Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün9173
mod_vvisit_counterDün8370
mod_vvisit_counterBu Hafta36619
mod_vvisit_counterGeçen hafta42824
mod_vvisit_counterBu Ay142214
mod_vvisit_counterGeçen Ay133233
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14246174

IP'niz: 3.93.74.227
Bugün: 22 Kas 2019

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11159739

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

Atatürk Kadar Bile İçtihat ve Islahat Konusunun Önemini ve Gereğini Kavrayamamış “Adil Düzen” Tenkitçisi İlahiyat Prof.larının “YAKLAŞIM” KUSURLARI VE “YORUM” KISIRLIKLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

Atatürk Kadar Bile İçtihat ve Islahat Konusunun Önemini ve Gereğini Kavrayamamış “Adil Düzen” Tenkitçisi İlahiyat Prof.larının

“YAKLAŞIM” KUSURLARI VE “YORUM” KISIRLIKLARI

      

Prof. Sabahattin Zaim, Prof. Hayrettin Karaman, Prof. Abdülaziz Bayındır, Prof. Ahmet Tabakoğlu, Prof. Fahrettin Atar, Prof. İrfan Gündüz, Prof. Mehmet Yazıcı, Faruk Beşer ve Kerim Aytekin ekibinin tenkidi bir yaklaşımla kaleme aldıkları “ADİL DÜZEN Hakkında Rapor” (İST. 1993) ve yine Sn. Recep T. Erdoğan’ca (ve anlaşılan malum odakların dolduruşuyla) yine bu ekibe Erbakan’ın Adil Düzen’ine alternatif olarak hazırlatılan yeni Adil Düzen tasarımlarını içeren toplam 304 sayfalık doküman sağ olsun dostlarımızca elimize ulaştırıldığı gün dikkatle okunup incelenerek yanıtları yazılmıştı.

Öncelikle; “Bazı konuların muğlak (kapalı) olması, uygulamada rahatlık ve kolaylık için bunların olgunlaştırılması ve netliğe kavuşturulmasıhususundaki tenkit ve temenniler yerindedir ve yararlıdır.

Ayrıca bu önemli ve ilmi tasarının yok sayılmayıp ciddiye alınması ve cevabi bir hazırlık mecburiyeti (belki de mahcubiyeti) duyulması da elbette sevindirici ve ümitlendirici bir aşamaydı. Çünkü bu Zevat “Faizsiz Sistem ve İslami Düzen” konularında kafa yoran, kalem oynatan, cesaretli yorumlar yapan ve eserler ortaya koyan seçkin ve bilgin şahsiyetler konumundaydı. Ama elbette bunlar, “Tenkit meşru, tahkir memnu” kaidesine uyulmak şartıyla, bu Zevatın yetersiz, yararsız ve gereksiz bulduğumuz yaklaşımlarını eleştirme ve kendi kanaatlerimizi te’yid ve tahkim etme hakkımıza engel sayılmazdı.

Örneğin; “Bunun geçmişte ve günümüzde uygulanmış şekli ve pratik örneği bulunmamaktadır” tenkidinde, maalesef bilim adamına yakışmayan ve sıradan kimselerin ilim ve feraset ayarını yansıtan bir gaflet ve cehalet sırıtmaktadır. Çünkü zaten Adil Düzen programları, çağdaş ihtiyaçlardan doğan ilmi içtihatlar ve örneği bulunmayan orjinal programlardır. Ve işte bu içtihatlar beşeri olduğu için tenkide açıktır ve sizin yaptığınız da bu bağlamdadır. Aksi halde, İlahi hükümleri ve Nebevi prensipleri tenkit, zaten imana aykırıdır. Kısaca bu İlahiyat Prof.ları Muhterem Zevatın “Adil Düzen’i Tenkit” veya “Adil Düzen’e Alternatif” diye ortaya koydukları raporlar, maalesef “İçtihat kısırlıklarını örtmek amacıyla edebiyat ve hamasete sığındıkları” düşüncesine yol açmaktadır. Bu talihsiz tavırlar, kendi konum ve sorumluluklarına yakışmayacağı gibi, günümüzdeki ilim erbabının düştüğü te’vil (Yusuf: 21. Ayetteki manasıyla) ve tecdid şuuru noksanlığını yansıtması bakımından da üzücü bir manzaradır.

Bu Zevatın: “Adil Düzen A’dan Z’ye yeni bir sistem değildir. Milletimizin yüzlerce yıldır uyguladığı, bu nedenle köklerini tarihimizden ve manevi değerlerimizden alan bir sistemin günümüz şartlarına uyarlanmış şeklidir” tespitleri de doğru gibi görünen, ama sanki bir ilmi gerçeği gizlemeyi hedefleyen talihsiz açıklamalardır. Çünkü Adil Düzen, yepyeni ve orijinal ilmi içtihatlardan oluşmaktadır, tarihteki uygulamaların günümüze uyarlanmasıyla ortaya çıkmamıştır. Böyle bir iddia Adil Düzen çalışanlarının ve cihat-içtihat erbabının ulvi gaye ve gayretlerini hafife almaktır. Elbette Kur’an-ı Kerim ve Sünnet öğretileri temelinde tarihi tecrübelerden, ilmi birikimlerden, hatta akıl ve araştırma sonucu elde edilen batılı sistem ve medeniyet örneklerinden yararlanılmıştır, ama bunu geçmişteki herhangi bir sistemin taklidi, kopyası ve günümüze uyarlanmış şekli saymak, ya Adil Düzen’i anlamamak veya bile bile gerçeği çarpıtmaktır.

Üstelik bu tenkitler, bizim yazdığımız “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” (Ahmet Akgül) kitabı üzerinden yapılmış, ancak her nedense bu durum saklanmış ve bizim yorum ve yaklaşımlarımızı içeren “Adil Düzen’de Dış Politika Esasları, Adil Düzen’e Geçiş sürecindeki Sorunların Aşılması ve Ara Formüllerin Hazırlanması” gibi konular, Üstat Süleyman Karagülle başkanlığındaki Akevler Ekibince yazılmış gibi tenkide tabi tutulmuşlardır. Ve zaten yanlışı ve aksaklığı bulunamayıp sadece taklidi bir özet tekrarı yapılmıştır. (Not: Bu durum konu başlıklarından rahatlıkla anlaşılmaktadır.) Ve tabii “Adil Düzen projesinde eksiklik ve aksaklık var” derken, bu hazırlıkta ibadet usül ve esasları, ahlaki olgunluk düsturları yer almamış diye tenkit etmek, kasıtlı bir karalama niyeti taşımıyorsa, mutlaka olayı çarpıtma ve saptırma gayreti için yapılmıştır. Çünkü Adil Düzen projeleri, klasik bir ilmihal kitabı ve ibadet, ahlak konularını detaylarıyla açıklayan bir fıkıh kaynağı olarak hazırlanmamıştır. İlmi, İslami ve İnsani ihtiyaçlara ve çağdaş standartlara uygun Yeni Bir Sistem Modeli ortaya koymak amaçlanmıştır.

Maalesef bu Zevatın; yeni bir İçtihat ve Islahat ihtiyacını tespit ve tavsiye eden Mustafa Kemal’in, doğru bakış açısına bile ulaşamadıkları anlaşılmaktadır:

"Din vardır ve elbette lâzımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz vardır. Malzemesi iyi ve sağlamdır; fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramıştır. Harçlar döküldükçe, yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş ve dikkate alınmamıştır. Aksine olarak birçok yabancı unsurlar karışmış, zoraki -tefsirler, hurafeler- binayı daha fazla hırpalamıştır. Bugün bu yıpranmış binaya dokunulamaz, (gerçek temelleri esas alınıp) tamir de yapılmazsa zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde (sarih (açık ve net) ayetler, sahih (gerçek ve sağlam) hadisler istikametinde, ama çağdaş ihtiyaçları giderici mahiyette) yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır."[1]

"Ey arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür, tarih boyunca ilâhî takdirin tezahürlerine bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki çağda incelenebilir: İlk çağ; insanlığın çocukluk ve gençlik çağı, ikinci çağ; insanlığın erginlik ve olgunluk çağıdır. İnsanlık bu birinci çağda, tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddi vasıtalarla kendisiyle ilgilenilmeyi (yani Allah’ın Resulleri aracılığıyla eğitilip yönlendirilmeyi) gerekli görmektedir. Allah, kullarının gerekli olan olgunluk noktasına ulaşmasına kadar, içlerinden vasıtalarla (Peygamberler yoluyla) kullarıyla ilgilenmeyi ilâhî gereklilik saymıştır. Onlara Hz. Adem’den itibaren kaydedilmiş, kaydedilmemiş sonsuz denecek kadar çok peygamber ve elçi göndermiştir. Fakat Peygamberimiz aracılığıyla insanlığa (Hakkı-Bâtılı, Doğruyu-Yanlışı, Yararlıyı-Zararlıyı öğretmek üzere yeni Nebi ve Kitap gönderip) en son dinî ve medenî hakikatleri verdikten sonra, artık insanlıkla aracı yoluyla temasta bulunmaya (ve yeni bir peygamber yollamaya) gerek görmemiştir. İnsanlığın anlama derecesi, aydınlanma ve olgunlaşması her kulun doğrudan doğruya (Kur’an’la ve Resulüllah’la) ilâhî ilhamlarla temas yeteneğine ulaştığını kabul buyurmuştur. Bu sebepledir ki Hz. Peygamber, peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve (Allah’tan getirdiği) kitabı (Kur’an), en mükemmel kitaptır."[2] diyen Atatürk’ü doğru anlamak, uygun yorumlamak ve böylece hem din istismarcıların hem de devrim simsarlarının sömürü çarkını bozmak zaruri bir ihtiyaç halini almıştır.

Tenkitte Usül Hataları ve “Esas-Asıl” Çarpıtmaları:

1- Tenkitlerde Taklitçilik yapılması yanlıştır:

Adil Düzen’e alternatif olarak hazırlanan, ancak “bütünsel ve örgütsel bir ilmi sistem” olmaktan ziyade, bizim orijinal Adil Düzen projelerimiz kavram ve kalıp olarak aynen taklit-kopya edilerek, içeriği ise hiçbir bilimsel değeri olmayan teorik ve sloganik temenni ve tavsiyelerle doldurulmuş bulunmaktadır. Hatta Adil Ekonomik Düzen’deki en önemli kurumlardan olan Hakkı Müktesep Kredisi” ve “Rehin Karşılığı Kredi” gibi konuların; içeriği, pratiği ve hangi ayet ve hadislerin hedeflerine karşılık olarak belirlendiği? bile maalesef kavranılamamıştır.

2- Tenkitlerde; İslami ve İlmi Temel Esasların değil, Teferruatın ölçü alınması yanlıştır:

Çünkü içtihatta sadece; sarih ayetler, sahih hadisler, müspet bilimler ve insani gereksinimler doğrultusunda aklıselim ve vicdani tatmin esastır. Daha önce yapılan içtihatları delil (dayanak ve kaynak) almak yanlıştır. Çünkü, ancak değişmez Mutlak Doğru’lara göre yeni içtihatlar yapılır. Kaldı ki, herhangi bir içtihadi-ilmi hazırlığa “Bunları hangi ayet ve hadislerden çıkardınız?” sorusu, ya kasıtlı bir çarpıtmadır veya cehalet mantığıdır. Doğru yaklaşım: “Bu içtihadi neticeler, şu ayet ve hadislere ve şu icma-i ümmete aykırıdır” şeklindeki tespitleri ortaya koymaktır.

3- Tenkitlerde; Yeni Teklifler sunulmaması, doğru ve doyurucu Yeni Projeler ortaya konulmaması yanlıştır ve noksanlıktır:

“Şu kanaatler yersiz ve yanlıştır, şu içtihatlar gereksiz ve yararsızdır, şu teklifler eksik ve muğlaktır” demek, ilmi ve seviyeli bir tenkit sayılmayacaktır. Bunların yanında doğru ve yararlı olanı, uygun ve uygulanabilir kuralları da ortaya koymak lazımdır. Aksi halde bu tenkitlerin hasbi ve halis olmayıp, haset ve fesat damarıyla yapıldığı ve karalamaya çalışıldığı kuşkusu uyanacaktır.

4- Tenkitlerde; Tedbir kılıflı, Bâtıl’a ve Batı’ya Teslimiyet Zaafiyeti sırıtmaktadır:

Prof. Mehmet Yazıcı’nın “Kazanç Özgürlüğü ve Ribâ Yasağı” başlığında, herkesçe malum olan ve Kur’an’ın yasaklama maksadını yansıtan “FAİZ” yerine “RİBA” kavramının kullanılması, sanki bugünkü Banka Faizlerini ve özellikle Siyonist sömürü sistemine İslami jelatin olarak geçirilen “Faizsiz Bankacılık” sahteciliğini meşrulaştırma çabasıdır.

Prof. Sabahattin Zaim başkanlığındaki heyetin “Adil Düzen Hakkında Rapor: 2. Alt Sistemlerin Değerlendirilmesi cc. Faiz ve Faiz Davranışı” bölümünde:

“Adil Düzen’de faizin tanımı yeniden yapılmakta ve kapsamı arttırılmaktadır” denilmesi, maalesef “sadece kişilerin kendi aralarındaki borçlarda aldıkları fazlalık faizdir, bugünkü banka sistemi faiz değildir ve caizdir” şeklindeki marazlı mantık haklı çıkarılmaya çalışılmaktaymış gibi bir görüntü sunulmaktadır.

Bu tür sakat ve kasıtlı yaklaşımlar, ilmi ve İslami çözümler üretmek ve bunları yürütecek cehd ve gayreti göstermek azim ve iradesinden mahrum Hocaların, Batıya ve Batıla gizli teslimiyet tezahürünü yansıtmaktadır.

5- Bazı Tabir ve Tarif hatalarına takılıp; asıl Mana, Maksat ve Mahiyetin dikkatlerden kaçırılması yanlıştır:

“C- Dini-Ahlaki Düzen: a) Din Anlayışı ve İslam’a Bakış Açısı” başlığında;

İslam’ın bir bütün olarak algılanmasının ve “Dini-Ahlaki” düzenin genel yapıdan ayrı vurgulanmasının yanlışlığı üzerinden Adil Düzen projelerinin kötülenmeye, hatta imaen küfre düşürülmeye çalışılması haksızlıktır. Evet, ilmi kural ve kurumların daha uygun ve oturaklı ve yanlış algılardan (istifhamlardan) uzak kelime ve kalıplarla anlatılması lazımdır. Ancak kelimelerdeki söz (ifade) kılıflarıyla uğraşılıp, ilmi metotlar ve İslami-insani maksatlarla üretilen kavram ve kuralları önemsizleştirmeye ve gereksiz göstermeye çalışmak, hele bir ilim adamına asla yakışmamaktadır. Yani “ÖZ”de kusur bulamayınca “SÖZ”deki hatalara sarılıp kendini savunmak boşunadır. Kaldı ki Adil Düzen’de “Dini ve Ahlaki Yapılanma” başlığındaki “Din” kavramı İslam’ın tamamı için değil “Tarikat, Cemaat, Mezhep ve Meşrep” gibi sadece, ibadet ve ahlak eğitimini önceleyen doğal ve sosyal yapılanmalar için kullanılmıştır. Üstelik Adil Düzen, sadece Müslümanları değil, farklı din ve düşünceden bütün insanlığı kapsadığı ve İslam’ın dışındaki bütün din ve mezhepler sadece inanç, ibadet ve ahlak öğretilerinden ibaret sayıldığı için ve maalesef toplumda DİN deyince sadece bunlar anlaşıldığı için böyle bir başlık sakıncalı bulunmamıştır. Ama bu tür istifham ve istismarlardan kurtulmak için “Manevi ve Ahlaki kurumlar ve sorumlulukları” gibi bir başlık daha münasip olacaktır. Yoksa, İslam’ın topyekûn; kavram, kurum ve kurallarıyla bölünmez bir bütün olduğu gerçeğinin, İmam Hatip 1. sınıf talebeleri bile farkında ve şuurundadır. Bunu hatırlatmak için profesör olmaya gerek duyulmamıştır.

6- Bu tenkitlerde; “Teori ve Tasarı” konumundaki Şahsi (beşeri) kanaat ve içtihatların, NASS (dini esas) yerine konulması ise en büyük hatadır!

Şu gerçeği önemle ve özellikle hatırlatalım ki; bütün Mezhepler ve içtihadi hükümler, elbette BEŞERİ’dir. Bunların “İLAHİ”leştirilmesi temelinden yanlıştır. Çünkü bu yaklaşım ilim ve içtihat sahiplerini “ERBAB”laştırmak ve tabulaştırmaktır. Vahye ve Sünnete dayandığı için, elbette İslami İçtihatlar Hakka ve hayra en yakın, insanlık onur ve huzuruna en yatkın kanaat sonuçlarıdır. Ancak İmamların ve Ulemanın içtihatlarını kutsallaştırıp bir nevi Kur’an yerine koymak, maalesef en yaygın bir düşünce marazıdır.

“Ve Resül dedi ki: Ey Rabbim, gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş (vaziyette) bıraktılar” (Furkan: 30) ayetinde ikaz ve ihtar edilen bir durum da, Müçtehitlerin içtihatlarını ve Mürşitlerin yorumlarını ve kitaplarını, temel kaynak sayıp resmen olmasa da, fikren ve fiilen: “Bunlar varken Kur’an’a ihtiyaç yok!” vartasına yakalanmaktır.

7- Bu zevatın hazırladığı “Adil Düzen Hakkındaki Rapor”da; tenkitler yazılmış, temenniler sıralanmış, ama asıl ihtiyacımız olan “Yeni bir sistem takdimi” bir türlü yapılmamıştır. Bu durum a) Ya ilmi yetersizlik ve kısırlıktan, b) Ya imani cesaret ve ciddiyet noksanlığından, yani korkaklıktan, c) Veya mevcut zalim Dünya Düzenine (Siyonist sömürü sistemine) angaje olmaktan ve bu faizci kapitalizme İslami kılıf geçirerek devam ettirme gayelerine kiralanmış olmaktan kaynaklıdır.

8- Acı bir itiraf: Adil Düzen tenkidi yapan ve Erbakan karşıtı malum çevrelerin kışkırtmasıyla yola çıktıkları anlaşılan bu şahsiyetlerin, Akevler ekibiyle tek ortak tarafları; Rahmetli Erbakan Hoca’nın “İçtihatla CİHAT ilişkisini ve vazgeçilmez iksirini” bir türlü kavrayamamaları; içtihatlar sonucu ortaya konulacak Adil bir Düzenin hangi çaba ve inkılaplarla uygulanma şansının ve şartlarının sağlanacağını hâlâ bilip bulamamalarıdır. Erbakan’ın; “Ya yeryüzünün tamamında hükmünüzü yürütecek bir güce-konuma ulaşacaksınız, veya bir kasabada bile Hak düzeninizi uygulayamazsınız!” tespitlerindeki hikmet ve hakikati ya anlamadıkları veya Siyonist sömürü çarkını yürüten Süper Güçlerle başa çıkılamayacağı kanaatine kapıldıkları için, mevcut Deccalizme-Şeytanizme teslimiyet zafiyetinden hâlâ kurtulamamışlardı.

Şu farkla ki, Akevler Ekibi: “Adil Düzen Derslerini ve “ortaklık kooperatiflerini” yaygınlaştırmakla, zulüm sisteminin yıkılıp, beklenen huzur ve hürriyet ortamına kavuşulacağı” saflığında ve safsatasında iken, bu saygıdeğer ekibin ise; “Siyonist ve Kapitalist dünya hâkimiyeti bünyesinde bazı kurum ve kurallara İslami kılıf uydurup kendimizi ve müminleri oyalayıp avutma” sevdasında ve saplantısındaymış gibi yorumlanmaya müsait tavırları elbette yanlıştır.

Oysa Erbakan, Siyonizm’in zulüm ve sömürü saltanatını yıkmak, sadece Müslümanlara değil, bütün insanlığa güvenlik, esenlik ve zenginlik yolunu açmak üzere, tarihi hesaplaşmanın gerektirdiği siyasi, askeri, teknolojik hazırlık ve harikaları da tamamlamıştır, uygulaması ve bu talihli inkılabın açığa çıkması için şartların olgunlaşacağı günler kovalanmaktadır.

Küba üzerinden meşhur kıtalararası füze krizi sırasında Rusların, o zaman 2,5 milyonluk İstanbul’a, Galata Köprüsü merkezli 5 megatonluk bir hidrojen bombası atılması durumunda birkaç saat içinde tek bir canlı insan kalmayacağı yazılıp konuşulmaktaydı. Bu gün sadece İsrail’deki yaklaşık 500 nükleer başlık, sadece bölgemizdeki değil, bütün yeryüzündeki tüm insan hatta hayvan varlığını sona erdirecek boyuttadır. Dünyadaki 9 ülkenin elinde 17 bin nükleer başlık bulunduğu varsayılmaktadır. Hatta İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki dağlık yörelerin ve Suriye’den gasp ettiği Golan Tepelerinin altında, tüm nükleer tahribatlardan korunaklı, yüzbinlerce insanın aylarca her türlü ihtiyacını karşılayacak donanımlı çok sağlam barınak ve sığınaklar inşa ettiği medyaya sızmakta, yani gerekirse Siyonist Eşkıyanın nükleer füzeleri kullanmaktan sakınmayacağı bilinip durmaktadır. İşte bu müthiş tehdit ve tehlike baskısıyla (Atom bombasıyla) Siyonist odaklar dünyayı korku ve kuşku esareti altına almıştır. Ve Erbakan Hoca dışında; bu nükleer başlıkların ateşleme mekanizmalarını, uzaktan kumandalı metalik virüs taşıyan çürütücülerle boşa çıkaran ve çok ucuza mal olan teknoloji harikalarını yaptıklarını ve kahraman ordumuzun ilgili birimlerine –yakında ülke ve bölge şartlarının müsait hale geldiğinde kullanılmak üzere– bıraktıklarını açıklayan, hatta bu kutlu gerçeğe ve neticeye inanan ve aklına sığdıran bir başka ilim ve devlet adamı bile hâlâ çıkmamıştır. Yoksa Sabahattin Zaim ve Hayrettin Karaman Hocalar, İsrail’i ve ABD Yahudi Lobisini ve diğer süper güçleri hizaya sokmadan ve hezimete uğratmadan, hazırlayacakları İslami bir Düzeni uygulama fırsatı verileceğini mi sanmaktadır?

Acı ve çarpıcı bir örnek; Yemen Savaşının Yaman Sonuçlarını, Siyonizm’in Şii İran’la Vahhabi Arabistan’ı kışkırtıp kapıştırmasını; Sadece Gafil ve Cahiller Değil, Âlimlerimiz de Doğru Algılayamamaktadır!

Suudi Arabistan Kralı ve Amerika’nın stratejik ortağı Selman bin Abdulaziz: “Yemen güven ve istikrara kavuşana kadar Kararlılık Fırtınası devam edecek” şeklinde hava atmaktaydı. Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen 26. Arap Birliği Zirvesi’nde söz alan Kral Selman, İran’ı kastederek Yemen’e yönelik dış müdahalenin Husileri meşruiyete karşı darbe yapmaya sevk ettiğini savunarak, “Bu gelişme, uluslararası barış ve güvenliğe yönelik tehdit oluşturmaktadır” açıklamasını yapmıştı. Oysa küresel diplomasi dilinde “Uluslararası güvenlik, İsrail’in garantisi” anlamını taşımaktaydı.

“Husilerin kendilerine yöneltilen uyarıları dikkate almadığını” vurgulayan Kral Selman, Körfez Ülkeleri’nin, Yemen Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi’nin yardım çağrısına karşılık verdiğini hatırlatmıştı. Konuşmasında Arap ülkelerinin içinde bulunduğu siyasi krizlere de değinen Kral Selman, “Arap ülkelerinin içinde bulunduğu acı verici durumlar, iç kavgalar ve dökülen kanlar, bölgemizde istikrarsızlık isteyen bir kısım odakların (yani İran’ın), başını çektiği mezhepçiliğin sonucudur” diyerek İran’ı suçlamış ama İsrail ve ABD’nin Arzı Mev’ud planlarını ve petrol savaşını hiç gündeme taşımamıştı.

Yemen’in Nakam Dağı’ndaki silah depoları bahanesiyle masum Müslümanlar vurulmaktaydı

26 Mart 2015’te başlayan “Kararlılık Fırtınası” operasyonu çerçevesinde, düzenlenen hava saldırılarında, Yemen’in başkenti Sana’daki Deylemi askeri üssü, 1. zırhlı tümen, havacılık tugayları karargâhı, havacılık fakültesindeki uçaksavarlar, Nakam Dağı altında muhtemel işgal girişimlerine karşı hazır tutulan ve gelişmiş başlıklı füzeleri de barındıran silah depoları ve özel kuvvetlerin hedef alındığı açıklanmıştı. Yani Yemen fiilen işgal olunmakta ama bu operasyon Şii-Sünni çatışması diye yutturulmaktaydı. Üstelik en çok çocuklar, masum insanlar ve kadınlar acımasızca katlolunmaktaydı. Maalesef bu savaşta 2,5 sene içinde 9000 kişinin hayatına kıyılmış, 3 milyon Müslüman da yurdunu yuvasını bırakıp göç etmek zorunda kalmıştı. Şimdi soralım: Erbakan dışında bu şeytani tuzaklara çözüm önerileri ve girişimleri olan var mıydı?

Muhammed Ebu Zehra’ya göre; Müctehitlerin Tabakaları Şunlardı:

İctihad önce iki kısma ayrılırdı:

1-Kâmil İctihad: Bu mutlak ictihad olarak da tanımlanır ve iki kısma ayrılırdı:

a) Belli bir mezhebin prensiplerine bağlı olan müctehidin içtihadı.

b) Hiçbir mezhebin prensiplerine bağlı olmaksızın dinin herhangi bir ihtilâfa sebep olmayan kesin prensiplerinden hareket eden müctehidin içtihadı.

2-Kısmi İctihad: Büyük müctehidlerin ortaya koydukları prensiplere göre meseleleri tatbik konusunda yapılan ictihadlardır. Buna tahrîç veya mezhepte ictihad adı verenler de vardır.

Müctehidlerin tabakalarına göre ictihad ise yedi dereceye ayrılırdı.

1- “DİN”de (şeriat genelinde) müctehidler

Bunlar, birinci tabakayı teşkil eden müstakil (mutlak) müctehid sınıfıdır. Dînî hükümleri Kitap ve Sünnet gibi kaynaklarından çıkaran, nass´lara göre kıyaslar yapan, maslahatlara göre fetvalar veren, istihsan deliline dayanarak hükümler beyan eden, nass bulunmadığı takdirde akıl ve rey ile hareket eden müctehidler bu tabakadandır. Kısaca bu müctehidler, her türlü istidlal yollarına başvuran ve herhangi bir mezhep sahibinin görüşüne bağlı kalmak zorunda olmayan imamlardır.

2- Müntesîb (mukayyed) müctehidler

Bunlar, ikinci tabakayı teşkil eden ulemadır. Hüküm çıkarmada mutlak müctehidin koyduğu usûle uyulmaktadır ancak furû´da ona muhalefet edebilir durumdadır. Çoğu zaman bunlar, furû´ meselelerinde mutlak müctehidin ulaştığı neticelere yakın neticeler çıkarırlar.

3- Mezhebde müctehid kimseler

Bunlar, üçüncü tabakada sayılan, hem usul hem furû´da bir mezhebin İmamına tâbi olan ve hiç bir meselede ona muhalefet yetkisi bulunmayan tabakadır. Bunların ictihadları, mezhep İmamının fikir beyan etmediği fer´î meselelerin hükümlerini ortaya koymakla sınırlıdır. Bunların her asırda mevcut olması lâzımdır. Bu müctehidlerin mezhepçe bir hükme bağlanmış olan meselelerde ictihad yaptıkları pek azdır. O da örfe, yahut asrın icabına göre eski müctehidlerin görüşlerini açıklamakla alakalıdır Kısaca, bu tabakayı teşkil eden müctehidlerin içtihadı iki husustan dışarı çıkmamıştır:

1) Önceki müctehid İmamların benimsediği kaideleri özetlemek, İmamların yapmış oldukları kıyasların illetlerini meydana getiren fıkıh kaidelerini bir araya toplamaktır.

2) Hakkında mezhepçe bir sarahat bulunmayan hükümleri çıkarmaktır.

4- Tercih ehli müctehidler

Dördüncü tabakayı teşkil eden bu müctehidler, mezhep İmamlarının ictihadları bulunmayan furû´ meselelerinin hükümlerini çıkaran, onların hükmünü belirtmediği meselelere ise dokunmayan ulemadır. Fakat onlar, üçüncü tabakanın tespit etmiş olduğu tercih esaslarına dayanarak rivayet edilen görüşler arasında tercihlerde bulunmuşlardır. Bazı görüşleri, dayandığı delilin kuvvetli oluşu veya mevcut asrın icaplarına tatbik bakımından elverişli bulunuşu sebebiyle tercih yetkisi bulunan zevattır.

5- Delil tasnifçisi (İstidlal sahibi) müctehidler

Bunlar, beşinci tabakayı oluşturan ve İmamların farklı görüşleri üzerinde herhangi bir tercihte bulunmayan ancak imamların görüşlerinin delillerini açıklayan hüküm hakkında herhangi bir tercihte bulunmaksızın deliller arasında karşılaştırma yapan ulema sınıfıdır. Meselâ, bu ötekinden kıyasa daha uygundur, v.s. gibi fikir beyan buyurmuşlar. Bazen de rivayetler arasında tercih yapmışlar, “bu rivayet ötekinden daha doğrudur”, şeklinde kanaat ortaya koymuşlardır.

6- İctihad ve kanaatleri ezberleyen (Huffaz) âlimleri

Bu tabakayı teşkil edenler gerçekte müctehid sayılmamaktadır. Onlar, mezhebe ait birçok hüküm ve rivayetleri ezberleyip anlamış ve bunları nakil bakımından hüccet teşkil eden dereceye ulaşılmıştır. Mezhepteki “en açık rivayeti veya sağlam görüşleri nakletmek” hususunda bunlar itimada lâyıktır

7- “Mukallîd”ler sayılan ilim ehli

Bu tabaka mensupları, içtihat ehliyeti bakımından bundan önceki tabakayla aynıdır. Ancak hafızlar tabakası önceki müctehidlerin tercih ettiği görüşler konusunda ve tercih derecelerini bir sıraya koyma hususunda” az çok tasarrufta bulunmuşlardır. Bu tabakaya mensup Mukallitler ise, bazı tercihleri içine alan kitapları anlamaktan ve anlatmaktan öte bir ictihad ehliyeti bulunmamaktadır. Görüş ve rivayetler arasında herhangi bir tercihte bulunacak ilmi yeteneğe sahip olamamışlardır, İbni Âbidin, bunları şöyle tarif etmektedir: “Onlar doğru ve yanlışı, solu ve sağı birbirinden ayıramayan okuyuculardır. Hatta onlar, gece odun toplayıcısı gibi ellerine geçen her şeyi bir araya yığmaktadır. Bu feraset ve dirayet yetersizliğine rağmen ictihad yapmaya yeltenenlere ve bunları taklit edenlere yazıklar olsun”.[3]

Şimdi bu kuru tenkit ve taklit ekibine sorulmalıydı; acaba kendileri bu sınıflardan hangisinden sayılırdı ve müctehidlerin hangi tabakasına liyakatleri vardı?

 

 


[1] KARAL (Ord. Prof.), Enver Ziya (1923-03). Fatih ÖZDEMİR Atatürk'ten Düşünceler (kitap) (Türkçe), 76. sayfa.

[2] Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, 1927, s. 418; sadeleştirilmiş metin, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, s. 106.

[3] El-Fetava el-Hayriyye c.II s.32

 

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

SAHİPSİZ BİR VATANIN BATMASI HAKTIR!
Parsayı toplayan, kaçırıyor! Eski Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, TOBB...
Devami
HZ. KUR’AN’LA MEYDAN OKURUZ! (ŞİİR)
  HZ. KUR’AN’LA MEYDAN OKURUZ!      “Oku!” diye başlar, Hak Kitabımız Evrenin şifresi;...
Devami
ASRISAADETTEKİ BAŞLICA MÜNAFIKLAR VE BUGÜNKÜ UZANTILARI
Münafıklar; İslami hareketlerin güç ve iktidar kazandığı, makam ve menfaat...
Devami
AYET VE HADİSLERİ YORUMLAMA VE MEAL YAZMA ÇABAMIZ VE AMACIMIZ
  Yakın arkadaşlarımızdan ve saygın dostlarımızdan yeni bir Kur’an’ı Kerim meali...
Devami
FAŞİST AMERİKA İMPARATORLUĞU VE KUKLA HİTLER BOLLUĞU
  Bugünkü vahşet ve dehşet medeniyetinin merkezi ve Siyonizm'in kalesi olan...
Devami
ÜSTAT SÜLEYMAN KARAGÜLLE’NİN İLTİFATI VE İFTİRASI
Muhterem Süleyman Karagülle, “TSK’da Tesviye mi Tasfiye mi Amaçlanmıştı?” yazımıza...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 930

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR