, Osmanlıya isyan eden balkan halkları ya da Arapların batılı güçlerle işbirliğini sorgulamak;  ve yargılamak, ne kadar tutarlı olabilir? Eğer sorun batıya yaslanarak ayakta kalmak, meşrulaşmak, batılılaşmak ise, bu halkların bu amaçla Türkiye'nin taşeronluğuna ihtiyaç duymayıp, kendi başlarına bu yola girmesinin anlaşılmaz bir yanı yoktur.

Benzer bir süreç, bugün Rusya'da yaşanmaktadır. Rus elitleri 1990'lı yıllardan itibaren batı ile işbirliğine yönelirken, eski peyklerinin birer birer kendi başlarına batıya açılmasına da ihanet gözüyle bakmışlardı. Oysa, ortada bir ihanet varsa, bu her zaman ilk yolu açanındır!?

Oligarşi Eliyle Uygulanan ‘Sevr'!

Türkiye, işte bu batıya bağımlılık tarihinin son evresinde, ABD ile AB arasında, batılılaşma ile sonuçları arasında; kritik bir dönemeçte şaşkın vaziyettedir. Bu kritik süreçte ise, toplumsal benliğin ve asabiyenin temsilcisi olarak devlet, adeta kendi eliyle uyguladığı ‘Sevr' politikalarının bedelini ödemektedir. Solcuları, İslamcıları, Kürtleri, Alevileri, gayrı müslimleri, hatta fazla milliyetçi sayılan Ülkücüleri; sırayla, hep birlikte suçlayarak veya birini tutup ötekine vurarak, sürekli dışlamanın, ayrımcılık yapmanın, iç tehtit saymanın Sevr'den, yani ülkeyi ve milleti bölmekten başka bir adı ve anlamı var mıdır? İşte şimdi, bu siyasetin sahipleri, yada milletin devletini; kendi tımarı ve arpalığı olarak gören oligarşik elitin, dış baskılar karşısında timsah gözyaşları dökmesi, yahut milli birliği, vatanı, ülkeyi, devleti savunur gibi görünmesi, ne derece inandırıcıdır. Statüko, can havliyle, üç doğruyu beş yanlışla karıştıran paranoyak analizlerle, sözde antiemperyalist reflekslerle meşruluğunu tazelemeye çalışırken, bu ülkenin bağımsızlığını, varlık ve bekasını, birlik ve bütünlüğünü bir kez dahi sorgulamak aklından geçmemiş, ama bu bozuk ve baskıcı yapılanmaya adaletsiz paylaşıma, batıcılığa ve ayrımcılığa isyan ederek sahici demokrasinin pratik muhalefetini yürütmüş solcular, İslamcılar, Kürtler, Aleviler ve hatta bir kısım Ülkücüler, bu süreci sadece esefle seyreder olmuşlardır.

İsyan bastırma yöntemleri, muhalefeti susturma tarzı, askeri darbeler, fişlemeler, sansür, sürgün, tenkil, sistematik işkence, kitap ve film yakmalar... Türkiye tarihinin okul, cami, baraj ve yol yapma yanında bu zulüm ve eziyetlerle de dolu olduğunu bir an için unutmadan meseleleri konuşmak zorundayız. Zira, toplumun hafızası hiçte sanıldığı gibi zayıf değildir, sadece "çalıyı dolaşmayı ite dalaşmaya tercih edecek" kadar tarihi tecrübenin süzülmüş zekası nedeniyle unutmuş görünür; ama ilk fırsatta genel yönelimiyle tepkisini dile getirir. Şimdi AB'ye olan ilginin asıl nedeni budur. Birkaç sahiden ajan dışında, toplumsal düzeydeki AB beklentisi, esas olarak işte bu birikmiş tepkilerin dışavurumu gibidir. Toplumun, devletten dayak yemiş hemen her kesimi, şimdi dolaylı yoldan bunun hesabını sormak, en azından bir daha tekrar etmemesi için gerekli altyapının düzenlenmesini istemektedir. Yani halk, AB'yi bilinçli bir kurtuluş tercihi olarak değil, malum ve mevcut zulüm rejiminin inadına desteklemekte, belki de bu yolu manipüle edilmektedir.

Statükocu oligarşi, sanki devlet ve ordunun sahibi imiş gibi davranarak; devleti ve orduyu birlikte yıpratmıştır. Yine batılı devletler ve NATO gibi küresel kurumlara bağımlılığı reel politikle meşrulaştırmaya çalışmıştır. Sevr siyasetiyle; milleti kamplara bölmüş birbirine düşman etmiş ve çatıştırmıştır. Şimdi tüm bunları ABD yada AB nin oyunu yada planı imiş gibi sunma uyanıklığına başvurmaktadır. Türkiye'yi batı adına kendi tımarları olarak görenlerin; Türkiye'yi batıya bağımlı kılmanın yolu olarak sürdürdükleri bu yönetme tarzı, şimdi kendilerini temize çıkartıp tüm günahları batıya yükleme uyanıklığı ile devam etmektedir. "Alavere dalavere, oligarşi yarın da devlete" olsun istenmektedir. Yani, oligarşi kaynaklı anti batıcılık, antiemperyalizm, anti ABD'cilik, Anti AB'cilik ve sözde ulusalcılık; tek kelime ile sahtedir ve en az batıcılık kadar, Amerikancılık, Avrupacılık, İsrailcilik kadar gayrı millidir.

O halde, başta belirttiğimiz diyalektiğin çözümü için şunun altını çizebiliriz:

  • 1. Statüko; kendine yeni meşruiyet zemini ararken, onu yalnızlaştırmak ve yıkılışını engellememek.
  • 2. Muhalefeti ise "gâvura kızıp oruç bozma" yolundan çevirmek, yani meşru zeminden çıkarak batıya yem olmaktan sakındırmak gerekir.

Bu bağlamda, her ikisi de temelde batı ile işbirliği içinde olan batıcı ve sözde ulusalcı kanatların makasından Türkiye'yi çıkartmak, öncelikli teori ve eylem zeminidir. Bu zeminin altını çizerek, bu teori ve eylem için bir örnek olaydan yola çıkıp, yeni bir geleceğin inşasına dönük özgür bir tartışma yürütebiliriz.

Kavmiyetçilik ve Şövenistlik Yanlısı Milliyetçilik, Parçalayıcıdır!

Hemen belirtelim, konumuz bağlamında Osmanlı, bugün 25 civarında devlete bölünmüş bir büyük coğrafi ve siyasi ‘bütün'ün adıdır. Yani Osmanlı yönetim, rejim yada devlet siyasetleri konumuz dışındadır. Bugün bize lazım olan Osmanlının bu siyasi ve coğrafi bütünselliği nasıl kurup yaşattığıdır! Zira sorunlarımızın temelinde bu bütünlüğün olmayışı yatmaktadır. Ulusallık, bu bütünlüğü parçaladığı içindir ki, bugün Osmanlı coğrafyası etnik çatışmalar içinde kıvranmaktadır. Oysa tarihin erken dönemlerinden beri bu coğrafyanın temel diyalektiği, büyük bütün olma yahut; parçalanma arasındaki çelişkiye dayanır. Roma, Büyük Selçuklu ve Osmanlı, büyük bütün olma dönemlerini, bu devletlerin yıkıldığı devreler ise  -ki 80,100 yıl sürmüştür- fetret ve çözülme devrelerini temsil eder. Yani bu coğrafyada hiçbir zaman uzun süre ayrı ayrı devletçikler halinde yaşanmamıştır. Ya bir dış istila ile kavimler ve dinler değişmiş ya da: bölgede bir asli dinamik ortaya çıkıp toparlayıcı rol üstlenerek yeniden bütünlüğü sağlamıştır. Osmanlı işte bu son bütünlük devrinin adıdır. Şimdi ise ulus devletler ve milliyetçilik sayesinde parçalanma hali yaşanmaktadır. Tarihi diyalektik hala işlemekte ve büyük bütün oluşturma eğilimi; artık asli dinamiğini beklemekte ve aramaktadır. Bu manada, bölgedeki 25 devletin hepsi sahtedir ve her biri bir emperyalist gücün kolonisi, sömürgesi veya tımarıdır.

Meseleye bu açıdan bakmadan iç ve dış sorunları konuşanların sadra şifa bir çözümlerinin olmaması da bundan kaynaklanır. Çünkü parçalanmışlığı kabullenerek ve de batıyla bağımlılık ilişkileri içinde ne söylenirse söylensin sıfır toplamlı oyun devamlı tekrarlanacaktır... Sadece piyonlar, yıpranınca değiştirilip atılacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, işte bu parçalanmışlığın sonucu olmakla birlikte, yeniden toparlanmanın asli dinamiği olma vasfına ve şansına da sahip bulunmaktadır. Bu noktada

  • 1. Cumhuriyetin ulus devlet karakterini ebedi bir ilahi ilkeymiş gibi sunanlarla,
  • 2. Cumhuriyetin özünde mündemiç büyük toparlayıcı dinamiği esas, ulusal formu ise geçici bir nefes alma dönemi olarak görenler arasındaki çelişki, meselelerin asıl tartışma noktasıdır.

Kürt meselesi, bu bağlamda, "ulus devlet" saplantısı kaldığı sürece, hiçbir şekilde çözülemeyecek ve de Müslüman halkların ve devletlerin birbirine düşmesini sağlayacak bir fitne olarak devamlı kaşınacaktır. Bu fitne ortamından ise; sadece Kürtler değil, Türkler, Araplar ve İranlılar da payını alacaktır, almaktadır. Ulusal kimlik bağlamında Kürtleri bir yere koyamama, bölgedeki devletlerin sıkıntısıdır. Aynı bağlamda yeni bir parça-devlet, hatta batı destekli İsrail'in peyki bir ajan devlet kurma davası da, Kürtlerin sıkıntısını ortaya koymaktadır. Her emperyalist savaş ortamında; bunu fırsat bilip devlet kurmaya kalkan Kürt aşiretlerinin bu trajik tarihi, hem adalet ve insaf açısından yeter dedirtecek bir trajediyi, hem de antiemperyalizm bağlamında; yeni bölünme ve parçalanma eğilimini temsil ettiği için, yine "yeter" dedirtecek bir düşmanlığı besleyip kamçılamaktadır. Kürtlerin hem bu trajedinin hem de düşmanlığın öznesi haline gelmesi, oturup yüzyıllık muhasebeyi yapmanın zamanının geldiğini bütün kör gözlere sokmaktadır. Osmanlının dağılma sürecinde apar topar kurdurulan sahte bölge devletlerinin de meşruiyeti sorgulanmalı ve tekrar büyük bütün yönünde ortak ve tek bir devlet oluşturma siyaseti gündeme alınmalıdır. Sorunları konuşacak ve çözecek tek meşru zeminin bu olduğu, artık anlaşılmalıdır.

Ve bu acı gerçekleri ve yapıcı çözüm ve çareleri, 50 yıldır haykıran ve bu yüzden nice haksızlık ve hakaretlere uğrayan, Erbakan'a kulak asılmalı ve sahip çıkılmalıdır.

 Erbakan Hoca'nın yıllar önce Bingöl'de " Türk-Kürt ayrımını kamçılayacak, kardeşlik ve birlik bağlarını koparacak ve ırkçılık damarlarını kışkırtarak söylem ve eylemlerden sakınmalıyız" anlamındaki haklı ve hayırlı uyarılarını, ayrımcılık sebebi sayıp ona ceza yağdıran ve partisini kapatanların bugün resmen ve fiilen Kürdistan'ı kurma hıyanetlerine alkış tutmalarının sebebi iyi araştırılmalıdır.

Bu bağlamda, azınlık raporu ile gündeme gelen Türkiye'nin adı, milletin kimliği gibi tartışmalar, esasen bu bağlamda tartışılmadığı için, elde olanı da kaybetme korkusunu tetiklemekte, haklı ve meşru taleplerin dahi bastırıldığı eski statüko reflekslerini harekete geçirmektedir. Bu dumanlı havalarda, doğruyla yanlış, hainle vatansever, haklıyla haksız bir birine karışmakta, özellikle batı ağzıyla konuşmanın onursuzluğu ise, bıktırıp usandırmaktadır.

Türkiye'nin yeni bir kimliğe değil, yeni bir ortak ülkü ve davaya ihtiyacı vardır. Türkiye'nin kimliğini tartışmaya açanlar, eğer niyetleri üzüm yemek ise, aynı mantık ve gerekçelerle ABD'nin, AB ve üye ülkelerinin de isim, kimlik, ulusal karakter ve değerlerini sorgulamak zorundadırlar. İslamcılık yada Marksizm gibi bir büyük anlatı çerçevesinde, yeni ve daha iyi bir dünya kurma bağlamında enternasyonalizmi savunmanın veya ulusallığı sorgulamanın en azından bir tutarlılığı vardır. Ama AB süreci gibi tamamen masaldan ibaret ve de onursuz bir yol uğruna Türkiye'nin varlığını tartışma konusu etmek, sorunları tartışmak değil, batı adına Türkiye'nin varlığını tartışmaya açmaktır... Oysa, Türkiye'nin (ve de bölgede bir diğer sahici devlet ve ülke olan İran'ın) varlığı tartışma dışı tutulmalıdır. Bunları tartışmaya açmak, ne adına olursa olsun, emperyalizme ajanlıktır. Türkiye, sorunlarını bu alçakça tertipler eşliğinde yeni sorunlar çıkartarak değil, kendi gerçekliği ile yüzleşerek aşacaktır.

Milli Demokratik Değişim ve Yeniden İnşa!

Bu bağlamda, Türkiye'nin temel sorunları ve onları çözecek ülküleri şunlardır:

1-Batıya bağımlılığa son verecek ekonomik ve siyasi reformlar, bu manada yerleşik oligarşinin ve masonik bürokrasinin tasfiyesine, milletin her alanda güçlendirilmesine kapı açmalıdır.

2- Osmanlı coğrafyası başta olmak üzere, yakın havzadan başlayarak her komşusuyla karşılıklı rızaya dayanarak, gümrük birliği, stratejik ittifaklar, bölgesel birlikler, konfederasyonlar ve özel ilişkiler gibi yollarla bir Osmanlı (Türkiye) Avrasya'sı oluşturmalıdır. D-8 canlandırılmalıdır.

3-Çok kutuplu dünya siyasetini yakından izlemek ve BM de daha etkin ve aktif bir rol üstlenip bu siyasetin takipçisi olarak bütün bölge ülkeleri ve ezilen dünyanın sözcüsü olmaya çalışmalıdır...

Türkiye, ancak böyle bir siyasete yönelebilirse, iç bütünlüğünü ve gelecek korkusunu aşacaktır. Kendi Kürdüyle, başörtülüsüyle, Alevisiyle, gayrimüslimiyle Batı üzerinden konuşur hale gelmiş bir oligarşik devletin bu siyasete yöneleceğini beklemek saflıktır. Öyle ise önce Milli bir değişim ve devrim (restorasyon) kaçınılmazdır. 

Bu nedenle, en esaslı sorun: hala demokratik bir devrim ve milli bir yeniden inşa siyaseti olduğu açıktır. Bu ülkenin sorunlarını ise, milletin mevcut ve mel'un oligarşiye ya da Siyonist ve emperyalist merkezlere yem olmamış kafalarının çözebileceği tartışılmazdır.

Unutmayalım ki: Emperyalist kuşatma, aşılamaz yada yenilip yarılamaz, sanılmamalıdır! Ama ortak ülkü ve değerleri tahrip edilmiş bir ülkede, meşruiyeti olmayan bir oligarşik düzenle meşruluğunu hızla kaybeden her tür muhalif söylemin çatışmasından sadece topyekün tükeniş çıkacaktır.

Bu ülkenin sağduyusu, tarih ve millet idrakini koruyan, Allah, vatan ve özgürlük diyen bir yeni inşa hareketiyle örgütlenmek ve konuşmak zorundadır. Bu idrak içindeki kürdün türkle, türkün kürtle, alevinin, sünninin, müslümanın ermeninin rumun süryaninin birbiriyle çözülemeyecek sorunu yoktur. Türkiye Milletinin büyük çoğunluğunun karakteri de budur. Kuşatma altındaki ülkemizin psikolojik savaş araçlarıyla sürekli bir iç savaş yada kargaşa tehdidi altında tutulduğu da bir gerçektir. Ancak bu kuşatmayı kırmanın yolu, sahte çatışmalara taraf olmak değil, gerçek değişimin önünü açmaktır.

Bölgesel Demokratik Birlik!

Türkiye, küresel güçler arasında tercih yapma dansını bırakıp, kendi içindeki gerçek dönüşümün engellerini aşacak bir hamle yapmalıdır. Sadece iç bütünlüğü koruma çabası, statükonun restorasyonuna yani faşizme hizmetkârlıktır. Sadece dışa açılma ise ya ABD'ye güvenlik ihracı gibi taşeronluk siyasetlerine (Ne o Osmanlıcılık ya da Turancılık) veya AB üyeliği gibi tüm iddialardan vazgeçip etkisizleşmeye varacaktır. İç ve dış konsolidasyon, tek bir siyasetin, yani büyüyerek bütünleşmenin paralel siyasetleri olarak yürütülürse, ancak o zaman gerçek maksadına ulaşır. Bunun için Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye'nin milleti, Türk ve diğer kardaş ve yurttaş halklar, Türkiye Avrasyası'nda, Mezopotamya-Akdeniz havzasında bir an önce bu ortak devlet ve ortak vatanın yeniden inşasını gündemlerine almalıdır.

Türkler ve Kürtler... işte ancak bu bağlamda iç içe geçmiş Müslüman bir topluluğun iki tabii ismi olarak, tek bir milletin tek bir devletini adalet ve kula kulluğu ret (İlay-ı kelimetullah) temelinde örgütlemenin çabası dışında hiçbir meşru dava olmadığını unutmamalıdır!

 



[1] Tercüman / 17 04 2005 / Nuh Gönültaş


Bu yazarin diger makaleleri

AKP, PKK İLE MÜCADELE EDEMEZ!
  Çünkü: AKP'yi iktidara taşıyan da, PKK'yı kurdurup kullanan da...
Devami
DEMİREL'İN DERİNLİĞİ VE "EHVENÜŞŞER"CİLERİN DENSİZLİĞİ
  CHP ile işbirliğine girişen Süleyman Demirel, yıllarca "Din düşmanı...
Devami
MAFIA'YI DOĞURAN BATIL SİSTEMLER
Şeytani heves ve hesaplarla ortaya atılmış, daha bir insan ömrünü...
Devami
SAHİ SİZ, KİME HİZMET EDİYORSUNUZ?
  Milli görüş; bütün dünyaya huzur, barış, saadet, adalet getirmek...
Devami
TÜSİAD'IN TELAŞI, YOKSA İT DALAŞI MI?
  Başbakanla TÜSİAD "ateşkes"te anlaştı mı? Bir yanda Türkiye'de devlet...
Devami
GENÇLİĞİMİZ ELDEN GİDİYOR VE GELECEĞİMİZ KARARTILIYOR
Aile olarak hiçbir ahlaki değeri çocuklarımıza veremiyoruz Türkiye'nin değişik illerinde aile içi...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4199

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR