Get Adobe Flash player
Reklam

Tarihi(!) ABD Çıkarması: FİL FARE YUMURTLAMIŞTI!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Sn. Erdoğan ABD ziyareti öncesi: "Artık virgül değil, noktayı koyacağız.!" "PKK ve PYD'ye silah yardımlarının hesabını soracağız!.." "Bütün belgeleri Trump'ın önüne koyup, tercih yapmasını hatırlatacağız!." cinsinden kurusıkı çıkışlarına çok heyecanlanan, AKP sempatizanı olup bizimle de irtibatı koparmayan bir dostumuz bana gelip: "Cumhurbaşkanımızın bu cesaretli tavrını nasıl buluyorsunuz?” diye sormuşlardı. Kendilerine "Daha önce de birkaç kere hatırlatmıştık; Sn. Erdoğan'ın bu tür kof ve çürük "tariz"lerinin altında, ABD ve AB'ye vereceği büyük "taviz"ler yatmaktadır...” Tariz; söz dokundurma, taşlama, itirazda bulunma anlamındadır. Taviz ise, en haklı olduğu konularda bile, şahsi ve siyasi hesapları uğruna karşı tarafa yeni fırsatlar sağlamak ve milli imkânlarımızı onların hizmetine sunmaktır.

Ve sonunda Fil Fare yumurtlamıştı!

"Dağ fare doğurdu" deyimimizin bile anlatmakta hafif kaldığı ABD ziyareti için bu başlığı atmak lazımdı. Yandaş yalakaların nice hikmetli yorumlar yaptıkları, taraftarların ne acayip umutlar bağladıkları Trump-Erdoğan görüşmesi, tam bir fiyasko ile sonuçlanmıştı. Hz. Peygamber (A.S.) Efendimizin "Bütün Nebilerin ortak hikmet sözü şudur: Eğer utanmıyorsan, istediğini yap ve konuş!." sonra da pişkin pişkin dolaş... Yahu bunlarda utanma ve uslanma duyguları da kalmamıştı ve artık yüzleri de kızarmamaktaydı…

İşte Sn. Erdoğan'ın Trump'la görüşmesindeki satır başları:

Köklü geçmişe dayanan ve stratejik ortaklık düzeyine ulaşan Türkiye-ABD ilişkilerini Donald Trump ile ele alıp incelemişlermiş...

Aramızdaki ilişkiyi iyi tutmamız stratejik önemdeymiş… Bölgemizin geçtiği çalkantılı dönemde bu ilişkiler daha bir önem arz etmekteymiş…

IŞİD başta olmak üzere diğer terör örgütlerine karşı birlikte hareket etmemiz gerekmekteymiş...

PYD-YPG'nin muhatap alınması uygun değilmiş...

FETÖ elebaşı Gülen ile ilgili beklentilerimiz dile getirilmişmiş...

Bu ziyaret tarihi bir dönüm noktası teşkil edecekmiş, ekonomik ve askeri işbirliğimiz güçlenecekmiş….

Bunların özü ve özeti ise: Her türlü hakaret ve hıyanetine, PKK ve PYD'yi bize tercih etmesine ve Suriye'yi parçalayıp Güney sınırımızda yeni bir Kürdistan oluşturma projesine rağmen, ABD ve İsrail'in hizmetine devam edilecekti!?

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve Sözcüsü İbrahim Kalın'ın; Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump'ın görüşmesine ilişkin, ikili ve heyetler arası görüşmelerde Türkiye-ABD ilişkilerinin stratejik öneminin vurgulandığını belirterek, "Ekonomi, ticaret ve savunma alanlarında atılacak adımlar değerlendirilmiştir. PKK ve DAEŞ başta olmak üzere terör örgütleriyle mücadele masaya yatırılırken, FETÖ terör örgütüne yönelik atılabilecek adımlar müzakere edilmiştir. Temaslar sırasında Suriye ve Irak'ta yaşanan gelişmeler kapsamlı bir şekilde ele alınıp gözden geçirilmiştir" demesi de, hayal kırıklıklarını ve psikolojik perişanlıklarını yansıtıvermekteydi. Neymiş efendim; DEAŞ'la mücadele masaya yatırılmışmış... (PKK'nın terör örgütü sıfatı yerine tercüman başka bir kelime kullanmıştı, Trump'ın yüzü buna bile asılmıştı!) FETÖ'ye yönelik atılabilecek adımlar tartışılmışmış... Suriye ve Irak'ta yaşananlar masaya yatırılmışmış...

Kısaca, hiçbir somut adım atılmamış, hiçbir sorun ciddiyetle ele alınmamış ve hiçbir haklı talebimiz, net ve mert şekilde gündeme bile taşınmamıştı!

Velhasıl Sn. Erdoğan YPG konusunda Trump'ı tavrından caydıramamıştı. Zaten Trump, güçlü bir Başkan konumundan çok uzaktı. Fevri ve sivri tepkileri yüzünden özellikle bu koltuğa taşınmıştı, ‘sistem’ ve ‘bürokrasi’ yani Yahudi Lobileri artık dizginleri çoktan eline almıştı. Rakka operasyonu, YPG ile yapılacaktı. Ancak ‘Rakka sonrası’ için Türkiye’yle yeniden bir pazarlık yapılacaktı. Kürtler kenti alsalar da (şehrin etnik yapısı yüzünden) yönetmeleri zorlaşacaktı. Kentin yönetimini, Rusya’nın da desteğiyle Esad rejimine devretmeleri bile konuşulmaktaydı. Her durumda Suriye’nin kuzeyinde istikrar ve yeni bir düzen kurulması için, Türkiye’ye ihtiyaçları vardı. Bu yüzden de Trump ve ABD yönetimi, Ankara’yla arayı şimdilik iyi tutmaya çalışmakta ve oyalamaktaydı!. Beyaz Saray’da insan hakları konusunda gündeme gelebilecek tek konu, 15 Temmuz darbe sürecinde gözaltına alınan Evanjelist rahip Andrew Brunson’un durumuyla alakalıydı. Brunson, yıllardır Türkiye’de yaşayan bir misyoner (ajan) olmaktaydı. Trump’ın oy tabanı olan muhafazakâr sağ için, önemli biri sayılırdı. 2004 yılında katıldığı bir toplantı yüzünden, FETÖ ve PKK’ye destek çıkmakla suçlanmıştı. Acaba Trump Gülen'in sınır dışı edilmesi karşılığı, tereddütsüz Brunson’un serbest bırakılmasını dayatmış mıydı?.

Oysa bu ziyaret öncesi ABD; DEAŞ ve YPG'nin Tabka barajı için anlaştığını açıklamıştı!

ABD; PKK'nın Suriye kolu PYD'nin alt kolu olan YPG'yle DEAŞ'ı anlaştırmıştı. DEAŞ'ın Tabka'dan bu "anlaşma" kapsamında çekildiği vurgulanmıştı. Yapılan açıklamada: “SDG, masum sivilleri ve yüz binlerce Suriyelinin su, tarım ve elektrik için muhtaç olduğu Tabka Barajı'nın altyapısını korumak adına DEAŞ'ın kenti teslim etmesini kabul etti" ifadeleri yer almıştı. Pentagon açıklamasına göre, 70 DEAŞ militanıyla yapılan anlaşma çerçevesinde militanlar baraj çevresine yerleştirdikleri patlayıcıları kaldırmış, bütün ağır silahlarını bırakmış ve Tabka kentinde kalan bütün savaşçılarını da geri çekmiş bulunmaktaydı. Yapılan açıklamada DEAŞ'a karşılığında ne verildiği ise saklanmıştı. Pentagon sözcüsü Jeff Davis ise koalisyon uçaklarının kaçan savaşçıları sivillere zarar vermeyecek şekilde hedef aldığını vurgulamıştı. Rakka operasyonu açısından kilit önem taşıyan stratejik Tabka kenti, Suriye'nin en büyük barajına ev sahipliği yapmaktaydı. Yani ABD yönetimi DEAŞ'la ciddi ciddi anlaşmalar yapıp PKK'yı öne çıkarırken, bizim ziyaret ekibimiz kof vaatlerle oyalanmaktaydı.

YPG'ye katılan İngiliz aktör Tabka'da ortaya çıkmıştı!

Suriye'ye giderek terör örgütü PKK'nın bu ülkedeki uzantısı YPG ile birlikte DEAŞ'a karşı savaştığını duyuran İngiliz aktör Michael Enright, bu kez Rakka'nın Tabka ilçesinde ortaya çıkmıştı. ’Karayip Korsanları’ ve ’Gece ile Gündüz’ gibi birçok Hollywood filminde rol alan ve Amerikalı gazeteci James Foley’in terör örgütü DEAŞ tarafından öldürülmesinden sonra 2015'te Suriye’ye gelerek terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı YPG ile birlikte DEAŞ’a karşı operasyonlara katılan İngiliz aktör Michael Enright'e, DEAŞ’tan temizlenen Rakka’nın Tabka ilçesinde rastlanmıştı. İngiliz basını ve Kürt internet sitelerinde yer alan habere göre, daha önce DEAŞ’a karşı Kobani ve Tel Abyad’ta savaştığı belirtilen İngiliz aktör Enright’in Tabka operasyonuna katılan bir kahramandı!..[1]

Türkiye Suriye ve Akdeniz'den kuşatılmıştı!

ABD senatosunda konuşan Ulusal İstihbarat Direktörü Daniel Coats, Türkiye'de 2017 içinde gerilimin artacağını açıklamıştı. ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Daniel Coats, senatoda yaptığı konuşmada Türkiye ile ilgili tehlikeli bir "kehanette" bulunmuşlardı. Türkiye'de medyaya yönelik baskılar olduğunu iddia eden Coast, yaşanan gelişmeler nedeniyle bu yıl içerisinde gerilimin artabileceğini vurgulamıştı. Coats, "Türkiye'de iktidarın ifade özgürlüğüne baskısı arttıkça gerilim, 2017 yılında güçlenebilir ve bu çok hızlı gerçekleşebilir" diyerek Türkiye'de bir iç savaş çıkartılacağının sinyallerini vermiş olmaktaydı.[2]

İlk yurt dışı gezisini Suudi Arabistan'a düzenleyecek olan ABD Başkanı Trump, Riyad ziyaretinde, 100 milyar dolarlık silah antlaşması da imzalayacaktı.

ABD Başkanı Donald Trump'ın, ilk yurt dışı gezisi için neden Suudi Arabistan'ı seçtiği anlaşılmıştı. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamaya göre, ABD Başkanı Donald Trump’ın Riyad ziyaretinde imzalar atılacaktı. Beyaz Saray'dan bir yetkili Reuters'a yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan'ın ABD'den 100 milyar dolarlık silah almasını öngören anlaşmanın yakında imzalanacağını açıklamıştı. Yetkili, "Bir dizi anlaşmanın son aşamasına geldik. Bu hem bölge güvenliği hem de ABD ekonomisi açısından önemli bir anlaşma" diyerek bu hazırlıkların İran'a yönelik olduğu imasında bulunmuşlardı.

Anlaşmanın ABD Başkanı Donald Trump'ın 19 Mayıs'ta gerçekleştireceği Riyad ziyaretinde imzalanacağı vurgulanmıştı. Silah, gemi, bakım, hava savunma sistemleri ve deniz güvenliğini kapsadığı belirtilen anlaşma çerçevesinde Suudi Arabistan, ABD'den F-15 jetleri, hava savunma sistemleri ve kontrol sistemleri de satın alacaktı. Anlaşmayla beraber ABD'nin Suudi Arabistan'a son 10 yılda yaptığı silah satışının 300 milyar doları geçmesi planlanmıştı. Yani ABD İran ile Arabistan'ı kışkırtıp Sünni-Şii savaşını başlatacak, Sn. Erdoğan'ı ve AKP iktidarını da suç ortağı yapmaya çalışacaktı.

Zaten Sn. Erdoğan, Pekin’de görüşüp yola çıktıktan sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından Trump ile YPG pazarlığı kozu elinden alınmış olarak Washington’a inmiş durumdaydı. Üstelik Trump’un YPG’ye silah yardımını onaylamasıyla da Erdoğan'ın İncirlik’i kapatma kozu da elden çıkmış sayılırdı. Putin, YPG ile irtibatımız sürecek diyerek, Erdoğan havadayken Trump’a: “Türkiye’nin benim üzerimden pazarlık yapmasına izin vermedim” mesajı yollamıştı. Dolayısıyla Pekin yolundayken “Virgül değil, nokta koymaya gidiyorum” kozunu oynama pozisyonu alan Erdoğan Washington’a indiğinde elinde hiçbir kozu kalmamıştı. Zaten Trump ile görüşmesindeki vücut dili de bunu yansıtmaktaydı" tespitleri haklıydı.

“Ortak tehdit” Türkiye mi olmaktaydı?

Beyaz Saray Sözcüsü Sean Spicer, ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşmesinde iki ülkeye yönelik ortak tehditle ilgili bilginin yer aldığı verileri paylaştığını açıklamıştı. Mayıs başında yapılan görüşmede Moskova ve Washington'un karşı karşıya kaldığı ortak tehditlerin değerlendirildiğini belirten Spicer'in, "Paylaştığımız bilgi ortak tehdit hakkında verileri içeriyor. Bu tehdidi yenmek gibi ortak hedefimiz var. Bu bilgiyi paylaşmamızın doğru olduğunu düşünüyorum" sözleri kafaları karıştırmıştı. Yoksa Amerika ile Rusya'nın ortak tehdit saydıkları Türkiye olmasındı? Daha önce Washington Post gazetesi, Trump'ın Beyaz Saray'da ağırladığı Lavrov'la IŞİD'le ilgili gizli bilgiler paylaştığını yazmıştı. ABD medyası, söz konusu bilginin uçaklara yönelik saldırı tehdidiyle ilgili olabileceği tahmininde bulunmuşlar, ama derin kaynaklar gerçek ortak tehdidin özenle gizlendiğini hatırlatmışlardı.

ABD Başkanı Trump'ın: ABD ile Türkiye arasında çok eskiye dayanan köklü ilişkiler olduğunu vurgulaması, Kore Savaşı'nda Türk ve Amerikan askerlerinin yan yana savaştığını ve Türk askerinin orada yaptıklarını unutmadıklarını kaydederek, Türkiye’nin Komünizme ve Sovyet yayılmacılığına karşı durduğunu hatırlatması kof bir edebiyattı. “Savaşlarda Türklerin cesareti efsanevidir” diyen Trump, gizli korkularını da açığa vurmuşlardı. Trump bugün de yeni bir terör tehdidiyle karşı karşıya olunduğunu ve bu ortak düşmana yani DEAŞ’a karşı yine ortak mücadele edeceklerini vurgulamıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Trump arasındaki görüşme devam ederken Beyaz Saray önünde toplanan bir grup PYD/PKK yandaşı, terör örgütü lehine sloganlar atarak görüşmeyi protestoya başlamışlardı. Polisin, gruba tepki gösteren bazı Türk vatandaşlarına sert tavrı dikkatlerden kaçmamıştı. Terör örgütü destekçilerinin ellerinde terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın posterleri ve örgütsel paçavralar ile gösteri düzenlemelerine fırsat tanınmıştı.

AKP iktidarı, sürekli tükürdüklerini yalamaktaydı: Esad ile masa hazırlığı!

Mart ayının ilk haftasında Ankara ve İstanbul’da Türk ve Rus heyetler arasında istihbarat görevlilerinin de katıldığı görüşmeler yapılmıştı. Türkiye, Suriye ve Rusya’nın masaya oturması kararlaştırılmıştı. 3 Mart günü Rusya’yı temsil eden yetkililer Ankara’daydı. Burada Türk yetkililerle yapılan görüşmelerde Türk ve Suriyeli devlet yetkililerinin yakın bir dönemde masaya oturması kararlaştırılmıştı. 4 Mart’ta İstanbul’a geçen heyet Mabeyn Köşkü’nde Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanları ile bir toplantı yapmışlardı. Ankara ve İstanbul’daki görüşmeler sonunda yapılan açıklamalarda, Suriye ile anlaşmanın ipuçları verilmiş olmaktaydı. Başbakan Yıldırım Münbiç’e giren Suriye ordusu için “Bu bizim için olumsuz değil” açıklamasını yapmıştı. Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül’ün “Şam’la masaya oturalım” ifadeleri ve Şam’daki bombalı saldırı sonrası Türkiye’nin taziye dileği, Suriye’ye iletilen olumlu mesajlar olarak yorumlanmıştı.

Aynı sıralarda ABD Suriye’de Cami bombalamıştı

ABD uçakları Halep’in batısındaki Cina köyünde bir camiyi hedef almış, saldırıda 58 kişi hayatını kaybetmişti. Camiyi vurduğunu doğrulayan ABD Merkez Komutanlığı yaptığı ilk açıklamada hedefin Cami değil Suriye el Kaidesi olduğunu söylemişti. Pentagon ise söz konusu olayı incelediklerini ve ayrıntıları paylaşacaklarını kaydederken, Camiyi hedef aldıklarını inkâr etmişti.

Tekrar ediyoruz: Bu tür kof ve çürük tarizlerin altında, ABD ve AB’ye verilecek büyük tavizler yatmaktaydı

Ucuz kabadayılığın ağır faturası

“Bu tür çıkışlar Davos’ta çekilen “One minute!” ile zirve yapmıştı. İktidar bir şeyin farkındaydı: Dış politikada meydan okuyucu, sağa sola fırça atıcı bir dil kullanmanın kendisi için çok kolay ve ucuz bir getirisi olacaktı. Müslüman ülke halklarında İsrail’in, ABD’nin, Batı’nın yaptıklarına karşı biriken haklı bir öfke vardı. “One minute” çıkışının yarattığı etki, bu öfkenin günlük siyasi kazanç için bulunmaz bir kaynak olduğunu ispatlamıştı. Bu ucuz ama çok tehlikeli kaynağı kullanmaktan hiç sakınmamışlardı. “One minute” çıkışına dünya bir anlık öfke patlaması gözüyle bakarak dikkatli davranmıştı. Fakat tüm bu çabaları “Bizden korktular, bizi hafife alamayacaklarını anladılar, biz olmadan bölgede hiçbir şey yapamayacaklarının farkına vardılar!" diye algılayan iktidar diplomatik dili büsbütün bir kenara bırakmıştı.

İsrail’in ilişkileri düzeltmeye çalışmak yerine, Türkiye’nin çıkarına aykırı politikalara ağırlık verdiğini gördüklerinde geri vitese takıp normalleşme anlaşmasını imzalamışlardı. İsrail ile eskisi gibi etkin bir ilişki kuramıyorlardı. Çünkü AKP iktidarı içi boş, ucuz tehditler savururken, esasında elinin ne kadar zayıf olduğunu bütün dünyaya göstermiş durumdaydı. Şimdi Filistin bütünüyle yalnızdı. Gazze bütünüyle sahipsiz bulunmaktaydı. Ve Türkiye, İsrail’e diplomatik olarak bile tek bir cümle edemez durumdaydı. İktidara kısa vadeli kazanç sağlayan ama ülkeye zerre kadar yarar getirmediği gibi büyük zararlar açan kabadayı dilin dozu, her geçen gün biraz daha artmıştı. Dış politika artık iç politikanın malzemesi yapılmıştı. Diplomasinin yerini BM’ye, ABD’ye, Rusya’ya AB’ye, İsrail’e, esasen bütün dünyaya meydan okuyan, ayar veren bir dil almıştı. Taraftarın duygusunu kabartmak, ideolojik bir kenetlenme sağlamak adına önlerine gelen ülkeye en üst perdeden ayar vermekten, hakaret etmekten zerre kadar çekinmiyorlardı.

Bu dilin, bu yaklaşımın getirdiği zararı İsrail ile yaşanan olayda gördükleri halde benzer bir dili Rusya ile ilişkilerde de kullanmışlardı. Rus uçağı düşürüldüğünde köklü bir devlet gibi diplomatik dil yerine, mahalle kabadayısı evsafında bir dil kullanmışlardı. “Gerekirse tezek yakarız”, “Siz yeni Türkiye’nin büyüklüğünün farkında değilsiniz”, “Artık, boyun eğen, ‘Tamam’ diyen bir ülke değiliz, bunu kabul ederseniz sizin iyiliğinize…” gibi ipe sapa gelmez, temelsiz, ucuz meydan okumalarla Rusya’yla da bütün köprüleri atmışlardı. Fakat çok sürmedi. Turizm ağır yara alıp tarım ihracatı durunca ve meydan okumanın maliyetinin farkına vardıklarında Rusya’dan özür dilemeye başlamışlardı. Fakat Rusya eski Rusya olmadı. Çünkü söylenmiş onlarca ipe sapa gelmez cümle vardı. Üstelik sergilenen o kabadayılığın ne kadar kof olduğunu, Türkiye’nin elinin ne kadar zayıf olduğunu, birçok alanda kendilerine muhtaç olduğunu biliyorlardı. Rusya tarım ürünlerine koyduğu ambargoyu kaldırmıyor. Türkiye’nin tek taraflı vize iptaline rağmen vize uygulamaktan vazgeçmiyor, 103 gündür Ankara’ya büyükelçi atamıyordu. Türkiye’nin en hassas olduğu Suriye’deki YPG konusunda, YPG’ye açıktan destek vermekten zerre kadar çekinmiyordu. Ve ne yazık ki Türkiye’nin Rusya’ya söyleyebilecek tek bir sözü yoktu. Bizimkiler, en küçük bir memnuniyetsizlik belirtisinde bile bulunamıyorlardı. Atılan onca naranın, meydan okumanın ardından gelinen nokta ‘Aman sesimizi çıkarmayalım da var olan tek taraflı ilişki de bozulmasın’ tavrıydı.

Türkiye, büyük devlet olmadan büyük devletmiş gibi davranmanın, hatta kabadayılığı büyük devlet olmak sanmanın ağır faturasıyla karşı karşıyaydı. Türkiye’nin hem Batı ve ABD’yle hem Rusya’yla hem de İran, Irak, Mısır gibi Müslüman ülkelerle ilişkisi ağır yara almıştı. Tehditler, meydan okumalar, diplomatik dilden uzak, mahalle kabadayısı edasıyla yapılan hakaretler, farklı ülkelere yöneltilen akıl almaz ithamlar… Tüm bunların sonunda bütün etkisini kaybetmiş, dünya siyasetinde en küçük bir ağırlığı, itibarı kalmamış bir ülke durumuna taşınmıştık. Bir devlet bankasının genel müdür yardımcısı bir başka ülkede tutuklanıyor, iktidar ağzını açıp tek cümle edemiyor, bir politika belirleyemiyorlardı. Çünkü ülkemizin o cümleyi edebilecek, caydırıcı bir politika belirleyecek en küçük bir ağırlığı kalmamıştı. Hezeyanlar içindeki kimi yandaş kalemlerin “Yedi düvelle savaşıyoruz” gibi akıl almaz yayınları, iktidarın, içeride kendini sağlama almak için dış politikayı iç politika malzemesi yapması neticesinde Türkiye ağır bir bedel ödemek zorunda bırakılmıştı. Yukarıda da dediğim gibi büyük devlet olmadan büyük devletmiş gibi davranmanın, büyük devlet olmayı mahalle kabadayılığı sanmanın neticesinde Türkiye dışarıda, devlet olma vasfını, etkisini ve ağırlığını bütünüyle yitirmiş durumdaydı. İktidarlarını sağlama almak için Türkiye'nin asırlardır birikmiş tüm itibarını harcamışlardı. Çok yazık!" diyen ve yakın bir geçmişe kadar AKP iktidarını ve Sn. Erdoğan'ı öve öve bitiremeyen Levent Gültekin gibi yazar takımına da "Günaydın!" demek lazımdı.[3]

Bu arada Boşbakan Binali Yıldırım; Rakka’nın DEAŞ’tan temizlenmesinden sonra, “ABD’nin YPG ile işi bitecek” buyurmuşlardı. Güya ABD’li yetkililer ile yaptığı görüşmelerden sonra bu yargıya varmıştı. ABD’li yetkililer Başbakan Binali Yıldırım’a YPG ile birlikteliklerini açıklarken bunun bir “tercih” meselesi olmadığını “kısa vadeli bir gereksinim” olduğunu hatırlatmışlardı. Haydi diyelim ki DEAŞ ortadan kaldırılmış olsun. Peki, YPG ne olacaktı? ABD tarafından korunup kollanan, beslenip büyütülen YPG, “Artık işimiz bitti evimize dönelim” diyerek uslu uslu oturacaklar mıydı? Yoksa bölgede başka eylemlerin içinde mi yer alacaklardı? Yahu bu safdirikler resmen aldatılıp oyalanmakta mıydı?

Başbakan’ın “Amerika ile savaşacak halimiz yok” sözleri zaten peşinen durumu kabullendiğimiz anlamını taşımaktaydı. Demek ki en azından Amerika Siz merak etmeyin, PYD’yi kullanacağız sonra silahları toplayacağız, bu silahlar asla size karşı kullanılmayacak” diyerek bunları avutacaktı.

Oysa ABD'nin PYD'ye ağır silah verme kararında ısrarlı davranması ve NATO müttefiki ABD'nin, Türkiye'nin terör örgütü olarak gördüğü bir yapıya silah yardımı yapacağını açıklaması ve bunu da Rakka operasyonu çerçevesinde yorumlaması, açıkça küstahlıktı ve Türkiye’ye hakaret sayılırdı. Sn. Recep T. Erdoğan'ın ABD ziyareti öncesi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın bu ülkeye yollanıp "Heyetin temasları sonucu olumlu bir hava çıkacakmış gibi" bir algı yaratıldıktan hemen sonra ABD’nin bu tür açıklamaları, aslında Sayın Cumhurbaşkanının ziyaretini ertelemesi için yeterli olmalıydı. Bu ziyaretin ertelenmesi ABD’ye en etkili mesaj olacaktı. Ama bu adamlardan bu adımları beklemek de boşunaydı.

MHP Genel Sekreteri İsmet Büyükataman, Suriye'de yaşanan gelişmeler ve ABD'nin YPG'ye silah teminine ilişkin açıklamalarda bulunmuşlardı. Büyükataman, ABD Başkanı Donald Trump'ın Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanan ve ağırlığını terörist YPG'nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri'ne ağır silah verilmesini öngören kararı onayladığına dair haberlerin ulusal ve uluslararası basında yer aldığını belirterek, "Bu karar kapsamında Pentagon Suriye'deki Suriye Demokratik Güçleri görünümlü YPG -PKK teröristlerini, Türkiye'nin sert ve yoğun itirazlarına rağmen ağır silahlarla donatacağı anlaşılmaktadır. Bu kararın MİT Müsteşarı, Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü ABD'de temaslarda bulunduğu esnada; Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ABD ziyaretinin beklenmeden alınmış olması diplomatik nezaketsizlik olmasının ötesinde Türkiye ile dalga geçilmesi anlamını taşımaktadır. Türkiye terörle mücadele ederken, dost ve müttefik görünümlü ABD'nin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ABD temasları öncesindeki bu tavrı, ABD'nin Türkiye'ye yönelik hasmane tutumunun, mide bulandırıcı planlamaların varlığının açık bir kanıtıdır. Bu karar, yapılacak olan ziyaret çerçevesinde herhangi bir beklenti içerisine girilmemesi mesajını iletmekte, Türkiye'nin itiraz ve kaygılarının dikkate alınmayacağını açıkça ortaya koymaktadır.” uyarısında bulunmuşlardı

ABD madalyasını reddeden Türk subayı Kosova kahramanı çıkmıştı

İncirlik’te görevli bir Türk subay, ABD’li komutanın kendisine verdiği madalya ve beratı, 'Bu madalyayı verenler, benim düşmanım olan YPG ile işbirliği içindedir. Onurum bu madalyayı kabul etmeme müsaade etmemektedir' diyerek almamıştı. ABD'li komutanın madalyasını reddeden Türk subayın kim olduğu da ortaya çıkmıştı. Kahraman subayın Albay Orkun Özeller olduğu anlaşılmıştı.

Güvenlik uzmanı Abdullah Ağar’ın sosyal medyada paylaştığı mesaj, İncirlik Üssü’nde yaşanan ilginç bir olayı açığa çıkarmıştı. İncirlik’te DEAŞ’la Mücadele Koalisyon Karargâhında yapılan ödül töreninde bir Türk subayının ABD’li komutana verdiği cevap, sosyal medyada kısa sürede yayılmıştı. İncirlik Üssü’nde düzenlenen ödül töreninde ABD’liler DEAŞ’la mücadeledeki başarıdan dolayı bir Türk subaya ödül vermeyi planlamışlardı. Buradaki konuşmasında o subay, ABD’lilerin gözlerine bakarak, “Madalyayı verenler benim düşmanım olan YPG (PKK) ile işbirliği içindedir. Onurum, bu madalyayı kabul etmeme müsaade etmiyor” diyerek tören salonundan ayrılmıştı. Bu onurlu ve şuurlu Albayımızın duyarlılığına, Türkiye’yi yöneten siyasilerimiz de sahip olmadıkça, aydınlık günlere çıkmamız imkânsızdı.

ABD, AB, Rusya ve İsrail, Türkiye’ye karşı yeni bir Haçlı cephesi oluşturmuşlardı ve Kürdistan’ı ortaklaşa kuracaklardı!

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Çin Devlet Başkanı Xi (Şi) Jinping’le görüşmesinden kısa bir süre sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin çıkıp Rusya’nın YPG ile irtibatı kesmeyeceğini, bunu da Erdoğan’a söylediğini açıklamıştı. Erdoğan o sırada 16 Mayıs’ta Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile yapacağı kritik görüşmeye gitmek üzere Pasifik Okyanusu üzerinde uçuştaydı. Putin: “YPG ile (ki o ‘Kürt oluşumlar’ deyimini kullanıyordu) irtibatı koparmayacaklarını, ama daha fazla silah sağlama gibi bir düşüncelerinin de bulunmadığını, çünkü nasıl olsa YPG’nin başka kaynaklardan silah sağladığını” buyurmuşlardı. Malum daha birkaç gün önce Trump Rakka’yı IŞİD’in elinden almak için başlayacak askeri harekât için YPG’ye daha çok ve daha ağır silah verme kararını açıklamıştı. Rus lider dolaylı olarak Erdoğan’a “Türkiye’nin NATO müttefiki YPG’ye silah gönderimini artıracağını açıklamışken ben neden irtibatımı keseyim ki” demeye çalışmıştı. Kendi espri anlayışı içinde hem Trump’a hem de Erdoğan’a “Siz nasıl müttefiksiniz böyle?” diye de takılmıştı.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkanı Trump’la görüşmeye girmeden önce mesajını bir fotoğraf karesiyle vermiş olmaktaydı. Uluslararası ilişkilerde mesajlar kimi zaman bir fotoğraf karesiyle veriliyordu. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in bir yanında Rusya Devlet Başkanı Putin diğer yanında Erdoğan vardı... Erdoğan’ın ayrıca Türkiye’den hareket ederken, Başkan Trump’la yapacağı görüşmenin bir milat olacağını belirterek, “Bizim yapacağımız görüşme virgül mesabesinde değil, nokta mesabesinde olacaktır” çıkışını yapmıştı. Peki bu çıkıştan sonra Türkiye’nin talepleri dikkate alınmazsa ABD ile ipler kopacak mıydı?

Obama ile yaşanan olumsuzluklar nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkan Trump’la iyi ilişkiler kurma çabasındaydı. “Şu anda Amerika hâlâ bir geçiş sürecini yaşıyor. Bu geçiş sürecini yaşaması sebebiyle de bizim burada çok daha dikkatli, çok daha hassas olmamız gerekiyor” sözleri bu hassasiyeti yansıtmaktaydı. Ancak Trump’ın YPG’ye silah yardımını onaylaması ilişkileri zehirleyici bir etki yapmıştı. Üstüne üstlük YPG’ye verilen silahların geri alınmayacağı yönündeki açıklama ile Erdoğan-Trump görüşmesi sabote edilmeye çalışılmıştı. Pentagon’un bu tavrı, DAEŞ’la mücadele bittikten sonra da ABD’nin YPG ile çalışmaya devam edeceği şeklinde yorumlanmıştı. Erdoğan, Pentagon’un restini gördü, bu reste restle karşılık verdi. “Eğer stratejik müttefiksek, ittifak içinde karar almamız lazım. İttifaka gölge düşecekse başımızın çaresine bakmamız lazım”[4] diyerek tavrını açıkladı.” diyen bilgiç yandaş Abdulkadir Selvi bile, bir gün sonra yaşanacakları anlayamayacak kadar zavallıydı!’

Hak ve Eşitlik Partisi Onursal Genel Başkanı Osman Pamukoğlu, çok çarpıcı iddialarda bulunmuşlardı. Pamukoğlu, Amerika'nın Türkiye’den toprak talep edeceğini açıklamıştı.

Osman Pamukoğlu’nun: “ABD’nin Suriye’de yaptığı, oradaki Kürtleri gerilla tarzından ordulaşmaya geçirmektir. Bunun adı devlettir” açıklaması ciddiye alınmalıydı. PKK terörünün en yoğun olduğu 1993-1995 yılları arasında Hakkâri Dağ ve Komando Tugayı Komutanlığı yapan emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu, Güneydoğu sınırımızda Irak ve Suriye'deki gelişmelerin ülkemiz için kaygı verici olduğunu belirterek: “Bazı adımları atmak için geç kalınması oldukça tehlikelidir. Türkiye'deki NATO ve ABD üsleriyle ilgili yeni düzenlemeler ve güvenlik unsurlarımızın öne alındığı konular görüşülmeli ve yeni anlaşmalar yapılıp milli çıkarlarımız gözetilmelidir” uyarısını yapmıştı.

Pamukoğlu’nun: “Irak'ın kuzeyinde Barzani üzerinden Kürdistan'ın kuruluşu tamamlanmıştır. Şimdi Suriye Kürdistanı'nın ağır silahlarla, tanksavarlar takviye ederek, sınır boyundaki yaklaşık bin 100 kilometrelik alanda Kürdistan kurulmaktadır. ABD'nin bugün yaptığı iş gerilla tarzından oradaki grupları ordulaşma safhasına taşımaktır. Bunun adı da yeni bir devlet kurmaktır” sözleri çarpıcıydı. Güneydoğu'nun unutulmaz komutanlarından Pamukoğlu, son gelişmeleri Sözcü gazetesinden Saygı Öztürk’e şöyle anlatmıştı:

15 Temmuz darbe girişiminden sonra Silahlı Kuvvetlerimiz savaş gücü olarak sıkıntıya girdi. Harp okulları, askeri liselerin dağıtılması sonucu yaşanan boşluk ve güvensizlik, Silahlı Kuvvetler'e de darbe indirdi. Askere savaş sanatını öğretmek öyle kolay bir şey değildir. Ordu, psikolojik olarak da yıpranmış vaziyettedir. Komşumuz Irak ve Suriye'de kurulacak Kürdistan, hemen arkasından bize de sirayet edecektir. Ülkemizde de devleti zorlayacak otonomi, özerk bölge gibi talepler gündeme gelecektir. Kürdistan kurulmasıyla ilgili zamanı ABD, siyasi ve askeri koşullar nedeniyle ertelemektedir.

Siyasi hesaplar nedeniyle ABD, Suriye Kürdistanı için Türkiye'yi dışlamaya yönelmiştir. Suriye Kürdistanı'yla ilgili çalışmalarda hep ABD konuşulmakta, ama planın içinde İngiltere, Fransa, Rusya da bulunmaktadır. Afrin üzerinden enerji naklinin hangi limandan yapılacağı da gündemdedir. Akıllarında İskenderun Limanı da vardır. Bunun anlamı, ileride Türkiye'den de toprak alınacağıdır. Amanos Dağları'nı PKK'nın terk etmemesi ve sürekli o bölgede dolaşması da İskenderun hesabının bir parçasıdır.

Yandaşların ayarları ve kof uyarıları!

AB, ABD, NATO, FETÖ, PYD, neyse herkesin bir gerçeği görmesi lazımdır. FETÖ ve PKK-PYD artık olmayacak, olamayacaktır. Bu destek ve direnme sürdükçe de erimeye devam edecekler. Ta ki, yok olana kadar.. Bu iş bitti. Bu kirli oyunun birçok kişi farkına vardı. Kalanlar da farkına varacaktır… ABD, AB, NATO bunlara sahip çıkarak hem bunlara zarar veriyor, hem kendileri zarar görüyor... Onları anlıyorum, onlar da korkuyorlar. Bu iş böyle devam ederse, kendi tetikçilerine, ajanlarına sahip çıkmazlarsa dünyanın başka yerlerindeki uşakları da bundan rahatsız olacaklar. Kendilerini sahipsiz ve yalnız hissedecekler. Bir de ABD’nin, AB’nin, NATO’nun, Vatikan’ın, İsrail’in o korkutan gücünün caydırıcılığının kaybolmasından korkuyorlar...

Ah şu Fetullah! Devlete bu kadar sız, sızmayı bırakın fiilen ele geçir, ama son anda her şeyi berbat et... Düşünsenize bir BÇG engelini bile aşamadılar. Ardından Ergenekon ve Balyoz’u yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. 15 Temmuz’da plan çöktü. 25 yıl çalış, 140 ülkede örgütler kur, yüz milyarlarca dolar harca, geldikleri yere bak… “Arap Baharı” da bu projenin bir parçası idi. Ama olmadı işte. Kendilerinden o kadar emindiler ki, zaten fiilen duruma hâkimdiler, başka bir plana bile gerek duymadılar. Esasen birçok ihtimal düşünülmüş ve tedbirleri de alınmıştı.. Baksanıza Türkiye ile ilişkilerin bundan sonrası için bile ne yapacaklarını bilmiyorlar.

Amerikalı “akılsız”, şaşkın ördek misali ne yapacağını bilmeyen bir taife, güçlü bir müttefik devlete karşı bölgede terör faaliyeti yapan bir grupla işbirliği yaparak ne yaptığını sanıyor acaba. Onların kim oldukları biliniyor ve ne yaptıkları da. Marksist bir örgütün karargâhında Amerikan bayrağı ne kadar anlamlı. Ya da Amerikan askerinin yakasında Marksist bir örgütün arması! Bunun bir açıklaması var mı? Hadi Türkiye ile ilişkilerinizi dondurun... PKK ile bile kol kola girdikten sonra, darbeci generallerle kol kola girdikten sonra, FETÖ ile kol kola girdikten sonra her şey mümkün...[5] diyen Abdurrahman Dilipak, bu uyarılarıyla, Türkiye’yi mi, yoksa ABD, AB ve İsrail’i mi korumaya çalışmaktaydı?

Oysa AKP zihniyeti, Filistin direnişini de yozlaştırmıştı.

Doğu Kudüs’te zor koşullar, ağır dayatmalar ve kısıtlamalar eşliğinde iş güç tutan, baharat satan, öğrenci olan esnaf ve genç kesime “Direnmek için hayatta kalmak, bunun için de dünyaya entegre olmak lazım” kanaati aşılanmıştı. İsrail’i engelleyecek şeyin Batılı liberal demokrasilerin kurduğu uluslararası baskılar olduğunu düşünenler, kendilerini yalnız bırakmayan ve bir taraftan da Batı ile köprü vazifesi gören Türkiye’nin ve Erdoğan’ın çabalarına umut bağlamışlardı.

Bilindiği gibi HAMAS, 1 Mayıs’ta yayınladığı yeni siyaset belgesinde 1967 sınırlarını tanıyan iki devletli çözümü kabul ettiklerini açıklamıştı. Üstelik HAMAS’ın mücadelesinin Yahudilere ya da Museviliğe karşı bir mücadele olmadığını, Siyonizm’in işgal ve girişimlerine karşı olduğunu vurgulamıştı. İhvan-ı Müslimin’e bağlılığını gösteren ifadeleri kullanmaktan kaçınması da söz konusu uluslararası ilişkileri geliştirme temayülüyle bağlantılıydı. HAMAS’ın bu anlaşma programını, Siyonist Netanyahu TV ekranında yırtıp çöpe atmış, kahramanımız Erdoğan bu küstahlığı kınamayı bile göze alamamıştı!

 


[1] 14.05.2017 DHA

[2] Haber [9604944] Haberler.com. 12.05.2017

[3] Bak. 12 Mayıs 2017

[4] Erdoğan ile Trump restleşir mi?, 16 Mayıs 2017

[5] Yeniakit, . 01 Mayıs 2017, Abdurrahman Dilipak, Bu böyle gitmez..

Makale Okunma Sayısı: 47

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR