Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2616
mod_vvisit_counterDün6329
mod_vvisit_counterBu Hafta33470
mod_vvisit_counterGeçen hafta44068
mod_vvisit_counterBu Ay84471
mod_vvisit_counterGeçen Ay215469
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14403900

IP'niz: 3.95.131.208
Bugün: 13 Ara 2019

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11236040

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

BU ÜLKE SAHİPSİZ Mİ?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

 

Bu Neyin Gerginliği?!

Kaos gelip birdenbire üzerimize yıkılmadı. Türkiye 28 Şubat'tan beri adım adım bu noktaya yaklaştırıldı.

Bütün mesele; zulüm sisteminin, yani kapitalizmin sürmesi için Türkiye'nin yutulacak lokma haline getirilme projesidir.

Dış mihraklar bu projenin yürütülmesinde bu kadar başarılı olamazlardı; başarılarını Millî Görüş'ü parçalayarak gerçekleştirmek istediler. Bu yolda önemli mesafe katettikleri de söylenebilir.

Şimdi yeniden paldır küldür taze bir kaosun içine sürüklendik.

 

Ne yazık ki ne sokakta, ne de sokağa hakim olması gereken çevrelerde en azından şimdilik akl-ı selimi görmek mümkün değil.

Yargı organlarımıza hayasız, pervasız bir saldırı gerçekleştirildi...

Saldırıyı hangi katil yaparsa yapsın senaryo belliydi: Başörtüsü üzerinden bir kez daha inançlı milleti töhmet altına sokup cendereyi biraz daha daraltmak.

İlk yorumlarda deniliyor ki "Başörtüsü gerginliğinin tırmandırılması bu sonucu getirdi."

İnsaf sahibi herkes AKP iktidarıyla birlikte bu konunun rafa kaldırıldığını biliyor. Bunlar iktidara geldi geleli toplumun ümidini sömürerek başörtüsünün bir hak olduğu inancıyla hareket eden herkesi evlerine tıktılar. Hiç kimse, son üç yıldır sokakta bir tane başörtüsü eylemi olduğunu iddia edemez.

Başörtüsü tahriklerinin bu cinayete yol açtığını iddia etmek, en azından cinayetin üzerini örtmeye çalışmakla eş anlamlıdır.

Yaşanan kaos ortamında iktidar bütünüyle iflas etmiştir. Umud edilirdi ki hiç değilse diğerleri sağduyuya sahip çıksın. Ne gezer!

Düşünme melekelerini yitirmiş bir yığın devletli, uluorta beyanatlar vererek insanların sokağa dökülmesini istiyor...

Emperyalistlerin, BOP'u en sıcak günlere taşımaya hazırlandıkları böyle bir dönemde Türkiye'ye sahip çıkacak bir merciinin kalmadığını görmek ürkütücü.."[1]

Böylesine kritik ve kaotik bir ortamda:

"Danıştay'a yapılan saldırı tamamen gerici, terörist, silahlı bir eylemdir. Bu eylemi gerek yapanları, gerek eylemi, gerekse bu eylemi yapan kişiyi oluşturan zihniyeti tamamen kınıyoruz. Bunu Sayın Cumhurbaşkanımız çok güzel bir şekilde dile getirdi. Dilerim, bu gibi olaylar tekrar olmaz. Gösterilen reaksiyon halkın duyarlılığı, hakikaten taktir edici... Ancak bu bir tek güne, bir tek olaya bir reaksiyon olarak kalmamalı, daimilik kazanmalı, devamlı olarak herkes tarafından takip edilmeli. Olayı Silahlı Kuvvetler olarak şiddetle tekrar kınıyoruz."

Şeklinde, "kamplaşmaya ve kışkırtmaya davetiye" olarak algılanmaya müsait biçimde demeçler veren, Kurmay Başkanlarının...

Ve "ülkücü, içkici, PKK, Hizbullah ve İsrail'le ilişkili" olduğu söylenen, ama aslında MOSSAD tarafından Bulgaristan'da eğitilen bir katilin menfur eylemini bahane edip yetmiş milyon Müslüman milletimizin tamamını rencide etmekten ve potansiyel tehlike olarak göstermekten utanmayan Ana muhalefet Başkanlarının...

Ve yine, kendi milletini, tarihi ve vicdani mesuliyetini, üç günlük koltuk sevdasına satan ve dış güçlerin kendilerini kurtaracağını sanan başbakanların ülkesinde, artık: O ülkeyi ve devleti, yine kendi öz milletinden başka, bir makam ve merci kalmamış demektir.

 

CHP'nin Tükenişi ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Bu meclis Cumhurbaşkanını seçerse, sine-i milletle döneceklermiş. Gerçekte, sine-i milletin kendisini var kılan tarihsel ve toplumsal değerlerinin tam karşıtı bir politika yapan, bu milletin varoluşsal kimliği olan her masum dini tezahürü devlet için tehlike sayan ve bu düzlemde anlamsız bir şekilde yaygara koparan, hatta darbe iması yapan bir siyasal akıl, bir siyasal parti, sine-i millete dönse ne olur ki? Sineden uzak olanın sineye dönmesi biraz ironik bir manzara ortaya koyuyor.

Bütüncül olmayan, orman tablosundaki bir tek ağaca odaklanan, ancak hakikatte ormanı orman yapan kahir çoğunluğu temsil eden ağaçları yok sayan, insanı çevreleyen tüm anlam ve kavram çerçevelerini kuşatamayan, kategorik indirgemeci, ayrıştırıcı, çözücü, monist, jakoben ve totaliter yaklaşımlar ve siyaset anlayışları bizatihi insan doğasına ve yaratılış olgusuna aykırı olduğu için artık iflas etmiştir. Fakat öyle anlaşılıyor ki, CHP kurmayları ya bu gerçeğin hala farkında değiller ve bundan dolayı büyük bir gafletin içerisindedirler. Ya da "battı balık yan gider" özdeyişi doğrultusunda böyle bir siyaset tarzından medet ummaktadırlar; bundan dolayı gerçekte kutsal-din karşıtlığını ifade eden, sözüm ona aydınlanmacı, dayatmacı, jakoben, monist-tek tipçi ve otoriter anlayışı bilinçli bir şekilde sürdürmektedirler.

Zira anlaşılmaktadır ki; halen CHP kurmayları, yaşadığımız çağda, bizzat Avrupalı filozof ve düşünürler tarafından düşünce çöplüğüne atılan 18. yüzyılın özellikle Diderot, De Allembert, Baron De Holbach gibi ateist, Volter, Hume gibi deist ve yine 19. yüzyıl "Tanrıyı neşterin altında görmezsem inanmam" diyen sığ ve yüzeysel, laikliği Tanrıyı yeryüzünden kovma harekatı olarak anlayan pozitivist bir mantalite ile düşünmektedir. Çünkü bu meclis, en azından bu milletin inancına tehlike gözü ile bakmayacak, halkla bütünleşecek, başörtülü şehit analarını gerekirse köşkte kabul edecek, üniversitede tesettüre sıcak bakacak birisini cumhurbaşkanı seçecek diye sine-i millete dönme kararı almak, Demirel tipi makyevelist siyasetçilerle ve İlhan Selçuk gibi yazarlarla aynı safı paylaşmak, millete yabancılaşmak değil de nedir? Bu cumhuriyeti, Atatürk'ün önderliğinde kuran milletin inançları ne zamandan beridir devlet için tehlike kategorisine konulmuştur? Ne zamandan beridir bir takım layüsel kurumlar, Millet Meclisinin iradesine ipotek koymaktadır? Hâlbuki en güçlü devlet Millet iradesine tabi olan ve hiçbir ayrım yapmadan kendi vatandaşlarının inançları ve kültürü ile uyum ve ahenk içerisinde olan devlettir.

Bu temelsiz düşünüş tarzı ülkemize Abdullah Cevdet, Baha Tevfik, Ahmet Nebil ve bilahere Nurullah Ataç gibi toplumuna tamamen yabancılaşmış, (alinasyon), yukarıda saydığımız Avrupalı düşünürlerin sofralarındaki kırıntıları tüketen zevat tarafından taşınmıştı ve halen ilkel uzantıları da devam etmektedir. İşin ilginç yanı, CHP'nin bugün Türkiye'de cereyan eden olaylar ve İslam söz konusu olduğunda göstermiş olduğu refleksin, Baha Tevfik, Abdullah Cevdet ve Nurullah Ataç gibi tiplerden daha arkaik, daha totaliter, daha sığ ve provakatif olduğudur.

Neden efendim, Cumhurbaşkanın eşi tesettürlü olursa, oraya bir molla çıkmış olurmuş ve molladan da Cumhurbaşkanı olmazmış. İnsaf, Atatürk'ün eşi cumhuriyetin ilk yıllarında, annesi ise ölene kadar tesettürlü olmuştur, şimdi bundan dolayı "Atatürk molla idi" mi diyeceğiz. Veyahut İmam Hatipli molla dediğiniz biri Başbakan oluyor da, Cumhurbaşkanı niye olamıyor? Var mı bunun bir mantığı? Aristo dahil tüm mantık kitaplarına göre bu bir saçmalıktır, çelişkidir. Ya da siz molla deyince ne anlıyorsunuz? Ali okulundan mezun cahil biri mi aklınıza geliyor? Maalesef, bu laikçiler, henüz tarihimizde molla diye anılan bireylerin, o dönemler de sadece dini değil, aynı zamanda matematik, astronomi, fizik, mantık ve felsefe gibi insan hayatında ve medeniyetin gelişmesinde son derece önemli olan disiplinleri temsil ettiklerini dahi bilemeyecek kadar cehalete saplanmış bulunmaktadır.

İddia ediyorum; tüm CHP'liler en entelektüel adamları ile birleşseler, Osmanlının ilk Şeyhülislam'ı olan ve Batıda ünlü Alman filozof Hegel dahil, eline su dökebilecek çok az sayıda filozof bulabileceğimiz Mola Fenari gibi tartışmasız ilim, mantık, felsefe ve düşünce devinin, varlık anlayışının (ontoloji) bir sahifesini dahi okuyamaz ve anlayamazlar. Filhakika Molla Cami'den, Molla Hüsrev, Molla Gürani'ye, çağ kapatıp çağ açan Fatih Sultan Mehmet'in manevi Hocası Akşemseddin'e, Molla Sadra ve sonrasına ve dahi Molla Said'e (Bediüzzaman) kadar uzanan yüzlerce molla vardır ki, bu bireylerin ilmi, felsefi, sosyal ve siyasal muhayyileleri asla ve kat'a CHP'nin şu anda temsil ettiği anlamlar ve kavramlar çerçevesi ile kıyası dahi mümkün değildir.

Bilmezler ki, hayranı oldukları Batıyı etkileyen, rönesans ve reformasyon sürecini tetikleyen şahsiyetler Farabi, İbni Sina, İbni Hazm, İbni Bacce gibi "molla" bilgelerdir. İslam'a olan vukufiyetleri ile ve özellikle Batı'yı İbni Rüştçü olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye bölecek kadar etkili olan felsefe dehası İbni Rüşt, Kadı olması ve İslam hukukundaki otoritesiyle birer molla alimlerdir.

Cumhurbaşkanının hanımı tesettürlü olamazmış! Bilmezler mi ki, Cumhuriyetin kuruluşunda ve İstiklal Savaşı'nın kazanılmasında "molla" diye aşağıladıkları insanlar ne büyük gayretler göstermiş ve yüzlercesi şahadete ulaşmıştır. İlk meclis Kur'an ve dualarla açılmıştır. Bilmezler mi ki, Çanakkale'de Atatürk'ün deyimi ile ağzında dua ve elinde Kur'an'la siperlere koşarak, gözünü kırpmadan şehit düşen Mehmetçiklerin annelerinin saçları röfleli, etekleri mini değildir, istisnasız Alevisi ve Sünnisi ile hepsinin başı örtülüdür. Bilmezler mi ki; ilk Cumhurbaşkanı Atatürk'ün eşi ve annesi tesettürlüdür. Babaları da silindir şapkalı olmadığı gibi, sarıklıdır yahut feslidir (Bu paragraftan mutlaka başı açık kadınlar zorlanarak kapanmalı, erkekler fes ve sarık giymeli anlamı çıkarılmamalıdır. Bu bir vakayı tespit etmektir. Zira dinde zorlama yoktur ve yine yüce Kur'an'ın ifadesi ile isteyen inanır, isteyen de inkâr eder. İsteyen de toplumun ahlaki vasatına göre istediği şekilde giyinebilir. İnandıkları sürece başı açık olan hanımlar da dinden çıkmış değillerdir.) Böyle olmaları, dedelerimizin, ninelerimizin insani ve gerçek medeniyet değerlerine sahip olmalarına engel teşkil etmemiştir. Hatta Batıya, kula kulluğu reddeden, adalet ve merhameti merkeze alan, ilahi ve tabii hukuka dayanan temel insan haklarını, bütün ırklar, diller ve dinler için kutsal sayan hakiki medeniyetin nasıl olacağını göstermişlerdir.

Yine bilmezler mi ki, esasen laiklik kutsalı-dini hakikatları kabul etmemek ve bütün mukaddesleri tepelemek değildir. Asıl laiklik hukukun üstünlüğü, bireysel hak ve özgürlükleri garanti altına alma ilkesinden hareketle, tüm inanç, düşünce grupları ve değerleri karşısında, biri birlerine hukuk dayatmasını önlemek suretiyle eşit ve adil durmak, onlara dinlerini ve hayata ilişkin felsefi kanaatlerini özgürce yaşama olanağını sağlamaktır. Ve nihayet bilmezler mi ki, bu topraklarda, hatta dünyanın her ülkesinde, kendi milletinin sosyal muhayyilesinden (Social İmagination) kopuk, kültürüyle tarihiyle, sanatıyla edebiyatıyla, diniyle irfanıyla, velhasıl diyalektiğiyle çelişki içerisinde olan "Siyasal Aklın" temsilcilerinin ülkelerine ve millete verecek hiçbir şeyleri olmadıkları gibi, darbeler hariç, uzun süreli iktidar olma şansları da yoktur.

Zira, Siyaset Felsefesi ve Sosyolojisi açısından iyi bir analiz yaptığımızda görülecektir ki, kendi toplumunun sosyal ve siyasal muhayyilesinden, tarihsel ve toplumsal yürüyüşünden kopuk, "montaj siyasal akılların", hareketlerin ve partilerin, bütün çabaları; gerçekte Ağrı Dağı'nın tepesinde muz, kutuplarda karpuz yetiştirmeye çabalamakla eş bir anlamlıdır.

Son olarak artık kabul edelim ki, oğullarını bu millet ve aziz vatan için feda eden şehit annelerini ve onların kızlarını başı örtülü oldukları gerekçesiyle, bir utanç abidesi olarak üniversitelerin kapılarından kovmak, eşi tesettürlü olan yahut dindar mütedeyyin Cumhurbaşkanı adaylarını tehlike kategorisine sokmak ve sine-i millete döneriz tehdidi ile zinde güçlere gönderme yapmak, en hafifiyle bu millete kötülük etmekten başka bir anlam taşımaz. Sadece ülkeyi kaosa, istikrarsızlığa (destabilizasyon) ve çatışma ortamına sürükler. Artık bunu anlamanın zamanı gelmedi mi? Daha önce bu filmi defalarca beraber izlemedik mi?"[2]

Danıştay Cinayeti ve AKP'nin Vebali

Başörtüsü/türban konusunda üzerine düşenleri yapmadığından olmamasından dolayı AKP hükümetinin bu saldırıdan dolaylı olarak sorumlu olduğunu vurgulamak isterim. Bu köşede Leyla Şahin'in AİHM'ye başvurusu üzerine söz konusu mahkemenin verdiği kararın sokakta da başörtüsü/türban yasağına yol açabileceğine işaret etmiştik.

Daha önceki yazılarımızda defalarca ele aldığımız bu konuları özetlersek, öncelikle AKP'nin, dini özgürlükleri Avrupa Birliği yoluyla elde etmeye yönelik siyaseti kelimenin tam anlamıyla iflas etmiştir. Başörtüsü/türban özgürlüğünü elde edeceğiz derken AİHM'nin Leyla Şahin davasında verdiği kararla birlikte bu konu daha da içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir. AKP hükümetinin AB yolunda gerçekleştirdiği uyum yasaları ise, meseleyi iç hukuka taşımış ve daha da karmaşıklaştırmıştır.

AKP uyum yasaları çerçevesinde Anayasanın 90. maddesine bir paragraf eklemiş ve buna göre, Türkiye'nin imzaladığı ikili anlaşmalar, taraf olduğu uluslararası anlaşmalar ve AİHM'nin kararları anayasamızla eşdeğer hukuk metinleri haline getirilmiştir. Bu arada AİHM, Leyla Şahin'in başvurusu üzerine başlayan mahkeme sürecini tamamlamış ve karar temyizden de geçerek nihai şeklini almıştır. Mahkeme, kararında Türkiye devletinin üniversitelerde başörtüsü/türban yasağı uygulamasını haklı bulmuş ve Türkiye'nin yaptığı savunma doğrultusunda karar vermiştir.

Abdullah Gül'ün başında bulunduğu dışişleri bakanlığı tarafından yapılan savunmada Türkiye gibi laik bir ülkede, başörtüsü/türban gibi bir giysinin kesinlikle siyasi bir simge olduğu ifade edilmiş; bunun arka planındaki kafa yapısının da demokrasi ve laikliği ortadan kaldırmayı amaçladığı iddia edilmiş; dolayısıyla bunun, toplumun büyük bir kesimi tarafından yakın tehlike olarak algılandığı belirtilmiş ve Mahkeme de bu savunmaları haklı bulan bir karar almıştır. Bu sebeple Mahkeme'nin kararının giderek sokakta da başörtüsü/türban yasağı getirebileceği bu köşede defalarca belirtilmişti. Nitekim okuluna gidip gelirken başörtüsü/türban takmakda ısrar eden bir anaokulu öğretmeninin davasında Danıştay 2. Dairesi, öğretmenin disiplin cezasına çarptırılmasını uygun bulan bir kararı benimsedi.

 

O tarihte başta Başbakan olmak üzere hükümet çevreleri ve başka bazı muhafazakar/İslâmi gazeteler Danıştay'ı ve bilhassa ilgili dairenin yargıçlarını suçlayan açıklamalar yapmışlardı. Bu tavır doğru değildi ve 14.02.2006 tarihli yazımızda bu konuları uzun uzadıya ele almıştık. Anayasanın ilgili maddesi değiştirilip, AİHM kararları anayasa hükmü haline getirildikten sonra, Danıştay'ın neden bu kararı verdiğini sorgulamak çok tuhaftı. Başbakan ve AKP üst yönetiminin Danıştay'ı suçlayan açıklamalar yapması bu açıdan kabul edilemez nitelikteydi. Ayrıca tipik bir iki yüzlülük içeriyordu.

Meseleyi açıkça ortaya koymak gerekirse, hükümetin yapması gereken başörtüsü/türbanın üniversitelerde eğitim yapılırken giyilmesini mümkün kılacak anayasa değişikliğidir. Anayasayı değiştirmek için yeterli çoğunluğu vardı; ama yapmadı. Şimdilerde Anavatan Partisi bu konuda eksik kalan sayıyı tamamlamak konusunda hükümete tam destek vereceğini söylüyor. O halde hükümet neden gerekli adımları atmıyor? Ama bu arada başörtüsü/türban yasağından sürekli şikayet ediyor. Bu, tam bir takiyye ve iki yüzlülüktür. Bu tavır ve Danıştay'ın hedef gösterilmesi dünkü menfur hadisenin meydana gelmesinde ne kadar etkili olmuştur? Bunu bilemeyiz; ama açık olan bir şey var ki, bu hükümet sorunu çözmek istemiyor.

Bu da akıllara başka sorular getiriyor: Acaba AKP, Amerika'daki Yahudi lobilerine ve Avrupa Birliği'ne Batı karşıtı bir İslâmi anlayışın sembolü olduğu gerekçesiyle başörtüsü/türbana destek olmayacağı konusunda garantiler mi vermiştir? Ben iddia ediyorum ki, bu sebeplerden dolayı adım atamıyorlar; ama sanki sorun Danıştay'dan kaynaklanıyormuş gibi ikiyüzlü bir tavır sergiliyorlar. Bunun sonucunda kendilerine bel bağlayan geniş muhafazakâr kitleleri kaybetmeleri söz konusu olacak; ama umarız, Türkiye'yi bir gayya kuyusuna atmazlar.[3]

AKP'nin mecliste yeterli sayısı var; Ama ağırlığı ve saygınlığı yoktur!

Milletimiz kendilerine iktidar fırsatı ve ruhsatı verdi, ama AKP'nin inancı, davası ve sevdası yoktur!

Oysa:

Yüz kiloluk sütün içine bir avuçluk yoğurdu koyduğunuz zaman sabah kadar o bir avuçluk yoğurt, yüz kiloluk sütü yoğurda dönüştürür.

Yoğurt, azlığından korkmaz. Kazanın dibine oturur ve kendine değeni kendine benzetir.

Dünya genelinde zalimlerin sayısı mü'minleri korkutamaz!

Küçücük bir mum, kocaman salonun içindeki karanlığı kovmaya ve köşe bucak gizlenmeye mecbur ediyor.

Mum, yanacağı vakit salonun kendisinden binlerce kat büyüklüğünden korkarak yanmazsa kendisi de karanlıkta kalır.

Işığın saniyede üç yüz bin kilometre hızla geldiğini biliyoruz. Peki karanlığın hızı ne kadar?
Karanlığın hızı da saniyede üç yüz bin kilometredir. Işık bir yerden ne kadar hızla çekilirse karanlıkta o hızla gelir.

İbrahim suresinin beşinci ayetinde imanı nurla, kafirliği de karanlıkla tarif etmiş Rabbimiz.
Demek ki insanları sapıtan yollar çok ama insanları iki dünyada da mutlu edecek yol tek o da insanların çizdiği yol değil, Allah'ın indirdiği kitap da belirtilen yoldur.

Azlığımıza ve zayıflığımıza bakıp ümitsiz olamayız, kâfirin güçlü olması da bizi faaliyetimizden alıkoyamaz.

Son günlerde bazı yazar-çizer, uyur-gezer insanlarımız bilerek veya bilmeyerek, gafilce veya haince dinin düşmanlarını büyüterek insanımızın direncini yok etmeye çalışıyor.[4]

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Milli Gazete / 20.05.2006

[2] Dr. Lütfü Özşahin / Milli Gazete / 20.05.2006

[3] Hasan Ünal / Milli Gazete / 18.05.2006

[4] Milli Gazete / 22 05 2006 /  M. Toptaş

Mehmet DENİZ -

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

TARİHİ ÇAĞLAYAN COŞKUSU VE KUVAYI MİLİYE ŞUURU
  "Can feda kılınsa, kurban, kan aksa Yine de korunur, Mescid-i...
Devami
GÜDÜMLÜ HÜKÜMET VE DÜDÜKLÜ MUHALEFET: AKP-CHP VE CEM UZAN
  AKP'nin akreplik başarıları?!  Gerçekten Adalet ve Kalkınma Partisi iddia...
Devami
AMERİKA'NIN TÜRKİYE'YE BAKIŞI VE BATIŞ ÇIRPINIŞLARI
  ABD Pentagon danışmanı, Deniz Harp Okulu kıdemli strateji araştırmanı,...
Devami
İSRAİL'E HİZMET; İSLAM'A VE İNSANLIĞA HIYANETTİR
Adnan Menderes'in ve Turgut Özal'ın akıbeti RTE ve AKP'lileri bekliyor! Korkut...
Devami
SİYONİZMİN ERMENİ KARTI VE YERLİ HIYANET ODAKLARI
Tanzimat fermanı, Sevr, Mondros ve Lozan... Hedefleri hep aynı:...
Devami
İSLAM DİNİ DİRİLİŞ DİNAMİĞİ VE STRATEJİK GÜÇ BİRLİĞİ DİSİPLİNİDİR.
  Bütün mazlumlar dünyası ve özellikle Ortadoğu ve ülkemiz için İSLAM;...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 6081

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR