ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün5579
mod_vvisit_counterDün7037
mod_vvisit_counterBu Hafta32318
mod_vvisit_counterGeçen hafta38599
mod_vvisit_counterBu Ay97547
mod_vvisit_counterGeçen Ay149785
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17021687

IP'niz: 3.239.40.250
Bugün: 15 Oca 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12269361

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

ERDOĞAN’A İNANMAK, AMERİKA’YA ALDANMAK DEMEKTİR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Başta ABD olmak üzere onun kuyruğuna takılanlar son günlerde hep bir ağızdan “Suriye kimyasal silah kullanıyor” yalan balonunu üflemeye başlıyordu. ABD E. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Brüksel’de yine aynı şeyleri tekrarlıyordu. Arkasından da, “ABD Türkiye’nin hava savunma sisteminin güçlendirilmesi çalışmalarına katkıda bulunmayı kararlaştırdı“ deniyordu. “Suriye kimyasal silah kullanacak“ açıklaması müdahale için “en çürük” gerekçe oluyordu. Herhalde Amerika’daki yalan merkezlerinin uydurma yetenekleri iyice kaybolmuştu.

Saddam kimyasal silah suçlamasına şu yanıtı veriyordu:

Irak işgali öncesinde Saddam’la dönemin AKP’li Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen görüşmesi sırasında Irak Ticaret Bakanı Mehdi Salih Saddam’ın “Irak’ta kimyasal silah yok. Bunu en iyi Amerika bilir. Ama ben ne yaparsam yapayım Amerika Irak’a saldıracak“ dediğini anlatıyordu. Gerçekten de Saddam’ın dediği oldu. Amerika saldırıp, Irak’ı işgal ediyor ve bir gram bile kimyasal silah bulamıyordu. Zaten fazla da aramadı. Saddam’ın dediği gibi Irak’ta kimyasal silah olmadığını en iyi o biliyordu. Ama kimyasal silah gerekçesiyle yapılan saldırıda bir milyondan fazla Müslüman Iraklı katlediliyordu. AKP ise Kimyasal silah iddialarını ve Saddam’ın füze rampalarını gerekçe göstererek, TBMM’den onay almadan Amerikan özel kuvvetlerini Türkiye üzerinden Irak’a geçiriliyor, Erdoğan ABD askerlerinin sağ salim ülkelerine dönmesi için dua ediyor, daha sonra da “Hani Irak’ta kimyasal silah vardı? Bunlar işgale bahane yapıldı!” diye hava atıyordu.

Hayret, Erdoğan'dan Esad'a aynı şok suçlama geliyordu!

Şimdi Suriye’de de aynı yöntem izleniyor, “Esad kimyasal silah kullanacak“ iddiaları yine aynı merkezden piyasaya sürülüyordu. Amerika’da o gün Powel vardı, şimdi Cohn Kerry. İşbirlikçileri de aynı AKP ve aynı Erdoğan oluyordu. ABD'nin Suriye politikasını kökten değiştirecek kimyasal silah iddiasını bu sefer Başbakan Erdoğan, gündeme getiriyordu. Başbakan, Suriye'de yaşanan çatışmalarda kullanılan kimyasal silahların “Esed yönetimine bağlı güçler tarafından atıldığını” savunuyordu. Daha ilginci Erdoğan “16 Mayıs'ta ABD'ye yapacağı ziyarette Obama ile kimyasal silah konusunu ele alacaklarını” belirtiyordu. Başbakan Erdoğan, Japon Nikkei gazetesine verdiği röportajda, gündemdeki konuları değerlendirirken, bunları söylüyordu. Böylece Başbakan’ın Beyaz Saray’a kabul edilme şartları da ortaya çıkıyordu.

1-      Hamas’ı İsrail’i tanımaya ikna etmek

2-      Esad’ın kimyasal silah kullandığı yalanına resmiyet kılıfı geçirmek.

“Türkiye yüz binlerce Suriyeli mültecinin kendi topraklarına sığınmalarını insani bir şekilde sağlamıştır. Türklerin bu sığınmacılar için kurdukları kamplar, yeterince para sağlandığı takdirde, neler yapılabileceğini gösteren bir modeldir. Ancak Türkiye’nin, artarak devam etmesi muhtemel olan mülteci akınının bedelini tek başına ödeme lüksü olmadığı gibi, kendisinden böyle bir şey beklemek de doğru değildir” diyerek Suriye krizinin Türkiye için yarattığı sonuçları ve özellikle mülteciler meselesini etraflıca inceliyordu. Rapordaki tespitler ve rakamlar, bu konudaki insancıl tutumu övülen Türkiye’nin nasıl ağır bir sorumluluk yüklendiğini ortaya koyuyordu: Şu anda Türkiye, ülkelerinden kaçan 450.000 Suriyeliyi barındırıyor. Hükümetin bunları geçici olarak yerleştirmek için harcadığı meblağ ise bir ile bir buçuk milyar dolar arasında tahmin ediliyordu. Raporun Suriye’deki iç gelişmelerle ilgili değerlendirmelerinden çıkan sonuç hiç de iç açıcı değildi. Bu çatışma durumunun daha aylar -belki de yıllar- sürmesi olasılığından söz ediliyordu. Türkiye sürekli artan bu yükü (ki rapora göre sığınmacı sayısı iki veya üç misli artabilir) tek başına çekmek zorunda bırakılıyordu. Bu sorunu halletmenin bir yolu, Suriye’nin Türk sınırına yakın bölgesinde, mülteci kamplarının kurulmasıdır. Ancak ICG raporu, bunu “güvenlik faktörleri” nedeniyle pek mümkün görmüyordu. Sizin anlayacağınız Türkiye bu sorunun yan sonuçlarına uzunca bir süre katlanmaya mecbur ve mahkûm ediliyordu. AKP’li Hüseyin Çelik; “Kürtleri tatmin, Türkler’i de ikna etmek lazım” diyerek rolünü itiraf ediyordu. AKP Genel Başkan yardımcısı Hüseyin Çelik, Erbil’de çözüm sürecine ilişkin konuşurken, Mesud ve Neçirvan Barzani’ye bu çağrıda bulunuyordu.

Murat Karayılan Kürt televizyonuna konuşurken, Özetle 3 talep ortaya atıyordu:

      Silah bırakmak için Öcalan'ın serbest bırakılmasını şart koşuyor

      PKK'nın uluslararası terör örgütleri listesinden çıkarılmasını istiyor

      TSK ve Emniyet’e bağlı Özel Kuvvetlerin lağvedilmesini talep ediyordu.

Karayılan, PKK'nın yeni söylemini de; "Yeni Türkiye, yeni Ortadoğu, yeni dönem!" olarak açıklıyordu. AKP’li yetkililer: “Yeni anayasa PKK istedi diye yapılmayacak” diyerek, ağızlarındaki baklayı çıkarıyordu. Çünkü Yeni Anayasayı, PKK’ya siyasi meşruiyet ve Kürdistan’a özerklik isteyen dış odaklar dayatıyordu. AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal’ın sözlerinden çıkan sonuç buydu. Sonunda Yeni anayasa terörist PKK’nın silah bırakma şartlarından birine dönüşüyordu.

“(...) Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacak, Kürt halkının inkârını sona erdirecek, varlığını ve özgürlüğünü kabul edecek, tüm kimliklerin, inançların ve mezheplerin hak ve özgürlüklerini garanti altına alacak, eşitliğini sağlayacak olan yeni demokratik bir anayasanın yapılması hayatidir.” sözleri bunu gösteriyordu.

Terör örgütü PKK’nın Kandil sorumlusu Murat Karayılan yaptığı açıklamada, silah bırakma sürecinin ‘ikinci aşama’sı olarak bunları söylüyordu.

Son zamanlarda Tayyip Erdoğan’ın, “aşama” kelimesini sık kullanmaya başlaması dikkat çekiyordu. Herhalde elinde ayrıntılı bir proje bulunuyordu ve bunu “Küresel Kriz Grubu” hazırlıyordu. Projenin bundan sonraki aşamaları, Murat Karayılan’ın açıklamalarıyla da kabak gibi ortaya çıkıyordu. “Federasyona dayalı Yeni Anayasa” ve “Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması” şart koşuluyordu. Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin federasyona doğru götürülmesi konusunda ABD ve AB’nin tam desteğini aldığı anlaşılıyordu.

Tam da bu ortamda, Cemaatin Akil adamlarından Cemal Uşşak “Fetullah Gülen’in Türkiye’ye dönmesinin şiddetle arzulandığını, ama bunun gerçekleşmesi için, önce demokratik bir yeni anayasa yapılmasının şart olduğunu” açıklıyordu. Acaba Fetullah gülen şimdiki anayasaya göre kendisini suçlu mu hissediyordu?

Oslo görüşmelerini cemaatin sızdırdığını söyleyen Murat Karayılan’ın iddiaları Fetullahçıları panikletiyordu. Öcalan’ın avukatı İrfan Dündar ise KCK iddianamesinde yer alan ifadesinde, Oslo görüşmelerini PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu’nun sızdırdığını söylüyordu.

Öcalan'ın Avukatı: “Karasu Sızdırdı” diyordu.

“Oslo görüşmeleri olarak bilinen paralel süreçte, PKK’nın kırsal alanında faaliyet yürüten üst düzey örgüt mensupları olan Sabri Ok, Adem Uzun, Mustafa Karasu, Zübeyir Aydar, Nuriye Kespir ile toplam 12 adet değişik yer ve tarihlerde görüşmeler yapıldı. Hatta bu görüşmelerin bazılarına ait ses kayıtları basına sızdı. Benim bildiğim kadarı ile basına sızdırılan ses kayıtları Mustafa Karasu tarafından yapılmıştı” Terör örgütü PKK’nın elebaşlarından Murat Karayılan, 2011’deki Oslo görüşmelerinin sızdırılmasıyla Milliyet, Vatan ve Radikal gazetelerinde çıkan iddiaları: Acaba PKK üst düzey yöneticisi Mustafa Karasu, aynı zamanda CIA ve Cemaatle de mi bağlantılıydı?” sorularını gündeme taşıyordu.

Tam böyle bir süreçte, terörist İsrail Suriye’ye yönelik üst üste hava saldırıları düzenliyor, Şam yakınlarındaki bilimsel araştırma merkezini ve diğer askeri tesislerini vuruyordu. ABD Siyonist Yahudi lobilerinin kuklası Obama ise, bu saldırıları haklı buluyor, İsrail’i destekliyordu. İsrail“Suriye’den Lübnan’a gönderilecek füzeleri” ve “Kimyasal silah tehdidini” bahane etse de aklı ve vicdanı olan hiç kimse bu palavraları yutmuyordu. Artık resmen ve fiilen Suriye’nin parçalanması ve BOP hedefine yaklaşılması için; İSRAİL’İN, AKP’NİN, EL–KAİDE’NİN, Amerikancı ARAP Yönetimlerinin hep birlikte ve aynı cephede Siyonizm’e hizmet ettiklerini ortaya koyuyordu. Ve tabi zalim ve hain Esed güçleri de, en acımasız ve ahlaksız katliamlarıyla, bu şeytani cepheye mazeret ve meşruiyet kazandırıyordu.

Bu şeytani planın Türkiye merkezi Hatay, askeri üssü ise Ürdün yapılıyordu. Vatikan’ın başına oturtulan Arjantinli İtalyan Yahudi göçmeni Papa jorge Mario Bergoglio ise Arjantinli Yahudi Haham’ı Abraham Skorka ile yazdığı kitapta (sabre El Cioloyla Tiearra – Cennette ve yeryüzünde): “Osmanlı Türklerinin masum Ermenileri katlederek, Alman Nazilerinin ise, mazlum Yahudilere karşı soykırıma girişerek, tarihin en vahşi ve şeytani kavimleri olduklarını ispatladıklarını” yazma küstahlığında bulunuyor ve ellerindeki kanı, yüzlerindeki karayı, bizim yüzümüze bulaştırmaya çalışıyor; ama daha önce “papalık misyonunun basit bir parçası olmaktan gurur duyduğunu” söyleyen Fetullah Gülen’den hiçbir yanıt gelmiyordu. Evet artık tarihi bir dönüşümle, hem Siyonist-emperyalist güçlerden, hem de içimizdeki işbirlikçilerden, birlikte kurtulmak gerekiyordu

PKK-BDP-İsrail ilişkileri resmiyet kazanıyordu!

Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren İsrail, Arz-ı Mevud hayalini gerçekleştirmek için var gücüyle çalışıyordu. Başlatılan yeni süreçle birlikte daha da pervasızlaşan Siyonistler, Türkiye sınırları içinde Mavi Marmara şehitlerine bile dil uzatıyordu. BDP’nin Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş’ın daveti üzerine şehre gelen Kudüs Mavesseret Tsion Belediye Başkanı Arie Shamam yaptığı açıklamada: İsrail’in Mavi Marmara saldırısını, “haddini bilmez korsanlara karşı meşru müdafaa hakkı” olarak değerlendiriyordu. Shamam’ın bu küstahlığına karşılık, BDP’li Sur Belediye Başkanı ve arkadaşlarının ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü hepsi aynı tiynet ve zihniyet taşıyordu.

Kudüs Mavesseret Tsion Belediye Başkanı Arie Shamam, diğer Siyonist Belediye yetkilileri Yair Ramash, Haviv Levy ve Anges Casero, BDP’li Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş’ın daveti üzerine Diyarbakır’a geliyor, 4 gün boyunca Diyarbakır’da kalan heyetler karşılıklı protokoller imzalıyor, görüşmelerde bulunuyordu. Devletlerarasında sorunların olabileceğini anlatan Demirbaş, önemli olan halkların birbiriyle kaynaşması olduğunu dile getiriyor ve Siyonist İsrail’e yağ çekiyordu. Diyarbakır’ın çok kültürlü ve çok inançlı bir kent olduğunu anlatan Demirbaş, “Belediyelerimiz arasında, kültürel, sosyal, kadın, çocuk ve gençlik konularında işbirliği ve çalışmaların yapılamasını istiyoruz. Özgürlükler devletlere bırakılmayacak kadar değerlidir” diyerek ABD ve İsrail’in himayesinde, bağımsızlık peşinde koştuklarını ifade ediyordu.

“Türkiye Devleti yüzünden çok acılar yaşadık” diyerek İsrail’in himayesine sığınıyordu!

Diyarbakır’da Yahudilerin bir dönem yoğun olarak yaşadığını aktaran Demirbaş, “Diyarbakır’daki Yahudiler, 2. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası İsrail’e gitmişler. Hz. İlyas’ın Diyarbakır’da olduğu söyleniyor. Diyarbakır’da aynı zamanda bir Sinagog var. Yine Diyarbakır’da Yahudi bir mahalle ve bir Yahudi mezarlığı bulunuyor. Diyarbakır, resmi ideolojinin çıkışı öncesi, buruda olan halklar barış içerisinde yaşamışlar. O nedenle politikacıları dışarıda bırakarak, biz halklar yakınlaşmalıyız. Bu topraklarda, Kürtler, Ermeniler, Yahudi, Süryaniler, Yezidiler, Aleviler, Müslümanlar çok büyük acılar yaşadılar. Bunun nedeni de devletlerin politikasıdır. Biz artık, politikalardan uzak, halkları yakınlaştıracak çalışmalar yapmalıyız” diye konuşarak, katil İsrail’e yaranmaya çalışıyordu.

Siyonist Yahudi Diyarbakır’ı bağımsız başkent ilan ediyordu!

Kudüs Mavesseret Tsion Belediye Başkanı Arie Shamam, Diyarbakır’a davet edilmekten büyük bir memnuniyet yaşadığını anlatarak, bu ziyaretin halklar arasındaki ilişkileri güçlendireceğine vurgu yapıyordu. Shamam,“Bizim kentimizi ilk kuran bir Kürt’tür. Şu an nüfusumuzun yarısı Kürtlerden oluşmaktadır. Bu davet, bizim için çok önemli bir anlama sahiptir. Diyarbakır’da bulunmaktan çok memnunuz. Buraya geldiğimizde kendimizi evimizde hissettik. Bu ziyaretimizle inanıyoruz ki, Merkezi özellikteki Diyarbakır’da çok iyi bir ilişkinin başlangıcını yaparız. Almanya, Fransa ve İspanya’da kardeş belediyeyiz. Deneyimlerimizden de biliyoruz ki, şehirlerarasında iletişim ve ilişki, ülkeler arasındaki ilişkiden daha fazla başarılı olmuştur. Çünkü bu ilişkide politika yoktur, sadece yaşam vardır. İsrail’den buraya gelecek çeşitli alandaki heyetlerimiz burada çalışmalar yürütecektir. Bu sayede birbirimizi daha iyi anlayacağız ve ilişkilerimiz daha iyi olacaktır“diyerek, gizli kirli niyetlerini ortaya koyuyordu.[1]

  

BDP’liler Siyonist İsraillileri Diyarbakır’da ağırlarken, Suriye PKK’sı PYD’nin yan kuruluşu YGP’li terörist kadınlar Suriye’ye karşı savaşıyordu. Suriye’de terörist başı Öcalan’a bağlı YPG mensubu Kürt kadınlar da Esad’a karşı savaş açıyordu. PKK ile bağlantılı YPG grubunun amacı iç savaştan sonra özerk bir Kürt yönetimi kurulmasını sağlamak oluyordu. Anlayacağınız Suriyeli Kürt kadınlar, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad karşıtlarıyla ve İsrailli dostlarıyla aynı safta mücadele ediyordu. Times gazetesinde yer alan bir haberde, Suriyeli Kürt kadınların komutanı Ruken, “Bu yalnızca halk için değil kadınlar için de bir mücadele” diyordu. Times gazetesinde “Kadınlar Esad’a karşı silahlanıyor” başlığı altında yer alan haberde, Suriyeli muhaliflerin safında olduğu belirtilen Kürt kadının hikâyesi anlatılıyordu. Times muhabiri Anthony Loyd’un, Halep’in Şeyh Maksud mahallesinde, duvarlarında terörist başı Abdullah Öcalan’ın posterlerinin bulunduğu bir kuaför salonunda buluştuğu 27 yaşındaki Ruken, Halep’te 40 Suriyeli Kürt kadından oluşan birliğin başında bulunuyordu.

Times, Ruken’in ‘Türkiye’deki PKK ile bağlantılı’ milis (!) grubu olarak tarif ettiği Halk Savunma Birlikleri YPG üyesi olduğunu yazıyor ve YPG üyelerinden çoğunun Öcalan’a bağlı olduğunu belirtiyordu. Haberde, Mart sonuna kadar daha tarafsız bir çizgi izleyen YPG’nin Şam rejimine bağlı birlikle Şeyh Maksud bölgesinde beş gün boyunca çatıştığı hatırlatılıyordu. Muhabir, siyah savaş kostümü içinde, bir elinde dergi bir elinde telsiz olan bu genç kadın için “Suriyeli bir isyancıdan çok, Güney Amerikalı bir devrimciye benziyor” ifadesini kullanıyordu. Gazete, Suriyeli Kürtlerin siyasi olarak kendi aralarında ayrıştığını, bazı grupların Türkiye’deki PKK’ya yakın olduğunu bazılarının da Kuzey Irak’ta Kürdistan Demokrat Parti destekçisi olduğunu yazıyordu. “Çoğu, devrimden özerk bir Kürt yönetiminin doğmasını istiyor” yorumunu yapan gazeteye göre bu özellikleri, kendilerini İslamcı bir devlet kurma arayışındaki Özgür Suriye Ordusu’ndan ayıran bir özellik olduğu vurgulanıyordu.

Yalnız bırakılan şehit ailelerinin davasına şimdi de, İsrail lehine Meclis engeli getiriliyordu!

Mavi Marmara mağdurları: “Hükümet İsrail’le kendi sorununu çözüyor, bizim sorunlarımızı değil” diyerek feryat ediyordu. Bu olayda Şehit edilen Çetin Topçuoğlu’nun eşi Çiğdem Topçuoğlu: “Biz şehit aileleri olarak bu anlaşmayı kabul etmiyoruz. Bu söz konusu yasanın TBMM’den geçmesini de doğru bulmuyorum. Hükümet şu an İsrail’le sadece kendi sorununu çözüyor, bizim sorunlarımızı çözmüyor. Biz Filistin özgürleşene kadar Siyonist köpekleri affetmeyeceğiz. Namazlarımızda Filistin’e dua Siyonistlere lanet okumaya devam edeceğiz” diyerek olası gelişmelere tepki gösteriyordu.

Devlet hakkımızı ihlal ediyor!

Mavi Marmara şehidi Furkan Doğan’ın babası Ahmet Doğan ise: “Devletin İsrail’le anlaşması sonucu davaları düşürmesi demek vatandaşın hakkını gasp etmek demektir. Devlet bu davadan vazgeçebilir ama bizim vazgeçmemiz söz konusu bile olmaz. Katledilen devlet değil ki, devlet af etsin, katledilen bizim çocuklarımız. Biz İsrail’i hiçbir zaman af etmeyeceğiz. İki türlü dava vardır, biri ceza, diğeri tazminat. Devlet tazminatı alarak affedebilir ama ceza davasını affedemez. Eğer devlet böyle bir anlaşma yaparsa ve ceza davalarımız düşerse hakkımızı ihlal etmiş olur. Bu da hiç doğru olmaz. Son olarak şunu söylemek istiyorum. Devlet affetse de biz şehit aileleri olarak hiçbir zaman affetmeyeceğiz” diyerek haklı tepkilerini dile getiriyordu.

Ailelerin çoğu, Gazze’ye abluka kalkmadığı için tazminat anlaşmasına karşı çıkıyordu. Ancak tazminat anlaşması ve bunun karşılığında davanın düşmesi için ailelerin rızasının gerekmediği ortaya çıkıyordu. İsrail ile süren pazarlıklara göre muhtemel anlaşma iki devlet arasında gerçekleşecek ve metin onay için TBMM’ye taşınacak ve Meclis’in onayı sonrasında anlaşma, Mavi Marmara davasının dayanağı yasaların üstünde bir hukuki statü kazanacaktı. Ardından İsrail, Türk tarafına bir fon veya benzeri şekilde parayı yollayacak, ailelere ödemeyi Türk devleti yapacaktı. Ödemeyi almayı reddeden aileler de haklarından feragat etmiş sayılacaktı.

İHH Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Oruç, “İsrail tazminat ödemeli ve önce ambargoyu kaldırmalı. Suç işleyenlerin cezaları affedilmemeli, hiçbir dava hiçbir şekilde sonuçlandırılmamalı. İlk gün bunları söylemiştik, bugün de aynısında ısrarlıyız. Türkiye’de hukuki olarak da davaların Meclis’e gitme yoluyla bozulması ihtimali yok. Hele hele TBMM’de İsrail askerlerini affedecek bir mekanizmanın olacağını düşünmüyorum. Mavi Marmara davasının TBMM’de bozulacağı yönünde bir bilgi almadık. İnşallah böyle bir şey olmaz” diye uyarıyordu.

Ve tabi AKP iktidarının ve Başbakan Erdoğan’ın İsrail’e yönelik horozlanmalarına ve kof palavralarına aldanıp arka çıkan kesimlerin, aslında bunların İsrail ve ABD’nin Siyonist hedeflerine taşeronluk yaptıklarını da artık anlamaları gerekiyordu.



Milli Gazete / 01 05 2013


Bu yazarin diger makaleleri

MİLLİ DERİN TÜRKİYE SİYONİST DENGELERİ BOZUYOR
  İran'la Doğalgaz anlaşmasına ABD'nin tepkisi bitmiyor ABD niye, Türkiye ve...
Devami
Sertlik, Her Zaman Netlik ve Mertlik Göstergesi Sayılır mıydı? Yoksa ZAHİRİ PALAVRALAR, GİZLİ PAZARLIKLARIN KILIFI MIYDI?
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın: "54 yıldır bu ülkeyi affedersiniz kapısında sürüm sürüm...
Devami
TIRMANAN RUS KRİZİNİN TRAVMASI VE TAHİR ELÇİ MUAMMASI
Öyle anlaşılıyor ki, birileri Türkiye ile Rusya’nın bozuşmasını hatta kavgaya...
Devami
İRAN'A SALDIRI HAZIRLIĞI VE TÜRKİYE'Yİ KARIŞTIRMA ŞEYTANLIĞI
  ABD Başkanlık seçimi yarışında Demokrat aday Obama'nın, Cumhuriyetçi adaydan...
Devami
ASKER SESSİZ& TÜRKİYE SAHİPSİZ Mİ?
  Sahnelenen olayların kendisine değil, perde gerisine bakmayan... Kavga eden...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1175

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR