Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün438
mod_vvisit_counterDün3168
mod_vvisit_counterBu Hafta10966
mod_vvisit_counterGeçen hafta24675
mod_vvisit_counterBu Ay108881
mod_vvisit_counterGeçen Ay203059
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16746856

IP'niz: 3.237.66.86
Bugün: 26 Kas 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12182587

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

“Yurtta Barış Dünyada Barış” (Mustafa Kemal) için: DECCAL DENEN SİYONİST CANAVARIN YIKILMASI ŞARTTIR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Sn. Recep T. Erdoğan’ın “Asla ve hiçbir konuda onlarla bir arada ve anlayışta olamayız!” diye hava attığı darbeci Mısır yönetimi ile birlikte Amerikan tezgâhı “Yemen Kuşatması” ittifakına katılmıştı. İşgalci ABD yönetimi, Yemen’de Suudi Arabistan önderliğindeki operasyonlara “doğrudan” dâhil olmayarak, şimdilik çatışmalara Sünni-Şii kapışması kılıfı sarmaktaydı. Irak’ta Şiilerle ortaklaşa çalışan ABD’nin Yemen’de ise Şiilere karşı başlatılan savaşı desteklemesi tam bir hokkabazlıktı, ama ahmak takımı bu çelişkinin bile hala farkına varamamıştı.

Bölgedeki gelişmelerle ilgili uzun süredir “takipte kalan” ABD yönetimi, Suudi Arabistan’ın duyurusundan kısa bir süre sonra Yemen’deki “Kararlılık Fırtınası” operasyonuna destek vereceğini açıklamıştı. Ancak operasyonda öncülükten sakınan ve hava saldırılarına katılmayan ABD yönetimi, sadece saldırılara lojistik destek ve istihbarat sağlamaktaydı. ABD’nin “Kararlılık Fırtınası” harekâtına destek vererek Yemen’de Şiilere karşı koalisyona arka çıkması, Tikrit’te ise Şiilerle aynı safta terör örgütü DAEŞ’e karşı sözde savaşması kafaları karıştırmıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcülerinden Jeff Rathke, Yemen’e operasyonların Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi’nin talebi ve Husilerin istikrarsızlık ve kaosa yol açan eylemleri nedeniyle yapıldığını savunarak “Irak’ta Tikrit’in geri alınmasına yönelik operasyonlarla bunlar arasında bir çelişki yok” iddiasında bulunmuşlardı. Pentagon Sözcülerinden Elissa Smith’in ise soruları yanıtlarken Irak’ta Hükümet güçlerine katılan Şiileri “vatansever gönüllüler” olarak nitelendirmesi ve Irak’ta DAEŞ’e karşı tüm unsurları ancak Irak hükümetinin açık kontrol ve komutanlığında destekleyebileceklerini söylemesi de ABD’nin bölgede, genel anlamda Sünni-Şii gruplaşmalarına çıkarcı ve kışkırtıcı yaklaştığının ispatıydı. Yemen’de Husilere karşı yürütülen ve ABD-İsrail’ce desteklenen Suudi Arabistan öncülüğündeki “Kararlılık Fırtınası” operasyonu kapsamındaki hava saldırıları daha da yoğunlaşmıştı. Koalisyon uçakları, Sana’nın doğusundaki Nukum Dağındaki askeri bölgeleri vurmaktaydı. Husiler de roketatarlarla karşılık verince, bombardıman ve çatışmalarda yüzlerce Müslüman sivil canından olmaktaydı. İşte AKP iktidarıyla, darbeci Mısır diktası da bu katliamların suç ortağıydı.

Terör eylemleri ve İşgallerle bölgemizdeki tüm dengeleri alt-üst eden ve Ortadoğu’yu cehenneme çeviren ABD, bir yandan ortaya çıkan karmaşanın sorumluluğunu İran’a yüklerken, öbür yandan da bu ülke ile anlaşma masasında nükleer müzakereleri başlatmıştı. Yani bir yandan Araplarla İran’ı Yemen üzerinden çarpıştırmak için tırnak kaşıyor, öbür yandan da kendisi anlaşma masasında İran’ı oyalıyordu. Ve tabi Zatı Şahaneleri ve AKP hükümeti ülkemiz bölgemiz aleyhindeki Amerikan-İsrail planlarına taşeronluk yapanların ve bir zaman BOP Eşbaşkanı şerefini taşıyanların, şimdi kalkıp “İran’ın mezhep taassubuyla bölgemizi karıştırdığı” iddiaları ne kadar ciddiye alınacaktı?

AKP Hükümeti kadar İran yönetimi de abluka altında mıydı?

Artık ülkelerin iç sorunlarının bile mutlaka bir dış bağlantıları vardı. Özellikle ülkemiz de dâhil bölgemizdeki çatışmaları sadece kendi iç sorunlarımız olarak görmek ve değerlendirmek saflıktı. Çünkü terör örgütleri ve eylemlerinin de arkasında bir taktım dış güçler bulunduğunu bilmeyen kalmamıştı. Bununla da yetinmeyip bir de bölge ülkeleri terör örgütlerini kurup harekete geçiren ABD ve AB ile anlaşma masasına oturmak zorunda bırakılmaktaydı. Bunun da ötesinde ülkelerimizi karıştıranların dost ve müttefik olarak nitelendirilmesi şeytani bir zaruret ve Siyonist siyaset olarak ortaya çıkmaktaydı. Şimdi bölgemizdeki ülkeleri önce karıştırıp ardından da o ülkeleri güya korumak adına Amerika ve Avrupa kendi askerlerini gönderiyorlardı. Çoğu zaman da İslam ülkeleri sömürgeci güçlere müracaat ederek iç çatışmalarının önlenmesini onlardan talep ediyorlardı. Kurda kuzuyu emanet etmek herhalde bu olmalıydı.

Yemen’deki çatışmaların ardından Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği koalisyon güçlerinin hava harekâtının hedefi “İran’ın bölgedeki yayılmacılığını önlemek” olarak açıklanmıştı. Oysa aynı ABD ve yandaşları yıllardan beri İran ile nükleer çalışmalarını sınırlandırmayı öngören müzakereler yapıyorlardı. Yani bir yandan güya İran’ı hizaya sokmaya çalışılmakta öbür yandan uzun süren müzakerelerin ardından İran, dünya onaylı ‘barışçıl’ nükleer güç(!) konumuna taşınmaktaydı!? Anlaşmaya varıldığı gün Yemen’den Aden’in düştüğü haberleri yayılmıştı. Yemen’de Aden’in düşmesi Husilerin istedikleri hedefe ulaşmaları şeklinde yorumlanmıştı.[1]

“Batı İran’la anlaşınca, İsrail hırçınlaştı!” yutturmacası.

İran Dışişleri Bakanı Zarif ve AB Dışişleri ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Mogherini, nükleer konusunda anlaşmaya vardıklarını açıklamıştı. Obama’nın tarihi olarak nitelediği ama yine de temkinli açıklamalar yaptığı anlaşmaya terörist İsrail beklendiği üzere sözde sert tepkiler yağdırmıştı!

Mogherini, İran’ın nükleer hammadde stoklamasına sınırlamalar getirileceği, varılan anlaşmaya göre, sadece Natanz’daki zenginleştirme tesisinin çalışmaya devam edeceğini belirterek, Fordow nükleer tesisinin ise nükleer fizik yerleşkesine çevrileceğini açıklamıştı. Mogherini, “nükleer görüşmelerde üzerinde anlaşmaya varılan çözümlerin, P5+1 ve İran arasında (Haziran’da) imzalanacak olan anlaşmaya temel oluşturacağını” vurgulamıştı. “Avrupa Birliği’nin ilgili tüm ekonomik ve finansal yaptırımların uygulanmasını kaldıracağı. ABD de nükleer sorunla ilgili tüm ekonomik ve finansal yaptırımlarını, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun, İran’ın kilit önemdeki nükleer yükümlülüklerini yerine getirdiğini teyit etmesine paralel olarak durduracağını” hatırlatmıştı. Zarif de, 30 Haziran’da imzalanacak olan nihai anlaşmanın, AB ve ABD’nin uygulamakta oldukları İran karşıtı yaptırımlara son vermelerini amaçladığını açıklamıştı.

Obama, ayrıca İran ile nükleer müzakerelerde uzlaşıya varılmasına ilişkin Netanyahu’ya telefonda rapor verdiğini de ağzından kaçırmıştı. İsrail’in güvenliğine yönelik sarsılmaz taahhütlerinin sürdüğünü ifade eden Obama’nın, ulusal güvenlik birimine, İsrail’deki yeni hükümetle istişarelerin artırılması talimatı verdiğini Netanyahu’ya ilettiğini vurgulamıştı.

Netanyahu ise, Obama ile görüşmesinde, “Nükleer müzakerelerde varılan çerçeve anlaşmasının, İran’ın bomba elde etmesini engellemekten ziyade önünü açacağını” savunarak bu durumun bölgede nükleer silahların yaygınlaşması ve korkunç bir savaş çıkması riskini arttıracağını zırvalamıştı. Oysa kendi elinde hâlihazırda 470 nükleer başlık vardı!

Bazı ahmak kesimlerde “Kutlu Mehdiyet Devriminin hazırlayıcı!” gibi sunulan, veya malum ve mel’un odaklarca, daha rahat kullanılsın diye, bu şekilde halkımız uyutulmaya çalışılan AKP iktidarı, aslında İsrail’in güvenliğini sağlamak ve BOP eşbaşkanlığı gibi, Arz-ı Mev’ud (Büyük İsrail İmparatorluğu) hayalini kolaylaştırmak üzere planlanıp parlatılmıştı.

Ve işte, İsrail TV2 kanalına konuk olan Başbakan yardımcısı Bülent Arınç “İsrail’in güvenliğini sağlamaktan onur duyacaklarını” açıklamıştı”

Mavi Marmara saldırısı sonucu gergin olduğu iddia edilen Türkiye - İsrail ilişkilerinin yeni bir bahara tanıklık ettiği bizzat hükümetin icraatlarıyla doğrulanmıştı. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın bir İsrail televizyonuna yaptığı ve Türkiye’nin İsrail’in güvenliği konusunda Siyonist devlete, “İyi bir partner” olacağı şeklindeki açıklamaları, gaflet ve hıyanet zincirinin son halkasını da tamamlanmıştı! Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç İsrail medyasına konuk alınmış, TV2 kanalının sorularını cevaplarken, “Anti-semitik değiliz” diyerek İsrail’in gönlünü yapmış, seçimlerden galip çıkan Netenyahu’dan “Hükümet olarak ümitli olduklarını” vurgulamıştı. İsrail’in güvenliği hususunda Türkiye’nin hevesli olduğunun altını çizen Arınç, İsrail’in kendilerini tercih etmesi durumunda iyi bir partner olacaklarını da hatırlatmıştı.

“Hiçbirimiz anti-semitik düşüncelere sahip değiliz” yalakalığı!

Bülent Arınç “Hiçbirimiz anti-semitik düşüncelere sahip değiliz” diyerek başladığı konuşmasına “Türk halkının genelde Yahudi’ler veya Museviler olarak değil, ama İsrail devletinin bazı uygulamalarına karşı çok aşırı tepki verilmesi doğal karşılanmalıdır” buyurmuşlardı. Arınç, konuşmasında Filistin meselesine de atıfta bulunarak, “Filistin meselesinde, Gazze meselesinde, Ortadoğu’da kapsamlı bir çözüme gidişte, Netanyahu’dan daha olumlu beyanlar daha olumlu düşünceler çıkacağını ümit ediyoruz. Filistin-İsrail ihtilafının kesin bir şekilde sona erdirilmesi konusunda hükümetin siyasi iradesini güçlü bir şekilde beyan etmesini bekliyor ve ümit ediyoruz” diye bir nevi yalvarmıştı.

İsrail’in güvenliği için Türkiye iyi bir partner olacakmış!

Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerde yeni beklentiler içerisinde olduğunu açık bir şekilde beyan eden Bülent Arınç, Siyonist İsrail’in güvenliği için Türkiye’nin seçilmesi gerekliliğini şu şekilde anlatmıştı: “Netanyahu eğer yeni bir başlangıç yapacaksa güven arttırıcı Türkiye ile ilişkilerini düzeltme noktasında da bize gerçekten bir jest yapacaksa şüphesiz önce barışa olan iradesinin güçlü olduğunu deklare etmesi, ikincisi de Filistin’e Gazze’ye konan ablukaların bir şekilde kaldırılması. Ve şüphesiz İsrail güvenliğinin de netice itibarıyla güçlü bir şekilde sağlanacak olması. Bu noktada Türkiye’nin iyi bir partner olarak seçilecek olması bizce çok doğru olacaktır.”

AKP Hükümeti Siyonist İsrail’in Güvenlikçisi Olmaya Hazırmış!

Arınç’ın “Ve şüphesiz İsrail güvenliğinin de netice itibarıyla güçlü bir şekilde sağlanacak olması. Bu noktada Türkiye’nin iyi bir partner olarak seçilecek olması bizce çok doğru bir yaklaşımdır” sözleri adeta İsrail ile barış köprüleri inşa etmeye hazır olduğunun itirafıydı. Mavi Marmara’da 10 vatandaşımızı şehit eden, Filistin’de yıllardır Müslümanların üzerlerine bomba yağdırıp, binlerce Müslümanı katleden İsrail’in güvenlikçisi olmaya talip bir AKP bu gaflet ve hıyanetin altında kalacaktır. İsrail Türkiye’yi “seçerse”, Türkiye güvenlik konusunda İsrail’e “iyi bir partner” olacak ve bu hükümet tarafından “çok doğru” bulunacakmış!?

İsrail’in güvenliğini sağlamaya talip olan AKP İsrail’i kimden koruyacaktı? Yıllardır İsrail tarafından tarumar edilen Filistinli mazlumlardan mı, Hamas’tan mı, yoksa bölgedeki diğer İslami unsurlardan mı? ABD’nin ve bölgedeki kukla liderlerin zaten sıkça üstlendiği bu göreve talip olan AKP Hükümeti, Siyonizm’in güvenliğinden sorumlu olmayı talep ederken Filistin’de ve Mavi Marmara’da şehit edilen Müslümanların sorumluluğunu niye hatırlamazdı?

Oysa Türkiye Daha Derin Bir Kuşatma Altındaydı!

“İktidarın üzerine kâbus gibi çöken: “AKP büyüsü bozuluyor, milliyetçi oylar kaçıyor!” telaşıyla Recep Erdoğan, Ahmet Davutoğlu, Yalçın Akdoğan gibilerin  PKK ve HDP’ye sözde  sert çakışları tam bir Kayıkçı kavgasıydı ve artık toplum bunları yutmamaktaydı. İşte bu sıraya denk düşen; PKK’ya karşı Mardin Mazıdağı operasyonu ardından bölücü terör örgütünün Dağlıca’ya ve Düğün Dağı’na saldırıları oldukça önemli mesajlar ve uyarılar taşımaktaydı” tespitleri haklıydı ve artık kangrenleşen bir yaraya parmak basmaktaydı.

Gelişmeler şöyle sıralanmıştı.

Dağlıca saldırısı: Asker yapılan ağır taciz ateşlerine misliye cevap verdi fakat kışlasından çıkamamıştı. Çünkü saldırı sırasında ve sonrasında askerin kışladan çıkıp operasyon yapma talebi Hakkâri Valisince onaylanmamıştı.

Düğün Dağı üs bölgesine saldırı; Asker çıplak gözle ve dürbünlerle sabah saatlerinde  karşı tarafta saldırı hazırlığı yapan 20-25 civarında PKK’lı teröristi saptamış ve tüm hazırlıklar yapılmıştı. Ancak operasyon için izin istendiği halde, onay alınamamıştı. PKK’nın taciz ateşleri akşamın ilerleyen saatlerine kadar devam etmiş, askerimiz mecburen savunmada kalmış ama Şırnak Valisi kışlanızdan çıkmayın talimatını tekrarlamıştı.

Hendek kapatılma yalanı; PKK’nın yeni saldırılarının ardından terör bölgesinde  görev yapan sivil memurlar da artık işlerine gidemez ve sokağa çıkamaz hale gelip tıkanmıştı. “Dolmabahçe mutabakatı” öncesinde “hendekler kapatılıyor” diye Cizre’den görüntüler yayınlanıp halkımız aldatılmıştı. Zira Silopi’de 150 civarında bir o kadar da Cizre’de  PKK’nın kazdığı hendeklerin hala kapatılmadığı anlaşılmıştı.

Gelelim en sıcak ve sakıncalı habere;

TSK, “sınır güvenliği için bahar ayları planlaması ve tehdit unsurlarında da güncelleme yapılması” çerçevesinde Hakkâri ve Şırnak Valiliklerine yeni taleplerini aktarmış, yeni üs bölgeleri kurulması ve mevcut birliklere takviye yapılması gerektiğini vurgulamıştı. Hakkari ve Şırnak Valileri, “bölgeye yeni birliklerin gönderilmesi ve sınıra yerleştirilmesi çatışma çıkarır ve çözüm sürecini sıkıntıya uğratır” gerekçeleriyle TSK’nın taleplerini reddetmiş, ve tabi asker şok içinde büyük bir moral bozukluğu yaşamıştı. Bölgedeki bir yetkilinin; “Teröristler üzerimize havan topu, füze yağdırıyor. Suikast silahları ile kurşun yağmuruna tutuyorlar. Biz ise sadece siperlerimize saklanıp karşılık verebiliyoruz. Mehmetçiğin morali çok bozuk. Sınır bölgelerimizdeki birliklerimiz takviye edilemiyor. Allah esirgesin yarın bir ayaklanma çıkarsa ve sınırlarımızdan 6-7 bin PKK’lı içeriye sızarsa durum ne olur bunu düşünen yok”[2] ikazlarını bugün duymayanlar belki yarın çok geç kalmış olacaktı.

PKK ile çözüm sürecini görüşecek olan “izleme heyetini gazete ve televizyonlardan öğrendim” diyerek, Davutoğlu ve muhaliflerine yeni ayarlar veren Sn. Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, “Başbakan”a çok ince bir gol atmıştı. Yıllardır TSK’nın terör bölgesinde operasyon talepleri valilerin sumenleri altında bekletilirken Mardin Valisi’nin PKK operasyonuna neden izin verdiği, PKK ile çözüm sürecini görüşecek olan “milliyetçi oylar sıkıntısı” yüzünden olduğu anlaşılmıştı.

Recep T. Erdoğan saraydan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a ve eski İçişleri Bakanı Efkan Ala’ya (bunlar saraydaki özel odada çalışmalarına devam ediyor) talimat ulaştırmış, Ala- Fidan ikilisi de ilk nokta olarak zaten TSK’nın var olan operasyon talebi üzerinden Mardin’e yoğunlaşmıştı. Birden bire, GES Komutanlığı / Bayrak Garnizonu’nun devredildiği MİT’ten nokta istihbaratlar gelmeye başlamış, Vali onaylı / talimatlı operasyonlar yoğunlaşmış, ancak MİT istihbaratının çoğunun boş çıkması askeri hayal kırıklığına uğratmıştı. Efkan Ala, Mardin Valisi’ni direk talimatlandırırken “Başbakan” Davutoğlu’na haber vermeye bile gerek duyulmamıştı, Davutoğlu yıllar sonra kışladan çıkarılan askerin operasyonlarını Genelkurmay açıklamasından sonra farkına varmıştı. Bu durum, Saray ile Başbakanlığı tekrar karşı karşıya getirdi ama Davutoğlu yine sessiz kalmayı “stratejik bilgiçlik” saymıştı.  

“Sn. Erdoğan’ın; Cizre / Lice / Nusaybin / Silopi / Yüksekova’da yaşanan PKK/KCK icraatlarına, özerk bölgelere, kantonlara sessiz kalıp, Mazıdağı’nda boş operasyon yaptırmasına herhalde aklı başında kimse “terörle mücadele” gözüyle bakmayacaktı ama şu soruyu da sormak lazımdı; Recep Erdoğan ve yakın halkası terörle mücadelede samimiyse terör bölgesindeki valilerden her gün istenen ve devamlı yenilenen tüm operasyon taleplerine neden izin çıkartılmazdı?”[3] soruları maalesef hala yanıtını aramaktaydı.

Bu arada; Bülent Arınç-Melih Gökçek kapışması da AKP’de “yolsuzlukla mücadeleyi de biz yaparız”  algısı için yeni bir tezgâhın hazırlıkları şeklinde okunmalıydı. Başbakanlık Müfettişleri şimdiden 2 büyük ilin belediye başkanı ve 5 gözde ilçe belediye başkanıyla ilgili çalışmaları hızlandırmıştı. Üstelik Melih Gökçek’in bile feda edilmesine “an meselesi” diyenler vardı. Şimdi AKP’de şu tartışılmaktaydı: “Bu operasyonlara 7 Haziran öncesi başlasak mı daha kârlı çıkarız, yoksa seçim sonrasına bıraksak mı?” Oysa bütün çabaları boşunaydı ve Türkiye bunların keyfine bırakılamazdı!

Sanıldığı gibi, TSK uyumamaktaydı, stratejik fırsat kollamaktaydı!

Bebek katili Öcalan’ın Nevruz mektubunda bahsettiği  “Eşme ruhuna”  Genelkurmay Başkanı Necdet Özel oldukça önemli art arda iki çıkış yapmış ve sert yazılı açıklamadan sonra Kuvvet Komutanları ile birlikte Suriye’ye geçip Eşme’ye taşınan Süleyman Şah Saygı Karakoluna uğramıştı. Bu fotoğrafın verdiği mesajı herkes kendi durduğu noktadan yorumlamıştı. Özel’in medyaya duyurmaktan ve şov yapmaktan kaçınarak verdiği bu fotoğraf, TSK ile PKK ittifakı için algı operasyonları yapanlara, bebek katiline ve terör örgütüne karşı güçlü bir meydan okumaydı. Öğreniyoruz ki, komutanların helikopterleri Eşme’ye indiği sırada PKK paçavraları altında bekleyen it sürüsü teröristler buhar olup sıvışıp kaçmışlar ve inlerine saklanmışlardı. Vatandaşlar tarafından da çıplak gözle görülen bu hadiseden sonra programda olmamasına rağmen komutanlarla sohbet etmek için yöredeki vatandaşların yoğun talebine izin çıkmış ve samimi diyaloglar yaşanmıştı. Daha da önemlisi bunların arasında bölgeden çok etkin Kürt kanaat önderleri de vardı. Yani sanıldığı gibi, TSK uyumamakta, sadece stratejik bir sabırla şartların ve fırsatların olgunlaşmasını kollamaktaydı.

Siyonizm’le hesaplaşma kaçınılmazdı ve bunun galibi Kahraman Ordumuz olacaktı!

Akron Üniversitesi tarafından yapılan 1996 tarihli Din ve Siyaset Anketine göre, Hıristiyan yetişkinlerin %31’inin, dünyanın bir Armagedon savaşında son bulacağı inancına katıldığını veya buna kuvvetle inandığını ortaya koymaktadır. Bu durum yaklaşık 100 milyon Amerikalının söz konusu inanç sistemini kabul ettiği anlamını taşımaktadır.”[4]

Bu Tevrat (Kabbala) kaynaklı inanışa göre Megiddo’da bir nükleer savaş başlayacak ve de dünyayı yakıp yıkacaktır. Çünkü Ezekiel 38 ve 39 bölümleri “Çok şiddetli yağmurlar ve dolu tufanları, yangınlar ve kükürdün” kaynayacağı, dağların dağılıp, yüksek kayaların parçalanıp saçılacağı, depremlerin meydana gelip her tarafın yıkılacağı, “her çeşit terör” sonucu duvarların yerle bir olacağı bir nükleer savaşı anlatmaktadır. Ezekiel’in atıfta bulunduğu felaketlerin taktiksel nükleer silahların kullanılmasından başka bir şeyle izahı imkânsızdır. Yani Siyonistler ve Evangelistler, Hz. İsa’yı nükleer silah kullanacak beş yıldızlı çılgın bir general olarak tasavvur edip tanımlamaktadır. Evet bu inanış ve anlatımlar termonükleer bir patlamanın kurbanlarının başına gelecek felaket senaryolarıdır. Eski ABD başkanı ve Siyonist hizmetkârı Reagan Vaiz Jim Bakker ile söyleşisinde (1980) “Armagedon’u yaşayacak nesil biz olabiliriz.” İtirafında bulunmuşlardı. Bu şeytani senaryoya göre en az 200 milyon Doğulu (İslam) askeri ve bir ondan fazlası da Batılı (Haçlı orduları) başlarında (Deccal) İsa Mesih kendi şehri Kudüs’ü harap edenlere vuracak, ardından Megiddo veya Armagedon vadisinde toplanmış ordularla savaşacaktı. Kudüs’ten başlayarak akan kanın 200 mil uzunluğunda ve atların başı seviyesinde tarif olunması kimseyi şaşırtmasındı. Şeytanın askeri Siyonist mihrakların hedefi bunlardı.

Bu inanılmaz katliamlar, insan havsalasının almadığı vahşet manzaraları; İstanbul, Londra, Paris, Tokyo, New York, Los Angeles, Chicago’nun haritadan silinip yok olması inanış ve amaçları dünyaya hâkim olan Siyonist zihniyetin dehşet fotoğrafını ortaya koymaktaydı.

Jerry Falwell 15 Ocak 1999’daki bir papazlar konferansında, yaklaşık 2000 yıldır insan kisvesindeki kötülük olarak tasvir edilen Deccal (Antichrist)’ın bugün yaşayan bir Yahudi olabileceğini hatırlatmıştı. Kingsport ise Tennessee’de yapılan evanjelizm konulu bir konferansta 1500 kişilik bir dinleyici topluluğuna “Deccal elbette bir Yahudi olacaktır” diye haykırmıştı. “Eğer Decal Hz. İsa’nın sahtesi olacaksa, o kesin bir Yahudi olmak zorundadır” diyen Falwell çok ciddi ve cesaretli araştırmaları sonucu bu kanaate varmıştı.

Yahudi gruplardan gelen eleştiriler üzerine Falwell “Hz. İsa ilk defa 2000 yıl önce dünyaya bir erkek Yahudi olarak geldiğine göre, evanjeliklerin çoğu Deccal’ın da zorunlu olarak, bir Yahudi erkeği olacağına inanmaktadır” açıklamasını yapmıştı.[5]

Aynı zamanda Beast (canavar) olarak da bilinen Deccal hakkında yaygın kabul gören görüşü anlamamızda yardımcı olan kişilerden biri de Minneapolisli emekli işadamı Clyde olmaktaydı.

Hatırlayınız 1991’de Amerika kendi kışkırtmasıyla komşusu Kuveyt’i işgali bahanesiyle Saddam’a ve Irak’a karşı savaş açmıştı. Bunun sonucu Irak deyim yerindeyse taş devrine dönecek derecede bombalanmıştı. Oysa Irak’ın nükleer silahı bulunamamıştı. Hâlbuki CIA’ya göre İsrail’in 1967’den beri nükleer silahı vardı ve şu anda stoklarında 400’den fazla nükleer başlık saklanmaktaydı.

1996’da yeni iş başına gelmiş İsrail başbakanı Netanyahu İsrail Hıristiyan Destek Konseyi’ni (Israel Christian Advocacy Council) toplantıya çağırmıştı. Ulusal Evanjelik Birliği (National Association of Evangelical) başkanı Don Argue, Ulusal Dini yayıncılar (National Religious Broadcasters) başkanı Brandt Gustavson ve Amerikan Aile Birliği (American Family Association) başkanı Donald Wildmon’un da aralarında bulunduğu 17 evanjelik ve fundamentalist lideri İsrail’i ziyaret etmeleri için davetiye çıkarmıştı. Sözde milyonlarca Hıristiyan’ı temsil eden bu liderler, “Amerika’nın asla ve kat’a İsrail’i yalnız bırakmaması” temennisini içeren bir taahhütname imzalamışlardı. Yani Rahmetli Erbakan’ın haklı tespitiyle “Evangelik Haçlı emperyalistler, ırkçı Siyonizm’in kuyruğuna takılıp Deccal’in kuklası olmuşlardı”.

Ve yine Hoca’nın ifadesiyle AB bir Siyonist planıydı ve “Deccal’in on Avrupa ülkesinin kontrolünü ele alması” bunların kirli hesabıydı.

Bunu Daniel 7’de görme imkânı vardı, Daniel, “Hayvan’ın on boynuzundan” bahsetmesi bundandı. İlk önce 1948’de Batı Avrupa Birliğini, 1949’da NATO’yu, 1957’de Avrupa Ekonomi Topluluğu ya da Ortak Pazar kurulduğuna şahit olduk. İşte bu Roma İmparatorluğu’nun modern formda yeniden ortaya çıkması gibi sunulsa da aslında Siyonizm’in dünya hâkimiyetinin bir parçasıydı.

Daniel kitabı Deccal konusunda Nabukadnezar’ın rüyasındaki Canacar’dan yeni çıkan 10 boynuzu hatırlatmaktaydı. Ve yine Book of Revelation’ın 13. bölümünde denizden yedi başlı ama her biri on boynuzlu bir hayvan çıkacağı anlatılmaktaydı. Sonra Şeytan Canavar’a (Yahudi asıllı Deccal’a) büyük bir güç vererek, azizlerle savaşma, harikalar yaratma ve “bütün soylar, diller ve uluslar üzerinde iktidar kazanma” imkânı sunmaktaydı.

Evet, şu an bile Deccal’ın ileri uç muhafızlarının (Siyonist baronlarının ve baş masonların) işbaşında olduğuna inanmayanlar, ya ahmaktı veya korkaktı. Bu adamlar 600 rakamını Deccal’ın global sisteminin bir parolası haline sokmuşlardı. Etrafınıza bire bakın bu üç rakamı sayısız üründe ve paralar üzerinde şimdi bile rastlayacaksınız. Bütün dünyada “666” sayısının kullanımındaki bu artış bir tesadüf sanılmamalıdır. Deccal’ın dünyanın kontrolünü ele geçirmeyi başardığı, ancak büyük galibiyet ve hâkimiyet sandığı gelişmelerin büyük bir hezimet ve felaketle sonuçlanacağını hesaba katmamışlardı.

Nazif Ay’ın çarpıtmaları ve bir uyarı hatırlatması.

“Bizim Atatürk” (Ahmet Akgül) kitabımızdaki orijinal ve ilginç saptamaları ve gerçekçi yorum ve yaklaşımları araklayıp bir sürü safsata ve saptırmacayı da katarak, yani doğrularla yanlışları harmanlayarak... Ve en acısı Atatürk’e sahip çıkma perdesi altında bütün mü’min kesimleri “Dinci, İslamcı” gibi kılıflarla aynı torbaya koyup edepsizce sataşarak Nazif Ay’ın hazırladığı “Deccal Dindarmış” (Kaynak yy) kitabının ise hem çarpıtmaları hem de çamur atmaları belgeler ve sağlam bilgilerle kanıtlanacaktır. Oysa, sonrasında “kahraman Karaoğlan”lığa kalkışacak Ecevit’lerin bile tırsıp İngiltere’ye yalvardığı bir dönemde ve tüm Haçlı Batı’nın tehditlerine rağmen 1974 şanlı Kıbrıs Harekatını başlatan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı bu zavallı zırvacılar nasıl da unutmuşlardı!? Bu nasıl bir Ulusalcılık ve nasıl bir vicdan ve dürüstlük yansımasıydı? Ama her şeye rağmen, Siyonist şeytani odaklarla tarihi bir hesaplaşma kaçınılmazdı ve bunun galibi elbette kahraman ordumuz olacaktı!..

Erbakan’ın kurduğu ve 600 bin motor üreten Pancar Motor fabrikasının arazisi satışa çıkarılmıştı!

Türkiye'nin ilk dizel motor fabrikası olarak kurulan Pancar Motor’un temeli 1956’da Erbakan tarafından atılmıştı. Ancak fabrika 4 yıl kadar önce AKP iktidarınca kapatıldı. Fabrikanın üzerine kurulu olduğu arazinin sahibi ise Kayseri Şeker ve Konya Şeker fabrikalarıydı. Hissenin üçte ikisi Kayseri Şeker’e kalan kısım ise Konya Şeker’e ait olan ve İstanbul Bayrampaşa’da bulunan 44 dönümlük fabrika arazisi 225 milyon TL. muhammen bedelle satışa çıkarılmıştı.

Bu fabrika 1964 yılında sermayedarların değişmesi ile Pancar Motor adını almıştı. Ancak fabrika için ilk zorlu süreç 2001 krizi sonrası başlamıştı. İlk krizi atlatan Pancar Motor asıl krizi 2009 sonrası AKP iktidarında yaşamıştı. Ürünlerinin yüzde 80’ini tarım, yüzde 20’sini küçük balıkçı tekneleri pazarına satan Pancar Motor özellikle Çin’in çok ucuz ve kalitesiz ürünlerle Türkiye pazarına girmesinden sonra kasıtlı olarak sıkıntıya sokulmuş durumdaydı.

Şirket çok dayanıklı ürünlerini olmasına rağmen rakiplerine göre biraz pahalı kaldığı için rekabet edemez ve maaş, prim borcu ve kendi arazisinin kirasını ödeyemez noktaya gelip tıkanmıştı. Özellikle Anadolu’da çok büyük bir marka bilinirliği ve sadakati olan Pancar Motor’un toplam borcu ise 7 milyon TL. civarındaydı. Erbakan’ın kurduğu Pancar Motor’da şimdiye kadar toplam 600 bin motor üretildiği açıklanmıştı. Maalesef fabrikadaki teçhizatlar birer birer satılmış ve dağıtılmıştı. Fabrikanın kapanması sonrası, eski çalışanlardan biri makinelerin bir bölümünü satın almıştı. Çerkezköy’de küçük ölçekli de olsa üretimi sürdürmeye çalışmaktaydı. Anılan yerde, Pancar Motor’da daha önce çalışan bazı işçilerin yer aldığı bilgisine ulaşılmıştı.[6]

 


[1] Milli Gazete, Abdülkadir Özkan, 4 Nisan 2015

[2]-27Yeniçağ- A. Takan

[4] Akron Üniversitesi profesörü John Green

[5] Grace Hallsell – Tanrıyı Kıyamete Zorlamak sh.37

[6] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Kürt Açılımı; ERDOĞAN’IN MI, ÖCALAN’IN MI PLANIDIR?
 *Abdullah Öcalan’ı, Türkiye mi ele geçirmişti, yoksa sinsi amaçlar ve...
Devami
AYIN AYNASI
  KRİZ GELİYOR, KERİZ GÖRMÜYOR! .Döviz Fiyatı .Enflasyon Oranı .Borsa Rakamı...
Devami
İŞÇİ PARTİSİ FAİZCİ Mİ?
  “Kanunlar, tüzükler ve yönetmelikler, "Allah’ın emrine" göre yapılmaz. Yapılmaz değil,...
Devami
AKDENİZ KIZIŞIYOR, TARİHİ HESAPLAŞMA YAKLAŞIYOR!
Yahudi Lobilerinin güdümündeki ABD ve Siyonist İsrail, Malatya’ya yerleştirdiği Füze...
Devami
Siyonist Fesatçılar ve Fetullahçılar; RIFAT BÖREKÇİ’NİN ANKARA FETVASINI DA GEREKSİZ VE GEÇERSİZ SAYACAKLAR MIYDI?
Erbakan Hoca telekonferansla katıldığı Çağlayan’daki muazzam mitingde, İsrail’in gönüllü yardım...
Devami
“DİN DEVLETİ” VEYA “DEVLET DİNİ” YERİNE ADİL DÜZEN LAİKLİĞİ
a) Cahilliğinden veya kasıtlı cinliğinden, İslamiyet’i de tahrif edilmiş Hıristiyanlık...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1117

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR